Bvural41 1
Bvural41
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
mavzermete 1
mavzermete
Hikaye Ekle

Psikiyatrik Ansiklopedi

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan unthinkinq
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 23
  • Görüntüleme Görüntüleme 10K

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

A

Abortus


Hekim kararıyla gebeliğin sona erdirilmesi için genellikle iki şart gereklidir,

(a) gebeliğin devam etmesi gebe kadının hayatını tehlikeye atacak veya kendisinin ya da ailesinde bulunan çocukların ruhsal veya bedensel sağlıklarını olumsuz bir yönde etkileyecek nitelikte ise, yahut

(b) doğacak çocuğun ciddi ruhsal veya bedensel anormalliklere sahip olabilmesi tehlikesinin bulunması halinde. Bu karan alacak hekim veya hekimlerin konuya bir psikiyatrist gözü ile de bakmaları gerekir. Abortusun psikiyatrik temellere dayanan endikasyonları, söz konusu psikiyatristin ön yargıları oranında geniş veya sınırlı olabilir. Şizofreni, paranoid psikozlar, duygusal psikozlar, şiddetli psikopati teşhisleri veya immatürite, gebeliğin sona erdirilmesini geçerli kılan sebeplerdir. Bu durumda ortaya çıkan başlıca sorun, çoğu zaman bekâr veya çok çocuklu olan annede gebeliğe karşı bir tepki olarak beliren üzüntüdür. Gebe bekârsa, ailesinin yardımı olsun veya olmasın psikiyatrist, annenin gebeliğe alışma yeteneğini ve gebelik süresinin ilerde ruhsal sağlığı üzerinde yaratabileceği etkileri değerlendirmelidir. Çok çocuklu evli anne durumunda ortaya çıkan sorun ise, gebeliğe alışmaktan çok, diğer bir çocuğun yüküne katlanabilme yeteneğidir. Aile çoğaldıkça şiddeti artan ve süresi uzayan gerginlik ve depresyon semptomları, zıt sosyal ve evlilik şartları gebeliğin sona erdirilmesini ve kısırlaştırmayı haklı gösterecek faktörlerdir. Abortus yöntemleri son yıllarda önemli değişmelere uğramıştır :

(a) 12 haftalık gebeliğe kadar vakum kullanılarak yapılan kürtaj optimal yöntemdir;

(b) 12-16 hafta arasındaki alternatifler histeretomi veya histerektomi denilen ameliyatlardır

(c) 16 haftadan sonra, gene histerektomi uygulanmakta veya amniyotik sıvı karın duvarından dışa akıtılarak yerine yüzde 20 oranında tuzlu su şırınga edilmektedir. Sonuncu yöntem olumlu sonuçlar vermekle birlikte, annenin kan dolaşımına hipertonik tuzlu su verilmesinin doğurabileceği tehlike riskini taşımaktadır. Daha sonra yapılan incelemeler, kadın çocuğu aldırmayı gerçekten istediği takdirde, düşüğün yalnızca geçici birtakım psikiyatrik semptomlar yarattığını ortaya koymuştur. Öte yandan, düşüğün reddi hastahane bakımını gerektiren uzun süreli ruhsal bozukluklar ortaya çıkarabilmektedir. Sağlıklı bir gebelik sürdüren ve tıbben iyi durumda olan annelerin büyük çoğunluğu doğan bebeği istememekte ve aldırmadıkları için hâlâ pişmanlık duymaktadırlar. İskandinav ülkelerinde yapılan bazı incelemelere göre, sona erdirilmesi istenilen gebeliklerin ürünü olan çocuklarda, kontrol yapılmayanlara oranla daha yüksek suçluluk eğilimleri ve diğer psişik rahatsızlıklara rastlanmaktadır.

Öjenik nedenlere dayanarak düşük yapma aşağıda belirtilen şartlar altında geçerlidir : annenin (a) daha önce mongol veya fenilketonürik tipli çocuk doğurması (b) gebeliğin ilk üç ayında kızamıkçık mikrobu alması veya (c) huntington koresi gibi belirgin patojenik özellikler taşıması. Habitüel çocuk düşürmeler, kadının, gebelik rolünü ve henüz doğmamış olan fetüsü bilinçdışı reddine bağlı görülmüştür. Bu tip dinamik formülasyonları ispat veya aksini ispat zordur. Ancak, çocuk düşürmeyi alışkanlık haline getiren kadınların, hekimlerinden büyük ölçüde destek ve anlayışa ihtiyaçları olduğu muhakkaktır.




Abreaksiyon (katarsis)


Çok kere zihinsel baskı mekanizmaları (bkz. represyon) dolayısıyla bilinç dışına itilen olayların bilinç yüzeyine çıkarılması işlemidir. Abreaksiyon, unutulan anı ve yaşantıların hatırlanmasını sağlayan zihinsel yönünün yanı sıra, bilinç dışına itilmiş olayların uygun bir emosyonel ifade ve boşalma ile yeni baştan yaşanması anlamına gelir. Abreaksiyonun sonucuna varmak için kullanılan yöntem ise katarsistir. Abreaksiyon, formel ve analitik oryantasyonlu psikoterapi sırasında oluşabilir ve hasta önceden bastırılan emosyonları ile mevcut semptomlar arasındaki ilişkiyi bu sayede kavrayabilir. Çeşitli katartik teknikler kullanılabilir, ancak iki nokta özel pratik önem taşır.

Bunlardan ilki, anıların canlandırılmasının uygun biçimde bir ifade veya boşalmadan yoksun olmasının terapötik bakımdan faydalı olmayacağıdır. İkincisi ise, travmatik olayın yakın bir tarihte ve şiddetli olması halinde, abreaksiyonun başarı derecesinin genellikle artmasıdır. Katarsis, savaş yıllarında «bomba korkusu» olaylarında başarıyla uygulanmıştır. Hipnoz (bkz.), hastanın travmatik olayı tekrar yaşaması için telkin yapılarak uygulanabilir. Bu tekniğin başarılı olması, terapistin tecrübesi kadar hastanın göstereceği işbirliğine de bağlıdır. Subhipnotik dozda uygulanan kısa tesirli entravenöz barbitüratların metedrin ile bileşimlerinin kullanılması daha güvenilir bir yoldur. Subanastetik dozlardaki, eter. inhalasyonu, uyarıcı nitelikte bir abreaksiyon meydana gelmesinde bugün birçokları tarafından en etkili yöntem olarak kabul edilmektedir, LSD gibi hallüsinojenik ilaçlarla yapılan abreaksiyon son zamanlarda daha az kullanılmaktadır.


Abstinans Semptomları


(uyuşturucu maddenin bırakılması halinde ortaya çıkan semptomlar) bu terim, uyuşturucu madde alışkanlığı olanlarda maddenin kesilmesi ile birlikte ortaya çıkan sendrom için kullanılır. Bu sendrom, afyonlu madde alışkanlığı, barbitürat (bkz.) Ve alkol (bkz.) Alışkanlığı gibi durumlarda beliren fizik alışkanlıklarla ilgili spesifik klinik özellikler taşır. Fizik alışkanlık ile ilgili olan psişik semptomlar bütün uyuşturucu madde alışkanlıklarında kendilerini gösterirler ve karakteristikleri genellikle sübjektif üzüntü ve bir şeye özlemdir. Tedavi, ya uyuşturucu maddenin devamı veya yerine hasta tarafından benimsenebilecek başka bir maddenin uygulanması, ya da trankilizan kullanımı ile olur.

(bkz. İptilâ ve abstinans semptomları)


Abulia


Abulia, iradesizlik anlamına gelir. Özellikle hipobuli gibi daha az tanınan bir biçimde kendini gösteren bir ruh hastalığıdır. Kişi karar verme ve kararlı davranma yeteneklerini kaybeder. Birçok nevrozlarda rastlanan ortak bir şikâyettir.

Acil Durumlar, Psikiyatrik

Psikiyatrik âcil durumların yalnızca hastadaki davranış bozulduğuyla değil, aynı zamanda bu davranışın başka kimselerde yarattığı anksiete ile de ilgili olduğunu kabul etmek gerekir.

Panik nöbetleri ve fazla şiddetli olmayan akut anksiete, özellikle hastalık fobisi ya da belli bir somatik anksiete belirtisi gösteren hastalarda (örneğin, çarpıntı veya psişik dispne), âcil durumlar yaratabilir. Hekim, hastayı yakından tanıyorsa, telefonla telkin yoluyla onu yatıştırması yeterli olabilir. Bu arada, panik nöbetinin geçeceği (ki her zaman geçer) ve hekimin bu durumun niteliğini anladığı da belirtilmelidir. Eğer evde uygun bir sedatif varsa, hastaya stat dozda tavsiye edilmelidir; bu amaç için, 200 veya 300 mg sodium amilobarbiton özellikle etkindir. Hekimin hastayı hiç tanımaması durumunda, genellikle evine giderek ciddi bir organik hastalığın mevcut olup olmadığını kontrol etmesi gerekir. Hastanın bir psikiyatri kliniğine yatırılması ender vakalarda doğru bir yoldur. Ancak hastanın yakınlarının baskıları nedeniyle yahut hastayı «bir şeyler yapıldığı» konusunda ikna etmek amacıyla gerekebilir. Aile hekiminin çağrılmasını gerektirecek derecede şiddetli davranış bozukluğu yaratan neden akut entoksikasyon (alkol, amfetaminler veya LSD) ise, o zaman genellikle hastanın bir cankurtaranla hastahaneye sevk edilmesi gerekir. Bu gibi sorunları ev ortamında tedavi çabaları çok kere yalnızca sabahın erken saatlerinde hekimin yeniden çağrılmasıyla sonuçlanır.

İster hipomanik, ister şizofrenik olsun, akut psikotik eksitasyon durumları, hastaya parenteral fenotiazin (örneğin klorpromazin 50-100 mg intramüsküler) uygulanmasını ve cankurtaranla psikiyatri kliniğine sevkini gerektirir. Psikiyatri kliniğindeki nöbetçi doktorla telefon görüşmesi yapılarak gerekli kararlar alınabilir; yani hasta kliniğe gitmeyi reddederse, ertesi sabah hastahane görevlilerinin yardımıyla hastanın götürülmesi kararlaştırılabilir. Akrabalara da, bu süre içinde hastaya ağız yoluyla fenotiazin vermeleri tavsiye edilebilir.

İntihar tehditleri, yalnızca açıkça tehdit niteliği bile taşısa, ciddiye alınmalıdır. Hastaya sedatif uygulanır (örneğin nitrazepam 5-10 mg) ve kırk sekiz saat içinde psikiyatri polikliniğinden bir randevu alınır. İntihar girişiminde ise, hastanın derhal bir cankurtaranla hastahaneye sevki doğru olur. Çağdaş psikiyatrik yaklaşımda, intihar girişiminde bulunan bütün hastaların tıbbi ve psikiyatrik değerlendirmeden geçmeleri gerekmektedir; bu da ancak hastahane koşulları altında etkin bir biçimde sağlanabilir.

Adolesans dönemindeki psikiyatrik âcil durumlar genellikle «kötü davranışlarla» (yani geceleri eve gelmemek, uyuşturucu ilaçlar kullanmak, v. s.) Ve «kimlik bunalımı» denilen durumla ilgilidir (semptomlar, depersonalizasyon kişilikten uzaklaşma ve bazen de kişinin kendisini bir dış güç yahut mekanizma tarafından kontrol ediliyor gibi hissettiği pasiflik duyguları semptomlarıdır). Adolesantlarda görülen bütün problemler, hekimin hem hastayı, hem de hastanın ebeveynini dinlemeye çok zaman ayırmasını gerektirir. Uyuşturucu madde sorunlarında, hastanın bir kliniğe şevki gerekir. «kimlik bunalımında» ise, hemen her zaman bir uzmana başvurulması şarttır, çünkü bu sendromla şizofrenik bir hastalığı ayırt etmek güçtür.

Yaşlılardaki psikiyatrik âcil durumlardan kitaplarda genellikle söz edilmez, oysa hekim bu gibi sorunlarla her zaman karşılaşabilir. Bu durumların tipik örnekleri geceleri sokaklarda dolaşan yaşlı kadınlar, havagazı musluğunu açan ama ocağı yakmayan yahut evdeki çöpleri oturma odasının ortasında tutuşturmaya kalkışan yaşlı adamlardır. Alınacak en etkin tedbir, eve bir psikiyatrist çağırarak hastanın davranışının yol açtığı sorunları doğrudan doğruya ona göstermektedir.



Acting Out (Çocuksu Davranış)

Tedavi sırasında, gelişmenin ilk safhalarına ait davranışların tekrarlanması. Meselâ, çocukluğa ait bazı komplekslerin yeniden harekete geçirilmesi sonucunda tahripkâr davranış, saldırganlık, kaçma, vs. gibi tepkiler. Bazı kişiler diğerlerine oranla çocuksu davranışa daha yatkın olurlar ve psikolojik bir gerginliği gidermek için meselâ anksieteyi gidermek gibi günlük hayatta belirli bazı davranış biçimlerine sığınırlar. Psikiyatristlerin birçoğu bu terimi; endişe ve rahatsızlık verici davranışlar gösteren hastalarını tanımlamak için kullanırlar.



Addison
Hastalığı



Addison hastalığında, koma öncesi veya sonrasında delirium semptomları belirebilir. Bunun dışında, tedavi görmemiş Addison hastalarının birçoğunda belirgin ruhsal bozukluklara rastlanır. Karakteristikleri depresyon (bkz.) veya apatidir (bkz.). Oysa, bazan da hasta kendisini iyi hisseder (bkz. öfori). Yakın geçmişle ilgili hafıza bozukluklarına ise sık rastlanır. Uygun bir yer değiştirme (replacement) tedavisiyle, bütün psikiyatrik semptomlar iyileşme göstermektedir.




Adenerjik


Uçlarından sinaptik iletici madde olarak noradrenalin (bkz.) salgılayan sinir lifleri için kullanılan bir terimdir. Bunlar çoğunlukla sempatik sinir sistemine ait liflerdir. Bununla birlikte, santral sinir sistemindeki birtakım sinapsların da adrenerjik olduğuna dair deliller vardır. Bu, özellikle, bazı orta beyin merkezleri için doğrudur. Genellikle, adrenerjik lifler, vücudun ergotrofik reaksiyonlarıyla, yani aktivite ve stress'le ilgili liflerdir. (bkz. Adrenalin)



Adet


Adet siklusuyla psikolojik fonksiyon arasında karmaşık bir ilişki vardır. Adet öncesi gerilimin (bkz.) karakteristiği, ruhsal durumda yarattığı bozukluktur. Nevrozlarda, âdet öncesinde anksiete veya depresyon şiddetlenir. Birçok kadın âdet öncesinde ve süresince düşük bir performans ve kaza yapma eğilimi gösterir. Bu dönemde, kadınların intihar etmeleri veya cinayet işlemeleri ihtimali yükselir. Bazı epileptiklerde, âdet öncesi dönemde, nöbet frekansları artmaktadır.

Birçok psikiyatrik bozuklukta âdet siklusu da bozulur; amenore (bkz.) oligomenore yahut menoraji görülebilir. Âdet düzensizliği çok kere psikolojik bozukluğa sekonderdir, ama anksieteye yol açması da muhtemeldir.



Adet Öncesi Gerilim


Bu terim, âdetten hemen önceki günlerde baş gösteren bir grup semptomu kapsar. Bu bozukluğun şiddeti hafif bir rahatsızlıktan kadının hayatını aksatıcı bir şikâyete kadar, süresi de bir günden bir hafta veya daha uzun bir döneme kadar değişkenlik gösterir. Genellikle, şiddetli semptomlar daha uzun bir zaman sürer. Başlıca özellikleri :

(a) Ruhsal durumda değişim: gerilim ve sinirlilik, bazen depresyon da görülür. Ruhsal durum değişken olup âdet yaklaştıkça kötüleşme eğilimi gösterir.

(b) Fizik semptomlar : Genel fizik rahatsızlık, şişkinlik duygusu, memelerde acıma ve şişme, bazen kilo artışı. Bu bozukluğa, hafif biçiminde, çok sık rastlanır. Nörotik kişilikli kadınlarda daha şiddetli semptomlar görülmesi muhtemeldir. Hormonal faktörler de önemlidir. Progesteron ve östrojen salgılarındaki bir dengesizlik sonucu gelişen progesteron yetersizliğinin bu duruma yol açtığı ileri sürülmüştür. Psikolojik semptomların oral kontraseptiflerle veya noretisteron gibi bir progestojen ile düzeldiği bugün ispatlanmıştır. Fizik semptomlar ise diüretik tedavisine daha iyi cevap vermektedir. Bu da,, en az iki fizik mekanizmanın söz konusu olduğuna işaret etmektedir.

Ağlama

Çeşitli kayıplara, hayal kırıklıklarına ve früstrasyonlara karşı sık görülen ve aslında normal olan bir tepkidir. Kökeni, çocukluk dönemine ait, spesifik olmayan, rahatsızlığa karşı gösterilen tepkidir ve çocuk büyüdükçe seyrekleşir. Erkeklerden çok kadınlarda görülmesinin nedeni hiç değilse güçsüzlük, çocuksu ve kadınsı davranışla kültürel bakımdan bazı çağrışımlar yarattığı içindir. Bazan beklenmeyen iyi bir haber üzerine gerilimin birdenbire geçmesine bir tepki olarak paradoksal bir biçimde baş gösterir.

Bazı durumlarda ağlama psikiyatrik bir anlam taşır. Nörotik depressif kadınlarda sık görülür. Oysa psikotik depresyon daha şiddetli bir bozukluk olduğu halde, bu tip kadınlar ender olarak ağlarlar. Nitekim, bu hastalar artık ağlayamadıklarını ya da «ağlama dönemini geçirdiklerini» söyleyebilirler. Ani hıçkırıklarla başlayan ağlama, serebral arteriosklerozdaki «emosyonel enkontinans» in karakteristik bir özelliğidir. Depresyon belirtisi ve daha önce ağlama eğilimi göstermeyen bir kişide birden gelişen ağlama nöbetleri, her zaman organik serebral hastalık şüphesi uyandırmalıdır.


Adler, Alfred (1870-1937)


Bireysel psikolojinin kurucusu olan Adler, cinsiyet ve libido teorisine verilen fazla önemi kabul etmeyen Neo-Freudiyen analistlerden biridir. Adler zihinsel bozuklukların doğuşunda ve ilerleyişinde, günlük ortamsal etkilerin daha büyük bir önem taşıdığına inanmaktaydı. Genetik, organik ve sitüasyonel faktörlerin yarattığı aşağılık duygularının çok önemli olduğunu ve nevrozların yahut davranış bozukluklarının bilinçli veya bilinçsiz aşağılık duygusu ile aşırı kompansasyon arasındaki çatışma sonucu ortaya çıktığını ileri sürdü. Çocuk dört yaşındayken kendine bir «hayat tarzı» belirler ve çocuğun yaşadığı ortamdaki otorite kişilerle arasındaki ilişkiler, onun gelecekteki davranış biçimlerini etkiler. Başka bir Adler kavramı ise, «erkek protestosudur»: yani, erkekle kadın arasında hiçbir temel farklılık olmayıp, görülen bütün farklılıkları sosyal ve kültürel faktörler yaratmaktadır. Böylece, bir erkek toplumunda kadın kendisini ispat etmeye çabalar. Kadının bu protestosu birçok biçimlerde olabilir ve eğer bir çatışma meydana gelirse, sonucunda emosyonel bozukluk ortaya çıkar. Psikiyatri tarihinde Adler'in önemi yeterinden çok az değerlendirilmiştir. (bkz. Aşağılık duyguları)


Adolesans


Buluğ çağının başlangıcından tam cinsel olgunluğa erişinceye kadar geçen dönem, psikolojik bakımdan büyük bir önem taşımaktadır. Oysa hayatın bu dönemiyle ilgili olarak, psikiyatrik açıdan yeterince araştırma yapılmamış olması şaşırtıcı bir husustur. Sonucunda da, adolesans dönemindeki psikiyatrik bozuklukların insidansı ve yaygınlıklarıyla ilgili güvenilir rakamlar, bunların tarihçesi ve tedavileriyle ilgili bilgi eksiktir.

Başka bölümlerde daha ayrıntılı olarak incelenen, iyice belirlenen birtakım sendromlar (şizofreni, depressif hastalık, anoreksia nervosa, ilaç iptilâsı, vs.), önce adolesansta görülür. Bununla birlikte, yalnızca adolesans dönemine özgü hiçbir psikiyatrik bozukluk yoktur. Bu dönemin psikiyatrisiyle ilgili tartışmalar, kaçınılmaz olarak, spesifik hayat stress’leri ve mevcut aile örnekleri, bunların yanı sıra da adolesanların bu durumlara hangi davranış yollarıyla tepki gösterdikleri gibi hususlar üzerinde toplanır.

Amerikalı psikanalist ve antropolog Erik Erikson, çocukluğun her bir çağını, çocuğun karşısına çıkan ve öbür çağa geçmeden önce yerine getirmeyi başarması gereken bir görev açısından ele almıştır. Erikson'a göre adolesans, dengeli bir kendim-tanıma (self-identity) kavramının gerçekleştirilmesi gereken bir dönemdir. Genç kişi yüz ve vücut görünümü, cinsel yeterliliği, entellektüel yeteneği, bir işe girme ve sürdürme kapasitesi, karşı cinste yarattığı çekicilikle ilgilenir. Şimdiye kadar kendisiyle ilgili görüşleri çoğunlukla ebeveyninden öğrenmiştir, ama artık gittikçe artan bağımsızlığı dolayısıyla kendinin ve yaşıtlarının yargılarına daha çok güvenmek zorundadır. Bu alanlardan herhangi birinde duyulan aşırı anksiete, ilginin yalnızca belli bir fonksiyonda kümelenmesine (meselâ hipokondria semptomlarının ortaya çıkması) veya «ispat» davranışına yol açabilir. Bu durumda genç kişinin anksieteye gösterdiği tepki aşırı kompansasyon olur; kendi muhtemel yeteneksizlikleriyle ilgili korkularını yatıştırmak amacıyla fiziksel cesaret veya «gösteriş» hareketlerine girişir.

Birçok adolesanlar hayatlarının bu bölümündeki krizleri geçirirken, bunları göğüsleyebilecek yetenektedirler ve hiçbir uzun süreli kişilik bozukluğu ortaya çıkmaksızın bu krizlerin üstesinden gelebilirler. Oysa bazı adolesan grupları krizlerden etkilenmeye daha yatkındır. Bu durumlarda, ortaya çıkan emosyonel karışıklığın derecesi tıbba müracaat etmeyi gerektirebilir. Meselâ kronik fiziksel hastalık, yaşça daha küçük olanlar tarafından daha kolay karşılanabilirken, adolesans dönemindeki bir hasta, ilk defa olarak, kendisinin başkalarından farklı olduğunu ve hayatın ödüllerle dolu olmadığını anlayabilir. Diabetes mellitus, epilepsi, astım, vs. gibi hastalıklara yakalanmış çocuklarda, buluğ çağında veya buluğ çağından hemen sonra, davranış bozukluklarının ilk belirtileri görülebilir. Sosyal bakımdan yoksunluk içinde olan genç kişi de bu çağda davranış bozukluğu gösterebilir. Yıkılmış bir yuva, yoksulluk, ebeveynin işsiz kalması, ebeveynin çocuğu reddetmesi, vs. gibi çok rastlanan kötü sosyal faktörlerle suçluluk arasında ilişki vardır. Çocuğun üzerine düşmenin kötü etkileri sonucunda ortaya çıkan isyankâr davranış da önce adolesansda görülür. Buluğ çağına kadar annesiyle arasında aşırı yakınlık olan bir çocuk, özellikle anne eğer çocuğun bağımlılığını sürdürme çabası gösterirse, açık bir emosyonel bozukluk tepkisi gösterir. Her ne kadar aile hayatının adolesanın davranışı üzerindeki etkisine çoğu zaman daha çok ilgi gösterilirse de, bunun tersi de unutulmamalıdır. Hekime başvuran orta yaşlı bir kadında görülen depresyon semptomlarının doğrudan doğruya, kadının adolesans dönemindeki çocuklarıyla uğraşmakta ve onları kontrol altına almakta çektiği zorluklarla ilgili olması çok ender rastlanan bir durum değildir. Anoreksia nervosa, şizofreni, vs. gibi spesifik psikiyatrik sendromların tedavileri, bu bağlıklar altında anlatıldığı gibidir. Genç adolesanda rastlanan tam tanımlanamayan sendromların ayrıca üzerinde durmak gerekir. Genellikle, spesifik bir bedensel fonksiyon şikayetiyle hekime başvuran hipokondriak ve çekingen bir genç kişiye yardımcı olabilmek için en iyi yol, ona endişelerini tartışma fırsatını vermektir. Medazepam gibi hafif bir trankilizanla kısa bir tedavi süresi, özellikle güç bir dönemin atlatılmasına yardım edebilir. Saldırgan ve topluma karşı olan bir adolesanın kendi kendine hekime başvurmasına ender rastlanır; çoğu zaman böyle bir adolesan kızgın ebeveyni tarafından hekime getirilir veya ebeveyn onun yokluğunda hekimin tavsiyelerini öğrenmek ister.

Bu durumda hekim tarafsız kalarak ebeveynin suçluluk, depresyon ve öfke duygularına anlayış göstererek, çok güç olsa bile ebeveyn çocuk ilişkisinin olumlu yanlarının önemi üzerinde durarak ve iyi bir sonuca ulaşma olanaklarını göstererek çok yardımcı olabilir. Çocuk suçlular arasında yalnızca ufak bir azınlık ilerde suç işler. Gene de,, genç bir suçlunun ilerde başka sosyal ve psikolojik problemler edinmesi ihtimali pek küçümsenemez. (bkz. Buluğ çağı)

Aerofaji


Çoğu zaman yutkunamama (disfaji) ve bazan da kusmayla birlikte olan hava yutma, genellikle bir histeri (yani konversiyon) semptomu sayılmaktadır. Bazan da sekonder bir amaçla, yani hasta taklidi yapma maksadıyla başvurulan bilinçli bir alışkanlıktır. Büyük miktarda hava yutan bazı hastalarda şiddetli anormal şişkinlik olur. Semptomatik düzeyde etkin olabilecek hiçbir tedavi yoktur. Semptomun altında yatan durumun tedavisi, psikoterapi veya bir şartlama tedavisi gerektirebilir. Bazı aerofaji hastalarında, temelinde depressif hastalıklar olan histerik fenomenler tezahür etmektedir. Bu durumlarda depressif hastalığın tedavisi etkili olmaktadır. (bkz. Histeri)



Afazi


Sözlük anlamı «konuşamama» olan afazi terimi; konuşma, yazma veya el kol hareketleri gibi her türlü komünikasyonda, ifade ve anlama yeteneğinin kaybı veya kısmen kaybı anlamında kullanılmaktadır. Efektör veya reseptör nöron yollarındaki bir bozukluktan ötürü olmayıp, merkezi kavram veya konstrüksiyon güçlüklerinden ötürü olur. Spontan veya açıklayıcı konuşmalar; uygunsuz, tutarsız ve hastanın öğrenimiyle sosyal temeli bakımından gramer yanlışlıkları ile dolu olduğu zaman bu durumdan şüphe edilmelidir. Zekâ bozukluğu göstermeyen bir hastada afazi görüldüğünde, konfüzyonla karıştırılabilmektedir (meselâ ambolizm, yaralanma veya vasküler spazmdan sonra). Oysa çoğu zaman dejeneratif durumlarda meydana gelir-senil demans (bkz.), pre-senil demans (bkz.) (özellikle lobus temporalis atrofisi bulunan Pick hastalığında) veya genel serebral arterioskleroz ve global demans ile ilgilidir. Otistik (bkz. Otizm) çocuklarda da görülür. Bu duruma duyu testleri uygulandığında, sorular yahut basit talimatlar biçiminde yöneltilen sözleri hastanın kavrayamadığı ; anahtar veya para şıkırtıları, kağıt hışırtıları gibi sesleri anlayamadığı (oditer agnozi) ; okuyamadığı (aleksi - bazan doğuştan olur) ; gördüğü veya dokunduğu nesneleri tanıyamadığı (vizüel ve taktil agnozi) görülür. Hastanın motor açıdan muayenesi spontan konuşma, anlatma (afazi) ve yazma (agrafi) bakımından yapılır; talimatlar hem sözlü, hem de yazılı olarak verilir. Son olarak, hastanın kibrit veya anahtar gibi nesneleri kullanma ( ideasyonel apraksi) ve şekil yapma veya kopya etme yetenekleriyle ilgili (konstrüksiyonel apraksi) testler yapılır. En çok rastlanan bulgular arasında nominal afazi —hastanın fonksiyonu tanımladığı ve bir kaç isim arasından seçebildiği (sosis, kitap, kalem, lamba) halde nesnenin adını bulamaması (yazmaya yarayan bir şey— ; yani, «kalem») — perseverasyon (ikinci bir nesne gösterildiği halde, birinci nesnenin adını söyleme) ; agramatizm, yani telgraf diliyle konuşma; parafazi, jargon afazisi, sentaks afazisi — yanlış ya da olmayan sözcüklerin kullanılması — ; verbigerasyon — sözcük ya da cümlelerin sürekli tekrarı — ; sibilasyon — fasılalı «sss» sesleri çıkarma görülür. Broca konuşma alanı (ikinci ve üçüncü frontalis kıvrımlarının ön kısmı), ikinci frontalis girus'u (agrafi merkezi), birinci temporalis girus'u (sözcük sağırlığı), angüler girus tahrip olduğu zaman afaziye yol açan beyin (bkz. Konuşma bozuklukları)



Afoni

Organik lezyon veya histerik reaksiyona bağlı konuşamama. Histerik afoni ve organik hastalıktan ötürü oluşan benzer bir durum aşağıdaki özellikleri bakımından ayırdedilebilir:

(a) tamamendir — hiçbir sözcük söylenemez;

(b) zekâ bozukluğu yoktur;

(c) işaret ve yazıyla anlatımda bulunulabilir;

(d) dudak, dil ve ses testlerinde periferik lezyon yoktur. (bkz. Histeri)



Agnosia

Yunanca'daki «agnostos» — bilinmeyen — sözcüğünden gelen «agnosia» terimi ilk olarak 1891'de, tanıma yetersizliğinin karşılığı olarak Sigmund Freud tarafından kullanıldı. Agnosia, etkilenen duyusal (sensory) kanala göre sınıflandırılır, fakat aslında o duyuda bir bozukluk yoktur. Vizüel obje agnosia'sı, lobus occipitalis'deki lezyonlardan ötürü, görülen objelerin tanınamamasıdır. Bu objeler başka yollarla, meselâ dokunmayla tanınabilir. İnsanların yüzlerini tanıma yetersizliğine «prosopagnosia» denir ve çoğunlukla paranoid bir tezahürle birlikte mevcuttur: aynaların arkalarında yabancı insanlar görüldüğü için, üzerleri örtülür, işitme yetersizliği (oditer agnosia), dominan lobus terminalis'deki lezyonlardan ötürü bilinen sesleri, meselâ para şıkırtısını, su şırıltısını tanıyamamadır. Dokunmayla tamına yetersizliği (tactiie agnosia), yüzeysel ve derin duyarlık bozuk olmamasına rağmen, objeleri tanıyamamadır ve lobus parietalis'deki bir lezyonu belirtir. Eğer duyuda bir bozukluk varsa,, tanıma yetersizliğine astereognosis denir. Agnosia çoğunlukla vaskülar lezyonlardan ötürü ortaya çıkar ve genellikle karmaşıktır. Beyinde derin yaralar sonucu olan «tam yetersizlik» durumları da vardır.

Agorafobi


Özellikle yalnız başına dışarı çıkmak korkusu olarak nitelenen ruhsal çöküntü ve güçsüzlük yaratıcı, nispeten çok rastlanan bir bozukluktur. Agorafobi genellikle buluğ çağında ve en çok 15-35 yaşları arasında başlayıp, erkeklerden çok, kadınlarda belirir. Bilinen bir tek basit nedeni yoktur. Çocukluktaki travmatik olaylardan ziyade, stress yaratan olaylar ve nörotik kişiliğin etken olması ihtimali yüksektir. Bununla birlikte, çocukluktaki ayrılma olayları sonucunda ortaya çıkan bağımlılık (dependence) durumları ve genç kadın hastalarda görülen cinsel anksieteler de sık rastlanılan nedenlerdir. Bu sendrom birkaç hafta veya ay, yahut da daha yavaş olarak birkaç yıl süresince gelişebilir. Çoğunlukla yıllarca sürmesine rağmen, bazan kendiliğinden geçiverir, bazan da nüksederek seyreder. Fobilerin şiddeti, bazan ortamsal stress'ler ve ruhsal değişimlere bağlı olarak, fakat önceden kestirilemeyen bir biçimde, iniş çıkışlar gösterir. Gene de, fobi kronikleştikçe kaçınma davranışı belli bir tablo gösterebilmektedir. Serbest anksiete, panik nöbetleri ve depresyon gibi başka nörotik semptomlar da bu fobiyle ilgili olabilmektedir. Fobi semptomları genellikle depresyon dönemlerinde kötüleşmektedir.

Bu fobinin kontrolü çok yönlüdür. Eğer depresyon, panik ve sitüasyonel olmayan anksiete belirginse, antidepresanlar ve anksiolitik ilaçlar faydalıdır. Hattâ depresyonun belirgin olmadığı durumlarda bile bu ilaçları denemek yarar sağlayabilir. Davranış terapisi (bkz.) Teknikleri, çoğu zaman hastaların korktukları durumları daha rahat karşılamalarına yardımcı olur ve muhtemelen hafif vakalarda veya kaçınma davranışının şiddetli fakat depresyonun hafif olduğu durumlarda en iyi sonucu verir. Uzun bir hastalık döneminden sonra, hastanın kişisel, sosyal veya aile sorunlarını çözümlemesinde onu desteklemek için psikoterapötik ve sosyal bir çalışma gerekebilir. (bkz. Fobi)



Agyria (Gyrus yokluğu-Lissansefali)


Agyria (Gyrus yokluğu-Lissansefali)

Bir gelişme bozukluğudur. Genetik olabilir, fakat bu konuda kesin bir dayanak yoktur. Beyinde hiç kıvrım (konvolüsyon) olmaz ve bunun sonucunda şiddetli akıl bozuklukları ortaya çıkar.


Aile


Son elli yıl içinde yürütülen sayısız sosyo-psikolojik aile incelemeleri konusunda gelişigüzel bir bilgiden daha fazlasını edinmiş kaç aile hekimi vardır? Oysa tıbbın anlaşılması için nasıl anatomi ve fizyoloji bilgisi şartsa, aile kurumunun anlaşılması için de bu incelemeler şart olmuştur. Aile birkaç sistemin bir bütün halinde oluşturduğu sosyal bir yapının bir bölümüdür: evlilik, aile, akrabalık, din,ahlâk, ekonomi, vs. Bu karmaşık yapının bir bolümü olan aile de birkaç öğeden oluşur. Bunlardan birincisi, ailenin çekirdek birimidir. Bu birim, toplumca onaylanan bir cinsel ilişki kuran ayrı cinsiyetli iki yetişkinden ve bu birleşme sonucu dünyaya gelen yahut bu çekirdek biriminde büyütülen bir veya birkaç çocuktan oluşur. Bazı toplumlardaki birleşik yahut geniş kapsamlı aile grubunda da çekirdek birimi vardır; ama anaerkil yahut ataerkil olarak aynı bölgede yaşayan ve kadının yahut erkeğin akrabalarını da içine alan aile daha geniş bir gruptur.

Evlilik ve ebeveynlik birtakım kurallarla sınırlanabilir - endogami veya eksogami (grubun içinden yahut dışından birisiyle evlenme), monogami, poligami veya poliandri. Bütün akrabalık bağları aileden doğar; bu bağların gücü, o toplumdaki sosyal norm ve kalıplara göre değişir. Aile çeşitli açılardan incelenebilir: antropolojik, hukuki, ekonomik, sosyo-psikolojik, psikanalitik yahut dinsel açıdan. Böylece, konunun son derece karmaşık olduğu ve ailenin gerçekten anlaşılması için birçok açıdan ele alınması gerektiği bellidir. Psikiyatri alanında, daha ziyade çocuk psikiyatristleri tarafından,, nispeten yeni ve henüz iyi tanımlanamamış bir aile psikiyatrisi dalı kurulmuştur. Bu uzmanlar, aile dinamiğinin anlaşılmasının, çocuklardaki davranış bozukluklarına (bkz.) ve başka bozukluklara ışık tutacağı umudunu beslemektedirler.

Çocuklarda görülen suç işlemenin etyolojisinde yıkılmış yuvalar spesifik ve önemli bir rol oynayabilir. Oysa bütün akıl hastalıklarında, genel pratisyenlerin yalnızca ailenin durumunun hasta üzerinde gösterdiği etkileri değil,aynı zamanda hastalığın ailedeki öteki bireyler üzerinde gösterdiği etkiyi de göz önünde tutmaları önemlidir.



Aile içi Cinsel İlişki


Bir erkeğin torunu, kızı, kızkardeşi, annesi olarak tanıdığı bir kadınla cinsel ilişki kurması ve aynı şekilde 18 yaşını aşmış bir kadının bu gibi akrabalık ilişkileri bulunan bir erkekle cinsel ilişkide bulunmayı kabul etmesi bir suçtur. Öte yandan, bu suç çok yaygın olup çeşitli biçimlerde görülmektedir. En sık rastlananı baba-kız arasındaki ilişkidir. Kardeşler arasında bu ilişkiye daha az ve anne-oğul ilişkisine ise ender rastlanmaktadır. Söz edilen üçüncü tip ilişkide, eşlerden birinde yahut her ikisinde birden ciddi bir akıl hastalığı bulunmuştur. Erkek ve kız kardeşler arasında, buluğ çağından önce cinsel oyunlar normal sayılmaktadır. İlişkinin patolojik niteliğini, yoğunluğu belirler. Baba-kız arasındaki cinsel ilişki birtakım belli tablolar gösterir. Genellikle mutsuz bir evlilik söz konusudur; baba güçsüzdür, ama cinsel dürtüsü yüksektir ve eşi buna cevap vermemektedir. Baba teselliyi kızında arar ve gerçekten de kız annesinin yerini alabilir. Başka bir karakteristik durum da problemli bir ailedeki alkolik babadır; eve sarhoş dönerek genç kızını iğfal edebilir, hattâ kızın ırzına geçebilir. Son olarak, babayla kız arasında gerçek bir sevgi ilişkisi gelişebilir; iki sevgili gibi davranırlar, hattâ birlikte evden kaçabilirler.

Aile-içi cinsel ilişkinin ürünü olan bir gebeliğin sona erdirilebileceği bazı ülkelerin yasalarında açıkça belirtildiği halde, çok kere böyle bir ilişkiyi gizli tutma kaygısıyla gebelik sürdürülmektedir. Bu tip bir ilişkiyi sezen hekim, durumu çok dikkatle ele almalıdır, çünkü mahkeme ve hapis cezası ailenin tamamen yıkılmasına neden olabilir. Hekim böyle bir sorunla karşılaştığı zaman bir psikiyatriste başvurmalıdır.



Ajitasyon


Bu çoğu zaman relaksasyon veya konsantrasyon yoksunluğu ile beliren ve sübjektif kuruntulardan ötürü ortaya çıkan bir huzursuzluk durumudur. Aslında, huzursuzluğun mutlaka belirmesi gerekmez. Süjenin davranışı tekrarlamalı ve amaçsızdır; amaçlı görünse bile hiçbir amaca ulaşamaz.

Herhangi bir anksiete veya gerginlik durumuna bağlı olarak, etyoloji sözkonusu olmaksızın, bir dereceye kadar ajitasyon görülebilirse de, bununla ilgili hareketler nispeten sınırlı ve belirsizdir. Hasta sürekli olarak ayağını oynatır, üstünü başını düzeltir, bir pipo veya kalemle oynar, oturduğu yerde kıpırdanır, vs. Şiddetli ajitasyona daha az olarak ve başlıca depressif hastalıklarda, özellikle envolüsyonel melankolide (bkz.) rastlanır. Bu durumda hastanın bütün vücudu etkilenir, hattâ hasta uzun süreli bir işi yapamaz olur. Yerinde oturamaz, ayağa kalkar, gene oturur, odada dolaşır, ellerini oğuşturur ve durmadan hiçbir zaman tamamlamadığı işler yapmaya koyulur. Bazan, belirgin bir gerginlik veya ruhsal çöküntü olmasa bile, bu gibi davranışlara rastlanır. Bu durumlarda presenil veya arteriosklerotik olan bir demans proçesinden şüphe edilmelidir. Ajitasyonun tedavisi, temelindeki hastalığın tedavisiyle sağlanır. Şiddetli ajitasyonla birlikte kendini gösteren depressif hastalıklar çoğunlukla ECT veya trisiklik ilaçlara cevap verir. Ajitasyon belirgin olduğu zamanlarda da amitriptilin'in imipramin'den daha etkili olduğu düşünülmektedir. Depresyon kontrol altına alınıncaya kadar geçen süre içinde ve demans proçeslerinde, adamakıllı şiddetli ajitasyonları bile kontrol altına almak için fenotiazin'ler etkili olabilir. Daha az şiddetli depresyonlarda çok rastlanan anksieteyi ve hafif ajitasyonu kontrol altına almak için benzodiazepin'ler: klordiazepoksid ve medazepam yaygın olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte, hem fenotiazin'lerin, hem de trisiklik anti-depresanların ajitasyona yol açabilecekleri her zaman hatırlanmalıdır. Bu gibi oturma güçlükleri (akathisia) (orfenadrin gibi antiparkinsonizm ilaçları uygulayarak veya yukarda belirtilen ilaçların dozunu azaltmakla bir dereceye kadar kontrol altına alınabilir. Oysa bazan ilacı kesmekten başka çare yoktur. (bkz. Anksiete, depresyon,, motor bozukluklar ve aşırı aktivite)

Akathisia


Sözlük anlamı «oturamamak» olan «akathisia» terimi Birinci Dünya Savaşını izleyen ansefalit epidemisinde aslında vücutça hareketsiz olan parkinsonizm hastalarındaki hafif huzursuzlukları kımıldanmaları ve kalkıp yeniden oturma eğilimini (impatience musculaire) tanımlamak amacıyla Bing tarafından kullanılmıştı. Postansefalitik Parkinsonizm'in birçok özelliği gibi artık bu semptoma da majör trankilizanların (bkz.) yan etkisi olarak rastlanmaktadır — özellikle piperazin tipi fenotiazinler (bkz.) ve bütirofenonlar (bkz.) bazan da trisiklik antidepresanlar (bkz.) Hasta iç huzursuzluk ve gerginlikten şikâyet eder; ayakta dururken durmadan zıpladığı veya amaçsızca gezdiği görülür. Tedavi sırasında Parkinsonizm özelliklerine bağlı bir huzursuzluk ortaya çıkarsa zihinsel bir ajitasyon değil de toksisite belirtisi olmasından şüphe edilmelidir. Tedavi sözkonusu ilacın kesilmesi veya dozunun azaltılması ve gerekirse biraz ara verildikten sonra piperazin sınıfından olmayan bir fenotiazin verilmesiyle uygulanır.



Akçaağaç Balı İdrar Hastalığı


Bu hastalık doğuştan mevcut bir metabolizma bozukluğudur. Lösin izolösin ve valin gibi aminoasitler idrarla birlikte itrah olduğu için idrarın akçaağaç balı kokusunu andıran karakteristik bir kokusu vardır. Birçok vakada semptomlar neonatal dönemde gelişememe beslenme güçlükleri ve genellikle spastik paralize konvülsiyonlara erken ölüme yol açan hızla ilerleyici bir nörolojik yıkını biçiminde belirir. Bazı hastalar yaşarlar ama şiddetli akıl geriliği gösterirler. Yan zincirli aminoasitler bakımından düşük bir dietle erken tedavinin başarılı olduğu ileri sürülmüştür. Bu durum otosomal resessif tipte bir kalıtım biçimidir. (bkz. Kalıtsal metabolizma bozuklukları)



Akıl Bozukluklarına Yol Açan Organik Hastalıklar


Genel tıbbi bozukluklar

Gripten ve diğer virüs enfeksiyonlarından sonra sık sık depresyon görülür. Bu durumun gribin gittikçe azalarak gösterdiği bir seyir olarak değil de «depresyon» olarak teşhisi önemlidir. Bedeni zayıf düşüren başka hastalıklar da aynı etkiyi gösterebilir. Diğer bozuklukların önemi ise hastanın hayat koşullarına ve kişiliğine göre değişir. Örneğin nispeten hafif bir kalça osteoartriti bir postacıyı hayata karşı başarısız kılarak psikiyatrik semptomlara yol açabilir. Aynı şekilde bir hasta genel veya spesifik fizik bozukluklara karşı birtakım özel psikolojik duyarlılıklar gösterebilir. Bu durum hipokondriak bir kişilik spesifik travmatik bir tıbbi anı ya da özellikle yaşlılarda fizik aksaklığın çok kere yol açtığı toplumdan uzaklaşma gibi nedenlerden ötürü olabilir.

Ameliyat ve doğum

Ameliyat ve doğum komplikasyonları olarak majör psikiyatrik hastalıklara sık rastlanır. Semptomlar ameliyat ya da doğumdan ortalama 10-14 gün sonra başgösterir. Bu tür psikiyatrik ruhsal çöküntü başka komplikasyonlarla kullanılan anestetik ve sepsis tipiyle ilgili görülmemiştir. Ancak hastanın ameliyatla ilgili anksietesini yatıştırmak ya da uygun doğum-öncesi hazırlıklarını yerine getirmek yoluyla bu durumun insidansının azaltılabileceği ispatlanmıştır. Yaşlı hastalardaki arteryel hastalık veya katarakt gibi durumlar için yapılan ameliyatların sonradan konfüzyon veya paranoid psikozlara yol açması muhtemeldir.

Santral sinir sistemindeki organik bozukluklar

Demans yaygın lezyonlar ve vitamin yetersizliği (örneğin B12 vitamini) genellikle tipik bir «organik» akıl bozukluğu biçiminde belirir. Oysa hastada dolaylı olarak organik bozukluktan ileri gelen «fonksiyonel» semptomlar da belirebilir. Hastanın performansını ve çalışma yeteneğini düşüren bir beyin tümörü nörotik semptomların oluşmasına yol açabilir. Böylece daha önce dengeli olan ve orta yahut ileri yaşta histerik veya diğer nörotik semptomlarla hekime başvuran bir hastaya hemen «histerik» teşhisi koyulmamalıdır. Daha önce dengeli bir kişiliğe sahip bir hastada beliren bir histeri semptomunun nedenlerinin araştırılması gerekir.



Akıl Bozukluklarının Fizyolojik Temeli

Bkz. Akıl hastalığının bio-kimyasal ve nörofizyolojik temelleri.



Akıl Durumunun Muayenesi

Psikiyatrik değerlendirmenin en önemli bölümü budur. Organik bir bozukluktaki fizik muayeneye tekabül eder ve hekim bilgi edinmek için bütün duyularını kullanmalıdır.

Davranış ve Konuşma

Genel davranıştaki ve görünümdeki anormallik genellikle yakınlarına hastanın iyi durumda olmadığını gösteren ilk belirtilerdir. Yüz ifadesi yürüyüş giyiniş yapmacıklı hareketler vs. Çok kere temeldeki hastalığın açık belirtileridir. Gergin ve anksiyöz hastanın tırnakları kemirilmiş ve tütünle boyanmış parmakları demans durumundaki bir banka müdürünün gömleğindeki yumurta lekeleri şizofrenik kişinin yüzündeki aptalca gülümseme ve kalıplaşmış hareketler bunun belirgin örnekleridir. Hastanın konuşması aşırı hızlı yahut yavaş olabilir. Konuşma sırasında duralamalara tutarsızlıklara vs. anksiete ve depresyon durumlarında sık rastlanır. Bazı şizofreni biçimlerinde karakteristik olarak görülen neolojizmler ve anormal düşünce çağrışımları giderek demans durumlarına özgü anlaşılmaz mırıldanmalara dönüşür. Mani ve şizofrenide yahut konunun yalnızca aşırı anksiete yarattığı durumlarda hasta birden konuyu değiştirebilir. Hastanın konuşması konuya göre değişkenlik gösterebilir ve emosyonel bakımdan yüklü konularla ilgili ipuçları verebilir. Ruhsal durum

Ruhsal durum mutlu üzgün anksiyöz şaşkın sinirli veya kayıtsız olabilir. Bir hastada intihar riskini değerlendirmek için depresyonun derinliğinin değerlendirilmesi önemlidir. Affektif (duygusal) yüzeysellik organik veya şizofrenik bir bozukluktan ötürü olabilir. Ruhsal durumun sürekliliği durumun etyolojisine ışık tutar. Hastanın ruhsal durumunun ortam değişimlerine yahut hekimin açtığı konulara kolayca cevap vermesi reaktif bir depresyona işaret eder. Bazı şizofreniklerde ruhsal durum tutarsız olabilir. Ruhsal durumda anormal bir denge kararsızlığı hipomanide karakteristiktir ve demansta sık görülür.

Dalgınlık karamsar inançlar ve algı bozuklukları

Obsessif-kompülsif fenomenleri ve depersonalizasyonu (kişilikten uzaklaşma); üstlenme fikirlerini ve depressif yahut şizofrenik kökenli olabilen diğer paranoid fikirleri; pasiflik duygularını ve şizofrenide en sık görülen işitme hallüsinasyonlarını; yahut bilinç bulutlanmasıyla birlikte organik bir duruma işaret eden illüzyon ya da görsel hallüsinasyonlan kapsayan bu fenomenlerin aydınlatılmasında anamnestik ipuçları önemlidir.

Sensorium

Gerçek oryantasyon bozukluğu yalnızca organik akıl bozukluklarında görülür; en yaygını zaman oryantasyonudur. Yakın geçmişteki olaylarla ilgili hafıza kaybı demansta tipik bir semptomdur ve basit testlerle doğrulanabilir. Ajitasyon durumlarında «hafıza zayıflaması» şikâyetine sık rastlanır ama bunun nedeni dikkat ve konsantrasyon kaybıdır ve gerçek hafıza kaybından ayırt edilmelidir. Demans bozukluklarında kavrama bozuklukları karakteristiktir. Ancak dikkat kaybına vs. Sekonder olan herhangi bir psikiyatrik bozuklukta kavrama da etkilenebilir.

Sezgi ve hastalığa karşı tutum

Hasta kendisini hasta olarak görüyor mudur?

Hasta derdinin ne olduğunu biliyor mudur ?

Bunun psikiyatrik bir hastalık olduğunu düşünüyor mudur ? Bozukluğun niteliğini ve kapsamını anlıyor mudur? İyileşeceğini düşünüyor mudur?

Hastayla hekim arasındaki ilişki

Hastanın gösterdiği işbirliği şüphecilik istekli yahut pasif davranış ve hekimle görüşmesine ilişkin değişimler kadar hekimin hastaya gösterdiği tepkiler de önemlidir. Hekimin göstereceği aşırı bir sinirlilik yahut anlayış hastadaki (genellikle nörotik) bozukluğun niteliği için çok kere önemli işaretlerdir.

B


Babcock Cetveli


Zekâ gerilemeleri Babcock-Levy testiyle belirlenerek sonuçlar Babcock cetvelinde gösterilir.


Bar Cetveli


Bar cetveli histograma (bkz.) benzer. Resimli olarak olayların mutlak ve yüzde frekanslarını gösterir ve iki üç grupta elde edilen sonuçların kıyaslamasında özellikle faydalıdır.


Barbitüratlar


Barbitüratların ilk olarak tıpta kullanımı yüzyılın başına rastlar. Önce barbiton on yıl sonra da fenobarbiton kullanıldı. O tarihten bu yana sayısız barbitüratların sentezi yapıldı ve bugün bunlardan bir düzinesinin klinik uygulamalarda yerleri vardır. Gastro-entestinal ve parenteral yollardan hemen absorbe olurlar. Etkinin hızı ve süresi dokuya nüfuz oranını belirleyen lipid çözünürlük derecesiyle doğrudan orantılıdır. metabolik yıkılım çoğunlukla karaciğerde olur ve değişmemiş bileşiğin yanısıra çeşitli bileşikler de böbreklerden itrah olur. Kısa veya daha uzun süre etkili bir barbitürat dozu kırk sekiz saat içinde vücuttan atılır. Bu uzun süreli etkili ilaçlarda daha uzun bir zaman alır. Barbitüratlara karşı tolerans mutlaka olur ve bu tolerans hem metabolik değişimin artması hem de nöro-fizyolojik uyumla ilgilidir.

Barbitüratlar genel depresanlardır fakat santral sinir sistemi bunların etkisine karşı öbür dokulara kıyasla daha duyarlıdır. Santral depresan etkiler bileşiğe dozuna uygulama yoluna ve o sırada sinir sisteminin eksitabilite derecesine göre hafif sedasyondan komaya kadar değişir. Önce neokorteks etkilenir; disinhibisyon ve öfori etkileri alkol kullanımı sonunda görülen etkilere çok benzer; barbitüratların «hafif» uyuşturucu maddeler olarak kullanılması bu yüzdendir.

Barbitüratlar klinik bakımdan hipnotik olarak kullanılır. Uykusuzluk başlangıçlarında genellikle kısa süre etkili bileşiklerin geceleri rahatsızlık veren uyku ye sabah erken uyanma durumlarında da daha uzun süreli bileşiklerin verilmesine rağmen bazı araştırmacılar etki süresini uzatmak için dozu arttırmanın daha iyi bir yol olduğunu ileri sürmektedirler.

Psikiyatride barbitüratlar etkin anksiolitik ilaçlardır ve geçmişte bu amaçla yaygın olarak kullanılmışlardır. Son onbeş yıl içinde benzodiazepin bileşiklerinin bazı belirgin avantajları dolayısıyla anksietenin tedavisinde barbitüratların yerini aldığı görülmüştür. Yine de anksietenin giderilmesinde barbitüratların sınırlı fakat yararlı bir fonksiyonları vardır.

Psikotik veya nörotik hastalıkta akut ve şiddetli davranış bozuklukları derhal kimyasal bir frenleyicinin uygulanmasını gerektirebilir. Oral veya parenteral barbitüratlar bir trankilizanın yerine veya trankilizan terapisini destekleme amacıyla kullanılabilecek yararlı bileşiklerdir. Barbitüratların disinhibisyon etkileri narkoanalitik tekniklerde teşhis için kullanılmaktadır

Fenobarbiton bu grubun uzun süreli etki gösteren bir bileşiğidir. Öbür bileşiklerden farkı hafif bir ruhsal depresyon yaratma özelliğidir; bu yüzden psikiyatride pek rağbet görmemiştir. Oysa antikonvülsan olarak uzun bir zamandan beri yarar sağlamaktadır.

Normal dozlarda kullanıldığı zaman barbitüratların yan etkileri çok sık görülmez. En çok rastlanan şikâyet ertesi sabah duyulan ve sarhoşluk sonrasını andıran hafif bir rahatsızlık ve sıkıntı duygusudur. Hipersansitivite reaksiyonları pek görülmez; bunlar çoğu zaman lekeli kabartı ve ürtiker biçiminde belirir. Yatkın hastalarda akut porfiria'ya (kanda porfirin mevcudiyeti) ender olarak rastlanır.

Barbitüratlara tolerans hemen başlar ve aynı etkinin sağlanması için doz gittikçe artar. Alkol gibi diğer depresanlara karşı bir çapraz toleransa rastlanmamıştır. Barbitüratların hafif dozda sürekli kullanılmaları kolayca alışkanlığa yol açabilir. Bu özellikle kronik anksietesi bulunan hastalar için sözkonusudur. Barbitürat kullananların bunu bırakmaları halinde şiddetli anksiete titreme göz seğirmesi baş dönmesi bulantı kusma ve kilo kaybı görülür; bu arada ihtilâçlara ve delirium durumlarına da rastlanılabilir.

Uzun süreli yüksek dozaj sonucunda alışkanlığın yanısıra sürekli entoksikasyon ve kişilik sorunları da ortaya çıkabilir; duygularda (affekt) kararsızlık sinirli ve kavgacı bir tutum konsantrasyon ve hafıza bozuklukları ile yanlış kararlar halinde beliren akıl fonksiyonu bozuklukları görülür. Motor koordinasyon bozuklukları ataksiye dizartriye ve nistagmusa yol açar.

İntihar girişimi amacıyla aşırı barbitürat dozları alınması üzüntü verecek derecede olağan hale gelmiştir; bu bakımdan depresyon hastaları için özellikle yüksek olan tehlike derecesi her zaman göz önünde tutulmalıdır. Aşırı barbitürat dozu alınan durumların bir kısmının rastlantı olduğu ve barbitürat otomatizmi yani şaşırarak istemeden tekrar normal dozda barbitürat almaktan ötürü meydana geldiği ileri sürülmektedir.


Basit Şizofreni


Şizofreninin (bkz.) bir altgrubu olan bu bozukluk en az tanımlanmış ve en güç teşhis edilen vak'alardan biridir. Başlıca özellikleri sinsi bir başlangıç göstermesi ve açık klinik semptomlar bulunmamasıdır. İleri adolesans döneminde tuhaf davranışlar sorumlulukları ihmal toplumsal ilişkilerde zayıflama mantıksız davranışlar ve toleranssızlıkla belirir. Klinik muayenede daha önceki toplumsal yetersizliklere kolay açıdan bakma dışında çok az anormallikler görünebilir. Oysa hastanın yakınları onda umursamaz bir kayıtsızlık veya sürekli yakınmalara eskiden gösterdiği sevgi yerine kavgacı bir despotluğun farkına varırlar. Toplum koşullarına ve akrabaların göstereceği destek derecesine göre hasta alkolizm ya da fuhuş gibi tuhaf davranışlara veya toplumsal bir düşüşe sürüklenebilir. Basit şizofreni hastalarından çoğunluğunun psikiyatrik hastahanelere alınmayıp basit suçlular serseriler ve diğer toplumsal uyumsuzlar sınıflarında yer aldıklarına inanılmaktadır.


Baş Ağrısı


Lokal organik lezyonlar (ya da fonksiyon bozuklukları) nedeniyle olan baş ağrılarını sistemik hastalıktan ileri gelen baş ağrılarından ayırdetmek gerekir. Ayrıca bu iki tür başağrısı psikolojik faktörlerden ileri gelen veya bu faktörlerle ilgili baş ağrılarından da ayırdedilmelidir. Birçok vakada lokal fizik ve psikolojik faktörler arasında bir bağlantı bulunur. Lokal organik lezyonlar arasında serebral tümör subdural hematoma temporal arterit sinüzit vazomotor rinit ve migren vardır. Baş ağrısının sistemik nedenleri arasında ise hipertansiyon böbrek yetersizliği amfizem göz yorgunluğu (refraktif hatalar nedeniyle) ve konstipasyon vardır. Klinik tababette en sık görülen vakalar muhtemelen gerilim baş ağrılarıdır. Ağrı genellikle frontal bazan oksipitaldir bazan da kranyuma kadar yayılır. Sorumlu mekanizmanın oksipito-frontalis kasındaki bir spazm olduğu ileri sürülmüştür. Baş ağrısı çekenlerin fazla anksiete göstermedikleri söylenmektedir baş ağrısı bir çeşit boşalma semptomu görevini görür. Ortamsal stress ve yorgunluk presipitan faktörlerdir. Gerilim baş ağrısının ayırıcı teşhislerinden biri migrendir (bkz.). Depressif hastalıklı kişiler baş ağrısından daha doğrusu kafatasında anormal ve nahoş duygulardan şikâyet etmektedirler. Bazı hastalar bunu kafalarının tepesinde bir basınç duygusu olarak bazıları ise kafalarına sıkı bir şerit sarılıymış gibi bir duygu olarak tanımlamaktadırlar. Kronik hipokondria hastalarından bazıları baş ağrılarından yakınırlar ama bu genellikle başta tuhaf duygulardan ibarettir. Bu tanım bazan elektrik bazan da fizyolojik terimlerle dile getirilir yani hasta «beyninden kan dalgaları aktığından» söz eder.

Fizik tipteki baş ağrısının tedavisi öncelikle temelindeki bozukluğun tedavisidir; yine de semptomatik tedavi de endike olabilir. Gerilim baş ağrıları çoğunlukla medazepam gibi trankilizanlarla giderilir. Oysa aynı zamanda psikiyatrik tedavi kapsamına da kişiliğin ve ortamsal stresslerin değerlendirilmesi ve semptomlar başgöstermeden önce sitüasyonel baskıların daha iyi çözümlenmesini ve daha etkin bir deşarjın sağlanmasını amaçlayan bir psikoterapi girmektedir. Tamamen psikiyatrik olan sendromlar (yani depresyon ve hipokondria) temeldeki duruma yeterli bir tedavi uygulanmasını gerektirir (elektrokonvülsif terapi farmakoterapi vs.).

Bkz. Psikosomatik bozukluklar

Beden


Modern psikiyatride psikolojik değişkenliklerle beden yapısı arasındaki korelasyonun araştırılmasında Kretschmer (bkz.) önderlik etmiştir. Kretschmer piknik yapıyla (tıknaz gövde geniş yüz kalın boyun geniş viseral boşluklarince kol ve bacaklar ve cilt altı yağ tabakası birikimine yatkınlık) siklotimik mizaç ve duygusal (affektif) psikozlar arasında ilişki bulmuştu öte yandan leptosomatik yapıyla da (uzun boy dar gövde uzun bacaklar ve ince bir cilt altı yağ tabakası) şizoid mizaç ve şizofrenik çöküntü arasında ilgi bulmuştur. Bu alanda daha sonra çalışan araştırmacılar arasında yer alan Sheldon başka bir tipoloji geliştirmiştir. Ayrıca Rees ve Eysenck'e de bu alanda değinilmelidir. Bkz. Somatotipler ve Yapı


Beden Yapısı


Çağlar boyunca beden yapısıyla mizaç yatkınlıkları arasında bir ilinti kurma çabaları sürdürülmüşse de ilk olarak 1936 yılında kretschmer (bkz.) Bu fikri modern psikiyatri kapsamına almıştır. Tıknaz yapının siklotimi'ye (neşe ve üzüntü durumlarının belli sürelerde belirmesi) ve bir sinir bozukluğu durumu olduğu zaman manik hastalığa yatkın olduğunu; uzun boylu ince leptosomatık yapının şizoid mizaç gösterdiğini ve bir sinir bozukluğunda şizofreniye dönüşebileceğini ileri sürmüştür. Daha sonraları Sheldon (bkz.) Somatotipleme için daha ayrıntılı teknikler geliştirmiş ve beden yapısıyla psikolojik değişkenler arasındaki korelasyon faktörleriyle ilgili çalışmalar yapmıştır. Kretschmer'in piknik atletik ve leptosomatik tiplerine karşılık endomorf mezomorf ve ektomorf olarak üç fiziksel tip tanımlamıştır.


Beden İmajı

İlk gelişme safhalarında çocuk kendinin ayrı bir bütün ve bedeninin de kendi kontrolü altında bir araç olduğu kavramını edinir. Bu «benlik kavramı» hayatı boyunca gittikçe zenginleşir ve fizik bedenle ilgili ayrıntılı bir «sistem» ya da düşünceyi kapsar. Bu düşünce için beden imajı terimi kullanılmaktadır. Bu sistemin tutarlılığı elbette sinir sisteminin bütünlüğüne bağlıdır. Böylece organik beyin hastalıklarında özellikle parietal lob hastalıklarında beden imajı bozukluklarına çok rastlanmaktadır. Oryantasyon bozukluğu (bkz. Ototopagnozi) yanlış lokalizasyon (alloestezi) veya bedenin bölümlerini algılayamama (bkz. Anosognozi) görülebilir. «Fantom kol veya bacak» yahut buna benzer fenomenler sinir kopması dolayısıyla stimülasyonların yanlış yorumlanması sonucudur. Beden imajı bozuklukları hastada başkalarının kendisini nasıl gördüğüyle ilgili yanılgılar olarak belirdiğinde «fonksiyonel» niteliktedir; meselâ hasta burnunun çok uzun ve dolayısıyla alay konusu olduğunu sanabilir. Bazı hipokondria tiplerinde beden duyularına karşı ağırı duyarlık belirgin olarak görülür. «yedekparça» (protez) ameliyatları da yatrojenik bozukluklara yol açabilir.


Belle indifference


(kayıtsızlık)

Histerik konversiyon semptomları gösteren hastalardaki uygun emosyonel ifade eksikliği anlamına gelir. Böyle bir hasta aksaklığından meselâ paralize bacağından şikâyet ederken aynı zamanda da buna karşı donuk ve kayıtsız bir emosyonel tepki gösterir; hattâ başka konularla ilgili şakalar yapıp gülebilir. Endişe verici bir semptom sayılabilecek bu durumu hiç düşünmediği ilgi bile duymadığı bellidir.

Belle indifference şizofrenide (bkz.) Görülebilen duygusal (affektif) donuklaşma veya tutarsızlıktan farklıdır. Doktorun teşhisine şizofrenide görülen diğer özellikler ışık tutar.



Benzodiazepin'ler

Son onbeş yıl içinde geliştirilen benzodiazepinler reçetelerde en çok yazılan ilaçlar arasında yer almaktadır. Klordiazepoksid bu serinin prototipidir. Bundan sonra diazepam oksazepam nitrazepam medazepam ve flurazepam gelir. Bu bileşiklerin en büyük avantajı düşük toksisiteleridir; böylelikle aşırı dozda geniş bir emniyet marjı olmaktadır. Farmakolojik etkinlik merkezde heterojen yedi üyeli bir halka yapısıyla ilgilidir. Benzodiazepinler gastroentestinal ve parenteral yollardan süratle absorbe olurlar fakat kanda en yüksek seviyeye yavaş yavaş ulaşırlar ve itrah birkaç gün içinde tamamlanmaz. Benzodiazepinler hafif psikosedatif özellikler gösteren etkili anksiolitik ve yatıştırıcı ilaçlardır. Klinik bakımdan etkileri barbitüratlarınkine benzer fakat farmakolojik etkinlikleri farklıdır: benzodiazepinler limbik sistemde (bkz.) İnhibitör etki gösterirler; retiküler ve beyin sapı bölgelerinde çok az etkinlikleri vardır. Yarattıkları antikonvülsan etki klinik bakımdan yararlı olmuştur. Kas gevşetici özellikleri ekstrapiramidal sistem yoluyla meydana gelir. Klinik yararları çok çeşitlidir çünkü anksiete veya gerginlikten ötürü olan semptomların giderilmesi gerektiğinde benzodiazepin verilmesi uygundur. Kötü etkilere pek rastlanmaz. Benzodiazepinler yarı uyku hali doğurmazlar ; yaşlılarda hipereksitabilite ajitasyon ve öfkeyle birlikte paradoksal stimülasyon belirebilir. Bazan ataksi başağrısı ve hipotansif başdönmesi görülür. Psikolojik alışkanlığa az rastlanır.

Benzodiazepin türevlerinin normal dozları

Bileşik Normal doz

Klordiazepoksid günde 3x 5 mg - 4x25 mg

Diazepam günde 3x 2 mg - 4x10 mg

Oksazepam günde 3x15 mg- 4x30 mg

Medazepam günde 3x 5 mg - 3x10 mg

Nitrazepam geceleri 5-20 mg



Benzokinolizin türevleri

Tetrabenazin bu grubun en tanınan bileşiğidir ve rauwolfia alkaloidlerini andırır. Etkileri tıpkı reserpinin etkileri gibidir fakat daha süratli daha kısa süreli ve daha kuvvetli bir etki yaratırlar. Artık nöroleptik olarak çok az başvurulan bu bileşiğin Huntington koresinin (bkz.) Tedavisinde önemli bir yeri vardır.


Bestialite (hayvanlarla cinsel ilişki)

Cinsel uyarım amacıyla bir hayvanın kullanılması bir inek veya kısrakla vaginal yahut anal koit (zoerasti) bir köpekle fellasyo ya da hayvanın mastürbasyonu biçiminde olur. En çok adolesans döneminde toplumdan uzak kalan çiftlik işçilerinde veya kişinin sevdiği süs hayvanlarıyla ilgili olarak rastlanır kinsey adolesan çiftlik işçilerinden %17'sinin mutlaka bir hayvanla orgazma geçmiş olduğunu oysa toplam nüfusa göre bu oranın ancak %6 olduğunu tahmin etmiştir. Bazı psikopatik anormal hastalarda zulüm eylemleri orgazmı stimüle edebilir (besto¤¤¤¤üel sadizm). Tedavi grup psikoterapisi ve ortamsal faktörlerin ele alınması yoluyla daha geniş bir toplumsal uyumun sağlanmasıdır.
Bkz. Cinsel bozukluklar


Beyin Bölünmesi

Ender olarak «intractable» epilepsinin giderilmesi için korpus kallosum hippokampus komissürü anterior komissür ve talamusdaki massa intermedia ameliyatla alınır. Bu ameliyat iki serebral hemisferi fonksiyonel olarak ayırır ve etkileri akademik bakımdan ilginçtir. Kişilik mizaç ve zekâ hasara uğramaz ve hasta normal koşullar altında her iki hemisferin de serbest fonksiyon göstermesi durumunda normal davranış gösterir. Oysa bazı özel durumlar bir hemisferin öbürünün aldığı stimulusları bilmesini önlediği zaman belirgin yetersizlikler ortaya çıkar. Böylece bir hasta sol eliyle sol bacağında stimüle edilen bir noktayı gösterebilir ama bunu ne sözle ne de sağ eliyle gösteremez. Konuşma hesaplama görme emosyon bilinçlilik ve irade üzerinde değişik şartlar ve yaşlarda yapılan benzer deneyler beyin fonksiyonuyla ilgili önemli bir bilgi sağlayabilir.

Beyin hücreleri sinapslarında iletim

Sinir sistemindeki impulslar sinapslarda bir sinir fibrilinden öbürüne geçerler. Sinapslar bir sinir hücresi aksonunun pre-sinaptik membranı ile öbür sinir hücresi dendritlerinin post-sinaptik membranı arasında kalan ince boşluklardır. Sinapstaki iletim aksonun terminal bölümündeki çok küçük vesiküllerden salgılanan nöro-iletici (bkz.) Bir maddeyle gerçekleşir. Bu nöro-ileticiler sinaps boşluğuna yayılarak postsinaptik membranı etkilerler. Eksitasyon yarattıkları zaman bitişik nöronda impuls oluştururlar; yahut da inhibisyon yaratarak bitişik nöronda bir impuls olanağını azaltırlar. Hem istemli hem de otonom sinir sistemlerinin periferik bölümlerinde nöro-ileticilerin niteliği tanımlanmış olmakla birlikte beyindeki nitelikleri konusunda daha az bilgi vardır. Birçok yıldır beyinde kolinerjik iletimin gerçekleşip gerçekleşmediği şüpheliydi ama bugün hiç değilse korteksin bazı bölümlerinde asetilkolinin (bkz.) bir nöro-iletici olduğuna işaret eden deliller vardır. Hipotalamusda orta beyinde pons ve medulla'da noradrenalin (bkz.) mevcudiyeti saptanmıştır ve yoğunluğu nöron aktivitesine göre değişmektedir.Aynı şekilde nucleus caudatus'da da dopamin (bkz.) bulunmuş olup ekstrapiramidal motor sistemdeki nöro-ileticilerden biri olduğuna inanılmaktadır. Serotonin (bkz.) (5-hidroksitriptamin) de çeşitli orta beyin lokalizasyonlarında bulunmuştur ve muhtemelen bir nöro-ileticidir. Gamma-aminobutirik asit (GABA) (bkz.) Yalnızca santral sinir sisteminde lokalizedir ve bugün mevcut bilgiler bu maddenin birçok belli başlı inhibitör ileticilerden biri olduğuna işaret etmektedir.Diğer muhtemel santral nöro-ileticiler arasında glisin ve glutamik asit P maddesi histamin ve prostaglandinler gibi birçok amino asit vardır.
Bkz. Sinaps-Sinaptik İletim


Beyin metabolizması


Beyindeki metabolik reaksiyonlar kabaca vücuttaki diğer metabolik reaksiyonlara benzer. Ama yalnızca beyinde oluşan reaksiyonlar da vardır.

Protein sentezi genel DNA-RNA düzenini izler ve kayda değer bir özellik beyin proteinlerinin dönüşme (ciro) seviyelerinin çok yüksek olmasıdır.Beyin ağırlığının büyük bir oranını çeşitli tipte lipidler oluşturur ve lesitin gibi fosfolipidler özel bir önem taşır. Karbonhidrat metabolizması tamamen glükoza dayanır çünkü beyinde hiçbir glikojen deposu yoktur. Beyindeki enerji metabolizmasının çoğu nöronların dinlenme potansiyelini sürdürmeye harcanır iletici metabolizması tabii ki çok önemlidir ve bunların sentezi ve yıkımı için gerekli enzimler spesifik nöronlarda bulunur. Santral ileticiler arasında muhtemelen asetilkolin (bkz.) serotonin (bkz.) glütamat (bkz.) GABA bkz.) glisin (bkz.) katekolaminler (bkz.) özellikle noradrenalin (bkz.)ve dopamin (bkz.) ve serebellumda prostaglandinler (bkz.)vardır. Prostaglandinlerbeynin başka bölümlerinde de önemli yardımcı rol oynayabilirler.

Birçok önemli ilaç bu sistemler üzerinde etkinlik gösterir. Ayrıca meta bolitlerin membranlardan geçiş mekanizmaları da çok önemlidir. Bunun örnekleri özellikle noradrenalinin imipramin gibi antidepresanların blokajı üzerine adrenerjik sinapslardaki akson terminallerine yeniden alımıdır (re-uptake). Beyin fonksiyonunda hormonlar ve vitaminler de önemli bir rol oynar ve bunların fonksiyonlarındaki bozukluklar pellagra (bkz.) demansı tiroid guddesiyle (bkz.) İlgili psikozlar ve adrenal kortikal hastalıklar gibi psikiyatrik bozukluklara yol açabilir.Beyin fonksiyonudağcılık sporu yapanların bildiği gibi oksijen eksikliğine ve ayrıca elektrolit dengesine karşı da son derece duyarlıdır. GABA gibi bazı bileşikler yalnızca beyinde bulunur. Son zamanlarda anıların hafızadaki kalıcılıklarının protein sentezinin devamına bağlı olduğunun ileri sürülmesi ilginç bir gelişmedir.


Beyin metabolizmasında Amino Asitler


Bazı amino asitler beyinde önemli ikili bir rol oynarlar. Glutamik asit (bkz.) Ve gamma-amino-butirik asit (bkz. GABA) (ve muhtemelen ilgili bazı asitler) beyinde nöroiletici görevi görürler. Çünkü glutamat her zaman nöronlar için uyarıcı GABA ise inhibitördür. GABA yalnızca beyinde bulunur. Bu iki amino asit trikarboksilik asit siklusuyla (krebs siklusu) ilgili oldukları için enerji metabolizmasında da önemli bir rol oynarlar.Alfa keto glutamat'dan süksinat'a biri doğrudan doğruya öbürü ise glutamik asit ve GABA yoluyla olmak üzere iki yol vardır. Glutamik asidin GABA'ya dönüşmesi ve sonra süksinata dönüşmesinde vitamin B6 (piridoksin) bir koenzim olarak rol oynar. Birincisi yani glutamik dekarboksilaz piridoksin yetersizliğine karşı çok hassas olup sonucunda aşırı glutamat ve yetersiz GABA oluşumuna yol açabilir.

Piridoksin yetersizliğini izleyen ve özellikle çocuklarda rastlanan epileptik konvülsiyonlar böyle açıklanabilir. Glukoz deposu yetmediğinde GABA ve glutamat beyin tarafından kullanılır. Hipoglisemik koma sırasında bu amino asitlerin beyindeki seviyeleri düşmektedir ve seviyedeki farklılaşma ile hasta bu tip komadan uyanır. Glutamat ve GABA aynı zamanda amonyak detoksifikasyonuyla da ilgilidir; glutamat bu proçes sırasında glutamine dönüşür GABA ise konvülsiyon yaratıcı nitelikler taşıyan gamma-guanidino bütirik aside dönüşür. Beyindeki yüksek amonyak seviyesinin (mesela amonyum tuzlarıyla beslenme sonucunda) niçin konvülsiyonlara yol açtığı böyle açıklanabilir.

Beyindeki amino asitler protein yapımıyla da ilgilidir. Bu metabolizmadaki yetersizlik akıl bozukluğunun önemli bir nedenidir. Fenilketonüri (bkz.) Genetik bir bozukluk sonucu ortaya çıkar ve fenilaninin tirosine dönüşmesini sağlayan enzimin oluşumunda bozukluğa yol açar. Dolayısıyla fenilalanin toksik bir bileşik olan fenilpiruvik aside dönüşür. Triptofan metabolizmasının ve amino asit iletiminin bozuk olduğu Hartnup hastalığı (bkz.) da başka bir bozukluktur. Triptofanın nikotinik aside normal dönüşümü bloke olur ve sonucunda pellagra ortaya çıkar. «akçaağaç balı» idrar hastalığı (bkz.) Lösin ve isolösin bozukluklarından ötürü olur. Diğer bozukluklar arasında arjino-süksinik asidemi (bkz.) Ve sistationüri (bkz.) Yer alır. (bkz. Akıl hastalığının biokimyasal ve nöro-fizyolojik temelleri ve kalıtsal metabolizma bozuklukları)


Beyin monoaminleri


(biojenik aminler ve monoaminler) Serotonin (5HT) (bkz.) histamin ile adrenalin (bkz ) noradrenalin (NA) (bkz.) Ve dopamin (DA) (bkz.) adlı üç katekolamin beyinde bulunurlar ve iletici fonksiyonu gördüklerine inanılmaktadır.

Bu monoaminler kendilerine tekabül eden aminoasitlerden oluşur ve amin oksidaz enzimi aracılığıyla aside metabolize olurlar. Ayrıca bir kısım katekolaminler de katekol-O-metiltransferaz (COMT) enzimi aracılığıyla metadrenalin ve vanilmandelik asit (VMA) gibi bileşiklere metabolize olurlar.

Monoaminlerin ruhsal durum ve davranışın kontrolunda çok önemli fonksiyonlara yardımcı olduklarına inanılmaktadır. Beyin histamini ve adrenalinin fonksiyonları bilinmemektedir. 5HT ve DA ihtiva eden hücreler beyin sapındaki iki çekirdekte toplanmıştır ve buradan bütün beyne aksonlar gider. Dopamin ihtiva eden hücreler ekstrapiramidal sistem de toplanmıştır. Parkinsonizm bu ileticinin düşük seviyede olmasıyla ilgilidir. Dopamin ayrıca daha kompleks motor sistemlerin kontroluyla ilgilidir. Serotonin ve noradrenalin birçok fonksiyonlarla ilgilidir; meselâ ruhsal durumun (depresyon yaratan amin seviyelerinin düşmesi ile depresyon oluşumu) ve uykunun kontrolü. Serotonin EEG'de yavaş dalga gösteren hafif uykuyu noradrenalin ise REM'li (hızlı göz hareketleri) uykuyu kontrol etmektedir. Noradrenalin ayrıca öfke reaksiyonları ile iştahın kontrolü ile ilgilidir ve organizmanın olumlu bir stimulus aldığını beyne iletmede aracı olur. Böylelikle birçok klinik depresyon semptomları — keyifsizlik iştahsızlık uyku bozukluğu zevk alma ve hayata ilgi duyma eksikliği — doğrudan doğruya beyin aminlerindeki bir bozuklukla ilgili olabilir. Bu sistemde depresyon etkisini önleyen ilaçlar şunlardır; monoamin oksidaz inhibitörleri (bkz. serotonin ve noradrenalin ayrışmasını engeller; trisiklik antidepresanlar (bkz.) Ve amfetaminler aminlerin pre-sinaptik terminale dönüp depolanmalarını etkileyerek etkilerini güçlendirir. Rauwolfia alkaloidleri (bkz.) Amin depolarını azaltarak depresyona yol açabilir fenotiazinler (bkz.) Psikozlarda aşırı etkinlik gösterebilen santral noradrenalin sistemlerini inhibe eder.


Beyin Skanı


Klormerodrin merkür 197 veya 203 sodium perteknetat tc99 ve indium 113m gibi birtakım bileşiklerin intravenöz zerkiyle kan damarlarında bir anormallik olup olmadığı belirlenir. Bu radyoaktif bileşikler kısa ömürlüdür ve bir sodyum iodit (TI) kristalli çizgisel skanner kullanılarak beyinde taranır. Non-merkür bileşikleri %70-80 kesinlikle meninjiomalar gibi vaskülarize tümörlerin teşhisinde yardımcı olmalarının yanısıra serebro-vasküler anormalliklerin ve dura altı hematomalarının gözükmesini de sağlarlar. Cıva bileşikleri sinir hücresine girebilir ve neoplazilerde tutulma artar. Ayrıca ventrikülleri ve subaraknoid boşluğu gözlemlemek için intratrakeal yoldan teknetium serum albumen verilir.



Beyin Tümörü


Beyin tümörleri özellikle parazitik olan enfeksiyonlardan oluşabilir (sistikerkus hidatid). Primer olarak ise bronchus'da fakat muhtemelen göğüs mide prostat pankreas veya böbrekte görülür.

Tümörler beyni örten kısımda (meninjioma) beyin dokusunda (glioma) ventriküllerin içinde (üçüncü ventrikülde kolloid kist) kan damarlarında (anjioma) hipofiz bezinde veya kafatasının içindeki kranyal sinirlerde (oditer nöroma) oluşabilir. Çocukluk döneminde en çok rastlanan tümör habis serebellar medulla blastoma'dır. Oysa yetişkinlerde en az daha yavaş büyüyen astrositoma kadar infiltratif glioblastomaya da rastlanmaktadır. Bunlardan sonra da meninjiomalar ve oditer nöromalar gelir.Anjiomalar ender görülür. Kafatası iç basıncının artmasından ötürü olan semptom ve belirtiler arasında başağrısı (paroksizmal «bıktırıcı» «zonklayıcı» veya «çatlayıcı») kusma papillodem jeneralize konvülsiyonlar ve altıncı sinir felci vardır. Iritasyon veya nekrozdan ötürü olan lokal belirtiler arasında ise fokal epilepsi (Jackson yeya lobus temporalis nöbetleri) diğer kafatası sinir felçleri piramidal belirtiler afazi görme bozuklukları ve diğer duyu kayıpları vardır. Zihinsel değişimler; depresyon anksiete sinirlilik ve paranoid yanılgılardır. Yavaş büyüyen tümörlerde hallüsinasyonlara ve uzun süreli «fonksiyonel» görüntülere (depressif ve paranoid) rastlanır.

Sonunda apati emosyonel uysallık oryantasyon bozukluğu ve zekâ geriliği ile birlikte daha tipik bir «organik» tablo gelişir. Kafatası röntgeni (kemik aşınması kireçlenmesi) ventrikülografi (deforme veya yanlış yerlerdeki ventriküller) serebral anjiografi (bkz.) (damarların yerleri kan damarı tümörlerinin görülmesi) elektroansefalografi (fokal yavaş dalgalar) ekoansefalografi (bkz.) (ortadaki yapılarda kayma) ve beyin skanı (bkz.) (tümör dokusunda differansiyel tutulma) yardımıyla teşhis sağlanır.


Beyin Yıkama


Beyin yıkama teriminin kapsadığı birçok tekniğe bazı ülkelerde rejime karşı çıkanların fikirlerini değiştirmek amacıyla başvurulmaktadır. Bunlar arasında endoktrinasyon tekrarlı telkin bir korku ve dehşet ortamı içinde zihinsel ve fiziksel yorgunluk yaratılması gibi teknikler vardır. Teknikleri uygulayanların amaçları bir mahkemeye veya dünyaya karşı tutukluya doğru yahut yanlış itiraflar imzalatmak ve tutukluyu o günkü rejime uymamakla ne korkunç bir suç işlediğine inandırmaktır. Beyin yıkamaya karşı gösterilen direnç tutuklunun itidaline ülkesi yahut Tanrısına inancına fizik sağlığına ve sorgu yöntemlerine karşı daha önceden gördüğü eğitime bağlıdır


Bielschowsky-Jansky Hastalığı


İleri çocukluk yaşlarında görülen bir çeşit amorotik kalıtsal zekâ geriliği (bkz.)


Bilinç bulanıklığı durumları (twilight states)


Çeşitli nedenlerden ötürü olan kısmi bilinçsizlik durumlarıdır. Bilinçlilik sınırlanır anlama yeteneği körelir ve anormal davranış ya anormal akıl fenomenleriyle birlikte görülür ya da bu fenomenleri yansıtır. Bir nöbet yahut nöbetler serisinden sonra bir saat kadar sürebilen bu durumlar normal fonksiyona yalnızca kısmi bir dönüş olarak kabul edilebilir. Hughlings Jackson terminolojisine göre bazı nöbetler de aynı şekilde bilincin en yüksek düzeyine müdahale etmektedir. Böylece ilaç entoksikasyonu (özellikle kannabis ve kokain) histerik disosiyasyon durumları (özellikle hafif serebral travmaların harekete geçirdiği durumlar) da aynı etkiyi gösterebilir. Fizik ve akıl performansın da yavaşlama irritabilite ve fevri davranışlar hallüsinasyonlar ve paranoid fikirlere rastlanabilir. Bunların diğer bilinçsizlik durumlarından farkı nispeten kısa sürmeleridir.


Bilinç Bulutlanması


Bilinç (bkz.) dış ortamla tam bir temas ve dış ortamı kavrayarak organizmanın maksimum kapasitesiyle kullanma anlamına gelen bir «farkında olma» durumudur. Dolayısıyla bilinç bulutlanması da bu bakımlardan daha düşük düzeyde olan herhangi bir bilinç durumudur. Uykuyla uyanıklık arasındaki durumlarda bulutlanma fizyolojik olabilir. Beynin normal fonksiyonlarını etkileyen durumlarda ise bulutlanma patolojik olabilir.metabolizma bozuklukları toksik durumlar aktivasyon merkezlerinin bulunduğu hipotalamus bölgesinde yapısal hasar veya kortikal aktiviteyi bozan durumlar.

Bilinç bulutlanması klinik açıdan psikofizyolojik ve elektroansefalografik (EEG) (bkz.) yöntemlerle saptanır. Davranış bakımından da aşırı uyku haliyle birlikte görülebilen apati veya kayıtsızlık durumu biçiminde belirir; fakat heyecan çok kere delirium tremens'deki kadar belirgindir. Hafıza kayıt fonksiyonundaki periodik bozukluklar yarı hafıza kaybı olarak belirir. Olayların sıralarının karıştırılması zaman kavramıyla ilgili bozukluklar ise dikkat kaybı belirtileridir. «yedi serisi testi» kullanılarak konsantrasyon denenir; bu testte hastaya yüz sayısından yedi sayısını çıkarması kalan sayıdan yine yediyi çıkarması vs. Söylenir. Son olarak bulutlanma zekâ fonksiyonuna müdahale edebilir ve sonucunda değişken bir entellektüel performans kaybı görülür. Ya basit bir stimulus-tepki testi ya da seçilen tepkiyi belirtici bir test şeklindeki reaksiyon süresi testleriyle uyanıklık ölçülür. Bu testler bazan EEG ile birlikte uygulanır ve performans yavaşlamaları yahut yapılan yanlışlar elektroansefalogramda yavaşlama ve anomali olarak gözükür.

Uykudan önceki bulutlanma durumlarında görülen hallüsinasyonlara (bkz.) hipnagojik hallüsinasyonlar (bkz.)denir ve bunların fazla bir klinik önemi yoktur. Göz önünde bulundurulması gereken patolojik durumlar üremi diabet hipoglisemi petit mal epilepsipost-iktal durumlarepileptik otomatizm veya füg durumları; barbitürat ve alkol entoksikasyon ve abstinansı; encephalitis lethargica narkolepsi üçüncü ventrikül hematoması ve kafatası iç basıncının artmasına yol açan birçok nedenlerdir.


Bilinçlenme Tedavisi


Operant şartlama (bkz.) ilkelerine dayanan bir davranış terapisidir. Hastaya sistematik olarak korktuğu şeyi yapması söylenir bunu başardığı zaman terapistten övgüyle ödüllenir başaramadığı zaman ise hiçbir karşılık görmez. Biçimleme tedavisinin model tedavisinden (bkz.) farkı hastanın korktuğu eylemi terapistin kendisinin yaparak ona bir örnek olmamasıdır. Model tedavisi gibi biçimleme tedavisi de fobik ve obsessif semptomlarda anlamlı bir yarar sağlayarak şizofreniye ve çocukluk dönemindeki otizme sekonder olan davranış bozukluklarında yardımcı olabilir.


Bilinçsiz Yanlış Hatırlama

Geçmiş yaşantıları halihazırdaki emosyonel ihtiyaçlara cevap verebilecek biçimde bilinçsiz olarak değiştirmek yahut yanlış hatırlamaktır.

Binet Simon testi


Binet ve Simon tarafından hazırlanan ilk zekâ testleridir. Gitgide zorlaşan otuz testi kapsar. Bu teste verilen cevaplara göre çocuğun zekâ derecesini gösteren bir cetvel hazırlanmıştır. Stanford-Binet testi ise bunun sonradan geliştirilen bir biçimidir ve A.B.D. 'de yaygın olarak kullanılmaktadır.
 
Son düzenleme:
C_Ç


Çağrışım (association) Bozuklukları


Fikirler sözcükler yaşantılar veya stimuluslar ve tepkilerin aralarındaki ilişkilere çağrışım (association) denilmektedir. Böylece kişinin yaşantısında bu unsurlardan biriyle karşılaşmasını ilişkili bir yaşantının çağrışımı izler. Bu çağrışımlar kişinin önceki yaşantısından ötürü meydana gelir ve birkaç kesin ilkeye göre oluşurlar. Bu ilkeler arasında en önemlileri yakınlık ve benzerlik «kanunlarıdır». Bu yollardan kurulan çağrışımlar birtakım öğrenim türlerinde özellikle sözlü öğrenimde hafıza ve düşünmede belirgindir. Sözlü çağrışımlar sözcük çağrışım testleriyle incelenir; süjeye belli sözcüklere «aklına ilk gelen sözcükle» cevap vermesi söylenir. Benzer tipteki zincirleme çağrışım yöntemi psikanalitik (bkz.) Tekniklerde belirgin bir yer almaktadır. Düşünce bozukluğu gösteren birçok şizofrenik (bkz.) Hastada çağrışım proçesi bozuklukları açıkça görülür. Bleuler bu durumun şizofrenide bir temel oluşturduğunu ileri sürmüş ve karakteristik belirsiz ve yersiz konuşmaya yol açan bir çağrışım «bölünmesi» ve «yersizliğinden» söz etmiştir. Bu gibi şizofreniklerde görülen kontrolsuz çağrışımlar benzerliğe dayanarak oluşur; kafiyeli ve ses benzerliği bulunan sözcüklerin «çınlama» çağrışımları biçiminde konuşmalarında yansır.


Capgras Sendromu

Yanlış tanımayla ilgili bir yanılgı sendromudur. Çoğunlukla paranoid şizofreniklerde görülür fakat diğer kronik paranoid psikoz hastalarında da mevcut olabilir. Hasta çevresindeki insanların (yani hastahane personeli veya diğer hastaların) aslında kendi akrabaları veya dostları olduğunu ileri sürer. Bazı hastalar ise daha ender olarak hastahane koğuşundakilerin tanınmamak için görünümlerini değiştirdiklerini veya hasta «rolü oynamak» üzere oraya yerleştirilmiş akrabaları olduklarını ileri sürerler. Hasta çevresindeki insanları böyle yanlış kimliklerle tanıma tema'sı üzerine çeşit çeşit yanılgılar kurar. Tedavi (fenotiazinler butirofenonlar vs.) ve prognoz bu yanılgının altındaki temel hastalığın tedavisi ve prognozudur.


Çatışma


Freudiyen psikanalitik yaklaşıma göre aklın bilinçdışı bölümü çok önemlidir. Bir içgüdünün ilk kaynağından yani id'den (bkz.) ayrılarak ifade aramasının çatışmaya yol açtığı ileri sürülmektedir.Bu içgüdü birkaç değişik kaynaktan kritik bir incelemeye uğrar; bu kaynaklar ortamdaki gerçekliğe tekabül eden ego (bkz.) İle süperego'dur (vicdan) (bkz.). Sonucunda aklın bilinçdışı bölümünde yer alan bir çatışma; baskı simgeleştirme vs.gibi birkaç akıl savunma mekanizmasını (bkz.) harekete geçirir. Savunma mekanizmalarının mutlaka patolojik olması gerekmez; aslında bunların aktivitesi akıl sağlığı için şarttır. Ancak uygun olmayan savunma mekanizmaları hastalığa ve semptom formasyonuna yol açar; bunlar ise analiz ve hastanın uyumu bakımından daha uygun başka savunma mekanizmalarının kurulmasını gerektirir. Kişilik gelişimi çatışmaya karşı kullanılan predominan akıl mekanizmalarıyla etkilenir ve yetişkinin kişiliği çocukken kullandığı bu ilk mekanizmaları silinmez bir damga olarak taşır. Doğuştan gelen biolojik predispozisyon da kullanılan bu predominan mekanizmalarda ve bireyin ego'sunun güçlülüğünde ve güçsüzlüklerinde rol oynar. Psikanalitik teori hastanın bu bilinçsiz çatışmaların bilincine vararak bunları çözümleyebilmesi için başlıca yolun psikanalitik tedavi olduğunu varsaymaktadır.Hastabu tedaviyle çatışmalarının bilincine varıp bunları çözümleyerek akıl bozukluğundan kurtulmaktadır.


Çeteler


Çocuklarda oyun oynama veya suç işleme daha ziyade bireysel biçimde görülür ama büluğ çağına doğru topluluk kavramı güçlenir.Bundan sonra özellikle sosyal olanakların bulunmadığı geniş iskân bölgelerinde daha büyük bir ünite olan çeteler kurulur.Bu gibi bir çetenin yalnızca suç işleme amacı veya yalnızca toplumsal destek ve ortak eylemlerde bulunma amacı gütmesi hem o bölgedeki toplumsal koşullara hem de önder(ler)in kişiliğine göre değişir. Belli dönemlerde bu çeteler o günün modasına uyarlar; örneğin saçlarını kazıtırlar. Adolesans döneminin sonuna doğru birçok üye bu çetelerden ayrılma eğilimi gösterir ve çete eylemlerinin yerini flört yahut evlilik alır.



Cezaevi Psikozları


Yalnızca cezaevi ortamında gelişen psikotik bir ruhsal çöküntü durumudur. Klinik tablo genellikle paranoid bir hastalığı andırır; ama depresyon hattâ delirium özelikleri de gösterebilir. Tutukluluk durumunun yarattığı gerilimler ve mahkûm için bunun toplumsal ve kişisel sonuçları hastalığın biçimini etkiler. Bu psikozlara bazan «temaruz» gözüyle bakılmasına rağmen cezaevinde gelişen psikotik semptomların dikkatle tedavi edilmesi doğru olur; aksi takdirde delüzyonlarm etkisi altında beklenmedik bir intihar olayına yahut bir gardiyana düşüncesizce bir saldırıya yol açabilir. Psikopatlar normal kişilere kıyasla psikiyatrik hastalığa yakalanmaya daha yatkındırlar. Hekimler bir mahkûmun psikopat olarak damgalanmış olmasının kendi yargılarını etkilememesine özellikle dikkat etmelidirler.


CharcotJean-Martin (1825-1893)


Zamanının önde gelen bir nörologu olan Charcot hipnoza ilgi duyarak vaktini ve enerjisini genç ve kolayca telkin altında kalabilen kadınlar üzerinde yaptığı oldukça kötü deneylere harcadı. Saltpetriere'deki dramatik gösterileri Freud ile birlikte birçok psikologu Paris'e çekti. Histeri ayrıntılı olarak incelendi. Ancak Charcot'nun arkadaşı olan Pierre Janet'nin (1859-1947) bu durumun psikopatolojisine somut katkıları olmasına rağmen charcot belki de histeriyle ilgili bilgilerimizi ilerletmekten ziyade geriletmiştir.


Cilt Bozuklukları


Anksiete heyecan utanma yahut öfke gibi emosyonel durumlar ciltte sararma terleme veya kızarma gibi değişik reaksiyonlara yol açabilir. Birçok dermatolojik bozukluğun karmaşık bir etyolojisi vardır; allerji ve psikolojik faktörler önemli rol oynar. Stress dönemlerinde dermatit ürtiker vulvalarda veya anüste kaşıntı yahut akne belirmesi yada önceden mevcut bir cilt durumunun şiddetlenmesine sık rastlanır. Enfantil ekzemada olduğu gibi yapısal bir predispozisyon da muhtemeldir ama daha ziyade bastırılmış düşmanlık yahut cinsel çatışmalar gibi psikopatolojik durumlar sözkonusu olabilir. Bilinçli yahut bilinçsiz dürtüler kişinin kendi cildine zarar vererek lezyonlar yaratmasına yol açabilir (dermatitis artefacta). Bkz. Psikosomatik Bozukluklar


Cinayet


Cinayet insidansı toplumdan topluma değişir. İngiltere'de ve İrlanda'da yılda yaklaşık 160 cinayet işlenmektedir oysa yalnızca New York'ta yılda yaklaşık 5000 öldürme vakası kaydedilmiştir. İngiltere'de katillerin % 25'i intihar etmektedir. Amerika'da katillerde intihar oranı daha düşüktür. Cinayet nedenleri ise ülkeler arasında fazla bir farklılık göstermemektedir. Ancak cinayet tiplerinin nisbi frekansları farklıdır — eşlerini aldatan kadınlar Avrupa ülkelerine kıyasla bazı Uzak Doğu ülkelerinde daha çok öldürülmektedir. Kıskançlık cinsel şiddet öç çıkar kendini savunma ve kavga gibi durumların hepsi cinayetle sonuçlanabilir. Karşılaşılan belli birtakım tablolar vardır. Örneğin sık sık kız çocuklar yakın bir akrabaları; orta yaşlı ve evli bir kadın kıskanç ve depresyonlu eşi; bütün bir aile depressif bir hastalıktan mustarip bir aile büyüğü; bir anne şizofrenik oğlu tarafından öldürülmektedir. Psikopatlar sık sık fahişeleri öldürürler. Öte yandan gerçekten sadomazohistik bir cinayete ender rastlanır. Hastalık derecesinde bir kıskançlık çok kere cinayete yol açar. Bu sendromu tanıyan bir psikiyatrist bir cinayetin gerçekleşmesini önleyebilir.

Cinayetle günün belli saatleri ve yılın belli zamanları arasında bir ilişki vardır. Örneğin cinayetler çoğunlukla saat 18.00 ile 01.00 arasında işlenmektedir; saat 06.00 ile 08.00 arasındaki bir cinayeti depresyonlu bir katilin işlemiş olması ihtimali yüksektir.A.B.D. de cinayetlerin özellikle hafta sonlarında yahut tatil günlerinde işlendiği ispatlanmıştır.Katillerde ister akıllı ister deli olsunlar fizik bozukluklar ve hastalıklar sık görülür. Bkz. Öldürme Tehditleri ve Psikopatik Bozukluklar


Cinsel Arzu Anormal


Cinsel arzu orgazmla tatmin olan episodik cinsel heyecan özlemidir. Cinsel içgüdünün doğrudan doğruya bir belirtisidir ve nüfusta normal bir dağılım gösterir. Oysa bazan anormal cinsel arzu mevcuttur. Cinsel arzuları az olan ya da hiç olmayan (¤¤¤¤üel anhedoni) kimselerde frijidite (bkz.) yahut empotans (bkz ) mevcuttur. Aşırı cinsel arzu duyan kişiler ise günde iki üç orgazm ile tatmin bulurlar (hiper¤¤¤¤üalite). Satiriasis (bkz.) Ve nemfomani de beyin hasarı akıl geriliği ilaç entoksikasyonu yahut psikopatiden ötürü cinsel arzunun patolojik artış biçimleridir


Cinsel Bozukluklar


Cinsel bozuklukları olan kişilerden muhtemelen yalnızca çok azı yardım için hekime başvururlar. Bunun nedeni birçok homo¤¤¤¤üelde olduğu gibi hastanın değişmeyi istememesi olabilir; bazan da hasta suçluluk duygusu duyarak zamanla sorununu kendisi yeneceğini umabilir. Birçok vakada hasta evlidir iyi bir eş ve babadır toplumun saygın bir üyesidir ve cinsel sapıklığını gizlice çok kere stress dönemlerinde (örneğin karısı gebeyken veya sevgi ve ilgi eksikliği duyduğu zaman) gerçekleştirir. Başka durumlarda da hasta bütün hayatı boyunca gizli bir arzuyu kontrol etmiştir ve içki veya duygusal bir bozukluk yüzünden yahut demansa giden bir hastalığın ilk safhalarında kontrolünü kaybedebilir. Cinsel arzularla ilgili aşırı bir davranış yüzünden tutuklanan kişi için psikiyatrik bir muayeneye başvurulması gerekir. Suçun bir akıl bozukluğu durumunda mı yoksa «sui generis» mi işlendiği konusunda da bir karara varılmalıdır. Birinci durumda hasta için klinik tedavi gereklidir.

Cinsel sapıklıklar normal hetero¤¤¤¤üel koitusla sonuçlanamayan «kendi-kendine-tatmin» biçimindeki cinsel davranışlardır. Sınıflandırılmaları şöyledir :

(a) Cinsel obje bakımından sapıklık örneğin homo¤¤¤¤üalite (bkz.) fetişizm (bkz.) Ve bestialite (bkz.):

(b) Hedef bakımından sapıklık — örneğin skoptofili (bkz.) egzibisyonizm (bkz.) Ve transvestizm (bkz.). Bu bozuklukların etyolojisiyle ilgili bilgi çok sınırlıdır. Psikodinamikaçıdan normal cinsel olgunlaşma seyrinde.Bir gecikme yahut sapmadan ileri geldikleri düşünülmektedir. Otoriter çocuğunun üzerine düşen bir anne veya zayıf yahut sert bir baba gibi faktörlerin çocukta kendini aynı cinsiyetteki ebeveynle özdeşleştirememeyeçözümlenemeyen bir oidipus kompleksine ve böylece emosyonel cinsel gelişme eksikliğine yol açtığı ileri sürülmüştür. Öte yandan hiçdeğilse bazı homo¤¤¤¤üalite vakalarında genetik ve antropometrik incelemelerfizik ve muhtemelen kromozomal bir etyolojiye işaret etmektedir.

Cinsel fonksiyon bozuklukları cinsel obje ve hedefin normal olduğu ama hastanın kendisini veya eşini tatmin edemediği empotans (bkz.) dispareunia (bkz.) Ve frijidite (bkz.) Gibi durumlardır. Bu bozukluklara ayrı tedaviler uygulanır ama birçok vakada bu üç bozukluğun ortak yanı hastanın korkması ve başarısızlığın tekrarlılığı dolayısıyla suçluluk duygusunun umutsuzluğunun ve anksietesinin artmasıdır. Bu kısır döngü hem bilinçli ve yüzeysel suçluluk duygusu ve anksiete kaynakları hem de daha derin psikolojik kompleksler için geçerlidir.Pratisyen hekim her zaman suçluluk duygusu ve anksietenin yüzeysel olduğu hastalarına yardımcı olabilir ve sonradan basit bir davranış terapisi yöntemi uygulayabilir.


Cinsel Sapıklarda Hormon Tedavisi


Bu tedavi biçimini isteyen yahut buna razı olan sapıklar hemen hemen yalnızca cinsel suç işleyenler özellikle pedofiliaklardır (bkz.) Östrojen uygulanarak erkek hormonunun fonksiyonu dengelenir. Tedavi tabletler depo enjeksiyon yahut pellet emplantasyonu biçiminde uygulanır. En olumlusu pellet emplantasyonudur. Oral uygulama en az olumlu tedavi biçimidir çünkü uygulanması hastanın iyileşme azmine bağlıdır. Olumsuz etkileri bulantı (çok yüksek dozlarda) anerji ve kadınlaşma özellikle memelerde büyümedir. Tedavi hastanın çok azimli olduğu bir sırada yakın bir kontrol altında ve hastaya tam bir açıklama yapıldıktan sonra uygulanmalıdır. Libido azalır yahut kaybolur ama yönü değişmez. Tedavi yakın kontrol altında birkaç yıl sürdürülmelidir.



Cinsiyet Rolü


Cinsiyet rolü bir kişinin erkek çocuk erkek kız çocuk veya kadın olarak durumunu tanıtıcı sözleri yahut davranışlarıdır. Bu rolü genetik yapıdaki Y kromozomunun varlığı yahut yokluğu belirler.

Y kromozomu doğrudan doğruya fetal gonad tipini etkiler. Bu gonadın uterus içindeki hormon salgısı iç ve dış genital organların iki cinsel biçimden birine göre oluşmasından ve beyindeki cinsel tepkiden sorumludur. Normal kişilerde bu cinsel eğilim doğumda belirlenen cinsiyete yetişme sırasındaki cinsiyet rolüne ve sonucunda oluşan cinsiyet rolüne uygundur. Psödo-hermafroditizm (bkz.) vakalarında ise gerçek cinsiyet doğumda yanlış belirlenir ve sonucunda kişi karşı cinsin cinsiyet rolüne göre yetiştirilip bunu edinir. Bu vakalarda cinsiyet rolü eskiden ileri sürülen görüşlerin tersine adolesans döneminde bile başarıyla değiştirilebilmektedir. Erkeklerdeki ara-cinsiyet vakalarında adolesans döneminde yanlış belirlenen kadın cinsiyet rolü dolayısıyla hastada gittikçe artan bir tatminsizlik belirir ve çok kere gerçek cinsiyetine dönmesi için ameliyat ve sosyal değişim gerekir. Trans¤¤¤¤üalizm (bkz.) psikolojik bir çapraz-cinsiyet benimsenmesidir; aslında cinsiyeti kadın yahut erkek olan kişi kendisinin karşı cinsten olduğuna inanır ve ancak o cinsiyetin rolünü yaşadığı zaman rahat eder. Bu gibi vakalarda hastaların arzu ettikleri cinsiyet rolünü tamamen kazanabilmeleri için sık sık genital organlarında vs. cerrahi kozmetik müdahaleler gerekir. Normal genital organlar üzerindeki bu gibi mütilasyon işlemlerinin olumluluğu konusunda henüz hiçbir psikiyatrik yahut cerrahi görüş birliği yoktur.


Cinsiyete Bağlı Kalıtım


Cinsiyete bağlı özellikler ender ve yalnızca erkeklerde görülür. Kalıtımın etkilenmeyen kadınlar aracılığıyla gerçekleştiği düşünülmektedir. Anormal genin X kromozomuyla geçtiğine ve taşıyıcı olan kadında diğer normal X kromozomlarıyla maskelendiğine oysa etkilenen erkekte maskelenmediğine inanılmaktadır. Ender görülen ve akıl geriliğiyle ilgili olan cinsiyete-bağlı kalıtım durumları arasında okülo-serebro-renal sendrom (bkz.)Hunter sendromu (bkz.) Ve bazı konjenital hidrosefalus (bkz.) vakaları vardır. Duchenne tipindeki bazı psödohipertrofik kas distrofisi ve nefrojenik diabetes insipidus vakalarında da akıl geriliği görülebilir. Bazı cinsiyete bağlı kalıtım durumlarında örneğin glükoz-6-fosfat dehidrojenaz (bkz.) Yetersizliğinde kadının taşıyıcı olup olmadığı biokimyasal yoldan belirlenir


Çocuğun Gelişimi

Çocuğun gelişimi olgunlaşma (doğa) ve öğrenme (eğitim) arasındaki karşılıklı ilişkinin sonucunda olur. Bunlardan biri eksikse gelişim olmaz. Eline okuyacağı birşey verilmeyen bir çocuk tıpkı okuyacak birçok şey mevcut olduğu halde okuyamayan bir anensefalik çocuktan farklı olmaz. Birçok yeteneğin edinilmesi hem doğaya hem de eğitime bağlıdır. Buna rağmen bazan bunlardan biri daha çok önem kazanır: meselâ az gelişmiş ülkelerde zekâyı belirlemede sosyal faktörler — kötü doğum öncesi bakımı ortamsal stimülasyon eksikliği vs. — çok önemliyken daha olumlu bir yaşama standardına kavuşmuş ülkelerde genetik faktörler daha önemli olur identik ve identik olmayan ikizler üzerinde yapılan karşılaştırmalı incelemeler bu konuda daha çok bilgi sağlamıştır. Bir genelleme daha yapılabilir: temel yetenekler genellikle biolojik yoldan kazanılır oysa karmaşık yetenekler daha ziyade sosyal öğrenmeye bağlıdır. Meselâ İngiltere'de çocukların üç sözcüklü cümleleri söylemeyi öğrenmeleri sosyal sınıfla ilgili değildir oysa daha ileri dil yeteneği sosyal sınıfla yakından ilgilidir. Normal gelişim her zaman düzenli bir biçimde olmaz. Ayrıca yeteneklerin de hepsi aynı çabuklukla kazanılmaz. Bir çocuğun motor gelişimi ilerleyebilir fakat konuşma yeteneği gecikmiş olabilir; bunun tam tersi de görülebilir. Beyin hasarı belirtileri görüldüğünde bu durum daha karmaşıktır. Anatomik hasar (meselâ serebral felç)yüzünden birtakım fonksiyonlar gelişmeyebilir; öte yandan aynı çocukta bir doğal gelişim gecikmesi yüzünden başka yetenekler de geç gelişebilir yahut yalnızca uygun stimülasyonlardan yoksun kaldığı için yetenekleri öğrenmesi aksarSerebral felçli bir çocukta eğer motor yeteneksizliği yüzünden nesnelere dokunarak tecrübe kazanması engellenirse dokunmayla algılama alanında sekonder sorunlar gelişebilir.

Amerikalı bir psikolog olan Arnold Gesell gelişim değerlendirme testlerinin öncülüğünü yapmıştır ve çocuğun gelişmesinin kantitatif değerlendirmesiyle ilgili daha sonraki bütün çalışmalarda katkısı olmuştur. Gesell yetenek gelişmelerini motor uyumsal dil ve kişisel-sosyal olmak üzere sınıflandırmıştır. Bu alanlardan herbiri için standard gelişme normları saptanmıştır. Gelişimin değerlendirilmesi çocuğun yaşıtlarına kıyasla nasıl fonksiyonda bulunduğunu gösteren bir tablo sağlar. Oysa şiddetli retardasyon oluşmuş çocuklar dışında 2-3 yaşına kadar olan çocukların ilerde nasıl bir gelişme göstereceği konusunda faydalı bir bilgi sağlayamaz.

Çocuklardaki emosyonel gelişimin saptanması daha çok sorunlar doğurur çünkü emosyonel olgunluk için objektif ölçüler bulmak daha zordur.Yeni doğmuş bebekteki emosyonel ifade früstrasyona engellemeye ve acıya karşı tepkiden ibarettirilk iki ay içinde çocuk çoğunlukla duyduğu zevki ifade eder. Bebek altı aylık olunca korku öfke ve nefret gibi olumsuz emosyonları ayırdetmek mümkün olur. Onsekiz aylıktan küçük bebeklerde kıskançlık açıkça görülebilir.Daha ziyade erkek çocuklarda görülen öfke tepkileri 2 yaşından başlayarak 25 yaşları arasında daha amaçlı ve bilinçli olabilir iki ilâ üç yaşları arasında spesifik korkular çok görülür fakat bu yaştan sonra son derece az rastlanır.Konuşma alanındaki normlar daha açıkça saptanmıştır. İki yaşındaki çocukların %97'si tek sözcükler söyleyebildikleri ve 3 yaşındakilerin de %97'si üç sözcüklük cümleler kurabildikleri için bu normallik sınırları dışında kalan bir çocuğun durumu dikkatli bir değerlendirme gerektirir. Bkz. Çocuk psikiyatrisi

Çocuğun Üzerine Düşmek



Üzerine düşülen çocuğun kendi başına birşey yapmasına izin verilmez daha küçük bir çocuğa gösterilecek davranış gösterilir ve annesiyle aşırı fizik temasa maruz kalır. Bu tip çocuk yetiştirmenin birçok nedeni olabilir. Anne aslında çocuğu istememesiyle ilgili kendi suçluluk duygularına karşı aşırı bir reaksiyon gösteriyor veya çocuğun aşırı narin olduğu yahut fizik bir hastalık geçirdiği bir dönemden kalma bir alışkanlığını sürdürüyor olabilir. İlgiden yoksun bir çocukluk dönemi geçirmiş bir anne kendisini çocuğunun yerine koyarak kendi hissettiği eksiklikleri aşırı telâfi yoluna sapabilir. Bu gibi davranışlar sık sık çocukta olgunlaşma ve bağımsızlaşma gecikmesine (örneğin okul fobisi (bkz.) ) belirgin bir anne bağımlılığına ve «şımarık çocuk» davranışına yol açabilir.

Çocuk Psikiyatrisi


Çocuk psikiyatrisi olgunlaşma dönemi sırasındaki davranış ve emosyon bozukluklarını her bakımdan kapsar. Tıpkı yetişkin psikiyatrisi gibi aslında tıbbın her dalı gibi belirli sınırları yoktur. Çocuk psikiyatrisi alanı pediatri öğrenim ve sosyal yardım gibi alanlara da yayılabilir. Ayrıca çocuklarda görülen birçok zihinsel bozukluklar başlı başına patolojik durumlar olmayıpçok görülen gelişim değişkenliklerinin abartılmış biçimleridir. Dolayısıyla anormal çocuğun teşhis ve tedavisinden önce normal psikolojik olgunlaşma proçeslerini ve çocuk üzerinde etki yapabilecek birçok faktörü tanımlamak şarttır.

Çocuk psikiyatrisinde oybirliğiyle kabul edilmiş bir teşhis yöntemi yoktur. Gerçekten de bazı çocuk psikiyatristleri süjenin basit teşhis etiketleri kullanılamayacak kadar karmaşık olduğuna inanarak teşhisten tamamen kaçınırlar. Burada sunulan sınıflandırma teorik bir çerçevede değildir. Bu sınıflandırma mümkün olduğu kadar gözlemlenebilen bir davranış temeli üzerine kurulmuş prognoz ve tedavi bakımından yararlı olduğu ispatlanmış bir sistemdir.

Uyum bozuklukları okul öncesi yıllarında görülür ve çocukluğun ilk yıllarındaki «kontrol problemleri» olarak bilinir. Her çocuğa göre değişen mizaç farkları dolayısıyla bazan aşırı dereceye varan farklı ruhsal durumlar uyku beslenme ve dışkılama huyları görülür. Çocuğun hayatının ilk yıllarında aile ve çocuğa düşen görev hem çocuğun kapasitesi dahilinde olan hem de ailenin kabul edebileceği karşılıklı bir uyumun sağlanmasıdır. Bu uyum proçesi başarılamazsa çocuk yahut aile güçlüklerle karşılaşırsa bir uyum bozukluğundan söz edilebilir. Daha büyük çocuklardaki veya yetişkinlerdeki durumun tersine okul öncesi yıllarında «çocuk» üzerinde bir teşhis yapma çabası çoğu zaman başarısız olur fakat her zaman olmayabilir. Sabah saat 5.00'de uyanıp sonunda ailesini onu «eğlendirmek» zorunda bırakarak bir buçuk saat sürekli ağlayan 2 yaşındaki bir bebek; annesinin istediği kadar çeşitli yemek yemeyi kabul etmeyen 9 aylık bir bebek; annesi tarafından yuvaya götürülünce sürekli olarak annesinin yanında kalma isteği gösteren fakat annesi gidince hiç yakınmayan 4 yaşındaki bir çocuk bu çocukların hepsi de ailenin istediği davranış ile çocuğun bu istekleri yerine getirememesi dolayısıyla ortaya çıkan «uyum» eksikliği olarak nitelenen hafif uyum bozuklukları dolayısıyla hekime getirilebilirler.

Çocuklardaki Emosyonel Bozukluklar çocuğun yaşantısında aksaklık yaratan bir bozukluk olduğu zaman ortaya çıkar. Görülen emosyonel durum çocuğun yaşadığı ortam göz önünde tutularak genellikle hiç değilse kısmen anlaşılırfakat bazan da çocuğun gösterdiği mutsuzluk veya anksiete «oransız» gözükebilir. Emosyonel bozukluklar belki de çocuklarda en çok rastlanan bir akıl bozukluğu tipidir. Anksiete belli bir nesneye bağlı olmaksızın yersiz bir üzüntü uyku bozuklukları (özellikle kâbuslar) enürez (bkz.) Devamlı nükseden karın veya baş ağrısı biçiminde yani «serbest» (bkz.) veya spesifik yahut fobik karakterde olabilir. Bütün çocuklar hayatlarının bir döneminde spesifik korkular duyarlar fakat bazılarında bu korkular çocuğun normal bir yaşantı sürdürmesini engeller. Yetişkinin tersine çocuklarda ender olarak genel sosyal anksietelere veya agorafobiye (açık yerlerden korkma) rastlanır. Spesifik hayvan korkuları (köpek kedi örümcek vs.) daha sık görülür diğer spesifik sitüasyon fobileri arasında ise okul korkusu anneden ayrılma korkusu ve karanlık korkusu vardır. Bazı çocuklardaki anksiete durumları derin düşüncelere dalmak biçiminde obsesyonel bir nitelik taşırfakat tam bir obsesyonel bozukluğa bu yaş grubunda ender olarak rastlanır. Çocuklarda depressif hastalık görülebilir fakat yetişkinlerdeki depresyonun tipik özellikleri olağan değildir. Belirgin iştah veya uyku bozuklukları göstermeyen bunalım ve genel irritabilite gibi durumlara ise daha sık rastlanır. On beş yaşından küçük çocuklarda intihar girişimleri ender görülür fakat bu durumlar en az daha büyüklerdeki intihar girişimleri kadar ciddiye alınmalıdır. Çocuklarda davranış bozuklukları çocuğun davranışında önemli asosyal özellikler görülmesidir. İlkokul yıllarında bu bozukluk yalnızca evde veya okulda saldırgan davranış ve itaatsizlik biçiminde belirir fakat çocuk büyüdükçe daha belirgin sapık davranış belirtileri ortaya çıkar. Evde sürekli hırsızlık durumlarının önemi dükkânda veya okuldaki hırsızlıktan farklıdır fakat her iki durum da bir davranış bozukluğu bulunduğunu ispatlar. Okuldan kaçma (okul fobisinden (bkz.) veya okula gitmeyi istememekten farklıdır) çocuğun okula devam isteksizliğini örtmek amacıyla okula gitmemesinden ibarettir. Sürekli kavgacılık cinsel davranış bozukluğu evden kaçma çevresine gelişigüzel zarar verme ve yangın çıkarma gibi durumlar da davranış bozukluğu belirtileridir. Fark edilsin edilmesin sürekli olarak kanuna karşı suç işleyen çocuklar suçlu sayılır. Suçluluk teorilerinin bazıları çocuğun kişiliğine bazıları ise yaşadığı ortama önem verir. Şüphesiz bazı suçlu çocuklarda aynı zamanda önemli emosyonel bozukluklar da vardır.

Çocuklarda gelişim bozuklukları olgunlaşma sırasındaki normal aşamaların aşın derecede görülmeleridir. Bu durumlarda çocuğun ailesinde de benzer bozukluklar çoğu zaman sözkonusudur. Enürez'in bir anksiete semptomu olarak görülebileceğinden ileride söz edilecektir fakat istemsiz idrar yapmanın inhibisyonu için gerekli norofizyolojik mekanizmaların gelişememesi sonucunda olan enürez'e daha sık rastlanır. Encopresis (bkz.) yani uygun olmayan durumlarda istemsiz olarak dışkı durumuda bir olgunlaşma bozukluğudur fakat bu semptomda çoğu zaman önemli bir emosyonel problem sözkonusudur. Gelişimde konuşma bozukluklarına bu arada afaziye ender rastlanır. Daha sık görülen önemli okuma bozukluklarının spesifik bir disleksi veya bunun bir varyasyonundan ötürü olduğu düşünülür. Bütün bu gelişim bozukluklarındaki ortak özellikler daha ziyade erkek çocuklarda görülmeleri ve bazan umut kırıcı derecede yavaş seyreden spontan bir iyileşme göstermeleridir. Çocuklarda hiperkinetik bozukluğun karakteristikleri düşünmeden hareket etme yersiz dalgınlık ve kısa dikkat süresi ile birlikte görülen şiddetli derecede aşırı faaliyettir. Çocuklarda organik beyin bozukluğu vakalarında bu sendroma sık rastlanırsa da hiperkinetik sendrom gösteren çocukların çoğunluğunda hiçbir organik bozukluk belirtisi yoktur. Çocuklardaki psikotik bozukluklar başlıca üç gruba ayrılır. Otizm (bkz.) Çocuklukta ortaya çıkan karakteristik hareketler ve belli zekâ yetenek pattern'leri gösteren şiddetli bir «komünikasyon» bozukluğudur. Yaklaşık 10 yaşına kadar olan dönemde psikotik bozukluklara son derece az rastlanır ve rastlandığı zaman da genellikle organik bazan ilerleyici bir beyin hastalığına işaret eder. On yaşlarında ender olmakla birlikte bazan klasik şizofreni ve manik depressif psikoz görülebilir. Bu durumlara adolesans döneminde daha çok rastlanır. Yetişkinlere özgü nörotik bozukluklar da (psikonevrozlar) buluğ çağından önce az görülür. Bununla birlikte histerik ve obsesyonel bozukluklar oluşabilir ve bu yaş döneminde kendilerine özgü bir semptomatoloji gösterirler.

Çocuklarda kişilik bozukluklarının teşhisi dikkatle yapılmalıdır çünkü bu teşhis uzun süreli uyumsuz davranış ve ilişkilerin belirlenmesine dayanır. Yine de bazı çocukların çok küçük yaşlardan başlayarak adolesans donemi boyunca gösterdikleri pasif veya saldırgan özellikler için «kişilik bozukluğu» uygun bir terimdir. Yukarıda sayılanların yanısıra bu sınıflandırmaya uymayan birkaç iyi bilinen sendrom daha vardır. Tik (bkz.) (vücudun hızlı sıçramalı hareketleri) bir anksiete durumunun belirtisi olabileceği gibi başlı başına bir fenomen de olabilir. Gilles de la Tourette sendromu (bkz.) Bu durumun ender görülen bir varyasyonudur ve hasta tiklere ilâve olarak istemsiz olarak müstehcen sözler söyler. On yaşından büyük çocuklarda anoreksia nervosa tam anlamıyla oluşabilir; hattâ bundan önce de aşırı derecede yemek seçme sözkonusu olabilir. Çocuğun psikiyatrik durumunun sınıflandırılması çocuk psikiyatrisinde teşhisin yalnızca bir yanıdır. Ayrıca aile içindeki ilişkilerin ve çocuğu etkileyebilecek diğer ortamsal stress'lerin çocuğun gelecekteki zekâ ve öğrenim derecesinin ve fiziksel durumunun değerlendirilmesi önemlidir.

Aile ilişkilerinin değerlendirilmesi her zaman aile fonksiyonuna birkaç değişik açıdan bakılmasını gerektirir. Aileleri «iyi» ve «kötü» olarak ikiye ayırmak mümkün değildir; çünkü bir anne eşiyle fevkalâde bir ilişki kurmuşken oğluyla geçinemeyebilir; veya bazan bütün ailesiyle sağlam bir ilişki içindeyken başka bir zaman meselâ bir depresyon sırasında irrite davranışlarda bulunabilir. Aile hekimi çoğu zaman bir aileyi uzun süre tanıma imkânına sahiptir ve böylece aile içindeki ilişkilerin gelişmesini izleyebilir. Güç durumlarda aile bireylerinin birbirlerine gösterdikleri sıcak anlayışı doğrudan doğruya izlemek fırsatını bulmuş veya yalnız görüşmelerde çiftin arasındaki anlayışı veya düşmanlığı ve sevgisizliği konuşmalardan sezmiştir. Aile-çocuk ilişkisini iki alandan veya boyuttan ele almak yararlıdır: ailenin uyguladığı kontrol veya özerklik derecesi ve gösterdiği sevgi anlayış veya bunun tersi davranışın derecesi çocuğun olduğu gibi kabul edildiği kendine güveni geliştikçe bağımsızlığının da gelişmesi için destek gördüğü bir aile atmosferinde kişiliği olumlu bir yönde oluşur. Çocuklar büyüdükçe sosyal alandaki başarıları diğer alanlardaki — motor kognitif ve konuşma — başarılarına kıyasla bazan geride kalır bazan da daha önde gider. Meselâ çocukların 6 aydan sonra annelerini diğer insanlardan ayırdettikleri normal pattern'i izleyerek sonunda çocuğun ailesine yakın bir bağlılık duyması ve aynı zamanda yabancılardan korkması gibi durumlar ortaya çıkabilir. Çocuk gittikçe bağımsızlığını kazanarak «yabancı anksietesi»nin üstesinden gelir ve yaşıtlarına bağlanmaya başlar.

Fiziksel hastalık hastahaneye yatma vs. Gibi durumlarda çocuk eski davranış biçimine döner annesine bağımlılık gösterir ve yanında göremediği zaman korkuya kapılır. Bu çeşit bunalımlar normal gelişmenin bir parçası olarak belirir. Meselâ çocuk ilk olarak okula gittiği zaman bunun yarattığı bunalım sonucunda annesinden ayrı kalmaya dayanamadığı için yeniden çocuksu davranışlara dönüş görülür. Çocuğun sonunda düzenli olarak okula devam etmesi onun yeni bir duruma başarıyla uyduğunu kendine güvenini kazandığını ve bağımsızlık yolunda ikinci adımını atabileceğini gösterir. Çocuklukta kişilik gelişmesini zedeleyebilecek stress'ler arasında özellikle İngiliz psikiyatristi john bowlby tarafından anneden ayrılma stress'i üzerinde durulmaktadır. Oysa daha sonraki araştırmalar kötü kişilik karakteristiklerinin nedeninin yalnızca ayrılma değil yoksunluk da olabileceğini göstermektedir. Annesinden ayrılan fakat anne sevgisinin yeterince yerini tutabilecek bir akrabasının evine giden bir çocuğa kıyasla az sayıda personelden oluşan bir kuruma yetimhaneye veya çocuk yuvasına gönderilen bir çocuk daha olumsuz yönde etkilenir. Sosyal öğrenme proçesleri çocukların gösterdikleri davranışın tümünü açıklayamaz çünkü doğuştan gelen veya anneyle çocuk arasındaki çok erken ilişkiler sonucunda ortaya çıkan mizaç karakteristiklerinin çocukların davranışlarında derin ve kalıcı etkiler yarattıkları ispatlanmıştır. Uzun çalışmalar daha hayatın ilk yıllarında bile bebeklerin birçok yollardan kişiliklerini belirttiklerini bu özelliklerden çoğunun hiç değilse çocukluğun orta dönemlerine kadar sürdüğünü göstermiştir. Yeme uyuma ruhsal durum yeni sitüasyonlara karşı reaksiyon düzensizlikleri gibi özellikler hayatın ilk yıllarına dönerek incelendiğinde oldukça tutarlılık gösterir. Kolayca ağlayan uyumsuzluk ve huy bozukluğu gösteren «zor çocuğun» yetiştirilmesi daha güçtür; anne-baba tarafından bir kenara itilir ve sonucunda da emosyon ve davranış bozuklukları göstermesi daha muhtemeldir. Bazı çocuklar o kadar az sorunlar yaratırlar ki her çeşit aile terbiye yöntemi başarılı olur; oysa bazıları o kadar çok sorun doğurur ki birçok aile bu sorunlar karşısında yenik düşer. Teşhiste çocuğun zekâ ve öğrenim seviyesi değerlendirilmelidir çünkü uygun olmayan okullara gönderilme ve öğrenme güçlükleri davranış bozukluklarının etyoloiisinde önemli rol oynayabilir. Çocukla yalnız veya 8 yaşından küçük olan çocuklarla annelerinin yanında okul hayatları ilgileri ve anne-babanın onu doktora getirme nedenleri hakkında görüşme çoğu zaman güçlüklerin niteliği ve çocuğun zekâ derecesi ile ilgili yararlı bilgiler sağlayacaktır. Zekâ seviyesi için faydalı bir kılavuz çocuğun kullandığı dilin karmaşıklığıdır. Elyazısı ise şiddetli derecede bir motor yeteneksizlik veya algı bozukluğu durumlarının mevcut olup olmadığını gösterecektir. Çocuk kitap okumaktan zevk aldığı takdirde bu alanda ciddi bir öğrenim sorunu olması ihtimali azdır.

Çocuğun fiziksel durumunun değerlendirilmesi her zaman önemlidir ve bedensel semptomlar olduğunda şarttır. Çocuklukta «psikosomatik» hastalık adı verilen bozuklukla diğer organik hastalık biçimleri arasında hiçbir suni çizgi çizilemez. Herhangi bir fizik semptomun emosyonel veya ortamsal bir kökeni olabilir; öte yandan herhangi tipte bir emosyonel bozukluğun yanısıra bedensel değişimler de sözkonusu olabilir. Yine de birtakım fiziksel bozukluklar ve semptomlar belki de stress sitüasyonları sonucunda olabilir; bazı fizik bozukluklar özellikle beyin hasarı (bkz. Çocuklarda beyin hasarı) ve epilepsi (bkz.) Bir çocukta psikiyatrik bozukluk oluşması tehlikesini arttırır.

Tekrarlayıcı karın ve baş ağrılarının yalnızca %10'unda organik bir temele rastlanmaktadır. Geri kalan vakalardan %10-20'sinde ise emosyonel bir etken sözkonusudur. Çocuk evde veya okulda stress altında olabilir; ağrıyı dikkati üzerine çekmek amacıyla ileri sürebilir veya ailesinin evhamı dolayısıyla dikkati midesinde veya karnında toplanmıştır. Emosyonel stress'in başka birçok hastalıkta rol oynadığı ispatlanmıştır. Astımlı çocukların (bkz.) Belki de üçte biri emosyonel nedenlerle çoğu zaman heyecan veya korkudan ötürü nöbet geçirmektedir; fakat bu çocuklardan birçoğu başka sitüasyonlar özellikle allergenler dolayısıyla nöbet geçirirler. Diabetes mellitus'da (bkz.) ketonüri mevcudiyeti diabetli bir adolesantın ortamsal stress'le karşılaşmasına bağlanmıştır. Hastanın olumsuz hayat sitüasyonları içinde olduğu durumlarda epilepsinin daha sık görüldüğü bilinen bir husustur. Telemetrik incelemeler çocuklarda stimülasyon eksikliği olduğu zaman veya kapasitelerinin ötesinde öğrenme görevleriyle karşılaştıkları zaman 4-6 saniye tepe ve dalga (spike and wave) fenomenlerinde artma olduğunu göstermiştir. Çocuklardaki psikiyatrik bozukluklarla ilgili olan bu kısa genellemede daha ziyade teşhis üzerinde durulmaktadır; çünkü ancak böyle bir değerlendirmeden sonra (birçok vakada tam bir değerlendirme gerekmez) hekim önemli bir bozukluğun mevcut olup olmadığına ve mevcutsa etyolojik ve arttırıcı faktörlerinin neler olduğuna karar verebilir. Rasyonel bir kontrol ve tedavi ancak bu şekilde planlanır. Birçok vakada durumun anlaşılması sonucunda hekim sorunun niteliği ve giderilmesini sağlayacak tedbirler konusunda doğrudan doğruya aileyle tartışarak yol göstermekle harekete geçer. Aile hekiminin aldığı tedbirlere rağmen önemli derecede bozukluk yaratan bir psikiyatrik hastalık devam ederse bir çocuk eğitim kliniğine başvurulmalıdır. Şiddetli okul fobisi intihar düşüncelerine varacak derecede bir depresyon veya otistik bozukluk kuşkusu uyandıran durumlar gibi bazı vakalarda geç kalınmadan uzmanlara başvurmalıdır.

Çocuk Rekabeti


Çocuklar birbirlerine karşı tıpkı aile dışındakilere duydukları emosyonları duyabilirler. Annenin babanın öbür kardeşlerin ve ailenin öteki üyelerinin sevgisi için rekabet aile grubunun yapısına göre değişir. Batıdaki ailenin «anahtarı» annedir ve çocuklar genellikle annenin sevgisi için rekabet ederler. Bazı vakalarda hayat boyunca bilinçli yahut bilinçsiz sürdürülen bu kardeş rekabeti aile çevresinin dışındaki bireylerle kurulan ilişkileri etkileyebilir.


Çocuklara Cinsel Saldırı


Kız ve erkek çocuklara yapılan cinsel saldırılar suçluya karşı öylesine olumsuz duygular yaratmaktadır ki bazan şiddetli bir dayakla kurtulan bir suçlu talihli sayılır. Hapishanede koğuştaki öbür mahkûmlar da onu cezalandırdıkları için suçlu onlardan ayrı bir hücreye kapatılmayı gönüllü olarak talep eder. Dolayısıyla kız ve erkek çocuklara yapılan cinsel saldırıların aslında çok az fizik yahut akıl hasarına yol açması şaşırtıcıdır. Cinsel saldırı suçunun işlendiği sık görülen birkaç durum vardır: yaşlı bir erkek 5-12 yaşında kız çocukları evine çağırır para yahut şeker vererek kandırır ve onlarla cinsel oyunlara girişir; geri zekâlı bir genç kendinden daha küçük yaştaki çocuklarla dostluk kurar ve bunlardan biriyle arasında cinsel bir ilişki kurulabilir; amcalar yeğenler ve diğer aile bireyleri akrabalıklarını bir kız ya da erkek çocuğa cinsel saldırı amacıyla kötüye kullanabilirler. Pedofiliaklar(bkz. Pedofili) yani yalnızca çocuklarla cinsel ilişki kurabilen erkekler tehlikeli cinsel saldırı suçları işleyebilirler. Bu saldırı tekrarlama ve kalıplaşma (sterotipi) eğilimi gösterir ve cezaya yahut psikiyatrik tedaviye duyarlık göstermez. Hormon emplantasyonu biçiminde kimyasal kastrasyon endike olabilir. Ender görülen zalimce çocuk cinayetleri hemen her zaman pedofiliaklar tarafından işlenir.


Çocuklarda Anksiete Durumları


Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da acı emosyonları (anksiete depresyon ve öfke) çoğu zaman stress (bkz.) sitüasyonlarına bir tepki olarak ortaya çıkar. Bununla birlikte birçok bakımlardan çocukların emosyonel yaşantısı büyüklerinkinden farklıdır. Çocukların karşılaştıkları stress'ler daha değişik olup biyolojik olgunlaşma ve aile hayatıyla ilgilidir. Çocuğun gelişme proçesi sürekli bir değişimi özellikle bir bağımlılık durumundan vazgeçilerek bağımsızlığın kazanılmasını kapsar. Ayrıca normal bir emosyonel gelişim için çocuğun anksieteyi tanıyıp buna göğüs germesi gerekir iki yaşındaki çocuklarda görülen yabancılara karşı korku bu fenomenin iyi bir örneğidir. Son olarak anksiete veya depresyonu yaratan şeyin ne olduğuna karar vermek bakımından çocuk hasta yetişkine kıyasla daha âcizdir; bu yüzden doktor ebeveynin anlattıklarına ve çocuğun davranışıyla ilgili gözlemlerine dayanmalıdır. Çocuklukta depresyona (bkz.) Ender olarak endojen biçimde ve daha sık olarak da stress'e karşı abartılmış bir tepki biçiminde rastlanır. Aksaklıklar yaratan anksiete durumları ise tersine çocukluk dönemi boyunca görülür ve daha ayrıntılı bir ilgi gerektirir.

Bir yaşındaki bazı bebekler yeni bir sitüasyonla karşılaştıklarında meselâ anne yeni bir yemek yedirmeyi denediğinde veya çocuğu fincan yerine kaşık kullanmaya zorladığında korku veya mutsuzluk belirtileri görülür. Stella Chess «güç ısınan» bebeklerden sözetmiş ve bunun yapısal nitelik taşıyan bir huy karakteristiği olduğuna inandığını belirtmiştir. Yeni bir sitüasyonda annenin gösterdiği anksiete ve gösterebileceği sabır başka bir önemli faktördür.İki yaşındaki bebekte sık sık uyanma ve korkulu çığlıklarla beliren gece anksietesine rastlanabilir. Gene bu yaşta yabancılara karşı aşırı bir korku olabilir.

Çocuk büyüdükçe hayvanlara özellikle köpeklere gökgürültüsüne ve şimşeğe karanlığa doktorlara dişçilere vs. karşı duyduğu spesifik korkulara daha çok rastlanır ve bu bazan aksaklıklar doğurur. Çocukların hafif biçimde bir sürü korkular duymaları çok görülen bir durumdur fakat bu korkuların çocuğun yaşantısında ciddi aksaklıklar yaratması pek olağan değildir. Adolesans (bkz.) döneminde sosyal sitüasyonlara duyulan korku ve agorafobi (bkz.) Daha önemli olur.

Spesifik korkular daha genel başka anksiete semptomlarıyla özellikle uyku ve iştah rahatsızlıkları dikkat güçlükleri sinirlilik ve ağlama ile birlikte belirdiği zaman daha önemlidir. Bu semptom dizisinin mevcudiyeti aile ortamı çocuğun okuldaki uyumu ve diğer muhtemel stress'lerin dikkatle teşhisini gerektirir semptomatik tedavi ve daha büyük çocuklarda bunun yanışım medazepam gibi hafif bir trankilizan çoğu zaman etkili olur; çünkü bu gibi bozuklukların genellikle selim bir seyri vardır. Eğer durumun kronikleşmesi tehlikesi varsa bir uzmana başvurulmalıdır.


Cotard Sendromu


Bugün ender kullanılan bu terim ilk olarak bir 18. Yüzyıl Fransız psikiyatristi olan Cotard tarafından nihilistik delüzyonların hâkim olduğu bir akıl durumunun tanımlanması amacıyla kullanılmıştır. Tam bir diagnostik tablo değildir ve bu delüzyonlardan mustarip hastalardan çoğunluğunda psikotik (endojen) depresyonlar (bkz.) mevcuttur.

Çağrışım (association) Bozuklukları


Fikirler sözcükler yaşantılar veya stimuluslar ve tepkilerin aralarındaki ilişkilere çağrışım (association) denilmektedir. Böylece kişinin yaşantısında bu unsurlardan biriyle karşılaşmasını ilişkili bir yaşantının çağrışımı izler. Bu çağrışımlar kişinin önceki yaşantısından ötürü meydana gelir ve birkaç kesin ilkeye göre oluşurlar. Bu ilkeler arasında en önemlileri yakınlık ve benzerlik «kanunlarıdır». Bu yollardan kurulan çağrışımlar birtakım öğrenim türlerinde özellikle sözlü öğrenimde hafıza ve düşünmede belirgindir. Sözlü çağrışımlar sözcük çağrışım testleriyle incelenir; süjeye belli sözcüklere «aklına ilk gelen sözcükle» cevap vermesi söylenir. Benzer tipteki zincirleme çağrışım yöntemi psikanalitik (bkz.) Tekniklerde belirgin bir yer almaktadır. Düşünce bozukluğu gösteren birçok şizofrenik (bkz.) Hastada çağrışım proçesi bozuklukları açıkça görülür. Bleuler bu durumun şizofrenide bir temel oluşturduğunu ileri sürmüş ve karakteristik belirsiz ve yersiz konuşmaya yol açan bir çağrışım «bölünmesi» ve «yersizliğinden» söz etmiştir. Bu gibi şizofreniklerde görülen kontrolsuz çağrışımlar benzerliğe dayanarak oluşur; kafiyeli ve ses benzerliği bulunan sözcüklerin «çınlama» çağrışımları biçiminde konuşmalarında yansır.


Çalışma


Çeşitli tipte psikiyatrik hastalık ve bozukluklardan mustarip kişilerin çalışabilecekleri uygun bir iş bulamamaları bir sorun olabilir. Şiddetli bir şizofrenik hastalık geçirmiş bir kişinin hareketleri yavaştır inisiatifini kullanamaz sorumluluk üstlenemez ve toplumdan uzaklaşır. Bu hastalarda çok kere hastahanedeki endüstriyel terapi ünitesinde başlayan uzun ve sabırlı bir rehabilitasyon proçesi gereklidir. Çalışabilecek yaştaki epilepsi hastalarının %50'si iş bulma güçlükleriyle karşılaşmışlardır ve yaklaşık %10'u işsizdir. Birçok yaşlı kimse özellikle avunacak bir uğraş bulamadıkları zaman emekliliği ve işsizliği sıkıcı bulmaktadırlar işsizlik çok kere toplumsal ilişkilerin kesilmesine gelir kaybına ve artık topluma bir katkıda bulunamama duygularının hissedilmesine yol açar. Akıl geriliği olan hastalar için de aynı şey sözkonusudur çünkü tarım veya ev işleri gibi vasıfsız işçi arayan iş yerlerinin sayısı gittikçe azalmaktadır. Oysa daha yüksek düzeydeki hastalar uygun bir eğitimle çok kere şaşırtıcı derecede olumlu bir ustalık gösterebilmektedirler. Bkz. İşsizlik


Capgras Sendromu


Yanlış tanımayla ilgili bir yanılgı sendromudur. Çoğunlukla paranoid şizofreniklerde görülür fakat diğer kronik paranoid psikoz hastalarında da mevcut olabilir. Hasta çevresindeki insanların (yani hastahane personeli veya diğer hastaların) aslında kendi akrabaları veya dostları olduğunu ileri sürer. Bazı hastalar ise daha ender olarak hastahane koğuşundakilerin tanınmamak için görünümlerini değiştirdiklerini veya hasta «rolü oynamak» üzere oraya yerleştirilmiş akrabaları olduklarını ileri sürerler. Hasta çevresindeki insanları böyle yanlış kimliklerle tanıma tema'sı üzerine çeşit çeşit yanılgılar kurar. Tedavi (fenotiazinler butirofenonlar vs.) ve prognoz bu yanılgının altındaki temel hastalığın tedavisi ve prognozudur.
 
Son düzenleme:
D


Dağılım Alanı


Dağılım alanı bir serideki en düşük ve en yüksek gözlem arasındaki değişkenliktir. Bu bir serideki gözlemlerin kapsamını ve değişkenliğini belirtir ama diğer yöntemler daha çok tercih edilmektedir — örneğin Standard Sapma - Standard Deviation (bkz.). Dağılım alanı bir ölçü aracı olarak münferit gözlemlerin frekansı konusunda bilgi vermez ve ortalamadan uzak tek gözlemler bulunduğu zaman seriyle ilgili çarpık bir bilgi verir.


Davranış


En geniş anlamıyla «davranış» bireyin herhangi bir sitüasyon karşısındaki total tepkisidir. Belli bir davranış biçimi ortam veya bireyle ortam arasındaki ilişki üzerinde birtakım etkiler yaratarak sitüasyonu değiştirir. Psikoloji artık bir davranış bilimi olarak tanımlanmaktadır. Bu düşünce j. b. watson tarafından ortaya atılmıştır. Watson psikolojinin objektif bir bilim olabilmesi için yalnızca doğrudan doğruya gözlemlenebilen ve ölçülebilen fenomenlerin ele alınması gerektiğini ileri sürmüştür Watson'a göre davranış şartlı reflekslerden türeyen ve doğuştan gelen birtakım motor ve guddesel tepki biçimlerine göre oluşan entegre huy sistemlerinden ibarettir. Konuşulan dille ilgili huylar «imalı» bir nitelik taşıyabilmelerinden ötürü özellikle önemlidirler. Davranışçı gelenek ve özellikle laboratuvar deneylerinin üzerinde hâlâ durulmaktadır; fakat çağdaş deneyci psikologlar davranışı daha genel tanımlama eğiliminde olup öğrenme ve motivasyon gibi proçeslerle ilgili kuramsal açıklamalarını hipotetik üzeri örtülü değişkenlerle dile getirirler.

Davranış bozukluğu Amerikan literatüründe herhangi tipte bir fonksiyon anormalliğini tanımlayan genel bir terim olarak kullanılır; fakat İngiltere'de psikiyatrik kullanımı daha sınırlıdır. Çoğu zaman sözü edilen davranış veya «hareketin» sosyal veya etik bakımlardan bir değerlendirilmesi yapılır. Böylece «davranış» terimi bazı psikopatik kişilik biçimleri için genellikle de çocuklarda görülen ve isyankâr saldırgan (agressif) davranış hırsızlık ve okuldan kaçma semptomları ile tezahür eden bir psikiyatrik bozukluk kategorisi için kullanılmaktadır. Daha dar bir anlamda bir hastanın açık davranışlarında yansıyan bütün psikiyatrik hastalıklar ister «tik» gibi spesifik bir özellik olsun ister aklına eseni yapmak gibi genel bir özellik olsun çok kere teşhis bakımından önemlidir. Bkz. Huy ve Davranış terapisi


Davranış Terapisi


Bu terimin kapsadığı tedavi yöntemleri arasında duyarlılığın giderilmesi (bkz.) aversiyon (bkz.) zorlama (bkz) model tedavisi (bkz.) biçimleme tedavisi (bkz.) pozitif ve operant şartlama terapileri (bkz.) vardır. Dolayısıyla «davranış terapisi» tek bir yöntem değildir ve «davranış terapileri» yahut «davranış tedavi yöntemleri» olarak söz etmek daha doğru olur. Hayvanlarda yapılan deneysel psikolojik araştırma bulgularının insanlara uygulanması sonucunda bu teknikler geliştirilmiştir. Hattâ davranış terapistleri bazan uyguladıkları tedavilerin genellikle hayvanlarda yapılan incelemelere dayanan modern öğrenme teorilerinden türediğini ileri sürerler. Hem bu incelemeler hem de davranış terapileri son yirmi yıl içinde son derece gelişme kaydetmiştir. Artık insana uygulanabilecek bir tedavi tekniğiyle hayvanlarla ilgili çalışmalarda esas alınan teoriler arasındaki ilişkinin çoğu zaman son derece uzak olduğu ortaya çıkmıştır. Davranış terapistleri bir hastadaki semptomları o hastadaki bir bozukluk belki de öğrenim yoluyla edinilmiş uyumsuz bir davranış biçimi olarak görme eğilimindedirler ve bilinçdışı yahut temelde yatan neden veya çatışmaları hiç hesaba katmazlar. Bu da diğer psikiyatrik disiplinlerden farklı bir tutumdur.

Davranış terapileri iki ana semptom grubu için uygulanmıştır: a) süjede mevcut bulunan ve kurtulmak istediği ve b) kendisinde bulunmayan ve edinmek istediği davranış yetenekleri. Birinci grupta transvestizm (bkz.) fetişizm (bkz ) homo¤¤¤¤üellik (bkz.) Ve sado-mazohizm (bkz.) gibi cinsel sapıklıklar; alkolizm (bkz.) ve enürez (bkz.) vardır.

Bunlara çeşitli aversiyon terapisi yöntemleri uygulanarak çoğu zaman davranış veya bu davranışı doğuran stimuluslar bakımından dikkatli bir zaman ayarlamasıyla üstüste elektrik şokları uygulanarak istenmeyen davranışa karşı şartlı bir anksiete tepkisinin yaratılması amaçlanır. İkinci grup ise fobileri (bkz.) bazı iktidarsızlık (bkz. Empotans) ve frijidite (bkz.) vakalarını ve birtakım obsesyon semptomlarını kapsar. Bunlara desensitizasyon (duyarlığın giderilmesi) veya başka tipte davranış terapileri uygulanarak hastayı istenen davranışı yerine getirmekten alıkoyan anksiete azaltılır; böylece de onun içinde bulunduğu sitüasyondan kaçması yerine bu sitüasyona yaklaşıp sonunda yenmesi amaçlanır.Anksiete problemin ayrılmaz bir parçası olduğu zamanlar bu teknikler çok yararlı olmaktadır. Oysa depresyonun anlaşılması yahut tedavisinde davranış terapilerinin çok az katkısı olmuştur. Tek bir semptom veya fobi gösteren hastalarda bu teknikler çok uygundur hattâ önce bunlara başvurulur. Bu özellikle karşı cins-giyimi veya tüy fobisi gibi istenmeyen bir davranışın yapıldığı veya görüldüğü anda tedavinin doğrudan doğruya uygulandığı semptomlar için doğrudur. Bununla birlikte dolaylı olarak (meselâ hayal gücü aracıyla) tedavi edilmesi gereken iktidarsızlık gibi semptomlarda da olumlu sonuçlar alınabilir.

Birden fazla semptomun mevcut olduğu veya bu semptomların temeldeki bir kişilik bozukiuğuyla ilgili olduğu durumlarda davranış terapileri daha az etkindir ve belki de davranış terapisinin yanısıra ilaçlar veya psikoterapi (bkz.) gerekebilir. Hernekadar davranış terapistleri hastadaki semptomlarla psikanalistler ise temeldeki emosyonel çatışmalarla ilgilenirlerse de bu iki disiplin dıştan göründüğü kadar birbirine uzak olmayabilir. Analiz anormal emosyonel çatışmaların açığa çıkması ve terapist aracıyla normal ilişkilerin yeniden öğrenilmesini kapsar; aslında analiz «transferans» ve «hastayı işleme» aversiyon model tedavisi biçimleme tedavisi ve özellikle duyarlığın giderilmesi (bkz. Desensitizasyon) gibi terapileri kapsayan bir davranış terapisi proçesi sayılabilir. Öte yandan davranış terapisi sırasında da kaçınılmaz olarak bir transferans gelişebilir. Yakın zamanlarda birtakım davranış terapistleri bu iki disiplini birleştirerek hazırlık niteliğindeki psikoterapötik seanslarda ortaya çıkan çatışmalara karşı hastadaki duyarlığı gidermişlerdir.

Değişkenlik Katsayısı


Değişkenlik katsayısı bir gözlemler serisindeki değişkenlik derecesini ifade eden sayısal bir yöntemdir. Yüksek bir değişkenlik katsayısı ortalamadan çok uzak gözlemleri yansıtır. Matematik olarak ortalamanın yüzdesi olarak ifade edilen standard sapmadır (bkz.) (örneğin eğer bir serinin ortalaması on üniteyse ve standard sapma bir üniteyse değişkenlik katsayısı %10'dur).

Deja Vu


Paramnezi (bkz.) veya hafıza sapıklıkları çeşitlerinden biri; bir yanlış hatırlama duygusudur. Olagelecek olaylarla ilgili bir önsezi ve bunun yanısıra bu olayların daha önce olduğu konusunda tuhaf bir duygudur. Bu duygu daha önce gerçekten yaşanılan bir duruma yeniden girmenin yarattığı anılara benzemez. Bu duygu daha zorlayıcı bir nitelik taşır; hafif bir anksiete duyulur çünkü kesinlikle yeni meydana gelen durumların öylesine güçlü bir hatırlama duygusu uyandırması endişe vericidir.

Bu ve diğer paramneziler majör konvülsiyona yol açabilen bir psikomotor nöbet «aura»sı gibidirler. Ama bu duygu nöbetin tek belirtisi olabilir. Depersonalizasyonla birlikte fobik anksieteden mustarip hastalarda da lobus temporalis fonksiyon bozukluğundan şikâyetçi hastalarda olduğu gibi «deja vu» duygusu şikâyeti olabilir. Ayırıcı teşhis daha ziyade EEG bulgularına diğer nöbet fenomenlerinin ve epileptik bir bozukluk için muhtemel bir etyolojik faktörün olmamasına dayanır. Şizofrenik (bkz.) Hastalar zaman niteliği ve kendi önsezileriyle ilgili delüzyonlar ifade edebilirler. Bu duyguların niteliği oldukça farklıdır ve ikna yoluyla vazgeçirilemeyip inatçı bir biçimde sürdürülür. Bkz. Oryantasyon Bozukluğu oryantasyon uncus nöbetleri

Delirium


Delirium beyin fonksiyonunun organik bir bozukluğu olup hafif oryantasyon bozukluğu ve hafif zekâ değişimlerinden belirgin entellektüel fonksiyon kaybı korkulu kuruntular çılgınca huzursuzluk ve koma vijil'deki tepki kaybına kadar değişen çeşitli durumları kapsar. Bu akıl değişimleri çok çeşitli zayıf düşürücü durumlarla (hipoksi kalb hastalığı üremi diabetik ketoz) salisilatlarla hipnotiklerle alkol ve eksojen zehirlerle prensipite olabilir. Yetişkinlere kıyasla çocuklarda enfeksiyona tepki olarak delirium daha sık görülür. İlk aşama ilgi sürdürme güçlüğüdür değişimler akşama doğru daha iyi görülür. Emosyonel denge kararsızlığı huzursuzluk ve olaylarla ilgili bilgiyi kavrama ve sürdürme başarısızlığı belirgindir.Zaman ve yer bakımından oryantasyon bozukluğu (bkz;.) (özellikle hasta bir durumdan başka bir duruma geçtiği zaman) algı illüzyonları anksiete ve aşırı aktivite başgösterir. Kontrol sorunları geceleri şiddetlenirçünkü genellikle uyku ritmi bozulurillüzyon olanağı artar ve metabolik değişimler temeldeki durumu şiddetlendirebilir. Hastanın daha önceki kişiliği psikozun muhtevasını ve yarattığı ajitasyon derecesini bir dereceye kadar etkileyecektir. Fizik muayene kaba tremorlar ve miyoklonus gösterebilir. Normal EEG ritmi akıl bozukluğu derecesine paralel bir yavaşlama gösterir ama fokal anomali göstermeksizin bilateral olarak senkronize kalır. Delirium tedavisi temeldeki durumun tedavisidir. Gürültü çıkaran ve güç kontrol edilen hastaların yatıştırılmasında sedatif kullanma eğilimine karşı koyulmalıdır çünkü bunlar düşük dozlarda yalnızca deliriumu arttırır ve yüksek dozlarda tehlikeli olabilir.


Delirium Tremens


Alkole fizik bağımlılıkları olan kişilerde görülen geçici bir organik psikozdur. Bu durum genellikle uzun bir içki döneminden sonra görülür ve abstinansla presipite olabilir ama bu şart değildir; şiddetli enfeksiyon da bu duruma yol açabilir. Otuz yaşından genç kimselerde az görülür. Korsakoff psikozunun (bkz.) başlamasından önce görülebilir. Genellikle bir anoreksia huzursuzluk ve korku dönemi olan prodromal dönemde nöbetler olabilir. Bunu uyanıklık ve kâbuslar izler ve bundan sonra hastada aşırı aktiviteyle birlikte gerçek bir delirium durumu zaman ve yer bakımından oryantasyon bozukluğu konuşma ve davranış tutarsızlıkları başlar. Ruhsal duruma dehşet hâkimdir gelip geçici delüzyonlar böcek ve ufak yaratıklarla ilgili vizüel nitelikte korkunç hallüsinasyonlar mevcuttur. Dudaklarda dilde yüzde ve kollarda hafif tremorlar ve yüksek ateş görülebilir. Delirium tremensde uygun tıbbi tedavi; vitamin satürasyonunu sıvı uygulanmasını enfeksiyon (örneğin pnömoni) mevcutsa antibiotik tedavisini ve trankilizan kullanımını gerektirir. Bkz. Alkolizm


Deliriyöz Mani (BELL manisi tifomani hipermani )

Şiddetli bir mani (bkz.) biçimi olup kural olarak kısmi yahut tam oryantasyon bozukluğu mevcuttur


Delüzyonlar (Yanılgılar)


Delüzyonlar yanlış inançlardır akıl yoluyla gerçek olmadıkları yahut olanaksızlıkları hastaya ispatlanamaz ve hastanın kültür ve öğrenim geçmişiyle bağdaşamaz. Bu nitelikler önemlidir çünkü yanlış inançların hepsi delüzyon değildir. Yanlış inançlar informasyon hataları olabilir; bunlar ikna yoluyla hastaya anlatılarak düzeltilebilir. Bu gibi inançların delüzyon olup olmadığını belirlemek için hastanın kültürel geçmişiyle karşılaştırılarak değerlendirilmelidir.

Delüzyonlar muhteva süre ve şiddet bakımından kişiden kişiye ve aynı kişide farklı zamanlarda değişiklik gösterir. Muhteva çok kere hastanın ruhsal durumunu yansıtır. Böylece depressif bir hastada kendi değersizliği ve suçluluk duygusuyla ilgili delüzyonlar ve nihilistik (bkz.) delüzyonlar olabilir. Neşeli bir ruhsal durum grandiöz delüzyonlarla yansıyabilir. Aynı şekilde korku şüphe ve kıskançlık perseküsyon yahut sadakatsizlik delüzyonlarıyla belirlenebilir.

Bazan delüzyon muhtevasıyla görünen ruhsal durum arasında epeyce fark vardır; örneğin kişisel bir felâket kayıtsızlıkla karşılanabilir. Hastanın bir delüzyona inanma derecesi kayıtsızlıktan öfke ve kızgınlığa kadar değişir; bu da hastanın delüzyona karşı tepki olarak gösterdiği davranışı etkileyecektir. Yanlış bir inanç zayıfladıkça hasta bir «sezgi» kazanabilir; yani inancının yanlış olduğunu kavramaya başlar. Bu arada sezgi kısmi yahut artıp azalan bir intikal safhası geçirebilir. Süre bakımından delüzyonlar kısa zamanda geçici olabilir; karakteristik olarak manide (bkz.) o anki yaşantı delüzyonları silebilir. Şizofrenide (bkz.) özellikle paranoid tipteki şizofrenide delüzyonlar sık sık kalıcılık gösterir. Bir hastadaki birçok delüzyon arasında hiçbir ilişki olmayabilir (sistematize olmayan delüzyonlar) yahut yakın bir ilişki olabilir (sistematize olan delüzyonlar). Sistematize delüzyonlara yol açan ilk yanılgı kabul edildiği sürece bu delüzyonlar arasındaki bağlantı makul ve mantıklıdır; örneğin eğer bir hasta ilk yanılgı olarak düşüncelerinin okunduğuna inanıyorsa tıbbi bir cihazın bu amaç için kullanıldığı sonucuna varabilir.


Demans


(organik demans kronik beyin sendromu)

Zekâ emosyon ve iradeyle ilgili global bir zihin fonksiyonu gerilemesi anlamına gelir; ama zekâ gerilemesi bu durumun esas özelliğidir. Başlangıç şiddetli travma sonrası durumlar dışında sinsidir. Seyir genellikle ilerleyici ve irreversibl'dir ama bazan böyle olmaz. Santral semptom üçlüsü zekâ gerilemesi yakın geçmişteki olaylarla ilgili hafıza bozukluğu ve bilinç bulutlanması durumu olmaksızın kalıcılık gösteren zaman ve yer oryantasyonu bozukluğudur. Yargı ve inhibisyon kaybı (kontrol kaybı nedeniyle) öfke feveranlarıyla cinsel taşkınlıklarla ve sosyal bakımdan kabul edilmeyecek diğer davranışlarla sonuçlanabilir. Aile maddi ve manevi zarara uğrayabilir. Soyulma zehirlenme veya işkence görme delüzyonlarına sık rastlanır ve hastanın misillemeye girişmesine yol açabilir. Erken safhalarda sistematize paranoid hastalıklar yahut uzun süreli psikozların yanısıra intihar veya intihar girişimleri görülebilir. Başlangıçta duygusal duruma anksiete sinirlilik veya denge kararsızlığı hâkimdir; daha sonra yüzeysel ve budalaca olur emosyonel tepkiler körlenir. Basit aktivitelerde organizasyon bozukluğu olur konuşma tutarsızlaşır kötü huylar ve vejetatif bir yaşantı başlar.

Yetişkin gençlerde en sık rastlanan demans nedenleri arasında kafa travması ve ansefalit orta yaşlılarda serebral tümör frengi miksödem alkolizm pernisyöz anemi veya presenil demans (bkz.) Tiplerinden biri yaşlılarda senil dejeneratif veya serebrovasküler hastalık tümör yahut subdural hematoma vardır. Normal basınç hidrosefalusu ihtimali de hesaba katılmalıdır.


Dementia Infantilis


Artık yaygın bir kullanımı olmayan bu terim çocukluk dönemindeki bir dizi ilerleyici dejeneratif serebral bozukluğu tanımlar. Ayrıca çocukluk psikozlarını özellikle enfantil otizmi (bkz.) (kanner sendromu) tanımlamak için de kullanılmıştır. Çocuklukta entellektüel yeteneklerde (motor sosyal uyum veya dil) gerileme durumlarında organik bozukluk ihtimalini elimine etmek amacıyla dikkatli bir genel ve nörolojik muayene gereklidir.

Denver Sistemi


1960 yılında Denver Kolorado'da toplanan ondört sitogenetik uzmanı insan kromozomları için standard bir terminoloji sistemi geliştirmişlerdir. Bu uzmanlar otosomları uzunluklarına göre numaralandırmışlardır (en uzunu no.1 ve en kısası no. 22). X ve Y cinsiyet kromozomları numaralandırılmamıştır. Otosomların numaralandırılmasının yanısıra kromozomlar da santromer (hücre bölünmesi sırasında akromatin iğinin bağlandığı daraltı) pozisyonuna göre gruplandırılmıştır (A'dan G'ye kadar).

Depersonalizasyon (kişilikten uzaklaşma) sendromu

Benlikle (depersonalizasyon) veya çevreyle (derealizasyon) ilgili gerçeklik dışı duygularıdır. Depersonalizasyon başlı başına derealizasyon ise hemen her zaman depersonalizasyon duygularıyla birlikte oluşur. Bozukluk çok kere baygınlık duyguları ve felâket (yahut delirme) önsezileriyle birlikte ani başlar. Bazan hasta kendisini bir makine bir otomaton gibi hissettiğinden söz eder; bazı hastalar ise bu duyguyu cam bir kafese kapatılmaya benzetirler. Bazı fobik hastalarda hiperventilasyon bir aracı mekanizma olarak belirir; ayrıca bu sendrom ile migren ve non-spesifik serebral disritmi arasında ilişki bulunduğu da kaydedilmiştir. Depersonalizasyona fobik anksiete durumlarından mustarip obsesyonel hastalarda ve depressif reaksiyonlar sırasında rastlanmaktadır. Genç şizofrenik hastalardaki depersonalizasyon çok kere derealizasyon ve pasiflik duygularıyla birlikte görülmektedir. Lobus temporalis epilepsisinde de ayrıca «deja vu» (bkz.) Fenomenleri mevcuttur. LSD (bkz.) Kullanan kişilerde depersonalizasyon genellikle vizüel algısal ve beden imajı değişimleriyle birlikte görülür. Tedavi bozukluğun temelindeki sendromun yani depresyon veya şizofreninin tedavisidir. Depersonalizasyon durumundaki bazı fobik hastalarda günde üç kere 15 mg fenelzin ve günde üç kere 10 mg klordiazepoksid yararlı olmaktadır.


Depressif Ekivalanlar


Bazı hastalarda inatçı bir somatik şikâyete rastlanır; bu çoğunlukla karakter veya dağılım bakımından bilinen hiçbir sendroma benzemeyen lokal patoloji şüphesi üzerine uygulanan hiçbir tedaviye cevap vermeyen ama antidepresan bir ilaç veya elektrokonvülsif terapiyle bazan dramatik bir iyileşme gösteren kronik yüz ya da baş ağrısı dır. Bu vakalar «depressif ekivalan» kavramına yol açmıştır. Aslında bu terim bazı bakımlardan çelişkilidir; çünkü bu hastalarda retardasyon ve suçluluk duygusu gibi klasik depresyon semptomları bulunmamasına rağmen uygun bir anamnez alındığı takdirde diğer depresyon semptomları bulunur. Orta şiddette depresyon vardır (oysa hastalar çok kere ruhsal çöküntülerinin nedenini ağrı olarak görürler) uyuma ve konsantrasyon güçlüğü çekerler enerjileri yoktur ve normal uğraşlarına duydukları ilgiyi kaybetmişlerdir.

Atipik yüz ağrısının veya «intractable» baş ağrısının ayırıcı teşhisinde her zaman depressif hastalık hesaba katılmalıdır ama depressif semptomların gerçekten bulunmadığı durumlarda antidepressif tedbirlerin yarar sağlamayacağını da bilmek gerekir


Depresyon


Bu terim maalesef en az üç anlamda kullanılmaktadır — ruhsal bir durumu bir sendromu ve bir hastalığı tanımlar. Ruhsal bir durum olarak depresyon evrensel insan yaşantısının bir parçasıdır ve genellikle hayatın früstrasyonlarına ve hayalkırıklıklarına karşı bir tepki olarak bazan da belli bir nedeni olmaksızın «durup dururken» gelişir. Depresyon sendromu diğer birkaç semptomdan bazıları veya hepsiyle birlikte beliren— uykusuzluk kilo kaybı konsantrasyon yeteneksizliği intihar ideasyonu vs. — depressif bir ruhsal durumdur. Hastalık olarak depresyonda ise yine bu sendrom mevcuttur ama geçici değildir ve önemli fonksiyonel bozukluk sözkonusudur: hasta iş yapamaz yahut becerisi azalır ya da zevk alma kapasitesini kaybetmiştir.

Depressif hastalığa sık rastlanır; hattâ ciddi morbiditenin en belli başlı etkenleri olan koroner arter hastalığı hipertansiyon ve kronik bronşitten sonra gelir (depressif hastalığın başlıca komplikasyonu olan intihar vakaları mortalite tablolarında yüksek bir insidans göstermektedir)İngiltere'de akıl hastahanelerinde yatan hastaların %35-40'ı depressif psikoz hastalarıdır. Klinik ve poliklinik hastalar dahil yeni depresyon episodlarının insidansı yılda yaklaşık 100000'de 500'dür.Bu da ortalama olarak genel tababetteki 3000 hastada her yıl en az 15 yeni depresyon episodu görüleceği anlamına gelir —hattâ psikiyatri uzmanlarına havale edilmeyen hafif vakalar hesaba katılırsa bu sayı muhtemelen çok yükselecektir.

Depresyon semptömatolojisi seyri ve tedaviye cevap çok değişkendir. Sınıflandırma çabaları gösterilmiş olmasına rağmen bunların hiçbiri yaygın olarak benimsenmemiştir. Sık sık iki ayrı tip depresyon olduğu ileri sürülmüştür: psikotik yahut endojen depresyon (manik depressif hastalığın depressif safhası dahil) ve nörotik yahut reaktif depresyon. Bu ayrımın belirtileri yüzeyseldir ama henüz daha iyi bir ayrım olmadığından yaygın olarak kullanılmaktadır.

Psikotik (endojen) depresyonlar çok kere belli bir neden olmaksızın gelişir; ama bazan belirgin bir stress sonrasında geliştikleri de olur. Bu depresyonlar hızla derinleşir ve hastanın ruhsal durumu bir günden öbürüne fazla değişkenlik göstermez. Oysa gün boyunca belli bir değişkenlik gösterir; sabah en kötü durumdadır ve gün ilerledikçe iyiye doğru gider. Uyku ve iştah bozukluklarıyla kilo kaybı belirgindir. Uykusuzluğun en kötü safhası gecenin ikinci yarısındadır; tipik olarak hasta uyumakta güçlük çekmez fakat iki üç saat sonra uyanarak bundan sonra uyuyamaz. Çok kere ciddi bir iştah kaybı görülür ve bunun yanısıra 5 kg'luk yahut daha fazla bir kilo kaybıyla konstipasyon amenore ve libido kaybı vardır. Birçok hastada karakteristik bir motor retardasyonu gözlemlenir; konuşmaları ve vücut hareketleri yavaşlar kapsam bakımından daralır ve çok kere spontan konuşma yeteneği kaybolur. Bazı hastalar ise endişe ve ajitasyon duyarlar amaçsızca dönüp dolaşırlar tekrar tekrar aynı soruyu sorarlar. Ruhsal durum depresyonu çok kere derindir ve yanısıra işde ve normal uğraşlarda tam bir ilgi kaybı görülür. Hasta hiçbir şey okumaz çünkü okuduğunu anlamak için yeterli konsantrasyon gösteremez; televizyonu izlemez çünkü ilgisini kaybetmiştir. Hemen her zaman hayatta zevk alacak birşey olmadığını söyler. Bu inanç iyileşme ihtimaline duyduğu inançsızlıkla birleşince kaçınılmaz olarak intihar düşüncelerine yol açar. Suçluluk duyguları ve hastanın uzun zaman önce işlediği hatalar ya da eylemsizliğe düştüğü için kendini suçlaması durumu daha da kötüleştirir. Bazan bu suçluluk duyguları delüzyon niteliğine bürünerek hasta aynı zamanda kendisini suçlayan ses hallüsinasyonları işitir.

Nörotik yahut reaktif depresyonun tipik klinik tablosu daha az belirgindir ve belli psikotik özelliklerin yokluğuyla karakterizedir. Depresyon ya önemli bir kayıp veya hayalkırıklığından (terfi edememe bir nişanlılığın bozulması gibi) sonra başlar ya da belki de daha sık olarak kronik bir früstrasyon ve tatminsizlik ortamında gelişir. Başlangıç çok kere sinsidir ve günden güne değişkenlik gösterir; bazan karamsar dönemler arasında tek tük normale yakın «iyi günler» olur. Ağlama belirgin bir semptomdur. Hasta çok kere öylesine anksiyöz gergin ve irritabldir ki bu semptomlar depresyonu gölgeleyebilir. Uykusuzluk ve iştah kaybı şikâyeti görülebilir ama daha ayrıntılı bir araştırma çok kere hastanın kilo kaybetmediğini tersine aldığını uyumakta güçlük çekmesine ve normalden daha az sağlıklı uyumasına rağmen aslında fazla uyuduğunu ve uyandığı zaman kendisini hâlâ yorgun hissettiğini ortaya çıkarır. Genellikle kendine-acıma suçluluk duygusundan daha belirgindir ve hasta sonunda kliniğe yatırılmadan önce çok kere intihar girişiminde bulunur; ama ölüm genellikle önlenir. Psikotik depresyonlar daha ziyade enerjik dışa dönük ve birkaç obsesyon özelliği dışında belirgin nörotik eğilimler göstermeyen kişilerde olur.Bu hastalar çok kere daha önce depresyon veya mani episodları geçirmişlerdir ve hastalıkları tedaviyle hattâ tedavi edilmeden de tamamen giderilir öte yandan nörotik depresyonlara tipik olarak hayatları boyunca şu ya da bu çeşit nörotik eğilim gösteren kimselerde rastlanır; bu eğilimler psikotik hastalıklar kadar şiddetli olmamakla birlikte çok kere uzun sürer ve tam iyileşmez. İki klasik tablo bunlardır ama aslında bu gruplardan birine veya öbürüne tam uyan çok az hasta vardır. Psikotik ve nörotik özellikler türlü kombinasyonlarla aynı zamanda mevcutturlar ve her ikisini birden gösteren hastalara tek bir tipteki vakalara kıyasla muhtemelen daha çok rastlanır. Bu soyut sınıflandırma yine de yararlıdır çünkü bir hastadaki semptomatoloji psikotik tabloya ne kadar yakın olursa hastanın elektrokonvülsif terapiye yahut trisiklik ilaçlara cevap ihtimali de o kadar yüksektir. Böyle bir durumda en uygun çözüm yolu herhalde depresyonları sürekli bir dizi olarak kabul etmektir. —hastaların çoğunluğu biri tipik psikoz öbürü nevroz olan iki kutup arasında yer alırlar.

Oysa bu yollardan yeterince belirlenemeyen başka depresyon sendromları da vardır. Bu noktada envolüsyonel melankoliden (bkz.) Söz edilebilir. Bu durum eskiden ayrı bir vaka olarak kabul ediliyordu çünkü olumsuz prognozu obsesyonel premorbid kişilik niteliği ve klinik ajitasyon tablosu depersonalizasyon ve hipokondria gibi özellikleri dolayısıyla manikdepressif hastalıktan ayrılıyordu. Aslında envolüsyonel melankolinin ayrı bir durum olduğunu gösteren genetik hiçbir delil yoktur: tedaviye cevabı diğer psikotik depresyonlardaki gibidir ve obsesyonel premorbid kişilik — semptomatoloji ne olursa olsun — depresyonların çoğunda ortak bir özelliktir. Bugünkü tababette depresyon şikayetiyle hekime başvuran ama aslında hayatları boyunca kişilik bozukluklarından mustarip hastalar daha önemlidir. Bunlarda çok kere uzun bir emosyonel «yoksunluk» (deprivation) sözkonusudur; çocuklukları onların emosyonel gereklerini karşılayacak yahut anlayacak yetenekte olmayan birden fazla ailenin yanında geçmiştir. Bazan toplumdan uzak ve içine kapanık kimselerdir ama genellikle çevresindekilerle bir dizi bağımlılık ilişkisi kurarlar ve ya sürekli ve aşırı ilgi sevgi taleplerinde bulunarak ya da fevri saldırgan davranışlar göstererek bu ilişkileri bozarlar. Cinsel ilişkileri dengesizdir ve genellikle fizik tatmin arzusundan ziyade bir insanla yetersiz bile olsa bir çeşit ruhsal ilişki kurma çabalarını yansıtır. Ruhsal durumları da tipik olarak dengesizdir bazan kısa süren neşeli veya öfkeli episodlar görülür ama temeldeki eğilim yoğun bir mutsuzluk olup hem intihar hem de tekrar tekrar intihar girişimi vakalarına sık rastlanır.

Geçici paranoid fikirler gelişebilir ve yoğun depresyon dönemlerinde geçici anoreksi yahut uykusuzluk görülebilir; ama genellikle semptom düzeni dengesiz ve belirsizdir. Karakteristik olarak hiçbir zaman mutlu olduklarını hatırlamazlar yahut da çoğunlukla iyi ve hoşgörülü bir ebeveynle kısa süren tatmin edici bir ilişki dönemini toz pembe bir dönem gibi hatırlarlar.

Depresyonlara bütünüyle kadınlarda erkeklere kıyasla iki kat daha fazla rastlanır ama kadınlardaki yüksek oranın nedeni daha ziyade 25-45 yaş arasındaki kadınlarda yüksek frekans gösteren nispeten hafif nörotik depresyonlardır; 60 yaşından sonra ise kadınlarla erkekler arasında çok az fark vardır. Nörotik depresyonlar daha çok yetişkin gençlerde ve daha ziyade kadınlarda görülür. Daha şiddetli psikotik depresyonların insidansı orta yaşa doğru gittikçe artar ve kadınlarla erkeklerdeki insidans farkı azdır. Yaşlılarda depresyonlar çoğunlukla psikotik tiptedir ve çok kere fizik hastalıkla birlikte görülür. Özellikle Parkinsonizm ve serebral arterioskleroz (bkz.) Başlangıcı gibi durumların yanısıra depresyon görülür. İlk olarak orta yaştan sonra depressifleşen hastalarda gizli neoplazi insidansının yüksek olduğunu belirten deliller vardır. Bu ilişkiler sonunda nasıl açıklanırsa açıklansın bütün yaşlı depresyon hastalarında titizce fizik muayenenin şart olduğu bellidir. Bunlar orta ve ağır şiddette depresyonların klâsik belirtileri olmakla birlikte birçok anksiete durumlarının depressif hastalıkları gölgelediğini bilmek de önemlidir. Ayrıca birçoğunda somatik şikâyetler de görülebilir (bkz. Depressif Ekivalanlar) ve bir nevrasteni (bkz.) teşhisine yol açabilir. Dikkatli bir anamnez hiç değilse bazı depresyon semptomlarını ortaya çıkarabilir. Depresyon ayrıca alkolizm özellikle dipsomani (bkz.)biçiminde de belirebilir.

Son yıllarda depresyonun biokimyası artan bir ilgi toplamaya başlamıştır; ve araştırmalar çoğunlukla nispeten daha iyi belirlenebilen psikotik yahut manik-depressif depresyonlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Çeşitli endokrin bozukluklarının çok kere depresyonla ilgili olduğunu gösteren klinik gözlemler hormon anomalilerinin araştırılmasına yol açmıştır. Bugün en şiddetli depresyonlarda serum kortizol seviyelerinin yükseldiği ve depresyon iyileştiğinde bunların normale döndüğü ispatlanmıştır. Oysa bu kortizol oluşumu artışının etyolojik bakımdan önemli olup olmadığı yahut yalnızca emosyonel uyarıma karşı spesifik olmayan bir tepki mi olduğu hususu henüz belli değildir: ikincisi daha muhtemeldir çünkü tipik endojen depresyonlar adrenalektomiden sonra da görülebilir ve terapötik steroid. Uygulaması depresyondan ziyade öfori durumunu etkiler.

Depresyonda serebral amin metabolizması anomalileriyle ilgili raporların gerçek aşamalara yol açması daha muhtemeldir. Şiddetli depresyonun hipotalamus ve beyin sapında lokal amin konsantrasyonlarındaki tükenmeyle ilgili olduğu ispatlanmıştır ve bunun dolaylı yahut dolaysız olarak ruhsal durum değişimlerine yol açtığına işaret eden birçok bulgu mevcuttur. Bir Rauwolfia alkaloidi olan reserpin beyin sapı aminlerinde benzer bir tükenme yaratmaktadır ve depresyonu presipite etme özelliğiyle tanınır. Oysa her iki antidepresan ilaç grubu trisiklik grup ve monoamin oksidaz inhibitörleri kokain amfetaminler ve elektrokonvülsif terapi bu lokal amin konsantrasyonlarını arttırıcı etki göstermektedirler. Son zamanlarda intihar ederek ölenlerdeki beyin sapı amin konsantrasyonlarının başka nedenlerle ani ölenlere kıyasla daha düşük olduğu ileri sürülmüştür. Hangi amin grubunun yani katekolaminlerin (noradrenalin ve dopamin) mi yoksa indolaminlerin (5-hiroksi-triptamin) mi daha önemli olduğu henüz belli değildir ve depresyona yatkın bir deney hayvanı bulunamaması ayrıca insandaki beyin sapında deney yapmanın anatomik ve ahlaksal açıdan imkansız olması dolayısıyla araştırma yapılamamaktadır; ama görünüşe bakılırsa sonunda ruhsal durumun kimyasal temelini anlamaya yaklaşılmaktadır endojen depresyonlarda (ayrıca manik hastalıklarda) da anormal yükseklikte intrasellüler sodium seviyeleri görüldüğünü ve bunların iyileşmeyle birlikte normale döndüğünü belirten raporlar da vardır. Bu elektrolit anomalileriyle yukarıda anlatılan amin bozuklukları arasında bir ilişki varsa bunun ne gibi bir ilişki olduğu belli değildir ama manik depressif hastalığın tedavisinde lityum tuzlarının etkinliği bu elektrolit bozukluklarının yalnızca mineral-kortikoid artışının sekonder bir sonucu değil aynı zamanda etyolojik bakımdan da önemli olduğuna işaret etmektedir.

Depresyon fizikokimyasal terimlerle olduğu kadar psikolojik terimlerle de «anlaşılabilir» yahut «açıklanabilir». Gerçekten de bu iki yaklaşım birbirini tamamlar. En yaygın benimsenen psikolojik açıklama klasik bir Freudiyen görüş olan depresyonun daha önce dışa yönelen saldırganlık impuls'larının içe doğru yönelmesi sonucunda oluştuğu görüşüdür. Depresyonun klinik belirtilerini tanıyan birisinin depresyonla düşmanlık duyguları arasındaki yakın ilişki dikkatini çekecektir; ayrıca depresyonla dışa yönelen saldırganlık davranışının birbirlerinin alternatifi olduğuna dair bazı epidemiyolojik deliller vardır. Oysa bugün bazı psikoterapistler depressif hastalardaki saldırganlık duygularını yalnızca depresyona sekonder bir reaksiyon olarak görmekte ve ruhsal değişimi presipite edici başlıca faktörün hastanın kendine duyduğu saygıyı kaybetmesi olduğunu kabul etmektedirler.

Etkin antidepresan ilaçların bulunmasıyla özellikle genel tababette depresyon tedavisi bir değişime uğramıştır. Bunların en önemlisi trisiklik antidepresanlar (bkz. j grubudur; bu gruptaki en yaygın kullanılan bileşikler amitriptilin ve imipramindir. Bütün bu ilaçların karakteristiği düzenli olarak yeterli dozajda en az iki hafta süreyle uygulanmadan önce antidepresan etkilerini göstermemeleridir. Sonuç olarak hastanın ilaca cevap verip vermediğine karar verebilmek için en az üç tercihen dört haftalık tedavi gerekmektedir. Bu ilaçlar ayrıca dozaja bağımlı oiarak atropin etkisine benzer belirgin etkiler göstermektedirler (ağız kurumasına konstipasyona terlemede artışa vs. Yol açarlar). Bu yan etkileri asgariye düşürmek için düşük dozda (günde üç kere 25 mg) amitriptilin veya imipramin tedavisine başlamak bir hafta sonra bu dozu arttırmak ve hazan depresyon cevap vermediği ve yan etki sorunlarıyla k arşılaşılmadığı takdirde günde 200 mg'a çıkarmak âdettir. Hekim bu ilaçları verirken hastaya uzun bir tedavi süresinden önce kendisini daha iyi hissetmeyeceğini ve şikâyet edeceği yan etkilerin zamanla azalacağını belirtmelidir.

Bu trisiklik ilaçlar nörotik depresyonlardan çok psikotik depresyonlarda etkindir; ama bu ilaçlar nörotik depresyonlarda bile yararlı olmaktadır. Aslında her iki tip depresyonda da ilk başvurulacak tedavi budur. Antidepresan grubundaki bileşikler arasında çok az fark vardır; ancak özellikle ajite depresyonlarda amitriptilin imipramin'den biraz daha fazla etkin olabilir. Depresyonun yanısıra sık sık anksiete görüldüğü için depresyona cevap alınıncaya kadar günde üçer kere 10 mg klordiazepoksid veya 5 mg diazepam tavsiye edilmelidir fakat şiddetli ajitasyon mevcutsa bir fenotiazin (örneğin günde 3 kere 100 mg tioridazin) tercih edilir. Depresyona cevap alındığı takdirde trisiklik ilaç tedavisi muhtemelen azaltılan dozlarda iki üç ay süreyle sürdürüldükten sonra kesilmelidir. Çok kere nüksetmeleri önlemek için uygulama yıllarca sürdürülür ama bunun başarılı olduğu vakalara ender rastlanmaktadır. Diğer antidepresan grubu olan MAO inhibitörlerinin durumu daha da belirsizdir. Kontrollü birçok denemelerde bunların az yarar sağladığı ortaya çıkmıştır. Başka araştırmacılar ise MAO inhibitörlerinin trisiklik grup kadar etkin olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu bileşiklerin çok muhtemelen nörotik depresyonlarda özellikle belirgin fobik anksiete vakalarında etkinlik gösterecekleri konusunda şimdiye kadar fikir birliğine varılmıştır. Trisiklik antidepresanlar gibi bunların da antidepresan etkileri 10-14 günlük bir gecikmeyle belirir. Oysabaşka her bakımdan öbür gruptan farklıdırlar. Yan etkileri ise imipramin ve amitriptilin gibi önemsiz ve sık görülen çeşitten olmayıp ender görülür ve potansiyel olarak ciddidir. Hastanın aldığı aminlerin normal ayrışımını bloke ederek peynir ve maya ekstreleri gibi amin ihtiva eden besinlerin şiddetli baş ağrıları ve tehlikeli hipertansiyon krizleri yaratacakları bir duruma yol açarlar; dolayısıyla bu ilaçlarla tedavi sırasında bu tür yiyeceklerden mutlaka kaçınılmalıdır. MAO inhibitörleri aynı gekilde amin grupları ihtiva eden ilaçların ayrışımına da müdahale eder; yani adrenalin ve isoprenalin amin grubundan olduğu için astımlı hastalara MAO inhibitörleri uygulanmaz.Morfin türevleri ve petidine karşı beklenmeyen ve bazan tehlikeli olan reaksiyonlara da yol açabilirler.

Kısmen bu yan etkiler nedeniyle ve kısmen etkinlikleri kısıtlı olduğundan MAO inhibitörleri trisiklik gruba kıyasla daha az kullanılmaktadır; ama trisiklik bir ilaca cevap veremeyen nörotik depresyonların tedavisinde mutlaka denenmelidirler. Bu grubun en yaygın kullanılan bileşikleri izokarboksazid fenelzin ve tranilsipromindir.

Amfetaminler ve türevleri birçok psikiyatrist tarafından olumsuz sayılmakla birlikte nispeten hafif nörotik depresyonların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır.Amfetamin savunucuları genel tababette rastlanan depresyon vakalarının psikiyatristlere ulaşan depresyon vakalarından çok farklı olduğunu ileri sürmektedirler; bu iddia şüphesiz doğrudur ama genel pratisyenler koleji tarafından yürütülen kontrollü denemelerde de amfetamin müstahzarlarının plasebodan daha etkin olmadığı bulunmuştur. Amfetaminlerin iptilâ yaratma tehlikeleri ve yaygın kullanımları dolayısıyla belki de yaşlı depressifler dışındaki hastalara uygulanmamaları gerekir; yaşlılarda dikkatli kullanım şartıyla yararlı oldukları görülmüştür.

Etkin antidepresan ilaçların bulunmasıyla elektrokonvülsif terapi endikasyonları epeyce azalmıştır; ama bu terapi yeterli bir trisiklik terapiye cevap vermeyen yahut daha önce kullanılan ilaçların etkisiz kaldığı psikotik depresyon hastalarının tedavisinde hâlâ önemli bir rol oynamaktadır. Elektrokonvülsif terapi stupora yaklaşan şiddetli retardasyon veya yaygın delüzyon vakalarının tedavisinde de hâla en etkin tedavidir. Bazan «intractable» depresyondan mustarip hastalara değişik bir lökotomi yöntemi uygulanmaktadır. Ama buna son çare olarak başvurulmalıdır çünkü sonuçlar hem reversibl'dir hem de önceden belirlenemez; ama bu terapinin dramatik bir etkinlik göstereceğine kuşku yoktur.

Hastalık ne semptomatoloji gösterirse göstersin hastalığın ortaya çıktığı sosyal ve psikolojik durumu mümkün olduğu kadar iyi anlamak gerekir; çünkü yerinde bir müdahaleyle durum çok kere az da olsa önemli bakımlardan değiştirilebilir. Hastanın yakınları yahut işverenine durumu anlamaları ve davranışlarını buna göre değiştirmeleri için yardımcı olunabilir; sosyal kurumlar da olumsuz ev koşullan yalnızlık borç gibi durumlarda kolaylıklar sağlayabilirler ve hastaya önemli bir adım atması için yardım edilebilir; örneğin daha önce cesaret gösteremediği halde alkolik kocasından ayrılması sağlanabilir iyi ve güvenli bir destek hiçbir vakada depresyon tedavisinde olduğu kadar önemli değildir; çünkü hasta çok kere kendine güvenini yitirmiştir ve artık tedavi çaresi kalmadığından endişelenmektedir. Hastanın kendisine verilen tabletleri kullanıp kullanmaması doktorun davranışına göre değişir. Çok kere müdahale edilemeyeceğine inanılan yahut hiçbir psikoterapi biçiminin yararlı olmayacağı şiddetli endojen depresyonlarda bile hastayı sürekli olarak iyileşeceğine ikna etmek yararlı olur. Hasta o anda buna inanmayabilir ama iyileşebileceğini işitmek onu rahatlatır. Nörotik depresyonlar muhtemelen tedaviye daha yatkındır ve yorumsal psikoterapi gerektirir; bu yoldan bazan dramatik bir iyileşme kaydedilebilir. Ama sırf ekonomik nedenlerle bile olsa önce yalnızca ilaç tedavisi ve genel destekleyici tedbirlerle başlamak ve ancak bu basit tedaviler işe yaramadığı takdirde daha zaman alıcı terapilere başvurmak doğru olur. Şiddetli kişilik bozukluklarından ileri gelen kronik depresyon hastalarında ne ilaçlar ne de yorumsal psikoterapi fazla bir yarar sağlamaz ama sabırla sürdürülen bir destek yavaş bile olsa kesin değişimler sağlar ve hasta gittikçe dünyada evrensel bir düşmanlığın hüküm sürmediğini ve hiç değilse hekim hasta ilişkisinin güvenilir ve sürekli olduğunu öğrenmeye başlar. Bkz. Duygu (affekt) bozuklukları

Depresyon ve manide elektrolit dağılımı

Son zamanlarda radyoaktif sodyumla yapılan çalışmalar intrasellüler sodyumun depresyon (bkz.) sırasında arttığına ve klinik iyileşme üzerine normale döndüğüne işaret etmektedir. Bu etkilerin primer mi olduğu yoksa depresyon sırasında adrenokortikal aktivitedeki değişimlerden mi ileri geldiği henüz tartışılmaktadır. Manide bu seviyeler yükselir. İntrasellüler sodyum düşük olduğu zaman nöron aktivitesi de deprese olur ve nöronlara aminoasit iletimi etkilenir; böylece beyindeki amin seviyeleri düşebilir.


Depresyonda adrenokortikal fonksiyon


Bazı depresyon hastalarında özellikle şiddetli endojen depresyon (bkz.) Hastalarında kortizol salgısı hafifçe artar. Plazma kortizol seviyesi ve üriner kortikosteroid salgısı da artar. Nekahat döneminde adrenokortikal faaliyet ya kendiliğinden ya da tedavi sonucunda normale döner. Adrenokortikal faaliyet artışı muhtemelen ruhsal durum değişiminin nedenine değil bu değişime sekonderdir. Cushing sendromu özelliklerine yol açacak derecede büyük bir artış değildir ama hafif biokimyasal değişimler yaratabilir.Son zamanlarda yapılan çalışmalar deksametazona ve insulinin harekete geçirdiği hipoglisemiye karşı pituiter- adrenal cevabın bazı depressiflerde çok azaldığını göstermiştir iyileşmeden sonra bu değişimler de kaybolmakta ama bunlara Cushing sendromunda da rastlanmaktadır.


Dereistik Düşünce


Dış gerçeklikler yerine kişisel gereksinme ve fantazilere yöneltilen düşünce anlamında kullanıldığında dereistik terimi otistik (bkz.) Teriminin bir alternatifidir. Bleuler (bkz.) (1921) ilk olarak bu terimi kullanmış ve şizofrenikierle normal kişilerde bu tür düşünceyi tanımlamıştır. Daha sonraları N. Cameron (1938) şizofrenik düşünce bozukluğundaki üç tip organizasyon bozukluğu arasında gerçeklikle ve fantaziyle ilgili fikirlerin birbirlerine etkileri veya karışımım tanımlamıştır.

Bkz. Kavramsal düşünce şizofreni düşünce düşünme.


Dermatitis Artefacta


Kişinin kendi cildinde çok kere başkalarının anlıyamadığı yollarla yara veya sivilce yaratması. Dermatitis artefacta olumsuz bir durumdan kaçmak isteyen kişilerde görülür yahut adolesant genç kızlardaki kendine-zarar eğilimine benzer mazohistik bir fenomen olarak belirir. Ciltteki kimyasal yahut fizik zararın sonuçları; doku lezyonları cerahatli enfeksiyon veya hattâ lokal gangren olabilir.

Destekleyici Psikoterapi


Bu tedavinin amaçları mevcut akıl savunma mekanizmalarını güçlendirmek kontrolü sürdürmek ve bir uyum dengesi kurmak için daha etkin mekanizmalar geliştirmektir. Kullanılan teknikler arasında yol göstermek ortam değişimi (bkz.) sağlamak hastanın ilgilerini dış dünyaya yöneltmek hastada güven duygusu (bkz.) yaratmak hastayı ikna (bkz.) desensitizasyon (bkz.) ve grup psikoterapisi (bkz.) vardır. Amaç hastanın hayatındaki mevcut sorunları çözümlemektir. Değiştirilmesi mümkün ortam stress'lerinden ileri gelen daha hafif nörotik reaksiyonlarda bu tedavi yararlı değildir. Bkz. Psikoterapi

Diabetes Mellitus


Emosyonel stress çok kere diabeti şiddetlendirir ve insulin ihtiyacını geçici olarak arttırır. Gerçekten de genç hastalarda denge kurma güçlüğü çocuklardaki ve adolesantlardaki emosyonel reaktiviteyle açıklanabilir.

Diabetlilerin hastalıklarına gösterdikleri psikolojik reaksiyonlar tamamen inkârdan aşırı evhama kadar değişkenlik gösterir.

Dibenzodiazepin türevleri


Timoleptik özellikler gösteren bir trisiklik bileşikler grubudur. Bu grubun klinik kullanımı olan tek bileşiği dibenzepindir.


Dibenzosikloheptatrienler


Dibenzosikloheptan serisindeki bir sübstitüsyon ile dibenzosikloheptatrienler elde edilir. Bu antidepresan bileşikler grubuna protriptilin ve proheptatrienler girmektedir.


Dibenzosiklohepten türevleri


(Dibenzosikloheptadien ve Dibenzosikloheptrienler dahil)

Dibenzosikloheptadien bileşikleri trisiklik antidepresanlardır. Amitriptilin bu grubun prototipidir. Bu ilaç sedatiftir ve sedasyonun yanısıra trisiklik antidepresan (bkz.) bileşiklerinin genel özelliklerini gösterir. Bu grubun diğer üyeleri nortriptilin ve protriptilindir.

Diensefalik Otonomik Nöbetler


Otonomik belirtiler—vazodilatasyon lakrimasyon terleme tükürük salgısı pupilla değişimi nabız ve solunum hızında artış hıçkırık — gösteren bir nöbet tipidir. Bu belirtiler diensefalonda elektrik stimülasyonu yahut tümör oluşumuyla da harekete geçer. Bkz. Epilepsi


Difenilmetan türevleri


Difenilmetan türevleri farmakolojik bakımdan heterojen olup anksiolitikler antiparkinsonizm ilaçları ve antihistaminikler gibi çeşitli klinik etkinlikler gösterirler. Anksiolitik olarak sınırlı kullanımları olan hidroksizin benaktizin ve kaptodiaminin yerlerini bugün başka bileşikler almıştır. Benztropin ve orfenadrin çok kullanılan antiparkinsonizm ilaçlarıdır. Diğer bileşikler arasında antihistaminik olan difenilhidramin ve siklizin vardır; siklizin de hareket hastalığına (motion sickness) karşı etkinlik gösterir. Liserjidin psikotomomimetik etkilerine karşı «azasiklonal» in yararlı olduğu düşünülüyordu; ama şizofreni tedavisindeki denemeler başarısızlıkla sonuçlandı. Pipradol azasiyaklonale çok benzer ve bir santral stimülandır.


Dihidroantrasenler


Timoleptik özellikler gösteren bir trisiklik bileşikler grubudur. Bu grupta incelemesi yapılan tek bileşik melitrasendir.

Dikkat


Bilinçli algılamada (bkz.) duyu organları bilgiyi bütünüyle değil seçerek alır. Hattâ herhangi bir zamanda algı alanındaki yalnızca tek bir görünüm kişinin aktif ilgisinin odağı yani dikkat objesi olur. Genel bilinç alanının içindeki benzer dikkat odakları da daha derinde yer alan yöneltilmiş düşünce proçeslerinin seyrini belirler. Dikkat istemli veya istemsiz olabilir. Dikkatle ilgili bir terim olan konsantrasyon belirli bir hedefe yönelmiş bir uğraş sırasında belli bir süre içinde istemli olarak dikkati birşeyde toplamak anlamına gelir istemsiz dikkat ise; şiddet hareket tekrar vs.gibi ortamsal stimülasyon karakteristikleri tarafından kontrol edilir. Dikkatin herhangi bir zamanda belli bir alan içinde bölünebilmesine ve dağılabilmesine rağmen bir anda insanın anlayabileceği şeylerin bir sınırı vardır. Dikkat (veya kavrayış) sınırı bir bakışta algılanabilecek nesnelerin sayısını (çoğu zaman 6-8) kapsar. Böyle bir dikkat testinde süjeye nesnelerin toplam sayısı söyletilir. Eğer nesneler farklıysa ve süjeden bunların adlarını söylemesi isteniyorsa «hafıza sınırı» testi yapılmış olur. Aslında dikkat hafızanın (bkz.) kayıt safhası için gereklidir.

Psikiyatrik hastalar sık sık dikkat ve konsantrasyon güçlüklerinden şikâyet ederler ve şikayet olmasa bile dikkat bozukluklarına rastlanabilir. Organik beyin hastalığı bulunan kişilerde özellikle bunun sonucunda demans belirdiği zaman dikkat bozuklukları görülür. Lokal beyin hasarı da algı güçlükleri yaratabilir. Bazan beynin hasara uğrayan yarım küresine iletilen bir stimülasyon hasara uğramamış yarım küredeki stimülasyona kıyasla iyi algılananı azsa bu duruma «seçici dikkatsizlik selective inattention» denir. Dalgınlık karakteristik olarak Huntington korea'sında (bkz.) ve manide (bkz.) görülür bu türden daha hafif bir bozukluğun da şizofrenik düşünce bozukluğunda temel olduğu düşünülmektedir.



Dil

Sosyal bilimciler dilin komünikasyon fonksiyonu üzerinde dururlar. Böylece antropolog Sapir'e göre dil «istemli olarak yaratılan bir simgeler sistemi aracılığıyla fikirleri emosyonları ve arzuları iletmek için yalnızca insanlara özgü ve içgüdüsel olmayan bir yöntemdir». Psikolog için bu simgeler aynı zamanda soyut kavramsal düşünce (bkz.) için temel araçlardır. Bir sözcük yahut başka bir simge bir anlamı iletir; yani bir bilgi kodudur. Bu anlam «denotatif» olabilir yani somut bir nesne yahut hareketi belirtir veya etiketler; yahut da «konotatif» olup belirtilen nesnenin niteliklerini gösterir ve genellikle değerlendirici ve tutumcu nüanslar taşır. Konuşulan dil sınırlı sayıda ses üniteleri veya fonem kombinasyonlarına dayanır bu fonemler sonsuz sayıda anlam üniteleri veya morfemler oluşturur; bu morfemler ise bir dildeki kök sözcükleri öntakı ve sontakıları oluşturur. Morfemlerden sözcük ve cümle türetilmesiyle ilgili kurallar o dilin grameridir ileri toplumlarda hem yazılı hem de sözlü dil biçimleri gelişir. Dil fonksiyonları serebral korteks'deki özel lokal merkezlerden kontrol edilir. Konuşmada ise karmaşık kendiliğinden -düzenli sibernetik (bkz.) mekanizmaları sözkonusudur. Davranışçılar çocuğun şartlanma ve ebeveynlerini taklit (bkz.) yoluyla dil yeteneği kazandıklarını ileri sürmektedirler. Oysa Chomsky gibi bazı modern linguistler «generatif» teoriler önererek dil yeteneğinin doğuştan geldiği esasını ileri sürmektedirler.

Dil bozuklukları bazı beyin hastalıklarında olduğu gibi temeldeki nörofizyolojik mekanizmaların bir bozukluğundan ; bazı psikozlarda olduğu gibi bir düşünce bozukluğundan; yahut bazı beyin travmalarıyla ilgili disfazi ve disgrafüerde olduğu gibi her ikisinin bir kombinasyonundan ileri gelebilir. Kekemelik daha önemli bir dil fonksiyon bozukluğu örneğidir. Bkz. Konuşma Bozuklukları


Dilsizlik (Mutizm)


Dilsizlik katatonik şizofrenide bir negativizm (bkz.) semptomu olarak belirebilir histeride (bkz.) larenks fonksiyonuyla ilgili diğer belirtilerin (örneğin öksürük) yanısıra tek bir semptom olarak belirebilir. «Elektif dilsizlik» çocuğun belli bir ortamda (örneğin evde) konuştuğu ama başka bir ortamda (örneğin okulda) konuşamadığı bir çocukluk semptomudur.


Dinamik Psikiyatri


Dinamik psikiyatri terimi çeşitli şekillerde kullanılmakla birlikte teknik olarak dürtüler ve davranış nedenleriyle ilgili bir teoriye dayanan herhangi bir psikiyatrik yaklaşım tipidir. Çok kere derinlik psikolojisiyle yani yalnızca bilinçsiz proçeslerin dinamik etki gösterdiği görüşüyle eş anlamlı sayılır; oysa herhangi bir derinlik psikolojisi ekolünü aşırı savunanlar dışında bu görüş herkes için açıkça yanlıştır. Dinamik psikiyatri terimi aynı zamanda psikanalitik yahut psikanalize yönelik psikoterapiyle de eş anlamlı olarak kullanılmaktadır; oysa bu kullanım da yanlıştır çünkü psikanaliz akıl mekanizmaları sorunlarına yaklaşım yollarından yalnızca bir tanesidir.


Dipsomani


Gerçek dipsomaninin karakteristiği nispeten alkolsüz dönemler arasındaki episodik yahut peryodik aşırı alkol kullanımıdır. Bu durum Jellinekin (bkz.) «ipsilon alkolizmine» tekabül eder. Hastanın nispeten daha az miktarda alkol aldığı akut psikotik eksitasyondan sonra görülen «mania â potu» (bkz.) İle dipsomani farklıdır. Dipsomanide oldukça şiddetli kişilik bozuklukları ender olmakla birlikte görülebilmektedir. Şizofrenik eksitasyon dönemlerinde aşırı içen kişilerde dipsomani olabilir ama dipsomani ile episodik ruhsal durum bozuklukları (örneğin tekrarlayan depressif durumlarda yahut manik depressif psikoz (bkz.) sikluslarında) arasındaki psikiyatrik ilişki muhtemelen daha kesindir. Bkz. Alkolizm


Disartri


Disartri sözcükleri telâffuz güçlükleri için kullanılan bir terimdir ve afazinin (bkz.) tersine sinirsel yahut müsküler olan motor veya effektör iletim yetersizliğinden ileri gelir. Serebellumla ilgili koordinasyon bozukluğu patlama niteliğinde ani konuşmaya yahut hecelerin gereksiz olarak ayrı ayrı telâffuz edilmesine yol açar. Bilinçlilik seviyesindeki değişimler'de konuşmada ataksi yaratır. Böylece alkol ilaçlar ve hipoglisemi «gevelemeye» yol açar. Örneğin motor nöron hastalığındaki kas tonüsü artışı spastik «gevelemeye» yol açarken parkinsonizmdeki rijidite nedeniyle yavaş mırıltılı ve monoton konuşma görülür. Miyopatiden yahut aşağı motor nöron hastalığından ileri gelen kas güçsüzlüğü dudaksal dişsel ve gırtlaksal (b d g) seslerin telâffuzunda güçlüklere yol açar.


Disfaji-fonksiyonel


Herhangi bir organik bozukluk olmaksızın yutkunma güçlüğüne şiddetli anksiete durumlarında yahut depressif hastalıklarda rastlandığı zaman bu hipokondriak bir delüzyonun ifadesi olabilir. Disfaji teşhisine varmadan önce kardiospazm hiatus hernia ve özofagus lezyonları ihtimalleri elimine edilmelidir.


Dislali

Çocuklukta dil dudaklar yahut damak hareketlerinde anormallikler olmaksızın görülen bir telâffuz bozukluğudur. Bozukluk özellikle konuşma sırasında bir sessiz harf ilâvesi ya da daha sık olarak bir sessiz harfin atlanması biçimindedir. Bozukluk zekâ gelişiminde genel gecikmenin bir parçası olarak kalıcı bir telâffuz bozukluğu alışkanlığı olarak bir taklit fenomeni olarak yahut da çocuklukta bir davranış bozukluğu olan bir regresyon belirtisi olarak (bebek konuşmasının taklidi bir bakıma bebek kalma arzusunu yansıtır) ortaya çıkabilir.Okuma retardasyonu dahil diğer dil bozukluklarıyla yakından ilgilidir.

Tedavi temeldeki etkene göre değişir ama telâffuz bozukluğunun çocuğun istediklerini anlatmada güçlük çekmesine yol açtığı durumlarda bir konuşma terapistinin öğütleri her zaman gereklidir


Disleksi (Kelime körlüğü)


Normal zekâlı çocukların yaklaşık %5'inde şiddetli okuma güçlüklerine rastlanır. Çocuğun ailesinde de okuma güçlükleri ve geç konuşmaya başlama sözkonusu olabilir. Çocukta beceriksizlik sağ-sol ayırdedememe harfleri ters yazma motor sebatsızlık ve sözcükleri aynadan gördüğü gibi tersten yazma eğilimi görülebilir.Çok kere belirtildiği gibi ne solaklık ne de kontr-lateral el-göz dominansı bu duruma predispozisyon yaratmaz. Okuma güçlükleri gösteren çocukların geçmişte bu özellikleri göstermelerine rağmen tek bir çocukta bu bozuklukların birkaçından fazlasına rastlanması enderdir. Dolayısıyla bazı otoriteler tek bir disleksi sendromunun varlığından emin değildirler. Şiddetli okuma güçlüğünün diğer etkenleri arasında vizüel yahut oditer duyarlık zayıflaması düşük zekâ emosyonel bozukluk ve yetersiz öğrenim vardır.

Bozukluğun tedavisi öncelikle öğrenimle ilgili olup tıbbi bir sorun değildir. Tecrübeli bir öğretmenle özel yahut toplu öğrenim çok kere yararlıdır. Çocuktaki früstrasyondan ileri gelen sekonder davranış sorunlarının özellikle asosyal bozuklukların önlenmesi de önemlidir.

Dismenore


Kramp tarzında menstrüel ağrının nedeni pelvik hastalık olabilir. Primer dismenore karmaşık bir biçimde projesteron salgısıyla ilgilidir ve çok kere premenstrüel progestajen tedavisiyle giderilir.Herhangi bir ağrı durumundapsikolojik tutumlarbir kişinin acıya karşı tepkisini etkiler.Böylece kişilikleri duyarlı olan kadınlar adet dönemlerine ve bununla ilgili ağrılara karşı aşırı tepki gösterebilirler.Öte yandanpsikolojik bakımdan sağlıklı kadınlarda da şiddetli dismenore görülebilir.Bu gibi hastalarapsikoterapiden ziyadeanaljezik yahut hormon tedavisi yararlı olur.


Dismnezi


Hafıza (bkz.) bozukluğu anlamına gelen bir terimdir.Organik beyin bozukluğundabu duruma sık rastlanır.Korsakoff sendromu (bkz.) da dismnezik sendrom olarak bilinir.


Dışa Dönüklük

Dışa dönük bir kişi karakteristik ilgileri ve davranış biçimleri dışa başkalarına ve fizik ortama yönelen bir kişidir. Girgindir faaldir ve aklına eseni yapar. İçe dönük kişi ise kendi düşünce ve duygularına yöneliktir ilgileri pratik olmaktan ziyade teoriktir. Jung'a (bkz.) göre bunlar belli iki kişilik (bkz.) tipidir; fakat geniş gruplara uygulanan psikolojik testlerde sürekli bir dışa dönüklük içe dönüklük boyutu ortaya çıkmakta ve çoğu kişi iki tipin ortasında bir yer almaktadır.


Dışkılama Fonksiyonları


Emekleme dönemindeki bebek idrar ve dışkı yapma yeteneğiyle övünür. Kendi bedeninin bu ürünleri onu adetâ büyüler. Oysa ebeveynler çocuklarına dışkıya karşı bir iğrenme tepkisi aşılamayı ve mümkün olduğu kadar erken barsak ve mesane kontrolü eğitimi sağlamayı görevleri sayarlar. Çocuklarda bu kontrolün başlama yaşının eğitimle değiştirilebileceği konusunda hiçbir delil yoktur. Enürez (bkz.)ve encopresis'e (bkz.) erken yaşlarda tuvalet eğitimine karşı daha esnek bir tutum gösteren toplumlarda daha az rastlandığı ileri sürülmektedir.
 
Son düzenleme:
E


ECT (Elektrokonvülsif Terapi )


Elektropleksi olarak da bilinir.
1933 yılında Meduna şizofreni tedavisi için konvülsiyon terapisini yeniden psikiyatride kullanmaya başlamış ve 1937 yılında Cerletti ve Bini elektrikle harekete geçirilen nöbetlerin terapötik olarak daha önceleri kimyasal yoldan yaratılan konvülsiyonlar kadar etkin ama daha güvenilir ve daha az rahatsız edici olduğunu ispatlamışlardır. ECT tamamen ampirik bir tedavi biçimidir. Bu tip nöbetin hastaya niçin yararlı olduğu bilinmemektedir ancak son zamanlarda ECT'nin beyinde fizyolojik aktivite gösteren amin (bkz.) konsantrasyonlarını tıpkı antidepresan ilaçlar gibi arttırdığı ispatlanmıştır. Konvülsiyon terapisi ilk olarak şizofreni tedavisinde kullanılmış ama tek başına uygulandığı zaman ve fenotiazinlerin bulunmasından önce olumlu sonuçlar vermemiştir. Oysa fenotiazinlerle veya diğer majör trankilizanlarla kombine kullanımı gittikçe yaygınlaşmakta ve yalnızca çok kere dramatik bir tepki gösteren katatonik durumlarda veya affektif öğenin güçlü olduğu hastalarda değil aynı zamanda akut bir hastalık başlangıcı ya da şiddetlenmesi gösteren hattâ yalnızca medikasyonla tedaviye dirençli daha kronik paranoid şizofrenilerde bile uygulanmaktadır. ECT' nin başlıca endikasyonu daha ziyade endojen tipteki depresyondur. Uygun vakalardaECT hastalığın tamamen iyileşmesini sağlar ama tabii ki nüksetmeyi önlemez. Özellikle ilk olarak hayatın envolüsyonel döneminde başgösteren ve belirgin ajitasyonla karakterize olan endojen depresyonlarda etkindir. Oysa nörotik tipteki depresyonlarda hastalık nekadar şiddetli olursa olsun hiç yararlı değildir.

Pratikte ECT antidepresan ilaçlarla kıyaslanabilir. ECT bazı vakalarda hastalığın tamamen iyileşmesini oysa antidepresanlar yalnızca semptomatik rahatlamayı sağlar ve doğal bir remisyona kadar belki de aylarca tedavi gerekebilir. Öte yandan ECT tekrarlı anestetik kullanımını gerektirir ve poliklinik tedavide bile haftada bir veya iki kere yarım günlük iş kaybına yol açar. Pratikte evde tedavi veya poliklinik tedavinin mümkün olduğu hafif ve orta derecedeki depresyon vakalarında antidepresanlar çok yararlıdır. Daha entraktabl vakalarda veya antidepresanlarla tedavinin başarısız olması ihtimalinin bulunduğu şiddetli depresyon vakalarındaECT'ye başvurulmalıdır. Şiddetli depresyon geçiren hastalarda yeme güçlüklerinin yarattığı fizik rahatsızlık veya uykusuzluk genel ajitasyon ve huzursuzluk nedeniyle olan halsizlikten dolayı birçok hekim antidepresan ilaçları deneyerek zaman kaybedeceklerine tedaviye ECT ile başlamayı yeğlerler. Bu intihar tasarıları kuran hastalarda da geçerlidir; çünkü her iki tedavi yönteminde de iyileşme kaydedilmeden önce latent bir dönem geçmesine rağmen şiddetli depresyon geçiren hastalar şüphesiz ECT' den yararlanacaklardır ve daha az etkin bir tedaviyi deneyerek intihar riski göze alınmamalıdır. ECT ve antidepresan ilaçlar arasında bir seçim yapmak yerine özellikle ortam ve kişilik sorunları olan hastalarda yalnız ECT tedavisiyle başgösterebilecek bir nüksetmeyi önlemek için artık ECT ile birlikte antidepresan ilaçlar uygulanmaktadır. ECT öncelikle depressif hastalıklarda kullanılmakla birlikte mani durumlarında da yarar sağlayabilmesi bir çelişki gibi görünmektedir. Majör trankilizanların yetersiz bir kontrol sağladığı yahut hastalığın belirgin olduğu vakalarda ECT endikedir. Her iki durumdada genellikle daha sık uygulanan (örneğin ilk hafta üç kere sonra haftada iki kere) ECT kürüyle nöbetlere çok kere son verilir.

Tecrübeli bir ekip tarafından uygulandığındaECT son derece güvenli bir tedavidir ve ancak birkaç bin hastada bir ölüm vakası kaydedilir; başka bir deyimle genel anestezideki ölüm riskinden daha da az. Yalnızca yeni bir kardiak enfarktüs vakası ECT için bir kontrendikasyondur. Diğer kontrendikasyonlar nisbidir. Örneğin pülmoner tüberküloz veya konjestif kalb yetmezliği ve fizik gerileme vakalarında anestetik ve modifiye konvülsiyonların sakıncaları ve depressif hastalıktaki sürekli huzursuzluğun dezavantajları karşılaştırılmalıdır.

ECT başlangıçta genellikle haftada iki kere uygulanır ama tedavinin sonuna doğru haftada bire indirilir.Olumlu vakalarda üçüncü ya da dördüncü konvülsiyondan sonra düzelme kaydedilir ve altı yedi tedavi yeterli olabilir. Altı ya da yedi konvülsiyondan sonra düzelme görülmezse tedavinin sürdürülmesi tavsiye edilmez.

Tedavinin bir sonucu olarak kısmi amnezi özellikle yaşlı hastalarda sık görülür. Konvülsiyon sıklığı ve sayısı arttıkça amnezi de artar ve yaşlı hastalarda klinik durum elverir elvermez tedaviyi seyrekleştirmek yoluyla azaltılabilir. Amnezi hemen her zaman geçicidirama yaşlı hastalarda birkaç ay sürebilir.Ender olarak şiddetlidirama özellikle işi hafızaya dayanan bir hastada rahatsızlık yaratır. Çok kere bu gibi hafıza bozukluklarının ECT'nin ayrılmaz ve gerekli bir öğesi olduğu düşünülmektedir ama son zamanlarda yapılan çalışmalar bunun doğru olmayabileceğine işaret etmektedir. Böylece ECT' nin yalnızca non-dominant hemisfere uygulanmasına başlanmış ve olumlu sonuçlar elde edilmiştir.



Eğitimde Normalin Altında Performans

Bkz. ESN



Edward Sendromu (Trisomi E)


Bu sendrom E grubundan bir otosomal kromozomdaki trisomi ile ilgilidir (bkz. Denver Sistemi). Sendromda şiddetli akıl geriliğiyle birlikte hastalarda başka başka kombinasyonlarla başgösteren belirgin gross fizik formasyon bozuklukları mevcuttur. Belli başlı spesifik formasyon bozuklukları yüzde ellerde ayaklarda ve kalbde olur. Ayrıca bu sendromun bir özelliği olarak «falx cerebri» rapor edilmiş ve sık sık korpus kallosumda hipoplazi veya agenez vakaları kaydedilmiştir. Bu vakalarda çocukluk döneminden sonra yaşama şansı düşüktür. Belirgin bir büyüme geriliği ve gelişememe mevcuttur.


EEG (elektroansefalogram)


Elektroansefalogram kafatası yüzeyinde çeşitli noktalar arasındaki elektriksel potansiyel farklarının kaydıdır. Beyin yüzeyinde yahut derin serebral maddede karmaşık potansiyel analizleri yalnızca çok özel koşullar altında yapılabilir. Böylece kaydedilen elektriksel değişimler yüzey elektrodlarının yakınındaki elektriksel olayların toplamını yansıtır. Dolayısıyla kullanılan elektronik cihazın karmaşıklığına rağmen yapılan analiz temel olarak kabataslaktır.

Yine de aynı yaştaki kişilerde sağlıklı beyin traseleri tutarlılık gösterdiğinden anomaliler teşhis edilebilir. Kayıtta beliren ve normale uygun ritmlerin dağılım alanı yaş arttıkça daralır. Dalga biçimleri frekanslarına göre Grek alfabesiyle gösterilir.

Yeni doğmuş bebeklerde düzensiz ve asenkron delta (saniyede 4 cycle'dan az) ve teta (saniyede 4-7 cycle) bandlarında daha yavaş dalgalar hâkimdir. Üç yaşında bu predominans gittikçe teta bandına değişir voltaj artar ve alfa ritminin (saniyede 8-13 cycle) bazı öğeleri belirmeye başlar. Gittikçe alfa ritmi daha yavaş ritmlerin yerini alır ve 15 yaşında EEG ye alfa ritmi hâkim olur. Daha hızlı beta ritmleri (saniyede 14 cycle) de mevcuttur.

EEG organik serebral bozukluklarda ve serebral fonksiyonda sekonder etki yaratan bozukluklarda yararlıdır. Psikiyatride öncelikle bu bozuklukların doğrulanması ve teşhisin kesinleşmesinde katkısı olur. Ancak fonksiyonel bozukluklarla ilgili hiçbir bilgi vermez. Normal bir EEG trasesi akıl semptomlarının fonksiyonel kökeni bakımından zayıf bir dayanaktır. Epileptik bozukluklar EEG'de sık sık anormal ritmler gösterir. Bu ritmlerin karakteristikleri belli başlı nöbet tipleriyle ilgili bölümlerde anlatılmaktadır.

Temel ritmde desenkronizasyon ve yavaşlama sivri «spike» benzeri bölümler ve diğer tipte anomaliler (örneğin ritm yokluğu) özellikle beynin belli bir alanında lokalize olduğu zaman serebral fonksiyonun anormal olduğunu gösterir. Ancak birkaç bozukluk patognomonik EEG değişimleri gösterir.

Bkz. Grand Mal Petit Mal ve Lobus Temporalis epilepsisi


Efor Sendromu (Da Costa Sendromu)


(nöro-sirkülatuar asteni)

Savaş sırasında özellikle askerlerde görülen bu duruma barış zamanlarında veya sivil nüfusta ender rastlanır. Semptomları soluk kesilmesi sol meme altı ağrısı anksiete taşikardi çarpıntı ve efor durumunda bütün semptomlarda şiddetlenmedir.

Hastalığın kapsamında yatrojenik faktörler önemli rol oynar. Ayrıca askeri hizmetten ayrılmak da bu kalıplaşmış klinik tablonun oluşumunu harekete geçirebilir. Bkz. Psikosomatik Bozukluklar

Kardiovasküler Sistem ve Psikosomatik Hastalık



Ego


Ego kişilik yapısının doğrudan doğruya dış ve iç ortamlarla ilgili bölümüdür. Id'den (bkz.) gelen içgüdüleri toplumsal ve emosyonel bakımdan uygun eylemlere doğru kanalize eder. Bu işlemde çeşitli mekanizmalar sözkonusudur: algılama motor hareket gerçekliğin kabulügüvenlik ve öz-korumayı sağlama arzusu. Ayrıca hafıza duygu düşünce ve genel sentez fonksiyonu da rol oynar. Ego'nun gelişimi fizik ve serebral olgunlaşmaya göre ve dış dünyadan gelen uyarıların kişilik üzerinde ilk etkileri bırakmaya başladığı doğumdan itibaren süregelen yaşantı faktörlerine göre değişir. Ego'yu kontrol ve modifiye eden ise Süperego (bkz.) veya vicdandır. Süperego ve ego arasındaki çatışma suçluluk duygularına ya da çok kere acı emosyonlarına yol açabilir.Ego çeşitli psikolojik savunma mekanizmalarıyla «id»in (içgüdüsel) uyarılarının hâkimiyetine ve kendisine çok güçlü gelen gerçekliğe karşı korunur.Bu mekanizmalar arasında represyon yadsıma projeksiyon regresyon yer değiştirme reaksiyon formasyonu rasyonalizasyon entellektüelleştirme süblimasyon (yüceltme) vs. vardır.


Ego-İdeal


Ego akıl proçeslerinin gerçekliği sınayan bölümüdür. Ego-ideal ise ego'nun bir öğesidir ve temelinde kişinin kendini ebeveyniyle özdeşleştirmesi ve olmak istediği gibi olmak için gösterdiği çaba vardır. Olgunlaşma sırasında ego-ideal değişebilir ama genellikle kişinin özdeşleşme umudu duyduğu ve çabası gösterdiği bir ideali yansıtır.



Egzibisyonizm

Egzibisyonizm erkek genital organlarının genellikle ereksiyon halindeki penisin kasten bir kadına gösterilmesidir. Genellikle pencerelerde ıssız yollarda veya genel tuvaletlerin yakınında olur. Bu eylemin erkekte tam bir cinsel heyecan yaratması için kadının şaşkınlık hattâ korku göstermesi gerekir. Egzibisyonist ender olarak fizik veya cinsel saldırıyı amaçlar. Hastalık adolesans döneminde zayıf cinsel dürtünün arttırılması için bir yöntem olarak başlar ve hastanın eşinin gebeliği sırasında yahut birikmiş saldırganlık duyguları ya da eşi tarafından cinsel bakımdan aşağılanması üzerine bir alışkanlık haline gelir.

Fantazi durumlarında aversiyon (engelleme) terapisi ve grup psikoterapisi en yararlı tedavilerdir. Nüksetme gösteren vakalarda östroienlerle kimyasal kastrasyon yararlı olabilir.



Egzistansiyel (Varoluşçu) Psikiyatri


Bu görüşün temelinde özellikle Kierkegaard Heidegger Husserl ve Sartre gibi düşünürlerin felsefe sistemleri vardır. Bu görüşe göre insan somut bireysel bir eylemcidir. Varoluş yalnızca yaşanabilir düşünülemez. Egzistansiyel analiz bu görüşün savunucularına göre geleneksel analizi tamamlayıcı niteliktedir ama kişiye ve dünyasına daha pratik ve geniş kapsamlı bir yaklaşım yöntemidir. Egzistansiyalistler özellikle şizofreni sorunlarıyla ilgilenirler. Böyle bir episodun hasta çevresindeki varoluş akımı içinde hayatını sürdürmeyi imkansız bulduğu zaman geliştiğini ileri sürerler. Hasta artık «bu dünyada değildir» (dasein). Egzistansiyel analiz semptomların gerisinde bu semptomları belirleyen spesifik yaşantı biçimlerinin araştırılmasından ibarettir. Kullandığı tekniklerin terapötik değeri konusunda kesin hiçbir delil yoktur- klasik analizde buna en yakın yaklaşım transferansm yorumlanması yani terapist ve hasta arasındaki ilişkinin ve bunun hastadaki hayata uyumsuzlukla ilişkisinin yorumlanmasıdır.


Eko-Ansefalografi (Sono-Ansefalografi)


Eko-ansefalografi endüstride kullanılan bazı yöntemlerden esinlenilerek geliştirilmiş yararlı bir teknik olup beyin orta çizgisindeki yapılarda yer değişikliği olup olmadığını saptamak amacıyla kullanılır. Bir çift baryum titanat kristali ihtiva eden bir prob'dan gönderilen bir ultra ses dalgası geri döner bu dalga beyin orta çizgisindeki vapılarda yansır ve sürekli bir eko oluşur. Bu yapılar merkezde olduğu zaman eko sırayla başın iki yanına yerleştirilen prob'lardan eşit uzaklıkta bulunur. Bu yapılarda kayma olduğu zaman ise eko başın bir yanındaki proba daha yakın bulunacaktır. Serebral atrofide subaraknoid boşluklardan eko'lar alınır ve vantriküller herbir hemisfere göre genişlemiş bulunur. Son olarak subdural hematomlar beyin orta çizgisinde eko oluşumunu önler.

Ekolali


Genellikle hastanın çevresindekilerin söyledikleri sözlerin ama bazan hastanın kendi düşüncelerinin (echo de la pensee) yankılanmasıdır. Hemen her zaman şizofrenik (bkz.) hastalığın bir belirtisi olup perseverasyon (bkz.) Ve palilaliden (bkz.) farklıdır.

Bkz. Ekopraksi



Ekoloji

Bir organizma ve ortamı arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Ekoloji bu ilişkinin her yönünü kapsar: birey birey toplulukları başka tür bireyler arasındaki ilişki fizik ortam vs. Psikosomatik tıp insan ekolojisinde kullanılan kavramlara büyük katkılarda bulunmuştur. Genellikle ekologlar psikolojik iç ortamdan ziyade fizik dış ortama önem verirler.



Ekopraksi


Hastanın çevresindekilerin davranışlarını taklit etmesidir. Hemen hemen yalnızca şizofrenik (bkz.) hastalığın bir belirtisidir ama bazı şiddetli zeka geriliği vakalarında da görülebilir.

Bkz Ekolali



Eksojen depresyon

bkz. Reaktif depresyon



Eksorsizm

Yüzyıllarca deliliğin nedeninin şeytan olduğuna ve hastanın iyileşmesi için eksorsizm yani şeytanın hastadan uzaklaştırılması gerektiğine inanılmıştı. Bugün batıda yabancı bir ruhun kişiyi etkilemesine ender olarak inanılmaktadır ama Zencilerde özellikle Karaib'lerde Batı Afrika ve Nijerya gibi bölgelerde böyle durumlardan sık söz edilmektedir. Belli bir kültürdeki yaygın fikirler akıl hastalığının tezahürünü de değiştirebilir. Böylece «şeytanın etkisine girme» fikirleri çoğunlukla spesifik değildir ve temaruz kültürel trans durumları ve şizofreni gibi başka başka durumlarda bu fikirlere rastlanabilir.



Ekspektansi Dalgası


Ekspektansi dalgası veya «contingent negative variation» (CNV) istemli bir eylemden önce EEG'de görülen bir değişimdir. Tipik olarak yaklaşık bir saniye aralıklı iki stimulusla harekete geçirilir ve süjenin ikinci stimulusa tepkisini gerektirir.İlk stimulusdan sonra verteks'de negatif bir potansiyel gelişir ve süjenin tepkisi üzerine düşme gösterir. Anksiete durumlarında ve psikozlarda CNV anomalileri olabilir.


Ekstazi Durumu


Hastanın kendisini neşeli huzurlu son derece sakin ve mutlu hissettiği ekstatik bir ruhsal durumdur. Azizlerin ve mistiklerin hayatlarında dinsel ekstazi durumları konusunda belgeler vardır. Psikiyatride şizofrenik bir durum ile manikdepressif hastalıkta beliren bir ruhsal değişim arasında ayrım yapmak bazan güçtür. Ses veya görüntü hallüsinasyonlarına karşı tepki olan ekstazi çoğunlukla şizofrenik kökenlidir. Hastanın eroin veya LSD gibi ilaçları kullanıp kullanmadığı da ekstazi durumlarının tanısında araştırılmalıdır.


Ekstrapiramidal Sendromlar


Bu sendromlar ekstrapiramidal motor sistemin bazal ganglionların anormal fonksiyonuyla ilgilidir.Akinezi tremor ve rijiditenin oluşturduğu klasik üç semptom tablosuyla karakterize olan Parkinsonizm bu tip semptomların en sık görülen biçimidir. Parkinsonizmli bir hastada ayrıca hızlı ve ayaklarını sürüyerek yürüme koordine hareket yeteneğinin kaybı tükürük akması sebore ve bazan okülogirik krizler gibi diğer özellikler de mevcuttur. Akatizik hastalar büyük bir huzursuzluk ve ajitasyon gösterirler durmadan ayaklarını yere vururlar ayağa kalkıp otururlar ve dolaşırlar.Distonik durumlarda kas gruplarının tekrarlı spazmlara girmesi sonucunda tortikollis opistotonus oluşur. Diskineziler özellikle dil ve ağız bölgesindeki tekrarlı tik hareketlerinin yanısıra birbirleriyle ilgili bir sendrom grubunu kapsar. Diğer sendromlar arasında korea ballismus ve atetoz vardır.

Ekstrapiramidal sendromların nedenleri vasküler lezyonlar bazal ganglion dejenerasyonu ve karbon monoksid zehirlenmesi gibi toksinler olabilir. Fenotiazinler ve bütirofenonlar gibi majör trankilizanlarla tedavi sırasında sık sık kalıcı nitelikte olmayan sendromlar gelişir. Birkaç dozdan sonra akut distonik reaksiyonlar görülebilir oysa Parkinson reaksiyonları ancak birkaç haftalık majör trankilizan uygulamasından sonra belirir. Yıllar süren fenotiazin tedavisinden sonra bazı yaşlı hastalarda çoğunlukla kalıcı nitelikte diskinetik sendromlar görülebilir. Parkinsonizmin en etkin tedavisi levodopadır ama kimyasal yoldan harekete geçirilen parkinsonizm durumlarında henüz yeterince değerlendirilmemiştir. Diğer antiparkinsonizm maddeleri arasında orfenadrin ve akut distonilerin tedavisi için biperidin laktat vardır.

Ektomorf


Ektomorf Sheldon'un somatotip sınıflandırmasındaki başlıca üç beden yapısı tipinden birinin özelliklerini taşıyan kişidir. Karakteristikleri uzun ve ince bir yapı uzun kol ve bacaklar ve cilt altı yağ dokusunun azlığıdır. Bkz. Yapı



Elasyon

Bu manide (bkz ) karakteristik ruhsal durumdur. Bazı şizofrenik hastalıklarda entoksikasyon durumlarında ve normal kişilerde beklenmeyen bir iyi duruma geçici bir tepki olarak da görülebilir. Manik elasyon karakteristik bir «enfeksiyon» niteliği taşır. Hasta girgin ve neşelidir çevresindekiler onun bu neşesine katılırlar. Oysa birçok manik hastada aşırı-aktivite ile irritabilite elasyondan daha belirgindir; ruhsal durumun temelindeki elasyon ancak kötü haberler hastayı rahatsız etmediği zaman anlaşılır.


Elektif Dilsizlik


Bu çocuklukta görülen ve normal dil gelişimine rağmen çocuğun bazı durumlarda konuşamadığı bazı durumlarda ise konuşabildiği bir bozukluktur.


Elektra Kompleksi


Erkek çocuktaki Oidipus kompleksine (bkz.) tekabül eder. Freud'cu analize göre kişinin ilerdeki karakterini cinsel uyumunu normal veya nörotik gelişimini belirleyen ve çocuklukta ¤¤¤¤üalitenin doruk noktası olan bu komplekse kız çocuklarında elektra kompleksi adı verilir. Ancak erkek çocuk için «anne» hayatı boyunca bir sevgi objesi olarak kalırken kız çocuk ilk olarak babasına duyduğu bu bağlılığın yönünü ilerdeki cinsel rolüne bir hazırlık olarak değiştirmek zorundadır. Kız çocuk fallik safhada cinsel farklılığı öğrendiği zaman pre-Oidipal anneye-bağlılık safhasından çıkar. Bu da bir kayıp veya kıskançlık durumuna yol açar kız çocuk durumu yüzünden annesini suçlar ve penis eksikliğini telâfi amacıyla babasına yönelir elektra kompleksi babanın çocuktaki bu dileği tatmin edememesi ve annenin bunu hoşgörmeyeceği korkusuyla çözümlenir.

Ebeveynin kız ve erkek çocuklarına gösterdikleri farklı tutum ve babada kız çocuğuna karşı mevcut «oidipojenik» ilgi olumlu bir çözümü güçleştirir.


Elektromiyografi

Nörolojide kasa uygulanan iğne-kayıt elektrodlarıyla kas fonksiyonuna ilişkin değerli bilgiler elde edilmektedir. Psikiyatride ise cildin altındaki kas kütlelerinin aktivitesini araştırmak amacıyla yüzeysel elektrodlar kullanılmaktadır. Kas aktivitesi hem aksiyöz hem de depresif hastalarda yüksek bir düzeydedir. Bu teknik ayrıca gevşeme terapisinin etkinliğini değerlendirmek için de kullanılmaktadır.


Elektropleksi

Bkz. ECT (ELEKTROKONVİLSİF TERAPİ)


Embesil


"Embesil zeka düseyi" terimi bugün 20 ve 50 IQ arasındaki psikolojik düzey olarak tanımlanır. Birçok embesil şiddettli fizik bozukluk söz konusu olmadığı takdirde özel eğitimden yararlanmakta ve atölyelerde çalışabilmektedir. Birçoğu da tekrarlamalı makineleşmiş görevlerde çalışabilmektedir.
Embriyopati


Embriyopati embriyonik gelişim sırasında baş göstererek patolojik değişimlere yol açabilen bir bozukluk için kullanılan genel bir terimdir. Bilinen nedenleri arasında önemli olanlar embriyonu etkileyebilecek maternel enfeksiyonları da kapsayan ortamsal bozukluklar (örneğin frengi rubella ve toksoplazmoz) anne ve fetüs arasında antijen uyuşmazlığı (örneğin rhesus uyuşmazlığı);çeşitli ilaçları içine alan teratojenik maddeler ve zararlı radyoterapidir.Gelişmekte olan santral sinir sisteminin özellikle ilk intra-uterin hayat döneminde zararlı etkilere karşı hassas olması muhtemelen bu hastalardaki akıl geriliği insidansının yüksek olmasında rol oynamaktadır.



Emeklilik

Emeklilik erkekler için en önemli stress'lerden biri sayılır çünkü statü ve gelir kaybının yanısıra uğraş kaybı da olur. Emeklilik Batının endüstrileşmiş toplumlarına özgü bir fenomendir ve yeni ustalıkların öğrenilmesi ve yeniden eğitim gibi sorunlar emeklinin çektiği güçlükleri arttırmaktadır. Atölyeler bazı vakalarda yararlı omakla birlikte bugün gittikçe daha da karmaşıklaşan endüstride geniş kapsamlı bir uygulama bulamamaktadır. Emekliliğin başlı başına önemli bir psikolojik stress olduğunu gösteren çok az delil vardır. Birçok kişi yaş sınırından çok fizik ve psikiyatrik sağlık bozukluğu nedeniyle emekli olamamaktadırlar. Genellikle çalışan sınıfa mensup erkekler (hoşlanmadıkları ve fizik bakımından yorucu işlerde çalıştıklarından) emekliliği arzu etmekte ama sürekli olarak evde oturmaları bazan evlilikte uyumu bozmaktadır.


Emir Otomatizmi

Bkz. OTOMATİK İTAAT.


Emosyon

Sık sık "duygu" ile eş anlamlı kullanılan bir terim olan emosyon kişinin hisleri veya ruhsal durumudur. Bu terimin hem bilinçli hem de bilinçsiz hisleri yaratan temel dürtü enerjilerini de kapsayan bilinçli olarak algılanan hisler ve duygu anlamında kullanılması belki de daha doğrudur. Bir impulsa karşı gösterilen reaksiyondaki emosyonel öğenin limbik sistemdeki (bkz.) reaksiyonlardan ileri geldiğine inanılmaktadır. Limbik sisteme retiküler formasyon yoluvla belli başlı duyu yollarından kollateraller ulaşır. Emosyon daha sonra kişiler tarafından algılanır ayrıca limbik sistem ile hipotalamus arasında mevcut bağlantılar yoluyla otonom ve endokrin aktivite değişimleri olarak da belirebilir.


Emosyonel Enkontinans

Organik serebral bozukluklu hastalarda sık görülen duygusal denge kararsızlığını (bkz.) tanımlamak için kullanılır. Tipik olarak serebral arteriosklerozlu (bkz.) hastalarda gelişir.


Emosyonel Yoksunluk


Bir çocuğun normal emosyonel ve entellektüel gelişimi için kendisini yetiştiren rolündeki bir yahut daha fazla yetişkinle olumlu ve sürekli bir ilişki kurması gerekir. Bunun bir gerçek olmasına rağmen bugünkü toplumda birçok çocuk için bu basit ihtiyacın karşılanamaması da üzücü bir gerçektir. Hayatın ilk altı ayı içinde çocuğun ihitiyaçları öncelikle fizikseldir ve annesinin sesini ayırmaya başlar. İkinci altı ay içinde ise artık annesini tamamen ve bu dönemden aşağı yukarı 5 yaşına kadar emosyonel yoksunluğa karşı özellikle hassastır. Emosyonel yoksunluk ve anne babadan ayrılma farklıdır. Çocuğun annesinden kısa bir süre için ayrılması ve tanıdığı başka bir akrabasının bakımında kalması onda emosyonel yoksunluk yaratmaz. Yoksunluğun kişilik üzerindeki olumsuz etkileritravmatik yaşantının sıklığına ve süresine sözkonusu yoksunluğun derecesine ve çocuğun mizacına bağlı olarak belirir. Karakteristik olarak bir çocuk kurumu ortamında büyüyen çocuk fevri ilgileri dağınık vr sebatsızdır; ilgi ve maddi ödül peşinde koşar. Neşeli olabilir ama früstrasyonu tolere edemez ve entellektüel gelişim bakımından oldukça geridir.Bu akıl geriliği muhtemelen yalnızca olumsuz bir genetik kalıtımın değil aynı zamanda ortamsal stimülasyon eksikliğinin de bir sonucudur. Emosyonel yoksunluk kurumlarda büyüyen çocuklar kadar "aile" çocuklarında özellikle büyük ailelerde veya annelerin depressif yahut yetersiz olmaları nedeniyle çocuklarına yetersiz bir emosyonel ilgi gösterdikleri ailelerde de olur.


Empati

Başkalarının düşünce ve duygularını anlama yeteneğimiz bunları kendi düşünce ve duygularımızla karşılaştırabilmemizin derecesine bağlıdır. Kader yahut korku gibi kendi hissettiğimizden daha yoğun emosyonları yaşantılarımızla kıyaslayarak örneğin depressif bir hastalığın semptomlarını anlayabiliriz. Oysa bazı psikiyatrik tezahürler normal yaşantılarla kıyaslanarak anlaşılamaz. Örneğin; şizofrenik düşünce bozukluğunun normal yaşantıda hiçbir paraleli yoktur. Böylece bir hastayı empati yoluyla anlama çok kere şizofreni ile duygusal bozukluklar arasında ayrım yapma ve daha genel olarak psikozları nevrozlardan ve kişilik bozukluklarından ayırma kriteri sayılmaktadır. Empati psikoterapi sırasında özellikle bunun yoğunlaşmış bir biçimi olan psikanaliz sırasında terapistle hasta arasındaki ilişkide önemli bir rol oynar.


Empotans (İktidarsızlık)

Empotans erkekte tatmin edici bir hetero¤¤¤¤üel koiti tamamlamaya yeterli bir penis ereksiyonu olamamsı veya bunun sürdürülememesidir.Prematüre ejakülasyondan (bkz.) farklı olmakla birlikte bir erkekte her ikisi birden mevcut olabilir. İlk cinsel temas girişimlerinde başlayan empotans (erken başlayan empotans) sık sık anksieteli ve kendine güvensiz erkeklerde olur. Tekrarlanan cinsel temas girişimleri sonucunda kişi utanç ve anksiete duymaya başlar. "Balayı" empotansı bu tiptir ve özellikle kadının çekingen ve tecrübesiz olduğu durumlarda ortaya çıkar. Erken başlayan empotans bazan da latent homo¤¤¤¤üalite (bkz.) gibi temeldeki bir cinsel bozukluktan ötürü olabilir. Bir cinsel uyum dönemi geçirdikten sonra orta yaşta başlayan empotans (geç başlayan empotans) erkeğin eşinden bıkmasından ve hoşlanmamasından ileri gelebilir ama kişisel ve evlilikle ilgili gerilimlere de sık rastlanır.Obezite kişisel hijyen adet bozuklukları ve vajinal akıntılar empotansda katkısı olan fakat giderilebilir faktörlerdir. Geç başlayan empotans organik bir hastalığın (özellikle diabetes mellitus pitüiter bozukluk alkolizm periferal arteriosklerotik hastalık nörolojik bozukluklar ve serebral tümörler) semptomu olabilir. Endojen depressif hastalıklar da empotansa yol açabilir.Yetmiş yaşınmdaki erkek nüfusun %50'sinin iktidarlı olmassına rağmen ileri yaşlarda biolojik empotans insidansı gittikçe artar. Anksietenin önemli bir rol oynadığı erken başlayan empotans tedavinin ilk adımı eşler arsındaki anlaşmayı teşvik ve karşılıklı korkuları ve düşmanlık duygularını araştırmak için eşlere örgütlerde bulunmaktadır. Basit trankilizanlar örneğin geceleri 5 mg medazepam yararlı olabilir. Empotans sürdüğü takdirde dört ila altı hafta süreyle cinsel temastan kaçınılması ve bu dönem süresince koitsiz bir sevişme uygulanması tavsiye edilmektedir. Ancak erkeğin ereksiyon kapasitesine güvenerek güçlü bir cinsel arzu duymasından sonra yeniden cinsel temasa izin verilmektedir. Cinsel sapıklıklar yahut "latent" homo¤¤¤¤üalite daha yoğun bireysel psikoterapi veya davranış terapisi gerektirebilir.Geç başlayan empotansda fizik muayenede önce organik hastalık ihtimali araştırılmalıdır. Her iki eşle birden yapılan görüşmeler sonucunda eşler arasındaki düşmanlık ve hoşgörüsüzlükler açığa çıkacak ve terapi niteliğindeki bu örgütlerde ilk adımı oluşturacaktır.Endojen depresyon belirtisi uygun antideprasan tedavisi için bir endikasyon sayılmalıdır. Etkin hiçbir afrodiziyak ilaç yoktur;ancak amfetaminlerin bazı psiko¤¤¤¤üel stimülan özellikler gösterdiği düşünülmektedir. İleri yaşlardaki biolojik empotansda iyileşme prognozu olumsuzdur. Bu tip dirençli vakalarda Lowenstein penis ile koitusu mümkün kılan ve böylece anksieteyi önleyen mekanik bir araçtır. BAşarılı bir yöntem olduğu konusundaki görüşler ve eşlerin estetik itirazları aynı orandadır.

Encephalıtıs lethargıca


1917 yılında Von Economo'nun tanımladığı "uyku hastalığı" o tarihten sonraki on yıl içinde bir salgın halini aldı ve bugüne kadar gittikçe kayboldu yahut klinik şeklini değiştirdi. Etken virüs kadınları ve erkekleri eşit oranda ama daha ziyade yetişkinleri etkiler. Hıçkırık salgınına da yol açabilir ve yılın ilk üç ayında son derece etkindir.Akut safhada orta beyinde okülomotor nukleus'larda ve substantia nigra'da enflamasyonlu hücrelerden oluşan mikroskopik perivasküler bilezikler görülür; ayrıca kronik safhada aynı bölgelerin yanısıra korteks ve bazal ganglionları da etkileyebilir. Hasta karakteristik olarak gündüzleri uyuşuk geceleri ise uykuludur. Baş ağrısından baş dönmesinden ve ağrılardan şikayet eder. Bulanık görme veya diplopi ile birlikte nistagmus ptosis altıncı sini felci ve konvülsiyonlar görülebilir. Bu safhada beyin omirilik sıvısı aşırı lenfosit prtein artışı ve pozitif globülin göstermiştir. Hastalığın kronik safhası ya doğrudan doğruya bir ilerleme olarak yada uzun süreli bir remisyondan sonra Parkinsonizmin başlıca septomlarını da kapsar-tremordan çok rijidite ve zayıflık görülür. Letarji uyku bozuklukları okülogirik krizler muhtemelen bunlara eşlik eden obsesyonel düşünceler tikler distonik sendromlar akathisia epilepsi obezite ve psikiyatrik bozukluklara da rastlanabilir. Psikiyatrik bozukluklar esas olarak emosyonel feveranlar ve sosyal davranışla tezahür eden kişilik değişimleridir. Depressif ve paranoid bozukluklarda rapor edilmiştir ama zeka bozukluğu enderdir. Hasatlığın akut safhası nispeten hafif geçtiği için bugün teşhis çok kere bir varsayım niteliği taşır. Genç bir hastada Parkinsonizmin başgöstermesi bu hastalığa işaret ederr. Trankilizan ilaçların yan etkileri bütün belirtileriyle bu hastalığı andırdığından ayırıcı teşhiste en önemli husus hastanın bu ilaçları kullanıp kullanmadığının araştırılmasıdır. Bu da tedavilerden haftalarca sonra dahi idrarda spektroskopi yöntemiyle saptanabilir.


Encopresıs

Uygunsuz durumlarda istemeden dışkılama çeşitli nedenlerden ileri gelebilir ama çocukluk döneminde nispeten ender görülen bir septomdur. Yedi yaşındaki erkek çocukların yaklaşık %2si ve 12 yaşındakilerin yaklaşık %1'i enkopretiktir. Kız çocuklar daha seyrek etkilenir. Encopresis'in sık görülen bir nedeni şiddetli akıl geriliği bir başkası da konstipasyondur. Kalın barsak feçesle dolduğu zaman kolon submükozasındaki sinir uçlarında afferent stimülasyon gerçekleşmez böylece hasta dışkılama ihtiyacını hissetmez. Bu da sıvı feçesin enkontinansıyla sonuçlanır. feçesin laksatiflerle yahut lavman yoluyla çıkarılması diğer tedaviler için hazırlık niteliğindedir. Konstipasyon yahut akıl geriliği septomlarıyla birlikte tehazür etmeyen encopresis çok daha güç bir sorundur ve çok kere çocukta oldukça ciddi bazan ebeveynin çocuğu istememe tutumlarıyla ilgili psikolojik bir sorunun belirtisidir. Basit eğitim işlemleri bir dereceye kadar başarılı olmuşsa da tedavide psikoterapiye daha sık başvurulmaktadır. Yetişkinlerde encopresis söz konusu olmadığına göre septomun prognozu olumludur. Oysa yetişkinlerdedbaşka tipte psikopatoloji sık sık çocuklukta encopresis'in yerini alır.


Endojen Depresyon

Deprosyon "etkinin" doğuştan gelenn bir biolojik bozukluk olduğu varsayımına dayanan ve endojen ile eksojen (reaktif) hastalıklar arasındaki geleneksel ayrımdan türeyen yaygın fakat yanıltıcı bir terimdir. Aslında elbette bütün diğer hastalıklar gibi depresyonlar da toplumsal ortamsal ve doğuştan organizmada mevcut diğer faktörler arasındaki karşılıklı ilişkinin bir ürünüdür ve her ikiside aynı derecede önemlidir. terimin çağdaş kullanımında "endojen depresyon" yalnızca psikotik veya manik-depressif depresyonla eş anlamlıdır. Bkz. REAKTİF DEPRESYON


Endokrin Hastalıklar

Endokrin hastalıkların bütün tiplerinde psikiyatrik semptomlara sık rastlanır. Bunun nedeni kısmen beyindeki aşırı yahut yetersiz hormon oluşumunun etkisidir. Belli başlı psikiyatrik bozukluklar yetişkinlerdeki kortizol tiroksin ve paratroid hormonunun aşırılığı yahut yetersizliğinin yol açtığı bilinen (ama hiçbir zaman sürekli olmayan) komplikasyonlardır. Gerek eksojen gerekse endojen olan aşırı insulin süratle kognitif fonksiyona zarar verir. Fetüsde ve yeni doğan bebekte tabii ki troid yetersizliği akıl geriliğinin bir etkenidir. Manfred Bleuler ve Zürih'deki meslektaşları bir endokrin kliniğine devam eden çok sayıda hastayı incelemişlerdir. Hipertroidli hastadaki huzursuzluğun ve hipertroidli hastadaki uyuşukluğun yanısıra "endokrin psikosendromunun" da çok sık bir frekans gösterdiğini bulmuşlardır.Bu çok kere "reaktif" depresyonşarda görülen çeşitten değişken ve disforik bir depresyon ve gerilim durumudur. Bu tür semptomlar başka fizik hastalıklarda özellikle kronik ve ıstıraplı bozukluklarda olağandır. Endokrin hastalıklar başarıyla tedavi edilebildiği takdirde psikiyatrik semptomlar da kaybolabilir. Oysa endokrin hastalık tedavi edilmediği veya tedaviye rağmen psikiyatrik semptomlar da kaybolabilir.Oysa endokrin hastalık tedavi edilmediği veya tedaviye rağmen psikiyatrik semptomlar devam ettiği takdirde semptomatik psikiyatrik tedavi endikeir ve bazan son derece başarılı olur.


Endomorf

Endomorf sheldon'un somatotip sınıflandırmasındaki başlıca üç beden yapısı tipinden birinin özelliklerini gösteren kişidir. Karakteristikleri kısa tıknaz yapı derin beden boşlukları ve kalın cilt altı yağ tabakası oluşumudur. Bkz. Yapı


Endüstriyel Solvan Koklama


Öfori yaratmak amacıyla endüstriyel solvan koklama vakaları Amerika'da sıkİngiltere'de ise seyrek rapor edilmiştir. Kullanılan solvanların listesi uzundur ve toluen benzen aseton etil asetat dietil eter ve heksanı içine alır. Model uçak yapımında kullanılan ve fiatı ucuz olan toluenin bu amaçla kullanımına sık rastlanır. Solvan bir beze sıkılır ve buharı plastik bir torbadan koklanır. Daha ziyade çocuklar tarafından kullanılır ve tıpkı sarhoşluğu andıran akut bir entoksikasyon yaratır. Ataksi ve disartri sık görülür ve kullanan kişide heyecanlı davranışlar gösterebilir. Hallüsinasyonlara da rastlanabilir. Bunu sarhoşluk sonrasını andıran bir "sabah etkisi" izler. Kronik solvan koklayanlar genellikle şiddetli kişilik sorunlarının ilk belirtilerini gösteren çocuklardır.


Endüstriyel Terapi

Gerçekçi çalışma proçesleri son yirmi yıl içinde daha ziyade el ustalıklarına dayanan geleneksel uğraş terapisini desteklemiş ya da bunun yerini almıştır. Hastalar çeşitli endüstriyel firmalardan performanslarına göre ücret almaktadırlar ve yapılan işler çeşitli ustalık düzeylerine ayrılmıştır. Hastahanelerdeki ve toplumsal günlük iş merkezlerindeki endüstriyel terapi normal çalışma yeteneğinin hastaya yeniden kazandırılmasına yardımcı olmaktadır. Bkz. REHABİLİTASYON


Enfantil Spazmlar

(Şimşek nöbetleri; "selâm" nöbetleri) Bu hastalık tüm bedende periodik fleksiyon ya da ekstensiyon nöbetleri ve akıl geriliğinden oluşur. Bütün vakaların üçte biri hayatın ilk altı ayı içinde başlar ve daha ziyade erkeklerde görülür. EEG kaotik anomali (hipsaritmi) gösterir ve bu terim yanlış olarak hastalıkla eş anlamlı kullanılmıştır. Yüzde 15 oranında mortalite vardır ve hastalığı geçirip sağ kalanlarda akıl geriliği mevcuttur. Sonuçlar hayal kırıcı olmakla birlikte hastahane tedavisi tavsiye edilir. Bazı vakalar nitrazepama cevap vermiştir.

Engram

Serebral kortekste depolanan ve hafıza birimini yansıtan bir terimdir. Bu terimi ilk olarak Lashley kullanmıştır. Engram oluşumuyla ilgili çeşitli teoriler mevcuttur. Bkz.Hafıza


Entellektüelleştirme

Özellikle önemli şizoid veya obsesyonel kişilik eğilimli kişilerde bir akıl savunma mekanizması olarak görülebilir. Bir yer değiştirme (bkz.) biçimi olup kişi bu mekanizma sayesinde acı veren ama önemli impulslardan kaçarak bir entellektüel kavramlar ve sözcükler dünyasına sığınır.


Entrojeksiyon

Kişinin dış dünyayı ve dış dünyanın nesnelerini kendine topladığı bilinçdışı bir mekanizmadır. Böylece bir çocuk kendisini sevdiği nesnelerle örneğin ebeveyniyle özdeşleştirerek onların niteliklerine sahip olduğuna (entrojeksiyon) inanır. Çocuk insanlardan yahut onların simgeledikleri şeylerden korktuğu zaman bir savunma tedbiri olarak entrojeksiyonu kullanabilir. Korkulan bir nesneyle özdeşleşme korkuyu azaltır. Örneğin bir çocuk kaplan korkusunu yenmek için kendisinin kaplan olduğu bir oyunu oynar.


Envolüsyonel Melankoli


1920'lerde ve 1930'larda yalnızca orta yaşta başgösteren belli bir depresyon tipi olduğu görüşü yaygındı: Envolüsyonel melankoli. Bu terim tanımlanırken envolüsyonel melankolinin geliştiği hastaların daha önce depresyon geçirmedikleri ve hastalığın çok kere birkaç yıl sürdüğü hattâ bazan bir demans durumuna doğru ilerlediği kabul ediliyordu. Karakteristikleri ajitasyon ve tuhaf hipokondriak ya da nihilistik delüzyonlardı. Hormon dengesizliği de önemli bir neden sayılıyordu.
Envolüsyonel melankoli terimi uluslararası ve diğer sınıflandırmalarda hâlâ mevcut olmakla birlikte bugün çok az kimse bunu ayrı bir hastalık saymaktadır.Ajitasyon ve nihilistik delüzy onlar yalnızca orta yaş depresyonlarıyla sınırlı değildir ve başka zamanlarda retarde dep resyonlar hattâ manik episodlar geçirmiş kişilerde de görülebilir; yine de yaşlılıktaki hipokondrîasis ve obsesyon riski artışı bu delüzy onların ileri yaşlardaki insidansını yükseltebilir. Envolüsyonel hastaların ECT'ye ve trisiklik ilaçlara cevabı diğer şiddetli depres-yonlardakinden farklı değildir. Genetik incelemeler en tipik vakaların bile her zaman aynı olmadıklarını açıkça göstermiştir. Ayrıca klasik klinik tabloya gittikçe daha seyrek rastlanmaktadır. Bu¬nun nedeni muhtemelen daha erken ve daha etkin tedaviler uygulanmasıdır. Bütün bu nedenlerle envolüsyonel melankoli terimi artık kullanılmamaya başlamıştır. Bkz. GERİATRİK PSİKİYATRİ


Enürez


Birçok çocuk 18 ay ve 4 yaş arasındaki donemde gündüzleri ve geceleri mesane kontrolünü öğrenir. Oysa 4 yaşından büyük çocuklarda da istemsiz miktürisyon (enürez) ender görülen bir sorun değil¬dir. Beş yaşından büyük erkek çocukların % 2 1/2'unda en az haftada bir kere görülür. Hattâ on yaşındaki ve daha büyük çocuklarda bile erkeklerin % 3'ü ve kızların % 2'si en az ayda bir kere yataklarını ya da külotlarını ıslatırlar. Enürez vakalarının birçoğunda patolojik bir etken yoktur ama buna yol açan bazı durumların araştırılması önemlidir. İdrar yolu enfeksiyonu ve diabetes mellitus ihtimalleri için her zaman idrar analizi yapılmalıdır.mezlikten gelmeli ama idrarını tuttuğu geceleri ödüllendirmelidir Altı ile 12 yaş arasındaki çocuklarda geceleri 25 mg ve daha büyük çocuklarda geceleri 50 mg amitriptilin çok kere geee enürezini durdurmada etkindir. Vakaların üçte birin de doğru uygulanan «zil» ile şartlama yöntemi etkindir. Yine de anlamlı bir nüksetme oranı vardır; ama nüksetme başgösterdiği takdirde ikinci bir deneme yararlı olabilir. Bu tedavi yönteminde çocuğun çarşafının altına alarm ziline bağlı bir metal yerleştirilir. Çocuk altını ıslatmaya başlar başlamaz zil çalarak çocuğu uyandırır. Bunun üzerine hasta tuvalete gider ve mesanesini boşalttıktan sonra alarmı yeniden kurup yatar. Bu yöntem etkinlik gösterecekse genellikle onbeş gün içinde çocuk geceleri altını ıslatmamaya başlar.
Emosyonel faktörlerin belirgin olması ihtimali olan veya fizik tedavi yöntemlerine dirtnçli enürez vakalarında çocuğun akıl durumu ve aile tutumlarıyla ilgili daha ileri araştırmalar endikedir. Bu durumlarda psikoterapötik müdahale gerekebilir.

Kesin semptomatoloj i bulunmadığı sürece daha ileri araştırma endike değildir. Dizüri ve hematüri tekrarlı idrar analizleri için endikasyonlardır ve gerekli da¬ha ileri araştırmalar da yürütülmelidir. İdrarı boşaltmaya başlama zorluğu da ürolojik değerlendirme gerektirir.
Başka semptomlar olmadığı sürece miktürisyon dışındaki sızıntılar patolojik kökenli değildir. Spina bifida occulta teşhisi için belkemiği radyografisi endike değildir çünkü bu bir enürez nedeni değildir. Vakaların büyük bir çoğunluğunda fizik araştırma negatif sonuç verir. Çoğunlukla çocuk miktürisyonu kontrol eden sinir yollarındaki bir gelişim geriliğiyle ilgili izole bir gelişme bozukluğundan mustariptir. Hastalığın genellikle selim olan seyri ve ailede enürez vakalarının bulunması bulunan cinsiyet farkları (gelişme bozuklukları genellikle kızlardan daha sık olarak erkek çocuklarda görülür) ve sık sık durumu açıklayan organik veya emosyonel faktörlerin mevcut olmayışı bu etyoloji görünüşü destekle- mektedir. Oysa etyolojide emosyonel faktörler önemlidir. Olumlu bir miktürisyon kontrolü döneminden sonra enürez başgösterdiği çocuk aynı zamanda encopresis (bkz.) de gösterdiği kasıtlı altını ıs-latma mevcut olduğu ve enürez hem gündüzleri hem de geceleri olduğu takdirde emosyonel stress'in rol oynaması ihtimali daha çoktur. Daha sık olarak ebeveynin çocuğu istememe tutumları ve çocuktaki enkontinanstan Ötürü olan başarısızlık duygusu sekonder emosyonel bozukluklara yol açar. Dolayısıyla teşhis semptomun ve aile tutumlarının tam değerlendirilmesini kapsamalıdır. Hangi tedavi tedbirleri uygulanırsa uygulansın semptoma karşı ailenin cezacı olmayan ve anlayışlı bir tutumu benimsemelerinde yardımcı olmak önemlidir. Hekimin «çocuk sırf tembelliği yüzünden idrarını tutamıyor» demesi bu bakımdan faydalı olamaz. Ebeveyn çocuğun altını ıslattığı geceleri görmezlikten gelmeli ama idrarını tuttuğu geceleri ödüllendirmelidir Altı ile 12 yaş arasındaki çocuklarda geceleri 25 mg ve daha büyük çocuklarda geceleri 50 mg amitriptilin çok kere geee enürezini dur¬durmada etkindir. Vakaların üçte birin de doğru uygulanan «zil» ile şartlama yöntemi etkindir. Yine de anlamlı bir nük¬setme oranı vardır; ama nüksetme başgösterdiği takdirde ikinci bir deneme yararlı olabilir. Bu tedavi yönteminde çocuğun çarşafının altına alarm ziline bağlı bir metal yerleştirilir. Çocuk altını ıslatmaya başlar başlamaz zil çalarak çocuğu uyandırır. Bunun üzerine hasta tuvalete gider ve mesanesini boşalttıktan sonra alarmı yeniden kurup yatar. Bu yöntem etkinlik gösterecekse genellikle onbeş gün içinde çocuk geceleri altını ıslatmamaya başlar.
Emosyonel faktörlerin belirgin olması ihtimali olan veya fizik tedavi yöntemlerine dirtnçli enürez vakalarında çocuğun akıl durumu ve aile tutumlarıyla ilgili daha ileri araştırmalar endikedir. Bu durumlarda psikoterapötik müdahale gerekebilir.


Epilepsi

Epilepsi bilinçlilik değişimine ve EEG'de paroksizmal elektrik deşarjlarıyla yansı¬yan serebral fonksiyon bozukluğuna eşlik eden çok çeşitli nöbetler halinde gelen davranışlardır. Bir hastalık değildir çünkü başlama yaşı ve biçimi seyri ve prognozu temelindeki durumlara (serebral dejenerasyonlar veya formasyon bozuk-lukları ansefalitidler beyin tümörleri metabolik bozukluklar) göre değişir. Semptomatik de sayılamaz çünkü çok kere nedeni belli değildir veya bilinemez. Nöbet tipi bilinçlilik değişiminin derecesi ve EEG'nin niteliği her zaman etyoloji veya prognozun güvenilir belirtileri değildir. «Epilepsi» başlığı altında toplanan fenomenlerin kapsamı öyle geniştir ki «epilepsi» konusunda herhangi bir.genelleme yapmak anlamsızdır. Epilepsi tipleri ve bunların tıbbî ve sosyal yön lerinin ontogenetik olarak ele alınması iyi olur.Yeni doğan bebeklerde nöbet insidansı 1000 doğumda 5-10'dur. Bir aylık bel eklerdeki insidans bir yaşındaki bebeklerdeki insidansın yarısını oluşturmaktadır. Tonik/klonik nöbetlerden ziyade lokal veya genel seğirmeler ve siyanoz görülür. Bilinen nedenler arasında doğum travma-sı serebral formasyon bozukluğu ve enfeksiyon hipoglisemi (beslenme yetersizliğinden ötürü) ve hipokalsemi (inek sütündeki aşırı fosfattan ötürü) vardır. Mortalite yaklaşık % 50'dir ve sağ kalan hastalarda akıl geriliği mevcuttur. Enfantil spazmlar episodik olarak nükseder tüm bedeni kapsayan fleksiyonlar (ya da ekstansiyonlar) biçimindedir ve genellikle EEG'de hipsaritmi (bkz.) gösterir. Bütün vakaların üçte ikisi hayatın ilk altı ayında başlar. Erkeklerde daha çok gö rülür (2:1). Mortalite % 15'dir. Sağ kalanların birçoğunda akıl geriliği mevcuttur. Vakaların yarısında nöbetlerin ve akıl geriliğinin temelinde şiddetli serebral anomaliler vardır. Hayalkırıcı sonuçlara rağmen âcil klinik tedavi şarttır. çünkü bazı vakalarda bu hayatîdir.Febril konvülsiyonlarm % 95'i 6 ay ve 4 yaş arasında başlar. Bunlar çoğunlukla kısa süreli ve nüksetmeyen genel nöbetlerdir. Uzun süreli konvülsiyonlar durdurulmalıdır çünkü henüz gelişmemiş beyne zarar vererek önemli sonuçlara (hemiparezi akılgeriliği hiperkinezi lobus temporalis epilepsisi (bkz.))*yol açabilir. Febril konvülsiyonlar aynı zamanda epilepsi riski olan bazı çocukların teşhisini sağlar. Hastalığın ileri safhalarında yaşın genç cinsiyetin kadın nöbetlerin lateral. uzun süreli ve nüksedici olması prognozu kötüleştiriş. Akinetik nöbetler birdenbire yere düşme miyoklonüs kısa şok gibi kas grubu kasılmaları bazı şiddetli kronik epilepsilerin ilk tezahürleridir. Petit mal (bkz.) absans nöbetleri çok kere ilk okul yıllarında başlar. Frekansı oldukça yüksektir ama çok kere nöbetler farkedilmez. Hastaların üçte birinden yarısına kadar olan oranında ilerde majör konvülsiyonlar gelişir. Petit mal'in ileri yaşlarda başgöstermesiyle bu ihtimal artar. Akıl geriliği bir istisnadır ama öğrenim performansı çok kere beklenendendüşüktür. Okul çocuklarında genel epilepsi prevalansı yaklaşık binde altıdır. Bütün nüfusta erken başlayan epilepsiden sonra remisyon ve ölüm oranı ve yetişkinlerde geç başlayan epilepsi insidansı ise binde beştir. Yetişkinlerde de genellikle belli bir neden sözkonusu değildir ama kafa travmalarının (bkz.) beyin tü¬mörlerinin metabolik bozuklukların ve serebrovasküler hastalığın etkileri hesaba katılmalıdır (Bkz. NÖBETLER). Epilepsi normal performansı aksatmaz. Tedavinin hedefi de budur. Ama anormal serebral fonksiyon sosyal hayatı aksatıcı nöbetler ve önyargılar nedeniyle hayatın herhangi bir alanında ortaya sorunlar çıkabilir. Çocuklukta başlayan kronik epileptikler grubunda ciddî sorunlar çıkabilir. Nöbet sıklığının kontrolü için uygulanan ilaç terapisi de aynı zamanda ruhsal durum davranış ve motor fonksiyonlar üzerinde istenmeyen etkiler yaratabilir. Örneğin fenobarbiton bazı yetişkinlerde depresyon ve birçok çocukta kontrolsuz aşırıfaaliyet yaratır. Serebral fonksiyon bozukluğu akıl geriliği olanlarda belirgindir ama zekâları iyi düzeyde olan birçok çocuğun normal okul veya çalışma performanslarını hafifçe düşürebilir.
Hastalığın başlama yaşına ve ortama göre çeşitli derecede kişilik değişimi de olabilir. Hiçbir spesifik «epileptik kişilik» mevcut değildir ama davranış bozuklukları aşırı aktivite duyarlılık ve depresyon sık görülür. İntihar oranı yüksektir. Hastaların ufak bir oranında özellikle psikomotor epilepsili (bkz.) hastalarda orta yaşta spesifik bir kronik paranoid hallüsinasyonlu psikoz başlar.
Epileptik nöbetler hem hasta hem de tanıklar için korkutucudur. Korku da hareket kısıtlılığına ve önyargılara yol açar. Hastanın evlenmeden önce epileptik olduğunu bildirmemesi bu evliliği hükümsüz kılmakla birlikte yeterli genetik öğütler verildiği sürece epilepsi evliliği engellememelidir. Epilepsi ile suç işleme arasında bir ilişki olduğu inancım destekleyici deliller azdır.


Epilepsinin Biokimyası


Piridoksin yetersizliği epilepsiyi harekete geçirebilir. Bu vitamin beyinde glutamatın gamma aminobütİrik asite (GABA) dönüşümüyle ilgili enzimlerde bir ko-faktördür. Bunlardan glutamat eksitatör GABA ise inhibitör ileticidir. Bu dönüşümdeki bir blokaj aşırı eksitasyona yani konvülsiyonlara yol açar. Başka bir serebral iletici olan asetilkolin de epilepside rol oynayabilir; çünkü epileptiklerde beyinomurilik sıvısı serbest asetilkolin ihtiva eder oysa normal beyin omurilik sıvısında asetilkolin bulunmaz. Epileptojenik foküslerdeki nöronlarda intrasellüler sodyum düzeyleri aşırı yüksek oysa potasyum düşüktür. Ancak bütün bu araştırmalardaki güçlük anormal nöron eksitabilitesinin muhtemel nedenleri ile bu aşırı aktivitenin metabolik sonuçları arasında ayırım yapmaktır. Böylece henüz idiopatik epilepsinin biokimyasal temelinin bilindiği ileri sürülemez.


Epiloia

(Tüberöz skleroz)
Bu durumda sinir sistemi dahil bütün vücuda birçok tübersi nodüller dağılmıştır. Çeşitli cilt lezyonları arasında burnun iki yanındaki «kelebek-kızartısı» lekeler bu durumun başlıca özelliğidir. Genellikle 4-6 yaşlar arasında belirir ve kalıcıdır.
Klinik tablonun diğer öğeleri ise çok kere epilepsi ve akıl geriliğidir.


Epinefrin

Bkz. ADRENALİN


Ereksiyon

Ereksiyon ya da intiaz korporal venoz si-nüslerdeki verilerin kanla şişmesi dolayısıyla penisin (klitorisin) sertleşip büyümesidir. Sönük penisin boyutlarındaki değişimler bir fallografla ölçülerek cinsel uyarı işareti olarak kullanılabilir. Uyku sırasında özellikle rüya görülürken fasılalı olarak penis ereksiyonu olur. Bu «sabah ereksiyonu» olarak belirir. Priapizm sürekli ve acı veren ereksiyondur ve irri-tatif bir pelvis lezyonundan ya da venöz sinüslerde tromboz yaratan bir kan diskrazisinden ileri gelir. Kantaridlerle zehirlenme de buna yol açabilir. Cinsel uyarı serebral kortekste ve limbik sistemin subkorteks yollarında başlar. Sinir impulsları daha sonra hipotalamusdan geçerek omuriliğe iner ve piramidal yollarla pel-vise ve nervi erigentes ile genital organlara ulaşır. Birinci ikinci ve üçüncü sak-ral sinirlerin stimülasyonu parasempatik fibriller aracılığıyla ereksiyon yaratır. İkinci üçüncü ve dördüncü lomber sinirlerin sempatik köklerinin stimülasyonuyla da ereksiyon geçer.


Erkek Protestosu

Bazı kadınlardaki aşağılık duygularının ortak yönleri erkeklerle yarışma olan birkaç değişik aktiviteyle bilinçdışı ifade bulduğunu varsayan bir Adler kavramıdır: Spor entellektüel politik veya bir sürü değişik aktivite sözkonusu olabilir.


Erken Ejakülasyon


Erken ejakülasyon erkekte koitusdan önce veya hemen sonraki ejakülasyondur. Cinsel güç normaldir. Normal erkeklerin yaklaşık dörtte üçünde koitusdan sonra iki dakika içinde ejakülasyon olur. Bazı erkekler özellikle kişilikleri nörotik olanlar cinsel heyecanı kontrol edemediklerinden orgazmı yeterince geciktiremeyerek cinsel eşlerini tatmin edemezler.
Tedavi yöntemi kadının tekrarlı olarak penisi pre-orgazmik heyecan düzeyine varıncaya kadar vagina dışında stimüle etmesi sonra da detümesans yaratmasıdır. Bu aktivite yirmi dakika süreli ejakülasyonsuz ereksiyon sağlanıncaya kadar sürdürülür. Koitle ilgili anksiete önemli bir faktör olarak mevcutsa anksiolitik ilaçlar yararlı olabilir.


Etkilenme Fikirleri

Kişinin düşüncelerinin duygularının veya bedeninin birtakım dış güçlerle etkilendiği hissine kapılmasıdır. Bunlar pasiflik duygularından (örneğin düşüncenin dışardan kontrol edildiği veya gücün sömürüldüğü hissi) veya taktil hallüsinasyonlardan ileri gelebilir. Fikir bu mekanizmayı açıklayıcı sözlerle dile getirilir (örneğin radyo veya radar etkisi). Bu semptom karakteristik olarak şizofreniktir.


Etoloji

Özellikle doğal ortamındaki davranışın incelenmesidir. Etoloji davranışçılık ve içgüdü psikolojisi için kullanılan bir terimdir. Etolog kuşların hayvanların böceklerin ve balıkların davranışlarıyla ilgilidir ve genellikle bir zoologdur. Davranıştan. bu davranışın anlamı çıkarılır. Doğal tanıma (bkz.) (bazı davranış kalıplarının spesifik zamanlarda gelişmesi) harekete geçirici (spesifik davranış için spesifik bir stimülasyon) ve yer değiştirme aktivitesi (bir stimulusa tepki olarak yersiz davranış) önemli etolojik kavramlardır.

Evlat Edinme

Bazı memleketlerde evlât edinme ihtiyacının yasallaştırılması evlenmemiş annenin çocuğuna bakma yeteneksizliği veya isteksizliği sonucunda ortaya çıkar. Ender olarak bir çocuğun kimsesiz kalması veya evli bir kadından evlilik dışı bir ilişki dolayısıyla dünyaya gelip kadının eşinin bu çocuğu kabul etmemesi gibi değişik durumlarda da evlât edinme gereği ortaya çıkar. Evlât edinme muamelesinin yasal işlemleri tescil edilmiş bir evlât edinme derneği bölgesel bir makam veya «üçüncü şahıs» aracıyla olan evlât edinmelerde de hem istenmeyen çocuğun annesi hem de müstakbel manevî ebeveyn ile temas kuran ehliyetsiz bir kişi tarafından yürütülür. Resmî bir teşkilât aracıyla evlât edinmenin sayısız yararlan vardır. Evlenmemiş gebe kadının çocuğu doğmadan önce bir hekimle konuşarak dünyaya getireceği bebekle ve bebeğin geleceğiyle il gili sorunları açıklığa kavuşturması özellikle yararlıdır. Annenin çocuğun babasıyla hemen evlenmesi sözkonusu olmadığı zaman hekim annenin çocuğundan ayrılıp ayrılmaması hususunda anneyle tartışmalara girişebilir. Bu konuda sarsılmaz kurallar yoktur fakat genellikle hekimin dogmatik öğütler vermekten çok karşısındakini dinleyip bilgi vermesi daha iyi olur. Annenin emosyonel sağlığı çok büyük bir önem taşımaktadır. Akıl dengesini belirlerken aile dışında tatmin edici ilişkiler kurabilme yeteneği ve geleceğiyle ilgili düşüncelerinde gösterdiği gerçekçilik derecesi izlenecek faydalı kılavuzlardır. Müstakbel ebeveyn evlât edinme talebiyle mahkemeye başvurduğu zaman yargıç ilgili bir bölgesel yönetim üyesini veya bir görevliyi «velî» tayin eder. Önce annenin serbestçe rıza gösterdiğini sonra da talep edilen evlât edinmenin çocuğun menfaatlerine uygun olduğunu saptar. Velî çocuğun babası farzedilen kişiyi aramakla hiçbir surette sorumlu değildir. Evlât edinme talebini kabul edip etmeme kararı verilirken (mahkemenin böyle bir talebi kabul etmemesi de olağan değildir) velînin sunduğu rapora dayanılır. Bir çocuğun evlât edinilmeye uygun olup olmadığı hususunda hekimin görüşlerine başvurulabilir ve çocuğun annesinin (biliniyorsa ayrıca babasının) sağlık durumları göz önünde tutulur. Hekimden bebeğin sağlığıyla ilgili bir rapor da istenebilir. Son olarak da hekimden evlât edinmek isteyen çiftle ilgili bir referans bilmesi istenebilir.
Çocuğun annesinin sağlık durumunu değerlendirirken kabataslak bir bilgiden daha fazlasını edinebilmek pek olağan değildir. Bununla birlikte bebeğe kalıtım yoluyla geçebilecek epilepsi astım ve diabetes mellitus gibi hastalıkların bebek için önemli bir tehlike yaratacak nitelikte olmamasını unutmamak gerekir. Entellektüel yönden geri olan bir annenin çocuğunda da aynı gerilik olabilir ama birtakım akademik iddiaları olmayan bir aile bu çocuğu evlât edinmek istediği zaman bu husus bir önyargı yaratmamalıdır.
Bir çocuğun zekâsını değerlendirerek büyüdüğü zaman zekî olup olmayacağını önceden kestirmek imkansızdır. Dolayısıyla evlât edinilmeye uygun olup olma¬dığını saptamak amacıyla yapılan mua-yene yalnızca fizik hastalıkların sözkonusu olmadığından ve çocuğun normal bir gelişme gösterdiğinden emin olmak için yapılmalıdır.
Halihazırda İngiltere'deki çocukların % 1 - 2'si evlât edinilmektedir. Özellikle çocuk altı yaşından önce kendisini evlât edinen ailenin yanma verilirse bunlardan çoğu başarılı olmaktadır. Oysa evlât edinilen çocuklardaki psikiyatrik bozukluklar incelendiğinde bozukluk oranının evlât edinilmemiş gruptaki çocuklara göre iki misli olduğu görülmüştür. Birçok çocuğun kişiliklerini ispat (personal iden-tity) krizleri geçirdikleri adolesans dönemi evlât edinilmiş bir çocuk için özel problemler getirmektedir. Eğer evlât edinen çift dengeli bir ev yaşantısı sağlayamamış veya çocuğun ebeveyni olmalarına yol açan durumlarla ilgili olarak çocukla aralarında rahat bir anlaşma kuramamışlarsa bu özellikle güç bir dönemdir.

Evlenmemiş Anneler

Son zamanlarda toplumumuzdaki değişimler gayrı meşru gebeliğin kadına sürdüğü lekeyi önemli oranda azaltmakla birlikte bu durum hâlâ önemli bir psikiyatrik bozukluk nedenidir. Gebelik emosyonel bakımdan kabul edildiği ve kadın toplum tarafından reddedilmediği zaman bile ciddî pratik ve malî sorunlar çıkabilir. Bu koşullarda gebelik sırasında emosyonel denge kararsızlığı ve kusma daha da kötüleşir. Şizofrenik ve depressif loğusalık psikozları evlenmemiş annelerde evlilere kıyasla daha sık görülür. Gebe kadında kişilik anormalliği olduğu takdirde doğum ve çocuğun sorumluluğunu yüklenme stress'i belirgin psikiyatrik bozuklukla sonuçlanabilir. Prognoz kişilik bozukluğuna ve dış koşullara göre değişir.

 
Son düzenleme:
F


Fakomatozlar


Fakomatozlar sık sık şiddetli akıl geriliğine eşlik eden bir genetik vakalar gru budur ve başlıca patolojik etki alanı cilt ve santral sinir sistemidir. Birçok vakada selim sinir tümörleri olan ve Grekçe bezelye anlamına gelen «fakomata» adıyla bilinen retinadaki sinir tümörlerinin mevcudiyeti dolayısıyla bunlar için fakomatoz terimi kullanılmaktadır. Fakomatozlar arasında tüberöz skleroz (bkz.) ve SturgeWeber sendromu (bkz.) olup her ikisi de sık sık şiddetli akıl geriliğine eşlik eden durumlardır.


Fantom Organ

Ampütasyon veya duyusal yollardaki bir müdahaleden sonra insanın bir organını hâlâ taşıdığı yanılgısı devam edebilir. Kol ve bacaklarla ilgili olarak bu durum «fantom organ» fenomenine yol açabilir. Fantort organ hissi normal durumlarda genellikle yoktur ama psikolojik stress veya fizik bozukluk dönemlerinde kişi bunu yine hissetmeye başlar. Fantom bacak acıyabilir veya acımayabilir. Bu acı devam ettiği ve tedaviye cevap vermediği zaman bir psikiyatriste başvurulmalıdır. Bazan traktotomi hattâ lökotomi gibi nöroşirürjik müdahale gerekebilir. Fantom bacaktaki entraktabl bir acı sonucunda intihar da görülebilir.


Fellasyo

Fellasyo erkek genital organlarının ağıza stimülasyonudur. Kadın erkeğin penisini ağzına alır. Fellasyo bir koit öncesi stimülasyon biçimi olarak normal ve uyumlu evliliklerin % 50'sinde uygulanmaktadır. Ayrıca seçtikleri bir cinsel aktivite yöntemi olarak bazı homo¤¤¤¤üeller de sık sık fellasyo uygulayabilirler.



Fenilketonüri

Fenilketonüri fenilalanin hidroksilaz enzimi yetersizliğinden ileri gelen otosomal resessif kalıtsal bir amino asit metabolizması bozukluğudur. Rapor edilen insi-dans 25000 - 10000 doğumda bir arasında değişmektedir. Vücut sıvılarında yüksek fenilalanin seviyeleri bulunur ve biokimyasal teşhis serumda fenilalanin seviyesine dayanır. Ferri klorür ilâvesiyle veya fenilpirüvik asit mevcut olduğu zaman renk reaksiyonu veren Phenistix şeritleri kullanılarak yapılan idrar testleri teşhis için başlı başına yeterli değildir.
Klinik özellikler arasında saç seyrelmesi cilt ve göz rengi değişimi kafa küçülmesi hiperrefleksi hiperkinez birkaç vakada çocuklukta epilepsi ve enfantil ekzema vardır. Akıl geriliği hemen her zaman şiddetlidir ama birkaç kuraldışı sporadik vakada zekâ fonksiyonu normal sınırlar içindedir.
Fenilketonürinin genetik taşıyıcıları (he-terozigotlar) klinik bakımdan görünüşte normaldir ama taşıyıcı durumu biokimyasal yoldan saptanabilir.
Diet tedavisiyle bir dereceye kadar başarı kazanıldığı ileri sürülmüştür. Doğumdan kısa bir süre sonra bu bozukluk teşhis edilir edilmez diet tedavisi başlatılmalıdır. Bu tedavi fenilalanin oranı düşük bir diet uygulanmasından ibarettir ve vücuttaki fenilalanin seviyelerinin düzenli olarak kontrolü şarttır. Diet tedavisinin durdurulacağı yaş tartışmalıdır ama 4-6 yaşlar arası ileri sürülmüştür. Bkz. KALITSAL METABOLİZMA BOZUKLUKLARI


Fenilpirüvik Oligofreni

Bkz. FENİLKETONÜRİ


Fenotiazinler


Fenotiazinlerin psikiyatride son derece önemli bir etkileri olmuştur ve modern psikofarmakoloji 1952 yılında bu serinin prototipi olan klorpromazinin geliştirilmesiyle başlamıştır.
Bu bileşiklerin hepsi fenotiazin çekirdeğinden türer (bkz. ŞEKİL) Pozisyon 10'daki yan zincirin niteliğine göre özellikleri bakımından az farklılık gösteren üç alt grup mevcuttur. Klorpromazin ve promazini kapsayan amino grubu sedatif ve belirgin postüral hipotansif etkiler ama nispeten az ekstrapiramidal bozukluk etkisi gösterir. Trifluoperazin perfenazin ve flufenazini kapsayan piperazin grubu ise nispeten hafif bir sedasyon veya hipotansiyon etkisi gösterir ve bu bileşikler aktivasyon gerektiği zaman seçilir; ekstrapiramidal etkiler belirgindir. Üçüncü grubun piperidin yan zinciri vardır ve amino grubuyla piperazin grubu arasında özellikler gösterir. Başlıca türevleri tioridazin ve perisiyazindir.
Fenotiazinler metabolizma yollarını birkaç değişik yerde bloke ederler ve katekolamin metabolizması üzerinde genel bir inhibitör etki gösterirler.
Bu bileşikler gastroentestinal yoldan hemen absorbe olurlar ve etkileri bir saat içinde belirir. İtrah oranı her bileşiğe göre değişir ama tedavinin durdurulmasından sonra total eliminasyon çok kere birkaç hafta sürer.
Başlıca psikiyatrik etki trankilizandır ve şizofreni tedavisinde fenotiazinlerin kul. lanımı bu etkiye bağlıdır. Affektif bozukluğun yoğunluğu azalınca delüzyonlar ve ha Uüsinasyonlar gibi spesifik psikotik semptomlar silinir düşünce düzene girer ve daha uygun emosyonlar gelişir. Yüksek dozlarda dramatik bir semptom kontrolü sağlanır davranış bozukluğu sınırlanır psikomotor aktivite ve mani kontrol altına alınır; agresyon kanalize edilir; ajitasyon ve anksiete çözümlenir.
Fenotiazinler şizofreni ve manik depreşsif psikozların tedavisinde yaygın olarak kullanılır. Ayrıca konfüzyon durumları epilepsi demans ve Huntington köre si gibi organik beyin sendromlarında da değerli bir yer tutarlar. Genel olarak akut bozukluk sedatif bir fenotiazin gerektirir ve bir kriz sırasında parenteral uygulama uygundur. Rehabilitasyon girişimlerinde aktivasyon etkili bir fenotiazinin kullanılması inisiyatif ve aktivitenin asgarî müdahaleye uğramasını sağlar. Psikiyatrik hastalara ilaç almaları bakımından güvenilemez ve bu vakalarda depo flufenazin en an tat ve dekanoat idame terapisi için yararlıdır. Bir ilâ dört haftalık süreli fasılalarla intramüsküler enjeksiyonlar uy-gulanır.
Ajite depresyon bir fenotiazin ve antidep resan kombinasyonuyla tedavi edilebilir. Nörotik hastalıkta fenotiazinler daha düşük dozlarda çok kere minör trankilizanlara ilâve olarak kullanılır. Yüksek dozlarda en sık görülen yan etki parkinsonizmdir ve profilaktik olarak verilen antiparkinsonizm ilaçları yararlı olabilir. Diğer ekstrapiramidal sendromlar (bkz.) arasında akathisia (bkz.) distonik reaksiyonlar okülogirik krizler ve tortikollis (bkz.) vardır. Hastaların yaklaşık % l'inde toksik konfüzyon durumları ve yaşlılarda gerçek kadar canlı hallüsinasyonlar belirir. Entrahepatik obstrüksiyon tipinde bir sarılık allerjik tepkiden ileri gelebilir ve kullanılan bileşiğe göre hastaların % 0.1 ve % 4 arasında değişen bir oranında iki ilâ dört hafta içinde belirir. Agranülositoza ender rastlanır. Bu etkilerden her ikisi de tedavinin hemen durdurulmasını gerektirir. Fenotiazinler epi-leptojeniktir ve bazan grand mal konvül-siyonlara yol açabilirler; genellikle yalnızca dozajın düşürülmesi yeterlidir. Özellikle uzun süreli klorpromazin ve tioridazin dozları kalb üzerinde muhtemelen kinidine'e benzer bir etki göstermeleri dolayısıyla ölüme yol açabilirler. Fotosansitivite gerçek bir sorun olabilir ama açık cilt yüzeylerinde ültraviyole ışınlarını süzen bir krem kullanılarak bu etkiden kaçınılabilir.
Diğer olağandışı yan etkiler arasında amenore laktasyon diürez diabetes mellitus şiddetlenmeleri keratokonjunktivit pigmanter retinopati hipotansiyon taşikardi kilo artışı bulanık görme ağız kuruması empotans cilt kızartıları ve pruritus vardır. Bu yan etkilerden birçoğu rahatsız edicidir ama genellikle terapiyi sürdürmek mümkündür. Nörotik ve psikotik hastalıkta fenotiazinlerin normal doz sınırları. Dozaj münfe. rit vakalara göre belirlenir.


Fetişizm

Portekizcede «uğur» anlamına gelen kelimeden türeyen fetişizm genellikle duyusal nitelik taşımayan canlı veya cansız bir nesnenin cinsel uyarım için değişmez ve tek bir stimulus haline geldiği bir cinsel sapıklıktır. Sık görülen fetiş nesneleri arasında pardesüler kürkler saç pabuçlar kauçuk eşyalar sigaralar ve deri eşyalar vardır. Fetişist kişi bu nesneleri elde etmek için suç da işleyebilir. Birçok fetişist evlenir ve eşi bu fetişe katıldığı sürece (¤¤¤¤üel pikantizm) cinsel güce sahiptir. Bu durum etyolojik olarak bazan beyin travmasıyla özellikle lobus temporalis epilepsisiyle ilgilidir. Tedavi için a versiyon terapisi (bkz.) uygulanır ve evli çiftlere psikoterapi sırasında öğüt verilir

Fikir Kaçışı

Manik (bkz.) hastaların konuşmalarının karakteristik bir özelliği. Konuşmanın baskısı arttıkça hastanın düşüncelerinin yönü bir konudan öbürüne geçer. Bu geçiş «fikir kaçışını» oluşturur. Geçişler çok kere ilgisiz sözcüklerin telâffuzundaki benzerliklere dayanır («Ses Çağrışımları») ve bilinçsiz olsa bile gerçekten nüktelidir. «Tabiî hasta değilim. Hasis bile değilim. Annem cömert bir kadındı şerefliydi. Şerefinize. Ben İskoç viskisi içerim. Size de İskoç musunuz? Yoksa yalnızca bir psikiyatrisi misiniz? Psikiyatristlerle ilgili bir fıkra biliyorum...»


Fikirler

Kognitif proçeslerin bilinçli veya sübjektif karşılıkları arasında algılar (bkz.) (yani yakın çevrenin zihindeki temsili) imajlar (daha önceki duyusal yaşantının zihinde yeniden canlandırılması) kavramsal ve simgesel proçeslerle ilgili semantik önem taşıyan düşünceler (bkz.) vardır. İmajlar ve düşünceler için daha genel olan fikir terimi kullanılır. Birkaç psikiyatrik durumda patolojik fikirler gelişir. Örneğin etkilenme fikirleri (bkz.) (yani dışardan kontrol edilme fikirleri) şizofrenide (bkz.) sık görülür. Şizofrenide ayrıca primer yanılgılar (bkz.) da görülür. Bu gibi patolojik fikir gelişimlerinin kaynakları belli değildir ve normal düşünce akışıyla ilgileri yoktur. İç direnci yenen sübjektif bir zorlanma duygusuyla beliren fikirler obsesyonel durumlarda tipiktir. Bkz. KOGNİSYON ALGILAMA


Fiksasyon

Psiko¤¤¤¤üel gelişimin olgunlaşma proçesinin belli bir noktasında duraklamasıdır. Bu olgunlaşmada geçici süresiz ve normal bir blokaj olabilir veya daha sürekli ve patolojik olup nevrozlara veya kişilik sapmalarına yol açabilir. Bu terim Freud tarafından psikodinamik kişilik gelişimine ilişkin olarak kullanılmıştı. Freud'a göre gelişimin oral anal veya fallik safhalarında fiksasyon başgösterebilmektedir. Bu safhalardan birindeki fiksasyonun cinsel sapmalara neden olduğu ileri sürülmektedir. Böylece bu safhalardan biriyle ilgili organ anormal cinsel ilgi ve aktivitenin foküsü olmaktadır. Bkz. ÇOCUKLARDA ¤¤¤¤ÜALİTE


Fizik Bağımlılık


Dünya Sağlık Teşkilâtının ilaç bağımlılığı tanımında fizik ve psikolojik bağımlılık (bkz.) arasında bir ayrım yapılmaktadır. Bu ayrım oldukça keyfî olmakla birlikte pratik yararları vardır. Fizik bağımlılık fiziksel olarak belirlenen abstinans semptomlarından kaçınmak için hastanın ilacı almayı sürdürmek bakımından duyduğu gerçek bir fizik ihtiyaç anlamına gelir. Bu semptomlar kullanılan ilaçlara göre değişir ama konfüzyon ve konvülsiyon gibi semptomları kapsar. Birçok kişi fizik bağımlılığın psikolojik bağımlılıktan daha büyük bir anlam taşıdığı kanısındadır. Bkz. İPTİLÂ


Fizik Tedavide Özel Yöntemler

Nasıl hiçbir zaman «pireksi için penisillin» verilmemesi gerekirse hastada tam bir değerlendirme yapılmadan ve semptomatolojinin nedeni anlaşılmadan psikiyatrik semptom için ilaç veya başka bir fizik tedavi de uygulanamaz. Hekim değerlendirmeden elde ettiği bilgilere dayanarak tedavisini tasarlamalıdır. Ancak bu yoldan fizik çarelerden ne bekleyebileceğini ve genel sosyal ve psikoterapötik işlemlerle bunların nasıl kombine edilebileceğini belirleyebilir.
İster depresyon ister mani ve ister şizofreni olsun hastalığın endojen öğesi ne kadar büyük olursa böyle bir biokimyasal bozukluğu değiştirmek için tasarlanan fizik tedaviler de o kadar etkin olur. Böylece tipik bir endojen depresyonda antidepresan ilaçlar veya ECT nin hastayı iyileştirmesi ihtimali vardır; diğer tedaviler nispeten küçük bir rol oynar. Oysa kişilik veya reaktif faktörlerin belirgin olduğu vakalarda antidepresan ilaçların hastanın güçlükleri karşılayabilmesini ve hattâ psikoterapötik yardımla sonunda bunları yenmesini başarmaya yeterli olsa bile yalnızca kısmî bir düzelme sağlaması beklenebilir. Böyle bir vakada hasta sorunlarına uyum gosterebilinceye kadar antidepresan ilaca bir iki yıl devam edilmesi gerekebilir. Bu «idame» tipi terapi şizofrenili hastalarda sık kullanılır ve bazı vakalarda Özellikle hastalığın yeterince kontrol edilemediği durumlarda süresiz uygulama gerekebilir çünkü hastalığın nüksetmesi bu hastaların akıl sağlığında kalıcı bir zarara yol açabilir. Özellikle nörotik hastalarda fizik tedavilerin hedefi spesifik bir biokimyasal bozukluktan çok semptomların giderilmesidir. Nörotik kişilikli hastalarda tek veya kümülatif tipte bir semptomu yenemedikleri zaman nörotik semptomlar gelişir. Sıhhatsizlik insomnia veya kilo kaybı hastanın hayatı karşılamada çektiği güçlüğü arttırarak kolayca kısır bir döngüye yol açabilir; böylece artan semptomlar daha fazla yetersizlik ve dolayısıyla daha çok semptom yaratabilir. Böyle bir hastada semptomları gidermek için başvurulan fizik tedbirler yalnızca hastanın güçlüklere göğüs germesini değil işine dönmesini ve kişiliğini dengeye kavuşturmasına yardım eden sosyal ve diğer ilgilerini geliştirmesini sağlar. Bu amaçla hipnotikler trankilizanlar bazan uyku terapisi modifiye insulin veya narkoanaliz kullanılabilir. Ancak bu ilaçları kullanırken hastaya birşeyler yapmasına yardım etmenin amaçlandığını hatırlamak da önemlidir. Yalnızca semptomların giderilmesi için trankilizan verilen hastalar temeldeki sorunun değişmesi için yardım edilmediği takdirde kolayca bu ilaçlara bağımlılık kazanabilirler. Öte yandan bazı hastalarda kişilik veya reaktiflik faktörleri öylesine entraktabl'dır ki hekim hastanın sosyal kapasitelerini kaybetmesini beklemektense semptomları gidermek için ilaç tedavisini süresiz olarak uygulayabilir.


Flexıbılıtas Cerea

Flexibilitas cerea bir otomatik itaat (bkz.) tezahürüdür ve hasta kollarıyla bacaklarının rahatsız pozisyonlara getirilmesine itiraz etmediği gibi bu pozisyonları bozmadan durur. Hastanın bu pozisyonlara getirilmesi sırasında «balmumu» niteliğinde çok hafif bir direnç hissedilir. Bu durum şizofrenide (bkz.) karakteristiktir ama diffüz beyin bozukluklarında da görülür. Bkz. SABİT POZİSYON

Fobi

Fobi önemli bir tehlike kaynağı olmayan bir nesne veya durumla karşılaşma sıra* smda duyulan inatçı ve aşırı korkudur. Fobilerin başlıca üç Öğesi vardır: Korkulan nesneyle karşılaşıldığı zaman sübjektif korku veya anksiete yaşantısı; bu tür ilişkiyle ilgili fizyolojik değişimler ve bu nesneden kaçınma veya kaçma davranışları. Dolayısıyla gerçekten fobik olan hastalar ender olarak korku duyarlar çünkü kendilerine anksiete veren nesnelerden veya durumlardan sürekli olarak kaçarlar. Fobik nevroz teşhisi koyulan vakalarda fobiler diğer psikiyatrik semptomlarla birlikte görülebilir veya başka psikiyatrik sendromlara eşlik edebilir. Primer depressif hastalıklarda çok kere özellikle agorafobik çeşitten hafif fobik semptomlar görülür; bunlar bir fobi tablosu gösterdiklerinden temeldeki depresyon maskelenir. Fobiler başka sorunlarla aynı zamanda mevcut olduklarında tedavi primer bozukluğa yönelik olmalıdır. Primer fobik nevrozlar başlıca üç tiptir agorafobi (bkz.) ve klaustrofobi (bkz.) spesifik fobiler (bkz.) ve sosyal fobiler (bkz.). Dördüncü grup olan «çeşitli fobiler» ise öldürme bıçaklama ve kesme korkuları dahil olmak üzere belirgin fobik nitelikler taşıyan hastalık korkularını ve obsessif semptomları kapsar. Belli başlı dört fobi tipi neden seyir ve tedavi bakımından farklı olup bu ansiklopedide ayrı ayrı ele alınmıştır.


FOBiK ANKSiETE

Bkz. ANKSIETE NEVROZLARI FOBI ANKSIETE



FOBiYE - KARŞI MEKANİZMALAR

Korkulan ya da korkutucu bir nesne ya-hut duruma duyulan yaklafma arzusu ve-ya davranifidir. Hafif fobik kifiler yahut korkularim yenmeye gahsanlar bu gibi durumlari secer ve tekrar tekrar bu du-rumlara girerler. Fobiye - karfi davrams korkutucu oyunlann kasten tekrar tekrar oynandigi bir gocuk oyununu andirir. Davranif siirdiiruldukce azalan anksiete-yi zevk duygusu izledigi işin bu davraniş gosterilir; giig bir sorunun iistesinden gelmenin verdigi zevk duygusu da gittikçe artar.


Folie a Deux

Bu terim yakm iliskileri olan iki kisinin ayni zamanda ayni a'kil hastahgindap mustarip olmalan fenomeni igin kullani-hr. Hasta kisiler genellikle ya ayni aile-nin bireyleri (kari-koca) ya da yakm ilis-ki kurmus kisilerdir. Affektif bozukluk-lar bu tipte belirmekle birlikte bu terim daha 50k ozellikle deliizyonlarm her iki kisi tarafmdan hissedildigi ve her ikisininde aym eylemlerde bulunduklari paranoid durumlar (bkz.) igin kullanihr. Bazan ikiden fazla sayida kisi etkilenir. Kisa bir sure once Amerika'da birlikte yasayan birtakim grup iiyeleri rasgele amacsiz cinayetler islemislerdir. Gruptaki bir iiye-nin ifadesine gore bu kisiler grubun liderinin yaydigi bazi inanclar izlerine eylemde bulunmuslardir. Bu tip vakalarda or-taklardan biri obiiriiniin etkisi altindadir ve aynldiklan takdirde (ornegin biri hastahaneye yatmldiginda) daha uysal olanimn hastahgi siiratle hafifler.


Folie De Doute ( Şüphecilik )

Obsesyonel bir diisiince bicimi olarak sii-rekli siipheciliktir. Hasta havagazi mus-Iugunu kapayip kapamadigindan sigara-sini sondiiriip sondiirmediginden yahut kitaplarim yerine diizenli olarak kaldinp kaldirmadigindan hep siiphe eder ve bu-nu defalarca kontrol eder. Bkz. KOMPULSiYON


Folie De Toucher

Nesnelere dokunma kompulsiyonu obses-sif kompiilsif nevrozlu hastalarda (ayri-ca normal gocuklarda da) gorülür.


Forniks

Forniks hippokampusdan cikarak primi-tif korteksten hipotalamusa giden direkt iletim sistemlerinden birini olusturur. Fibrilleri mamiller cisimlerde ve tuber cinereum'da son bulur. Forniks bbylece limbik sistemdeki entegral bir baglanti alanidir.


Frekans Dağılımı

Frekans dagilimi siijelerden elde edilen bir seri degere gore hazirlanan bir tablo-dur (bkz. TABLO). Bu tablo belli bir karakteristigin ele alman grupta ne fre-kansla mevcut oldugunu gosterir. Bu gbzlem frekansi ayrica grafik bigiminde de ifade edilebilir (bkz. HISTOGRAM). Bkz. ORTALAMA DEGER MEDIAN MOD DAGlLIM ALANI NORMAL EGRİ.


Frengi

Son yillarda ziihrevi hastahk insidansin-da bir yiikselme goriilmekle birlikte In-giltere'de rapor edilen yeni frengi vaka-larinin sayisi yilda yaklasik 1300 ile sa-bit kalmistir - bu da kabaca erkeklerde 100000'de 4-5 ve kadinlarda 100000'de birdir. A.B.D.'deki or an ise kabaca bu-nun iki mislidir ve bu ulkedeki degisik alanlarda elde edilen rakamlar ziihrevi hastahgin yayilmasmda rol oynayan sos-yal faktorlerden otiirii biiyiik degiskenlik gosterecektir. Bir zamanlar akil geriligi-nin bnemli bir nedeni olan konjenital frengi gebe kadinlara uygulanan rutin arastirma ve mevcut tedaviler dolayisiyla simdi son derece seyreklesmistir. Primer enfeksiyonun baslamasindan son-ra birkac ay icinde santral sinir sistemi-nin etkilenmesi klinik belirtiler olmasa bile mononiikleer hiicre ve globulin ar-tisi ile beyin - omurilik sivismda muhte-melen pozitif bir Wasserman reaksiyonuy-la teshis edilir.
Tersiyer noro-frengide Lange kolloidal altin testi ya «paretik» bir egri (ornegin 5542210000) ya da «luetik» bir egri (13554210000) gosterir. Vaskiiler ve perivaskuler enflamasyonun kan dolasimmda bozukluga ve yer yer nekroz ile gevrede fibrotik reaksiyona (gumma) yol a§tigi meningovaskiiler f rengide santral sinir sistemi sekonder ola-rak etkilenir. Ote yandan spiroketler beyin ve omuriligi dogrudan dogruya da et-kileyebilir ve sonucunda delilik genel paralizi (GPI) tabes dorsalis veya bu du-rumlarm kombinasyonlari gelisebilir. Tabes dorsalis lokal bulgular olmadigi za-man erken safhalarda krizler ve «simsek» agrilan nedeniyle histeriyle kariftirilabi-lir. Serebral frengide gesitli norolojik be-lirtilerin yanisira bas agrisi anksiete apati hafiza ve zeka bozulmasi da gorii-liir. Yetiskinlerde konviilsiyonlann bas-gostermesi üçüncü sinir felci optik atrofive gem} normotansif siijelerde hemipleji gibi durumlarin hepsi nbro-frengi siiphesi uyandinr. Pupilla'da Argyll-Robertson belirtisi (mesafeye cevap veren fakat i§i-ga cevap vermeyen goz bebegi) sik rast-lanan bir norolojik belirtidir. Bkz. ENFEKSIYONDAN ILERI GELEN AKIL SEMPTOMLARI



Frijidite

Frijidite kadinin cinsel bakimdan uyari-lamamasi ve hetero¤¤¤¤iiel bir temasta orgazma varamamasidir. Ilk koit girisim-lerinden itibaren mevcut frijidite gogun-lukla olgunlasmamis histerik kisilikli hastalarda goruliir 50k kere norotik semp-tomlara eslik eder ve temelinde homosek-siialite (bkz.) olabilir. Normal bir cinsel tepki doneminden sonra basgosteren se-konder frijidite ise kadinin asm istekler-de bulunan alkolik kisisel temizlige ozen gostermeyen kocasina karsi cinsel il-gisini veya yalnizca ona baghligmi kay-betmesinden ileri gelir. Gebelikten sonra frijidite kronik bir logusahk depresyo-nu semptomu olabilir. Menopozdan sonra kadmdaki orgazmik tepkide biolojik bir azalma olduguna ilifkin hicbir delil yok-tur. Oysa ileri yaslarda bbyle bir azalma sozkonusu olmaktadir. Cinsel uyarim hizi niifusta normal bir da-gihm gbsterir. Bazi kadmlar yapisal olarak yavas bir orgazmik tepkiye yatkmdir-lar ve orgazma varma hizmda eslerine ayak uydurabilmeleri igin onunla aylar-ca veya yillarca sicak dengeli bir iliski siirdiirmeleri gerekir. Kadinin esi erken ejakiilasyondan (bkz.) mustarip oldugu takdirde bu giigliik biisbiitiin artar. Her iki ese de psikoterapiyle tavsiyelerde bulunmak bozuklugun karsihkh hosgo-riilmesini eslerin egitimini ve korkular-la endiseleri gidermeyi amaglar. Frijidite-nin yamsira gbriilen kisilik bozukluklari ve homo¤¤¤¤iialite daha uzun siireli bi-reysel psikoterapi gerektirir. Erkek cin-siyet hormonlarmin kadindaki cinsel uyarimi arttirdigi bilinir ama bu mad-deler gok kere istenmeyen erkeklestirici etkiler gosterirler. Bkz. DISPARONi VAGINISMUS

Frotorizm

Frotorizm erkegin orgazm yaratmak ama-ciyla genital organlarini kadimn giyimli kalgalanna siirmesidir. (^ogunlukla tren asansor veya demiryolu platformu gibi kalabalik yerlerde gergeklestirilir. Yine kalabalik yerlerde bir kadinla erkek dir-seklerini yahut bacaklarini birbirlerine siirterek karsihkli erotik uyarim yarata-bilirler. Bunun gevreden anlasilmasi kor-kusu yaratilan cinsel heyecanda biiyiik bir rol oynar.


FUG

Siijenin evinden veya isinden ayrihp do-lastigi bir bilinglilik durumu degisimi-dir. Fiig durumu gok kere depressif bir hastahk ortaminda gelisir ve bazan inti-harin simgesel bir karsihgi olarak belirir. Epilepside (psikomotor nobetler) goriilen otomatik davrams spektrumunun bir par-gasi olan fiig ile birlikte akil bulutlanma-si gergekdisi duygulari veya «deja vu» (bkz.) halliisinasyonlan ve ruhsal du-rumda degisimler (korku ofke depres-yon vs.) goriiliir. Histerik bir fiig kisi-nin kagma zorunlugu duydugu dayanil-maz bir durumla ilgilidir; gok kere bu olay konusunda kismen yahut tam amne zi mevcuttur. Organik beyin travmasinda (ornegin kafa travmasindan sonra) da fiig durumlan basgosterebilir.
 
Son düzenleme:

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst