Türkiye'de ilk Mobil & PC Aynı Anda Metin2 Oyna. Triarchonline kalıcı ve uzun ömürlü yapısı ile 24 Temmuz'da açılıyor. | 1-99 Mobil Metin2 Triarch HEMEN TIKLA!
Lider ve Demagog
(Şevket Süreyya Aydemir)
KİTABIN ADI : Lider ve Demagog
KİTABIN YAZARI : Şevket Süreyya AYDEMİR
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Remzi Kitapevi
BASIM TARİHİ : Eylül 1997
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Türkiye`de uzun yıllar boyunca temelde değişiklikler olmadığını görüpte karamsarlığa düşenlere; Türk milletinin büyük önderi Mustafa Kemal ATATÜRK`ün yolunda yürüyerek yeni ufuklara ve modern türkiye`ye ulaşılabileceğini anlatmaktır.
KİTABIN ÖZETİ
Lider, bir önder şahsiyettir. Demagog ise liderin taklitçisi, siyaset adına oyun bozanlık yapan sahtecisidir. Bu sahtekarlar, eğitimden yoksun yada eğitimi yetersiz ülkelerde hiçbir vicdan sorumluluğu duymadan halk önünde esen rüzgara göre konuşan, kendine geçer akçe saydığı ucuz sloganlarla halk önünde düzenbazlık yapanlardır. Örneğin; bizdeki din ticaretini ustaca yapanlar Demagoglardır. Onlar eyyamcı, günün ve değişen rüzgarların karaktersiz adamlarıdır. Önder şahsiyet olan lider ise kendisine Tanrı`nın sunduğu kabiliyetlerle beraber ömrü boyunca edinilen kültürlerin, yaşanılan tecrülererin bir ürünüdür.
Lider kendini bildiği gibi, hem içinden geldiği toplumu, hemde dünyanın gidişini gerçek durum ve sorunlarıyla bilir. Bu husus onu macera atılımları ve demagojik akımlardan korur. Liderde eylem ve bilgi disiplini vardır. İşte bu disiplin onun karakterini oluşturur. Bu karakter, hem onu güçlendirir hemde inanılan ve önder bir insan yapar.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Ülkemizde bugün için demagoglar sahnededir. Ancak bunlar yalnız değildir. Halkın sağduyusu ve yetişmekte olan aktif çocuklarımız oyunları bozabilecektir. Bugüne bakıpta ümitsizliğe düşülmemelidir, çünkü ümitsizliğe düşeceğimiz gün, iç ve dış düşmanlarımızın beklediği gündür.
(Makale 30 EYLÜL 1974`de Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmıştır.)
FİKİR ATATÜRKÇÜLÜGÜ VE KELİME ATATÜRKÇÜLÜĞÜ
Fikirlerin ve doktrinlerin büyük talihsizliği, bir gün gelip kelimeleşmeleridir. İnsanlığa yeni fikirler getiren ve yeni doktrinleri veren düşünür ve önderlerinde bir gün gelip donmuş putlar haline sokulmalarıdır.
Şimdi Türkiyemizde fikirleri ve doktrinleri kelimeleştirme, fikir ve doktrinlerin önderlerini put haline getirmenin büyük gayretleri ile karşı karşıyayız. Bu çabalar ulu önder Atatürk`e yöneliyor. Dikkat etmeliyiz ki Atatürkçü fikirler, kelime Atatürkçülüğüne dönüştürülmeye çalışılıyor. Bilgisizlik, tembellik veya taassup yüzünden ne Atatürk`ü nede Atatürkçülüğü dondurmaya hakkımız yok. Biz asıl Atatürk`e yönelelim. Yalnız sözde kalan şekil ve suret haline getirilmiş Atatürk`e değil hakiki, yaşayan ve uzun süreli ilkeler koyan Atatürk`e…Çünkü hakiki Atatürkçülük; sadece O`nun adını haykırmak değil, Onu anlamak, izah etmek ve savunmaktır.
(Makale 24 OCAK 1962 tarihinde Yön Dergisinde yayımlanmıştır.)
KEMALİZM ORTA MALI DEĞİLDİR
Ne liberalizm, ne sosyalizm, yalnız Kemalizm diyerek Atatürkçülüğü kendi maksatlarına uygun kullanmak isteyen menfaat gruplarının dikkati çekilerek, Atatürk`ün mirasının ortalık malı olmadığı, Kemalizmin ise bir eskici dükkanından kiralanan, kırk kalıba uydurulmuş bir elbise gibi, her boya, her boyaya uysun diye çekilip çekiştirilecek bir sahipsiz mal olmadığı vurgulanmaktadır.
(Makale 11 NİSAN 1962`de Yön Dergisinde Yayınlanmıştır.)
ARTIK DEVLETÇİLİK YETMEZ
Türkiye`de devletçilik öldü diyen bir kısım siyasiler ve müteşebbisler; Atatürk`ü devletçiliğe mevbur eden tarihi, siyası, iktisadi zorlukları, yani tek kuruş sermaye yardımı görmeyen 1922-1929 Türkiye`sini bilmiyorlar. Atatürk`ün elinde doğan devletçilik kimlerin elinde ölüyor. Ancak yanlış olan bir husus var; devletçilik ne ölmüş, nede öldürülmüştür. 1945-1950 arasınad ihmal ve inkar 1950-1960 yılları arasında ise soysuzlaştırılmıştır. 27 Mayıs`tan sonrada uyuşturulmuştur. Şimdi ise kansız ve hastadır ama yaşamaktadır
Bu gün için eski devletçilik yetmeyecektir. Her sahayı içine alan özel teşebbüse yer veren, yalnız iktisadi bir devlet işletmeciliğinden çok, milli hayatın içinde sosyal bir düzen olacaktır.
(Makale 12 EYLÜL 1962`de Yön Dergiside Yayımlanmıştır.)
İNKAR EDİLMEK KAHRAMANLARIN KADERİ
Mustafa Kemal Atatürk dünyaya gelmiş en büyük liderlerden biridir. Bize bıraktığı değerler ve müesseseler sayesinde Cumhuriyeti yaşıyoruz. Cumhuriyeti bize emanet eden bu lidere yapılan saldırılara karşı tek bir vücut halinde; duyarlı ve ilgili olmamız gerekmektedir. En önemli görevimiz budur. Kahramanlar daima yaşatılmalıdır.
(12 NİSAN 1970`de Cumhuriyet Gazetesinde Yayımlanmıştır.)
KIYAMET ALAMETLERİ
Kıyamet dağların, taşların devrilmesi, dünyanın parçalanması demek değildir. Kimi ülkelerde sınıflar dolarken, ders saatlerinde kahvehaneler dolarsa, oralarda kitaplıklar çalışırken bizde boş kalırsa, oralarda kafaların içi olgunlaşırken bizde kafaların dışı saç sakal oyunları ile çirkinleştirilir ve değerli zamanlar yağmaya verilirse işte o zaman kıyamet kopmuştur.
(Makale 03 EYLÜL 1974`te Cumhuriyet Gazetesinde Yayınlanmıştır.)
ARTIK BİRAZ DİSİPLİN
Demokrasi, bir halk eğitimi işidir. Eğitim eğer yetersiz ise, o rejimde demokrasi adına ya demagog, yada halktan kopmuş laf ebesi politikacılar konuşur.
Ülkenin ürettiği temel ürünlerin dışardan ithal edilmeye başlanması, ihrac edilen mallardan elde edilen gelirlerin petrol ödemelirine harcanması iktisadi tutsaklığın ta kendisidir. Bu olayların düzeltilip, disiplin altına alınması gerekmektedir. Bu da elbet hükümet denilen kuruluşun, her alanda haysiyet ve itibarını kurmak, korumak ve yerleştirmekle olur. Daha önceden gelen aksaklıklar, yetersizlikler olabilir. Ama bunlar ciddi bir devlet anlayışı ve gerçek bir devlet adamlığının “irade “ ve ileri görüşlülüğü ile, elbette ki düzeltilebilir. Bu koşul disiplinle olacaktır.
(Makale 11 KASIM 1974`de Cumhuriyet Gazetesinde Yayınlanmıştır.)
KAPTANLAR KAVGADA
Devletin yaşantısında itici güç olacak yerde fren olmak durumuna düşülürse o rejimre bir düzensizlik ve şüphe pekala mümkün olacaktır.
Şu an Milli iradeyi temsil eden şahısların kaprisleri, şahsi yetersizlikleri, nazları ve afolunmaz hataları düşündürücüdür. Artık bir Milli seferberlik lazım, milletin duyduğu tedirginliği ortadan kaldırmak gerekmektedir. Buda parlamento sayesinde olacaktır. Parlamentonun içinde bulunanlar kaprislerini bırakmalı, çelişme ve dalaşma yerine sorunlara çözüm bulmalıdırlar.
(Makale 09 ARALIK 1974`de Cumhuriyet Gazetesinde Yayınlanmıştır.)
DOĞUM AĞRISI MI TÜKENİŞ Mİ ?
Milletçe yeniden uyanış, yeniden bir doğuş, yeniden bir düzenleme sağlayacak, laf ebeliği yapmayan, yeni insanlara, gerçek aydınlara gereksinim vardır.
Bugün memleketimizde, kavramlar öyle karışmış, akımlar öyle soysuzlaşmış ve adına politika denilen sefaletle, politikacı denilen şaşırmış insanlar öylesine birbirine girmiş, öylesine itibarsızlaşmışlardır ki, bu durumu Bizans`ın son günlerine benzeten yazarlar bile görülmüştür. İşte bu durum içerisinde;
Milletçe yeniden uyanış, yeniden bir doğuş, yeniden bir düzenleme sağlayacak, laf ebeliği yapmayan, yeni insanlara, gerçek aydınlara gereksinim var.
(Makale 22 MART 1976`da Cumhuriyet Gazetesinde Yayımlanmıştır.)
SONUÇ
KİTABIN ANA FİKRİ
Yazar Şevket Süreyya AYDEMİR, “Lider ve Demagog“ isimli eserinde Türkiye Cumhuriyetinin, kuruluş yıllarından bu yana; büyük önder Atatürk ve Türkiye tarihindeki çatışmaları inceleyip bunlara ışık tutmaya çalışmıştır.
Yazar, eserinde; Türkiye Cumhuriyeti`ni bekleyen tehlikeleri ve tehditleri irdelemiş; zamanın aydınlarına ve gençlerine düşen görevleri açıklamış ve toplumu bu konularda uyarmıştır. Parlamenter sistem içindeki parçalanmaları, ileride kurulabilecek hükümetler açısından çıkabilecek tehlikeleri göz önüne sermiştir. Bunun yanında demokrasi rejimini bekleyen tehkileri de eserinde açıklamıştır.
Şevket Süreyya AYDEMİR`e göre gerçek aydın; hem bilginin ve fikrin bayrağını yüceltir, hem de çağdaşlık ve milliyetçiliğin tohumlarını ülkemizde filizlendirebilir.
KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER
Eser; yeni nesile Cumhuriyet ve demokrasiye kasteden tehlikeleri ve kurtuluş yollarını göstermektedir. Bu anlamda yeni nesile görevi hatırlatılmakta ve bu konuda ayrıntılı bilgi verilmektedir.
KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER
Kitap, yazarın 1960 ve 1970`li yıllar arasındaki dönemden günümüzü görebilmesi, geçmişten bu güne tehditleri ortaya koyması açısından ilginçtir. TSK.personeline tavsiye edilebileceği değerlendirilmektedir.
(Şevket Süreyya Aydemir)
KİTABIN ADI : Lider ve Demagog
KİTABIN YAZARI : Şevket Süreyya AYDEMİR
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Remzi Kitapevi
BASIM TARİHİ : Eylül 1997
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Türkiye`de uzun yıllar boyunca temelde değişiklikler olmadığını görüpte karamsarlığa düşenlere; Türk milletinin büyük önderi Mustafa Kemal ATATÜRK`ün yolunda yürüyerek yeni ufuklara ve modern türkiye`ye ulaşılabileceğini anlatmaktır.
KİTABIN ÖZETİ
Lider, bir önder şahsiyettir. Demagog ise liderin taklitçisi, siyaset adına oyun bozanlık yapan sahtecisidir. Bu sahtekarlar, eğitimden yoksun yada eğitimi yetersiz ülkelerde hiçbir vicdan sorumluluğu duymadan halk önünde esen rüzgara göre konuşan, kendine geçer akçe saydığı ucuz sloganlarla halk önünde düzenbazlık yapanlardır. Örneğin; bizdeki din ticaretini ustaca yapanlar Demagoglardır. Onlar eyyamcı, günün ve değişen rüzgarların karaktersiz adamlarıdır. Önder şahsiyet olan lider ise kendisine Tanrı`nın sunduğu kabiliyetlerle beraber ömrü boyunca edinilen kültürlerin, yaşanılan tecrülererin bir ürünüdür.
Lider kendini bildiği gibi, hem içinden geldiği toplumu, hemde dünyanın gidişini gerçek durum ve sorunlarıyla bilir. Bu husus onu macera atılımları ve demagojik akımlardan korur. Liderde eylem ve bilgi disiplini vardır. İşte bu disiplin onun karakterini oluşturur. Bu karakter, hem onu güçlendirir hemde inanılan ve önder bir insan yapar.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Ülkemizde bugün için demagoglar sahnededir. Ancak bunlar yalnız değildir. Halkın sağduyusu ve yetişmekte olan aktif çocuklarımız oyunları bozabilecektir. Bugüne bakıpta ümitsizliğe düşülmemelidir, çünkü ümitsizliğe düşeceğimiz gün, iç ve dış düşmanlarımızın beklediği gündür.
(Makale 30 EYLÜL 1974`de Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmıştır.)
FİKİR ATATÜRKÇÜLÜGÜ VE KELİME ATATÜRKÇÜLÜĞÜ
Fikirlerin ve doktrinlerin büyük talihsizliği, bir gün gelip kelimeleşmeleridir. İnsanlığa yeni fikirler getiren ve yeni doktrinleri veren düşünür ve önderlerinde bir gün gelip donmuş putlar haline sokulmalarıdır.
Şimdi Türkiyemizde fikirleri ve doktrinleri kelimeleştirme, fikir ve doktrinlerin önderlerini put haline getirmenin büyük gayretleri ile karşı karşıyayız. Bu çabalar ulu önder Atatürk`e yöneliyor. Dikkat etmeliyiz ki Atatürkçü fikirler, kelime Atatürkçülüğüne dönüştürülmeye çalışılıyor. Bilgisizlik, tembellik veya taassup yüzünden ne Atatürk`ü nede Atatürkçülüğü dondurmaya hakkımız yok. Biz asıl Atatürk`e yönelelim. Yalnız sözde kalan şekil ve suret haline getirilmiş Atatürk`e değil hakiki, yaşayan ve uzun süreli ilkeler koyan Atatürk`e…Çünkü hakiki Atatürkçülük; sadece O`nun adını haykırmak değil, Onu anlamak, izah etmek ve savunmaktır.
(Makale 24 OCAK 1962 tarihinde Yön Dergisinde yayımlanmıştır.)
KEMALİZM ORTA MALI DEĞİLDİR
Ne liberalizm, ne sosyalizm, yalnız Kemalizm diyerek Atatürkçülüğü kendi maksatlarına uygun kullanmak isteyen menfaat gruplarının dikkati çekilerek, Atatürk`ün mirasının ortalık malı olmadığı, Kemalizmin ise bir eskici dükkanından kiralanan, kırk kalıba uydurulmuş bir elbise gibi, her boya, her boyaya uysun diye çekilip çekiştirilecek bir sahipsiz mal olmadığı vurgulanmaktadır.
(Makale 11 NİSAN 1962`de Yön Dergisinde Yayınlanmıştır.)
ARTIK DEVLETÇİLİK YETMEZ
Türkiye`de devletçilik öldü diyen bir kısım siyasiler ve müteşebbisler; Atatürk`ü devletçiliğe mevbur eden tarihi, siyası, iktisadi zorlukları, yani tek kuruş sermaye yardımı görmeyen 1922-1929 Türkiye`sini bilmiyorlar. Atatürk`ün elinde doğan devletçilik kimlerin elinde ölüyor. Ancak yanlış olan bir husus var; devletçilik ne ölmüş, nede öldürülmüştür. 1945-1950 arasınad ihmal ve inkar 1950-1960 yılları arasında ise soysuzlaştırılmıştır. 27 Mayıs`tan sonrada uyuşturulmuştur. Şimdi ise kansız ve hastadır ama yaşamaktadır
Bu gün için eski devletçilik yetmeyecektir. Her sahayı içine alan özel teşebbüse yer veren, yalnız iktisadi bir devlet işletmeciliğinden çok, milli hayatın içinde sosyal bir düzen olacaktır.
(Makale 12 EYLÜL 1962`de Yön Dergiside Yayımlanmıştır.)
İNKAR EDİLMEK KAHRAMANLARIN KADERİ
Mustafa Kemal Atatürk dünyaya gelmiş en büyük liderlerden biridir. Bize bıraktığı değerler ve müesseseler sayesinde Cumhuriyeti yaşıyoruz. Cumhuriyeti bize emanet eden bu lidere yapılan saldırılara karşı tek bir vücut halinde; duyarlı ve ilgili olmamız gerekmektedir. En önemli görevimiz budur. Kahramanlar daima yaşatılmalıdır.
(12 NİSAN 1970`de Cumhuriyet Gazetesinde Yayımlanmıştır.)
KIYAMET ALAMETLERİ
Kıyamet dağların, taşların devrilmesi, dünyanın parçalanması demek değildir. Kimi ülkelerde sınıflar dolarken, ders saatlerinde kahvehaneler dolarsa, oralarda kitaplıklar çalışırken bizde boş kalırsa, oralarda kafaların içi olgunlaşırken bizde kafaların dışı saç sakal oyunları ile çirkinleştirilir ve değerli zamanlar yağmaya verilirse işte o zaman kıyamet kopmuştur.
(Makale 03 EYLÜL 1974`te Cumhuriyet Gazetesinde Yayınlanmıştır.)
ARTIK BİRAZ DİSİPLİN
Demokrasi, bir halk eğitimi işidir. Eğitim eğer yetersiz ise, o rejimde demokrasi adına ya demagog, yada halktan kopmuş laf ebesi politikacılar konuşur.
Ülkenin ürettiği temel ürünlerin dışardan ithal edilmeye başlanması, ihrac edilen mallardan elde edilen gelirlerin petrol ödemelirine harcanması iktisadi tutsaklığın ta kendisidir. Bu olayların düzeltilip, disiplin altına alınması gerekmektedir. Bu da elbet hükümet denilen kuruluşun, her alanda haysiyet ve itibarını kurmak, korumak ve yerleştirmekle olur. Daha önceden gelen aksaklıklar, yetersizlikler olabilir. Ama bunlar ciddi bir devlet anlayışı ve gerçek bir devlet adamlığının “irade “ ve ileri görüşlülüğü ile, elbette ki düzeltilebilir. Bu koşul disiplinle olacaktır.
(Makale 11 KASIM 1974`de Cumhuriyet Gazetesinde Yayınlanmıştır.)
KAPTANLAR KAVGADA
Devletin yaşantısında itici güç olacak yerde fren olmak durumuna düşülürse o rejimre bir düzensizlik ve şüphe pekala mümkün olacaktır.
Şu an Milli iradeyi temsil eden şahısların kaprisleri, şahsi yetersizlikleri, nazları ve afolunmaz hataları düşündürücüdür. Artık bir Milli seferberlik lazım, milletin duyduğu tedirginliği ortadan kaldırmak gerekmektedir. Buda parlamento sayesinde olacaktır. Parlamentonun içinde bulunanlar kaprislerini bırakmalı, çelişme ve dalaşma yerine sorunlara çözüm bulmalıdırlar.
(Makale 09 ARALIK 1974`de Cumhuriyet Gazetesinde Yayınlanmıştır.)
DOĞUM AĞRISI MI TÜKENİŞ Mİ ?
Milletçe yeniden uyanış, yeniden bir doğuş, yeniden bir düzenleme sağlayacak, laf ebeliği yapmayan, yeni insanlara, gerçek aydınlara gereksinim vardır.
Bugün memleketimizde, kavramlar öyle karışmış, akımlar öyle soysuzlaşmış ve adına politika denilen sefaletle, politikacı denilen şaşırmış insanlar öylesine birbirine girmiş, öylesine itibarsızlaşmışlardır ki, bu durumu Bizans`ın son günlerine benzeten yazarlar bile görülmüştür. İşte bu durum içerisinde;
Milletçe yeniden uyanış, yeniden bir doğuş, yeniden bir düzenleme sağlayacak, laf ebeliği yapmayan, yeni insanlara, gerçek aydınlara gereksinim var.
(Makale 22 MART 1976`da Cumhuriyet Gazetesinde Yayımlanmıştır.)
SONUÇ
KİTABIN ANA FİKRİ
Yazar Şevket Süreyya AYDEMİR, “Lider ve Demagog“ isimli eserinde Türkiye Cumhuriyetinin, kuruluş yıllarından bu yana; büyük önder Atatürk ve Türkiye tarihindeki çatışmaları inceleyip bunlara ışık tutmaya çalışmıştır.
Yazar, eserinde; Türkiye Cumhuriyeti`ni bekleyen tehlikeleri ve tehditleri irdelemiş; zamanın aydınlarına ve gençlerine düşen görevleri açıklamış ve toplumu bu konularda uyarmıştır. Parlamenter sistem içindeki parçalanmaları, ileride kurulabilecek hükümetler açısından çıkabilecek tehlikeleri göz önüne sermiştir. Bunun yanında demokrasi rejimini bekleyen tehkileri de eserinde açıklamıştır.
Şevket Süreyya AYDEMİR`e göre gerçek aydın; hem bilginin ve fikrin bayrağını yüceltir, hem de çağdaşlık ve milliyetçiliğin tohumlarını ülkemizde filizlendirebilir.
KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER
Eser; yeni nesile Cumhuriyet ve demokrasiye kasteden tehlikeleri ve kurtuluş yollarını göstermektedir. Bu anlamda yeni nesile görevi hatırlatılmakta ve bu konuda ayrıntılı bilgi verilmektedir.
KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER
Kitap, yazarın 1960 ve 1970`li yıllar arasındaki dönemden günümüzü görebilmesi, geçmişten bu güne tehditleri ortaya koyması açısından ilginçtir. TSK.personeline tavsiye edilebileceği değerlendirilmektedir.
Sarı Zeybek
(Can Dündar)
KİTABIN ADI : Sarı Zeybek
KİTABIN YAZARI : Can DÜNDAR
YAYINEVİ VE ADRESİ : Doğan Yayın Holding A.Ş. Güneşli / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : Ekim 1994
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Atatürk`ün Ölümüne Kadarki Son 300 Gününü İnceleyerek, Atatürk `Ün Her Zaman Var Olmuş Fakat Pek İşlenmemiş Olan İnsancıl Yönlerini Anlatmak, Atatürk`ü Sevdirmek.
KİTABIN ÖZETİ
Kitap, Atatürk`ün hastalığının ilk belirtisinin görüldüğü 11 Kasım 1923 tarihiyle başlıyor. Atatürk Cumhuriyeti kuralı onüç gün olmuştu ve Çankaya`da eşiyle birlikte öğle yemeğindelerken eli birden kalbine gitmiş ve şiddetli bir sancıyla kıvranmıştı. Yirmi dakika kadar süren bu sancı Atatürk`e epey sıkıntılı anlar yaşatmıştı. Aynı sancı iki gün sonra tekrarlamış ve doktorların ilk muayenesinden, kalbinin çok çalışmaktan yorgun düştüğü teşhisi koyulmuştu. Atatürk`ün kalbinin dinlenmesi için istirahat etmesi ve perhiz gerekiyordu. Sigara azaltılmalıydı. Fakat yakın çevresi dahil Atatürk`e bunları yaptırmak kolay değildi. Sonunda Atatürk`e hakim olunamayacağı anlaşılınca, İzmir seyahati önerildi. Atatürk İzmir`de 50 günlük bir istirahat sonunda, Ankara`ya dinlenmiş olarak geri döndü ve hemen işe koyuldu.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Atlatıldı sanılan bu ilk kriz, yazara göre Atatürk`ün ölümle ilk randevusu idi. İkinci kriz, 3,5 yıl sonra 22 Mayıs 1927 tarihinde Atatürk`ü gece, yatağında yakaladı. Şikayet gene aynıydı : Sol kolunda ve göğsünde şiddetli bir ağrı vardı. Teşhis aynıydı: Yorgunluk, fakat bu kez hükümet olaya el koydu. Berlin`den doktor getirtildi. Doktorlar Atatürk`ün çok sigara içmekten dolayı göğüs anjini geçirmiş olduğuna karar verdi. Tedavisi de aynıydı. Fakat Atatürk`e bunları yaptırmak hemen hemen imkansızdı. O kendinin hasta olduğuna inanmıyordu. Gerçekte de teşhis doğru değildi. Çünkü hasta olan kalbi değil, karaciğeriydi. Atatürk bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ve çok çalışıyordu. Ayrıca sigara içkiyi de çok kullanıyordu. Dinlenmeye ise hiç zaman ayıramıyordu. Atatürk, bir gün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak`a neden içtiğini şöyle açıklamıştı:
“İçiyorum, çünkü: Bu vücut artık bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor. Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum.“
Ancak, burada da dinlenmek pek mümkün olmuyordu. Çünkü Atatürk`ün sofrası, sadece yemek yenen içki içilen bir yer değildi. Burası, bir “Bilgeler Meclisi“ ya da bir “Danışma Kurulu“ ydu. Ülkenin her meselesi orada gündeme gelir, Atatürk orada devlet adamları ve düşünce adamlarıyla sabahlara dek süren tartışmalar yapardı. Bu çalışmalar sabahın ilk ışıklarıyla son bulurdu. Atatürk, konuklarını uğurladıktan sonra çoğu zaman yüzünü yıkar, tıraş olur ve yeni güne başlardı. Fakat, Atatürk 1936`dan itibaren yorulmaya başlamıştı. Çalışma arkadaşları, masadaki devin mavi gözlerinde yanan ışıkların sönmeye yüz tuttuğunu fark ettiler. Artık öğleden sonra uyanıyor, küçük gezintiler yapıyor ve çabuk yoruluyordu. Çehresi müthiş değişmiş, benzi solmuş, hatları keskinleşmişti.
İlk kriz bir Kasım günü gelmişti. İlk ateş de bir Kasım günü geldi. Tıpkı son sancının bir Kasım sabahı geleceği gibi…
21 Kasım 1937 sabahı, Atatürk şiddetli bir titremeyle uyandı. Zatürre kapıdaydı. Ateşi 39`u vurmuştu. Göğsünün sağ tarafında bir ağrı vardı. Ciğeri kan toplamıştı. Doktorlar bu kez işin çok ciddi olduğunu anlatıp, kesin perhiz istediler. Atatürk izleyen beş günde dinlendi, perhize uydu ve hızla iyileşti ve yeniden hiçbir şey olmamış gibi işe koyuldu.
1938 başında hastalık iyiden iyiye “geliyorum“ demeye başladı. Uzun süredir hissedilen halsizlik ve iştahsızlığa şimdi iki yeni illet eklenmişti: Burun kanaması ve kaşıntı. Sol bacağının kasık bölgesiyle diz kapağı arasında müthiş bir kaşıntı başlamıştı.
Atatürk sözde devamlı doktor kontrolü altındaydı. Ama şikayetlerine karşı devamlı anlık tedaviler uygulanıyordu. Doktorlar iştahsızlığına iştah açıcı meze tavsiye ediyor, burun kanamalarına da tamponla çare bulmaya çalışıyorlardı.
Kaşıntının da sebebi bulunmuştu: Kırmızı karıncalar. Atatürk, hemen kaplıca tedavisi için, gerçek teşhisle yüzleşeceği Yalova`daki kaplıcaya gönderildi.
Atatürk, derdini bir kez de kaplıca müdürü Doktor Belger`e anlattı. İşte gerçek hüküm anı gelmişti. Dr. Belger, karaciğerden kuşkulandı ve büyümeyi fark etti. Karaciğer kaburga altını 3 parmak kadar aşmış ve sertleşmişti.
Karaciğerdeki büyüme “Siroz başlangıcı“nın işaretiydi ve bu teşhiste en az bir yıl gecikilmişti. Tarih: 22 Ocak 1938.
Şubat sonlarında, Atatürk`ün hastalığının vehameti hükümete iletildi. Başvekil Celal Bayar, Atatürk`ün muayene ve tedavisi için Almanya`dan ve Fransa`dan doktor getirtmek istediklerini Atatürk`e söyledi. Fakat Atatürk yabancı doktorları istemedi. Atatürk`e göre, ortada Hatay meselesi vardı ve hastalığının hariçte duyulması hiç de iyi olmazdı.
Nihayet, Türk hekimleri 6 Mart 1938 günü Atatürk`ü muayene ettiler, uzun uzun tedavi üzerine konuştular. Hastalığın sonunda mutlaka “ölüm“ olduğunu hepsi biliyordu. Yapılacak tek şey, bu feci akıbeti geciktirmekten ibaretti.
Bütün bu bilgiler Atatürk`e iletildi. Atatürk`e içkiyi bırakması gerektiği bildirildi. Atatürk, her ne kadar doktorların, hastalığını içkiye bağlamalarına inanmasa da, o günden ölünceye kadar yani 9 ay süreyle ağzına içki koymadı.
Atatürk`ün sağlığı üzerine üretilen dedikodular iyice artmıştı. Avrupa gazetelerinde Ata`nın sağlığına ilişkin karamsar haberler çıkıyordu. Fransızlar, Hatay meselesinin bizzat içinde olduklarından, Atatürk`ün sağlık durumunu merak ediyorlardı. Gazetelerde Atatürk`ün ağır hasta olduğu yazılıyordu. Anadolu ajansı her ne kadar bunları tekzip etse de böyle haberlerin tek bir tekzip şekli olurdu: Atatürk`ün ortaya çıkması.
Bunu Atatürk` te biliyordu. Hem milletine söz vermişti. Hatay`ı geri alacaktı. 19 Mayıs onun doğum günüydü. Ankara`daki kutlamalardan sonra Mersin`e hareket etti. Dünyaya yaşadığını ve gücünü gösterecekti.
İşte bu tam bir çılgınlıktı. Üç ay boyunca her günün 23 saatini yatarak geçirmesi gereken bir adam, Mayıs sıcağının kavurduğu Mersin`e gidiyordu. Hatay sorunu böylesine gündemdeyken, ülkesinin ona ihtiyacı varken nasıl yatıp dinlenebilirdi?
Ve Mersin seyahati, bu yüzden O`nun için “son darbe“ oldu. Yabancı basındaki hastalık haberleri kesilmişti. Kısa bir süre sonra Fransız ve İngilizler Hatay konusunda tüm koşullarımızı kabul ettiklerini bildirdiler.
Beklenen sonuç alınmıştı. Ama bu güç gösterisi Atatürk`ün canına mal olacaktı. Karaciğerinde büyüyen hastalık ikinci ve şifasız devresine girerken, Atatürk 1 Haziran 1938`de Savanorasına, sadece 55 gün kullanabileceği yüzer sarayına kavuşuyordu. Atatürk hala hastalığını ciddiye almıyor ve çok çalışıyordu.
Sonunda, Savanora`da fazla kalamayacağı anlaşıldı ve 25 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayına taşındı. Hastalığı üçüncü ve son aşamasına böylece girmiş oluyordu.
Atatürk`ün karnı iyice şişmişti. Doktorlar bu suyun alınması gerektiğine karar verdiler. Operasyon başarı ile tamamlanmıştı ve Atatürk`ün karnından tam 12 litre su çıkartılmıştı.O geceden itibaren doktorlar, Atatürk`ün devamlı istirahat etmesi gerektiğini belirterek, ziyaretleri yasakladılar. Çok zorunlu haller dışında hastanın yanına kimse alınmayacak, fazla konuşturulmayacaktı.Bu tavsiyelere harfiyen uyulması için de en yakınındaki 5 kişi o geceden itibaren yan odada nöbet tutmaya başladılar. Bu nöbetler, 10 Kasım`a dek aralıksız devam etti.
Ekim`e girilirken Atatürk derin uykular uyuyor, sabahları bitkin uyanıyordu. Geceleri inlemeye ve sayıklamaya başlamıştı. Atatürk`ün sıhhi durumu iyice kötüleşmişti. İlk ağır koma 16 Ekim Pazar günü geldi. Durumu bir bildiriyle halka anlatıldı. Ülke ayağa kalkmıştı. Ülkenin üstüne adeta ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Türkiye nefesini tutmuş, Atası için dua ediyordu. Korkulan olmadı. Atatürk ölümü yenmişti.
Nihayet 29 Ekim gelmişti. Cumhuriyet 15. Yaş gününü kutluyordu. Atatürk ise Saray`da yatağında “Ah Ankara… Ah Ankara`ya gidemedik“ diye yakınıyordu.
Atatürk 29 Ekim`den 7 Kasım`a kadar ki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık halde geçirdi. Genellikle kendinde değildi.
7 Kasım sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye başladı. Tükürüğünde kan vardı. Atatürk karnındaki suyun çekilmesini istedi. Doktorlar, onun son buyruğunu yerine getirdiler. Rahatlamıştı.
8 Kasım`a girilirken kendini bilmiyordu. Saat 19.00`da ikinci ağır komaya girdi. Gece Anadolu Ajansı durumun ciddiyetini bildiriyordu.
Artık bütün ülke, Ata`sının son saatlerini yaşadığını biliyordu. Ama ağlamaktan ve dua etmekten başka kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.
9 Kasım Çarşamba sabahı, Atatürk`te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü.
Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girmişti. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Baş ucundaki doktorlar müşahade defterine “Agani“ diye not düştüler.
Agani: Can çekişme demekti. Resmi Tebliği: 9 Kasım – Saat 24.00, saat 20.00`den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir. 10 Kasım sabahı Ulu Önderin, boğazındaki hırıltılar azalmıştı. Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.
(Can Dündar)
KİTABIN ADI : Sarı Zeybek
KİTABIN YAZARI : Can DÜNDAR
YAYINEVİ VE ADRESİ : Doğan Yayın Holding A.Ş. Güneşli / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : Ekim 1994
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Atatürk`ün Ölümüne Kadarki Son 300 Gününü İnceleyerek, Atatürk `Ün Her Zaman Var Olmuş Fakat Pek İşlenmemiş Olan İnsancıl Yönlerini Anlatmak, Atatürk`ü Sevdirmek.
KİTABIN ÖZETİ
Kitap, Atatürk`ün hastalığının ilk belirtisinin görüldüğü 11 Kasım 1923 tarihiyle başlıyor. Atatürk Cumhuriyeti kuralı onüç gün olmuştu ve Çankaya`da eşiyle birlikte öğle yemeğindelerken eli birden kalbine gitmiş ve şiddetli bir sancıyla kıvranmıştı. Yirmi dakika kadar süren bu sancı Atatürk`e epey sıkıntılı anlar yaşatmıştı. Aynı sancı iki gün sonra tekrarlamış ve doktorların ilk muayenesinden, kalbinin çok çalışmaktan yorgun düştüğü teşhisi koyulmuştu. Atatürk`ün kalbinin dinlenmesi için istirahat etmesi ve perhiz gerekiyordu. Sigara azaltılmalıydı. Fakat yakın çevresi dahil Atatürk`e bunları yaptırmak kolay değildi. Sonunda Atatürk`e hakim olunamayacağı anlaşılınca, İzmir seyahati önerildi. Atatürk İzmir`de 50 günlük bir istirahat sonunda, Ankara`ya dinlenmiş olarak geri döndü ve hemen işe koyuldu.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Atlatıldı sanılan bu ilk kriz, yazara göre Atatürk`ün ölümle ilk randevusu idi. İkinci kriz, 3,5 yıl sonra 22 Mayıs 1927 tarihinde Atatürk`ü gece, yatağında yakaladı. Şikayet gene aynıydı : Sol kolunda ve göğsünde şiddetli bir ağrı vardı. Teşhis aynıydı: Yorgunluk, fakat bu kez hükümet olaya el koydu. Berlin`den doktor getirtildi. Doktorlar Atatürk`ün çok sigara içmekten dolayı göğüs anjini geçirmiş olduğuna karar verdi. Tedavisi de aynıydı. Fakat Atatürk`e bunları yaptırmak hemen hemen imkansızdı. O kendinin hasta olduğuna inanmıyordu. Gerçekte de teşhis doğru değildi. Çünkü hasta olan kalbi değil, karaciğeriydi. Atatürk bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ve çok çalışıyordu. Ayrıca sigara içkiyi de çok kullanıyordu. Dinlenmeye ise hiç zaman ayıramıyordu. Atatürk, bir gün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak`a neden içtiğini şöyle açıklamıştı:
“İçiyorum, çünkü: Bu vücut artık bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor. Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum.“
Ancak, burada da dinlenmek pek mümkün olmuyordu. Çünkü Atatürk`ün sofrası, sadece yemek yenen içki içilen bir yer değildi. Burası, bir “Bilgeler Meclisi“ ya da bir “Danışma Kurulu“ ydu. Ülkenin her meselesi orada gündeme gelir, Atatürk orada devlet adamları ve düşünce adamlarıyla sabahlara dek süren tartışmalar yapardı. Bu çalışmalar sabahın ilk ışıklarıyla son bulurdu. Atatürk, konuklarını uğurladıktan sonra çoğu zaman yüzünü yıkar, tıraş olur ve yeni güne başlardı. Fakat, Atatürk 1936`dan itibaren yorulmaya başlamıştı. Çalışma arkadaşları, masadaki devin mavi gözlerinde yanan ışıkların sönmeye yüz tuttuğunu fark ettiler. Artık öğleden sonra uyanıyor, küçük gezintiler yapıyor ve çabuk yoruluyordu. Çehresi müthiş değişmiş, benzi solmuş, hatları keskinleşmişti.
İlk kriz bir Kasım günü gelmişti. İlk ateş de bir Kasım günü geldi. Tıpkı son sancının bir Kasım sabahı geleceği gibi…
21 Kasım 1937 sabahı, Atatürk şiddetli bir titremeyle uyandı. Zatürre kapıdaydı. Ateşi 39`u vurmuştu. Göğsünün sağ tarafında bir ağrı vardı. Ciğeri kan toplamıştı. Doktorlar bu kez işin çok ciddi olduğunu anlatıp, kesin perhiz istediler. Atatürk izleyen beş günde dinlendi, perhize uydu ve hızla iyileşti ve yeniden hiçbir şey olmamış gibi işe koyuldu.
1938 başında hastalık iyiden iyiye “geliyorum“ demeye başladı. Uzun süredir hissedilen halsizlik ve iştahsızlığa şimdi iki yeni illet eklenmişti: Burun kanaması ve kaşıntı. Sol bacağının kasık bölgesiyle diz kapağı arasında müthiş bir kaşıntı başlamıştı.
Atatürk sözde devamlı doktor kontrolü altındaydı. Ama şikayetlerine karşı devamlı anlık tedaviler uygulanıyordu. Doktorlar iştahsızlığına iştah açıcı meze tavsiye ediyor, burun kanamalarına da tamponla çare bulmaya çalışıyorlardı.
Kaşıntının da sebebi bulunmuştu: Kırmızı karıncalar. Atatürk, hemen kaplıca tedavisi için, gerçek teşhisle yüzleşeceği Yalova`daki kaplıcaya gönderildi.
Atatürk, derdini bir kez de kaplıca müdürü Doktor Belger`e anlattı. İşte gerçek hüküm anı gelmişti. Dr. Belger, karaciğerden kuşkulandı ve büyümeyi fark etti. Karaciğer kaburga altını 3 parmak kadar aşmış ve sertleşmişti.
Karaciğerdeki büyüme “Siroz başlangıcı“nın işaretiydi ve bu teşhiste en az bir yıl gecikilmişti. Tarih: 22 Ocak 1938.
Şubat sonlarında, Atatürk`ün hastalığının vehameti hükümete iletildi. Başvekil Celal Bayar, Atatürk`ün muayene ve tedavisi için Almanya`dan ve Fransa`dan doktor getirtmek istediklerini Atatürk`e söyledi. Fakat Atatürk yabancı doktorları istemedi. Atatürk`e göre, ortada Hatay meselesi vardı ve hastalığının hariçte duyulması hiç de iyi olmazdı.
Nihayet, Türk hekimleri 6 Mart 1938 günü Atatürk`ü muayene ettiler, uzun uzun tedavi üzerine konuştular. Hastalığın sonunda mutlaka “ölüm“ olduğunu hepsi biliyordu. Yapılacak tek şey, bu feci akıbeti geciktirmekten ibaretti.
Bütün bu bilgiler Atatürk`e iletildi. Atatürk`e içkiyi bırakması gerektiği bildirildi. Atatürk, her ne kadar doktorların, hastalığını içkiye bağlamalarına inanmasa da, o günden ölünceye kadar yani 9 ay süreyle ağzına içki koymadı.
Atatürk`ün sağlığı üzerine üretilen dedikodular iyice artmıştı. Avrupa gazetelerinde Ata`nın sağlığına ilişkin karamsar haberler çıkıyordu. Fransızlar, Hatay meselesinin bizzat içinde olduklarından, Atatürk`ün sağlık durumunu merak ediyorlardı. Gazetelerde Atatürk`ün ağır hasta olduğu yazılıyordu. Anadolu ajansı her ne kadar bunları tekzip etse de böyle haberlerin tek bir tekzip şekli olurdu: Atatürk`ün ortaya çıkması.
Bunu Atatürk` te biliyordu. Hem milletine söz vermişti. Hatay`ı geri alacaktı. 19 Mayıs onun doğum günüydü. Ankara`daki kutlamalardan sonra Mersin`e hareket etti. Dünyaya yaşadığını ve gücünü gösterecekti.
İşte bu tam bir çılgınlıktı. Üç ay boyunca her günün 23 saatini yatarak geçirmesi gereken bir adam, Mayıs sıcağının kavurduğu Mersin`e gidiyordu. Hatay sorunu böylesine gündemdeyken, ülkesinin ona ihtiyacı varken nasıl yatıp dinlenebilirdi?
Ve Mersin seyahati, bu yüzden O`nun için “son darbe“ oldu. Yabancı basındaki hastalık haberleri kesilmişti. Kısa bir süre sonra Fransız ve İngilizler Hatay konusunda tüm koşullarımızı kabul ettiklerini bildirdiler.
Beklenen sonuç alınmıştı. Ama bu güç gösterisi Atatürk`ün canına mal olacaktı. Karaciğerinde büyüyen hastalık ikinci ve şifasız devresine girerken, Atatürk 1 Haziran 1938`de Savanorasına, sadece 55 gün kullanabileceği yüzer sarayına kavuşuyordu. Atatürk hala hastalığını ciddiye almıyor ve çok çalışıyordu.
Sonunda, Savanora`da fazla kalamayacağı anlaşıldı ve 25 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayına taşındı. Hastalığı üçüncü ve son aşamasına böylece girmiş oluyordu.
Atatürk`ün karnı iyice şişmişti. Doktorlar bu suyun alınması gerektiğine karar verdiler. Operasyon başarı ile tamamlanmıştı ve Atatürk`ün karnından tam 12 litre su çıkartılmıştı.O geceden itibaren doktorlar, Atatürk`ün devamlı istirahat etmesi gerektiğini belirterek, ziyaretleri yasakladılar. Çok zorunlu haller dışında hastanın yanına kimse alınmayacak, fazla konuşturulmayacaktı.Bu tavsiyelere harfiyen uyulması için de en yakınındaki 5 kişi o geceden itibaren yan odada nöbet tutmaya başladılar. Bu nöbetler, 10 Kasım`a dek aralıksız devam etti.
Ekim`e girilirken Atatürk derin uykular uyuyor, sabahları bitkin uyanıyordu. Geceleri inlemeye ve sayıklamaya başlamıştı. Atatürk`ün sıhhi durumu iyice kötüleşmişti. İlk ağır koma 16 Ekim Pazar günü geldi. Durumu bir bildiriyle halka anlatıldı. Ülke ayağa kalkmıştı. Ülkenin üstüne adeta ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Türkiye nefesini tutmuş, Atası için dua ediyordu. Korkulan olmadı. Atatürk ölümü yenmişti.
Nihayet 29 Ekim gelmişti. Cumhuriyet 15. Yaş gününü kutluyordu. Atatürk ise Saray`da yatağında “Ah Ankara… Ah Ankara`ya gidemedik“ diye yakınıyordu.
Atatürk 29 Ekim`den 7 Kasım`a kadar ki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık halde geçirdi. Genellikle kendinde değildi.
7 Kasım sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye başladı. Tükürüğünde kan vardı. Atatürk karnındaki suyun çekilmesini istedi. Doktorlar, onun son buyruğunu yerine getirdiler. Rahatlamıştı.
8 Kasım`a girilirken kendini bilmiyordu. Saat 19.00`da ikinci ağır komaya girdi. Gece Anadolu Ajansı durumun ciddiyetini bildiriyordu.
Artık bütün ülke, Ata`sının son saatlerini yaşadığını biliyordu. Ama ağlamaktan ve dua etmekten başka kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.
9 Kasım Çarşamba sabahı, Atatürk`te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü.
Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girmişti. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Baş ucundaki doktorlar müşahade defterine “Agani“ diye not düştüler.
Agani: Can çekişme demekti. Resmi Tebliği: 9 Kasım – Saat 24.00, saat 20.00`den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir. 10 Kasım sabahı Ulu Önderin, boğazındaki hırıltılar azalmıştı. Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.
Mektuplar
(Goethe)
KİTABIN ADI : Mektuplar
KİTABIN YAZARI : GOETHE
YAYINEVİ VE ADRESİ : Doğan Kitap Güneşli / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : 1997
KİTABIN ÖZETİ
Goethe, daha on altı yaşındayken, kız kardeşi Cornellia şöyle önerir. “Karşındakiyle konuşuyormuş gibi yaz, o zaman güzel mektup yazarsın “ Bütün bu mektuplarda; şairin varlığındaki çelişkilerle, tek ruh içinde Mephisto, Faust, İphigenie ve Romalı Sevgiliyi bir arada barındıran büyük ozanı dinlerken kendi kendisi ile yapmış ve başarmış olduğu ruh savaşlarını kimi zaman zayıf yönünü ,kimi zaman bencil davranışını, doğrularının yanında yanlışlarını da görüp öğreniyoruz.
İnsan kişiliğinin gelişmesi ile ilgili düşüncelerini bu mektuplarda şöyle açıklıyor; “İnsanlar da hayvanlar gibi bilgilerini organları aracılığı ile edinirler. Şu farkla ki, insanların, organlarını yeni baştan bilgilendirme avantajları vardır. Her işlev, dolayısıyla her başarı için, kişide, doğuşta gerekli yetenek varsa, bu onu, bilinç altından sonuca doğru iteler, ama bu arada, onu gayesinden amacından uzaklaştırması da olasıdır.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Kişi, kendisinde, her hangi bir el işine ya da sanata karşı yaratılışında gizli olup ta düzgün bir bakımla artacak bir yeteneğin varlığını ne kadar erken anlarsa, o kadar mutludur. Dışta aldığı hiçbir etki, dünyaya beraberinde getirdiği kişilik ayrıcalıklarını bozamaz. En büyük deha odur ki, her şeyi kendisinde toplanmasını, kendine mal etmesini bilir ve bu verileri toplarken, öz yaratılışından, karakter dediğimiz özel kişiliğinden fedakarlıktan bulunmak şöyle dursun, tam tersine kişiliğini yüceltir ve onu daha etkin kılar.“
Bu arada, bilinç ile bilinçaltı arasında kendiliğinden çeşitli ilişkiler kurulur. Bilinç ve bilinçaltının ilişkisi mektup ile zarfın ilişkisi gibi birbirlerini tamamlar. İnsanların organları, yinelemelerle edindiği bilgiler, düşünce ve araştırmalarla, başarı, başarısızlık ve yeniden düşünce ve araştırmalarla özgür bir çalışma içinde biz bilincine varmadan sonrada elde edileni, doğuşta var olanlarla öylesine birleştirir ve ortaya öyle bir bütün çıkarır ki bunun karşısında şaşmamak elde değil.
Goethe; öğrencilik yılları sırasında rahatsızlanıp baba ocağında kendine geldikten sonra Strausburg`a geçmiştir. Burada edindiği dostlar onun ruh ve düşünce dünyasında yapıcı rol oynar, bu dönemin aşk objesi ve ilham kaynağı Fredelike Brion adlı bir rahip kızıdır. 1772 yılında Wetzlar`a hukuk stajını yapmak üzere gittiğinde arkadaşı Kestner ‘in nişanlısına ölesiye aşık olur. Bu aşk nedeniyle ozan, kalbi ve kafasının kavgasından doğan huzursuzluk içinde aylar geçirir. Sevgi, kararsızlık sevinç ve acı duyguları arasında bocalamaktadır, Bu duygu ve ahlak çatışması biçiminde yaşadığı bu ilişkiyi bitirmek için bir gece ansızın kimseye haber vermeden kaçar. Aşık olduğu kıza söyleyemediklerini “Mutsuz Aşık Albert“ adlı yapıtını yazarak dile getirir.
Şair 1775 yılında Wetzlar`a gelir. Wetzlar`da özel elçilik müşaviri sıfatıyla göreve başlar. Goethe burada iyi bir kültür çevresi bulmuştur. Wetzlar yılların aşk objesi Faw Van Sten`dir. Ölçülüğü ve akıl irade ilkeleri ile biçimlediği davranışları soğuk güzelliği Şair de sürekli bir etki uyandırmış, hatta ona karşı duyduğu sevgi ve saygıdan olağanüstü bir şeyler aramıştır. Frau Von Stein`in Goethe üzerindeki etkisi, gençlik heyecanlarının coşkulu havasından sıyrılma ve akıllanmasıdır. Şair mektuplarında ruh dünyasındaki bu dönüşümü kendisinin de fark ettiğini belirtmektedir.
1786-88 yılları şairin hayatında kendi deyişiyle kültürün asıl üniversite yıllarıdır. Bu süre içerisinde İtalya`dadır. Wetzlar`da bunaldığını Frau Von Stein`a olan platonik ilişkisinden sıkılan Goethe sessizce Roma`ya gider. Burada yeni bir dünya keşfeden Goethe antik kültürünün sanat eserlerini yerinde görüp o sanatın büyüklüğündeki sırrı araştırmaya başlar. Bu seyahat yazarın hayatı ve yaratıcılığında bir dönüm noktasıdır.
Bu seyahat sonunda “İtalya Gezisi“ adlı eserini kaleme alır. Bu eseri okuyan arkadaşı Boıeseree Goethe`ye yazdığı mektubunda şunları yazıyordu:“İtalya gezisini okudum; bir daha, bir daha okudum , yinede onu okumaya doyamadım. Bu sayfalardan fışkıran canlı yaşam beni heyecanla coşturdu. Bu güzel ülkenin, o harika yapıtlarını sanki fethe çıkmışsınız ; güzellikler içinde en gerçeği, en doğruyu bulmak için saldırıya geçmişsiniz; okuyucuyu da beraberinizde sürüklüyorsunuz. Kişi kendini yanınızda sanıyor.“
İtalya dönüşü Goethe, Wetzlar`da eski dostları tarafından soğuk karşılanır. Frau Von Stein onun habersiz ayrılışını affetmemiştir. Mutlu olduğu bir ülkeden geri dönmek zorunda kaldığı için teselli etmelerini beklediği yakınlarının bu ilgisizliği yüzünden yeni dostluklar aramak zorunda kalır. Jena üniversitesi profesörleri ve bu arada Schiller`le yakınlaşma olur. Tabiatları ve sanat anlayışlarıyla birbirlerini tamamlayan bu iki büyük şair, birbirlerinin hem büyüklüğünü, hem de zıtlığını anlamaktan doğan bir sevgi nefret karışımıyla birbirine bağlıdır. Sürekli aralarında verimli tartışmalar, ilginç yazışmalar olur. Şiir konusu üzerinde dururlar: Antik devri kendilerine örnek alan yeni bir klasik çağ yaratmak; epik şiiri dramatik şiirden kesinlikle ayırmak gerektiğini vurgularlar. Bu fikir alışverişi ikisi için de son derece yararlı olmuştur.
Goethe`nin evliliği de bu döneme rastlar. Şehrin küçük burjuva ailelerinden Cristiana Valpıus`la evlenir. Cristiana Valpıus, Weimer sosyetesinin eleştirici bakışlarını sürekli olarak üzerinde hisseder. Yemesine içmesine düşkün, neşeli, okumayla yazmayla ilgisi olmayan Valpıus, Goethe`ye adeta düşünce ve kültürün zıt kutbu olarak dengeleyici, dinlendirici bir arkadaştır.
Yazar, kendisine Dük Karl August`un armağan ettiği konağında, kalan ömrünün sonuna kadar yoğun ve verimli çalışmalar yapar. En önemli yapıtı olan “FAUST“ ‘u ömrünün son günlerinde bu evde tamamlar.
(Goethe)
KİTABIN ADI : Mektuplar
KİTABIN YAZARI : GOETHE
YAYINEVİ VE ADRESİ : Doğan Kitap Güneşli / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : 1997
KİTABIN ÖZETİ
Goethe, daha on altı yaşındayken, kız kardeşi Cornellia şöyle önerir. “Karşındakiyle konuşuyormuş gibi yaz, o zaman güzel mektup yazarsın “ Bütün bu mektuplarda; şairin varlığındaki çelişkilerle, tek ruh içinde Mephisto, Faust, İphigenie ve Romalı Sevgiliyi bir arada barındıran büyük ozanı dinlerken kendi kendisi ile yapmış ve başarmış olduğu ruh savaşlarını kimi zaman zayıf yönünü ,kimi zaman bencil davranışını, doğrularının yanında yanlışlarını da görüp öğreniyoruz.
İnsan kişiliğinin gelişmesi ile ilgili düşüncelerini bu mektuplarda şöyle açıklıyor; “İnsanlar da hayvanlar gibi bilgilerini organları aracılığı ile edinirler. Şu farkla ki, insanların, organlarını yeni baştan bilgilendirme avantajları vardır. Her işlev, dolayısıyla her başarı için, kişide, doğuşta gerekli yetenek varsa, bu onu, bilinç altından sonuca doğru iteler, ama bu arada, onu gayesinden amacından uzaklaştırması da olasıdır.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Kişi, kendisinde, her hangi bir el işine ya da sanata karşı yaratılışında gizli olup ta düzgün bir bakımla artacak bir yeteneğin varlığını ne kadar erken anlarsa, o kadar mutludur. Dışta aldığı hiçbir etki, dünyaya beraberinde getirdiği kişilik ayrıcalıklarını bozamaz. En büyük deha odur ki, her şeyi kendisinde toplanmasını, kendine mal etmesini bilir ve bu verileri toplarken, öz yaratılışından, karakter dediğimiz özel kişiliğinden fedakarlıktan bulunmak şöyle dursun, tam tersine kişiliğini yüceltir ve onu daha etkin kılar.“
Bu arada, bilinç ile bilinçaltı arasında kendiliğinden çeşitli ilişkiler kurulur. Bilinç ve bilinçaltının ilişkisi mektup ile zarfın ilişkisi gibi birbirlerini tamamlar. İnsanların organları, yinelemelerle edindiği bilgiler, düşünce ve araştırmalarla, başarı, başarısızlık ve yeniden düşünce ve araştırmalarla özgür bir çalışma içinde biz bilincine varmadan sonrada elde edileni, doğuşta var olanlarla öylesine birleştirir ve ortaya öyle bir bütün çıkarır ki bunun karşısında şaşmamak elde değil.
Goethe; öğrencilik yılları sırasında rahatsızlanıp baba ocağında kendine geldikten sonra Strausburg`a geçmiştir. Burada edindiği dostlar onun ruh ve düşünce dünyasında yapıcı rol oynar, bu dönemin aşk objesi ve ilham kaynağı Fredelike Brion adlı bir rahip kızıdır. 1772 yılında Wetzlar`a hukuk stajını yapmak üzere gittiğinde arkadaşı Kestner ‘in nişanlısına ölesiye aşık olur. Bu aşk nedeniyle ozan, kalbi ve kafasının kavgasından doğan huzursuzluk içinde aylar geçirir. Sevgi, kararsızlık sevinç ve acı duyguları arasında bocalamaktadır, Bu duygu ve ahlak çatışması biçiminde yaşadığı bu ilişkiyi bitirmek için bir gece ansızın kimseye haber vermeden kaçar. Aşık olduğu kıza söyleyemediklerini “Mutsuz Aşık Albert“ adlı yapıtını yazarak dile getirir.
Şair 1775 yılında Wetzlar`a gelir. Wetzlar`da özel elçilik müşaviri sıfatıyla göreve başlar. Goethe burada iyi bir kültür çevresi bulmuştur. Wetzlar yılların aşk objesi Faw Van Sten`dir. Ölçülüğü ve akıl irade ilkeleri ile biçimlediği davranışları soğuk güzelliği Şair de sürekli bir etki uyandırmış, hatta ona karşı duyduğu sevgi ve saygıdan olağanüstü bir şeyler aramıştır. Frau Von Stein`in Goethe üzerindeki etkisi, gençlik heyecanlarının coşkulu havasından sıyrılma ve akıllanmasıdır. Şair mektuplarında ruh dünyasındaki bu dönüşümü kendisinin de fark ettiğini belirtmektedir.
1786-88 yılları şairin hayatında kendi deyişiyle kültürün asıl üniversite yıllarıdır. Bu süre içerisinde İtalya`dadır. Wetzlar`da bunaldığını Frau Von Stein`a olan platonik ilişkisinden sıkılan Goethe sessizce Roma`ya gider. Burada yeni bir dünya keşfeden Goethe antik kültürünün sanat eserlerini yerinde görüp o sanatın büyüklüğündeki sırrı araştırmaya başlar. Bu seyahat yazarın hayatı ve yaratıcılığında bir dönüm noktasıdır.
Bu seyahat sonunda “İtalya Gezisi“ adlı eserini kaleme alır. Bu eseri okuyan arkadaşı Boıeseree Goethe`ye yazdığı mektubunda şunları yazıyordu:“İtalya gezisini okudum; bir daha, bir daha okudum , yinede onu okumaya doyamadım. Bu sayfalardan fışkıran canlı yaşam beni heyecanla coşturdu. Bu güzel ülkenin, o harika yapıtlarını sanki fethe çıkmışsınız ; güzellikler içinde en gerçeği, en doğruyu bulmak için saldırıya geçmişsiniz; okuyucuyu da beraberinizde sürüklüyorsunuz. Kişi kendini yanınızda sanıyor.“
İtalya dönüşü Goethe, Wetzlar`da eski dostları tarafından soğuk karşılanır. Frau Von Stein onun habersiz ayrılışını affetmemiştir. Mutlu olduğu bir ülkeden geri dönmek zorunda kaldığı için teselli etmelerini beklediği yakınlarının bu ilgisizliği yüzünden yeni dostluklar aramak zorunda kalır. Jena üniversitesi profesörleri ve bu arada Schiller`le yakınlaşma olur. Tabiatları ve sanat anlayışlarıyla birbirlerini tamamlayan bu iki büyük şair, birbirlerinin hem büyüklüğünü, hem de zıtlığını anlamaktan doğan bir sevgi nefret karışımıyla birbirine bağlıdır. Sürekli aralarında verimli tartışmalar, ilginç yazışmalar olur. Şiir konusu üzerinde dururlar: Antik devri kendilerine örnek alan yeni bir klasik çağ yaratmak; epik şiiri dramatik şiirden kesinlikle ayırmak gerektiğini vurgularlar. Bu fikir alışverişi ikisi için de son derece yararlı olmuştur.
Goethe`nin evliliği de bu döneme rastlar. Şehrin küçük burjuva ailelerinden Cristiana Valpıus`la evlenir. Cristiana Valpıus, Weimer sosyetesinin eleştirici bakışlarını sürekli olarak üzerinde hisseder. Yemesine içmesine düşkün, neşeli, okumayla yazmayla ilgisi olmayan Valpıus, Goethe`ye adeta düşünce ve kültürün zıt kutbu olarak dengeleyici, dinlendirici bir arkadaştır.
Yazar, kendisine Dük Karl August`un armağan ettiği konağında, kalan ömrünün sonuna kadar yoğun ve verimli çalışmalar yapar. En önemli yapıtı olan “FAUST“ ‘u ömrünün son günlerinde bu evde tamamlar.
İçimizdeki Çocuk
(Doğan Cüceloğlu)
KİTABIN ADI : İçimizdeki Çocuk
KİTABIN YAZARI : Doğan CÜCELOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ : Altin Kitap Yayinlari Cagaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Duygu, Düşünüş Ve Davranişlarimizi Sürekli Etkileyen Içimizdeki Çocuk Yeni Iç Dünyamizin Denge, Ahenk Ve Huzurlu Olmasini Sağlamak Amaciyla Yazilmiştir.
KİTABIN ÖZETİ
İÇİNİZDEKİ ÇOCUKLA TANIŞIN
Hepimizin içinde bir çocuk vardır. İçimizdeki çocuk her zaman sağlıklı bir ortam içinde gelişmez. Aile, okul, genel kültür ortamı çoğu kere çocuğun sağlıklı gelişmesini engeller. Birey bedenen büyür, fakat içimizdeki çocuk psikolojik anlamda sağlıksız ve cılız kalır.
İçindeki çocuğu sağlıksız olan bireyin kişiliği “bağlaşık“tır. Çünkü bu birey yaşamın anlamını, mutluluğunu, kendi değerini ilişki içinde olduğu başkalarının gözünde, sözünde, davranışında kısacası başkalarının kendisine verdiği değerde arar; kendine verdiği değer başkalarının onu algılamalarına bağlanmıştır. Bu anlamda “bağlaşık kişilik“ temel yapıyı oluşturur.
AİLE
Aile bir sistem oluşturur; ailedeki her bir kişi bu sistemin bir parçasıdır ve değişik roller üstlenerek sisteme işlerlik kazandırır. Her bir sistem ve bu sistem içinde yer alan her bir rol, kendine özgü bir kişilik ve davranış yapısı oluşturur. Bu kişilik ve davranış türlerinin bazıları bireyi uyuma, bazıları ise uyumsuzluğa götürür.
Sağlıklı aile, üyelerinin gereksinimlerini karşılar ve onların gelişmesi için olumlu bir ortam oluşturur. Aile üyeleri arasındaki ilişki rahat, olumlu ve akıcı bir yapıya sahiptir. Aile, toplumla ilişkisini dengelemiştir; ne toplumdan kopar, ne de toplumun baskısına tümüyle boyun eğer. Böyle bir aileden iyi belirlenmiş benlik sınırları olan, kendini değerli bulan, yaşamın değişik yönleri arasında denge kurmuş, duygularını tanıyan ve ifade eden olgun insanlar yetişir.
Her aile sisteminin işlerliğini sağlayan aile kuralları vardır. Bu kurallar sağlıksız ailede gizli ve örtük kalırlar. Sağlıklı ailede kurallar daha belirgin ve açık-seçiktir. Sağlıklı ailede çatışmanın var olduğu bilinir, tanınır ve üzerinde konuşulur; çatışmayı çözmede kullanılacak kurallar açıkça ifade edilmiştir ve aile üyelerince bilinir. Sağlıksız ailede çatışmadan söz edilmez; kullanılan kurallar gizli olduğu için herşey dolaylı ve örtük olarak ifade edilir.
UTANMA VE UTANÇ
İki türlü utanmadan bahsedilebilir. Bize sınırlarımızı hatırlatan utanma sağlıklıdır; kendimizi sevmemeye yol açan duygu ise utançtır ve sağlıksızdır. Sağlıklı utanma kişinin gelişimi sırasında yaşam deneyimleri sonucu hiçbir baskı olmaksızın, kendiliğinden oluşur. Oysa utanç kişinin çevresindeki kişilerin hastalıklı iç dünyalarının baskısıyla oluşur ve çok büyük sorunlar yaratır. En olumsuz etkisi kişinin kendi iç dünyasıyla ilişkisini kesmesidir. Ayrıca çocuğa kendisini sürekli suçlu hissettirmekte onun zamanla utanca boğulmasına neden olmaktadır.
Çocuğa kötü davranmanın en sık rastlanan 3 türü vardır. Bunları cinsel, bedensel ve duygusal kötü davranma olarak adlandırabiliriz. Cinsel kötü davranmaya; cinsel olarak kucaklama, bir babanın kadınlardan bahsederken onları aşağılayıcı, “orospular“, “namuzsuzlar“, “kalleşler“ gibi laflar etmesini gösterebiliriz. Ayrıca kötü davranmanın en utanç verici olanı cinsel kötü davranmadır. Bedensel kötü davranış ülkemizde en sık rastlanan ve üstelik bunun bir temel terbiye aracı olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ayrıca çocukların duygu düşünce ve heyecanlarını ciddiye almamak ve bunları alay konusu haline getirmek, duygusal kötü davranışa bir örnektir ve bu gibi davranışlar çocukların normal olan duygu ve heyecanlarının normal dışına dönüşmesine yol açar. Bu durumdaki çocuk ise mutlu ve doyumlu bir hayattan uzaklaşır. Utançla dolu sağlıksız bir hayat sürmeye başlar.
Çocukların karşılanması gereken bazı temel gereksinimleri vardır. Bunları; dokunulma, güven, düzen, sosyalleşme, uyarılma ve kendini değerli görme olarak sınıflandırabiliriz. Bu gereksinimleri karşılanmayan çocuk kendinde bir eksiklik olduğunu düşünmeye başlar ve kendi özbenliğinde utanç duymaya başlar. Bu şekilde gereksinimleri karşılanmayan çocuk terk edilmiş çocuktur. Terk edilen çocuk normal gelişimini tamamlayamaz. Bu tür insanları tanımlamak için “yetişkin çocuk“ ifadesini kullanabiliriz.
Utanca boğularak yetiştirilen kişi, bu utancın verdiği acıdan kurtulmak için bir takım savunma mekanizmaları geliştirir. Bu mekanizmalar sayesinde kişi içinde oluşan boşluğu ve anlamsızlığı ortadan kaldırmaya çalışır. Bunun yanısıra bu kişilerin çevreleriyle kurdukları ilişkilerinde devamlı ve tutarlı bazı olumsuz karakter özellikleri gösterirler. Ayrıca gerçekler bu kişilere acı verir ve sürekli gerçeklerle ilişkilerini kesmek amacıyla tutkunluklara yönelirler. Kişi zamanla tüm enerji ve zamanını tutkun davranışa harcamaya başlar ve gerçekle ilişkisini tümüyle keser.
CEVAPLARINIZA BİR GÖZ ATALIM
Birinci bölümde iç çocuğunuzu gözlemlemeniz ve onun hakkında bilgi edinmeniz için 3 grupta evet ya da hayır diyerek cevaplayacağımız sorular veriliyor ve bu bölümde de bu sorulara verdiğimiz cevapların yorumları yapılıyor. Mesela ilk grupta özbenlikle ilgili şu sorular ve yorumlar var:
Ne zaman kendi hakkımı korusam içimi bir suçluluk duygusu kaplar; “keşke kendimi değil, diğerlerinin istediklerini yapsaydım“ diye düşünürüm.
Yukarıdaki soruya “Evet“ cevabı ile belirtilen pişmanlık duygusu, özellikle kendisi için bir şey yaptıktan, ya da kendi hakkını koruduktan sonra duyulan pişmanlık, “nedamet duygusu, sağlıksız iç çocuğun varlığının kuvvetli bir belirtisidir. Bu duygunun temelinde kendi benlik sınırlarının kaybolması ve bağlaşıklık içinde olma yatar. Eğer sık sık pişmanlık duyan bir kişi iseniz, içinizdeki çocuğu tanımaya, kendi sınırlarınızı belirlemeye çalışın.
İkinci grupta da temel gereksinimlerle ilgili şu gibi sorular var:
Pek istemediğim halde cinsel ilişkide bulunmaktan kaçınmam.
Bu soruya “Evet“in anlamı şudur: “Benim isteklerim önemli değildir; benim bedenim senin kullanman için bir araçtır, istediğin gibi kullanabilirsin. Ben bir insan olarak bağımsız, kendi düşünce, duygu ve istekleri olan biri değilim. Benim değerim senin isteklerini yerine getirmekle gerçekleşir.“
Bağlaşık kişinin temel özbenlik anlayışı budur ve kendi psikolojik sınırlarının, haklarının, özgürlüklerinin farkında değildirler. Bir nesne gibi kullanılmaya alıştırılmışlardır.
3 ncü grupta ise sosyal yaşamla ilgili şu gibi sorular ve yorumlar var:
- Bir grup içinde olduğum zaman kolayca çoğunluğun dediği yönde fikrimi değiştiririm.
- En büyük korkum sevdiklerimin beni terkedip gitmesidir.
Kendi değerine inanmayan, eğer başkalarını memnun edip sürekli onlarla hemfikir olmazsa herkesin kendini terkedeceğine inanan kişi, çoğunluk ne derse o yöne gider ve kimsenin kendini kendisi olduğu için seveceğine inanmaz. Bu nedenle sürekli bir kaygı ve terk edilme korkusu içindedir.
İÇİMİZDE KONUŞANLAR
Herkesin içinde değişik sesler vardır. Bu sesler İç ana-baba ve iç çocuğumuza ait seslerdir. İç ana-baba gerçekçi, deneyimli, ciddidir ve sonuca yöneliktir. İç çocuk oyuncudur, enerji küpüdür, şevk heyecan ondan gelir ve sonuca değil sürece yöneliktir. Onun sesi kaybolduğu zaman yaşamın zevki de kaybolur. Sağlıksız iç çocuk sevilmemiş yerilmiş, bastırılmış ve utanca boğulmuş bir geçmişin ürünüdür. Sağlıklı iç çocuk ise sevilmiş, övülmüş, yüreklendirilmiş ve desteklenmiş bir geçmişin ürünüdür.
İç çocuğunuzun sesini duyarak, ne dediğini anlayıp iç çocuğumuzla sağlıklı bir iletişim kurmak, sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürmemiz için gereklidir.
Çeşitli olaylar, çeşitli iç konuşmalar ortaya çıkarır. Kendimizi dinleyip gözlemleyerek olayları ve sebep oldukları iç konuşmaları tahlil edebiliriz. Bu da iç çocuk ve iç ana-babamız için önemli sorunların ne olduğu ile ilgili bize ipuçları verir.
İçimizdeki çocuk ve iç ana-babanın bir takım ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar birbiriyle uyuşmadığı zamanlarda aralarında bir anlaşmazlık doğar. İhtiyaçlar arası bu anlaşmazlık iç çatışmanın asıl problemidir ve çözümlenemediği taktirde ömür boyu bile sürebilir.
Bu tür anlaşmazlıklarda iç çatışmalar kişiye huzursuzluk verir, aklı karıştırarak sağlıklı düşünmeyi engeller. Dolayısıyla insan doyumlu ve verimli bir yaşam süremez. İç çatışmaların en belirgin özelliği, çatışmanın temelinde yatan seslerin şiddetlerinin hemen hemen birbirinin aynı olmasıdır. Bu durumda insanın belirli bir yönde karar almasını engeller. Seslerden bir tanesi güç kazanıp kararımızı o sesin istediği şekilde verirsek, bu defa diğer ses bizi rahatsız etmeye başlayacak ve çoğu kez de bizi kararımızdan vazgeçirerek eski kararsız halimize dönmemize neden olacaktır. İç çatışmaların çözümü için ilk adım iç ana-babadan gelmelidir ve iç çocuğa “hem benim istediklerimi, hem de senin istediklerini karşılayacak bir çözüm bulalım“ (kazan/kazan) demelidir. İç çatışmalara en sağlıklı yaklaşım budur.
ARAYIŞ; İÇ ÇOCUĞUMUZA KAVUŞMANIN YOLLARI
İç çocuğumuzu tanımada en büyük sorumluluk içimizdeki ana-babaya düşer. İlk başlarda iç çocuğumuz bize (iç ana-babaya) inanmayacak ve güvenmeyecektir. Ama sabırla ve şevkatle onu bekleyip, onu yargılamaktan ve denetlemekten kaçınmamız gerekiyor. Her gün otuz dakikamızı ona ayırmamız ve bu otuz dakika boyunca rahatsız edilmeyeceğimiz bir yer ve zamanda olmamız, atacağımız ilk önemli adımlardan biridir.
Kişinin yaşamını etkileyen ve çözümlenemediği zaman süregiden çatışmalar, endişeler, üzerinde düşünülen konular o kişinin temel sorunlarını oluşturur.
Bizim için önemli olan temel sorunları hemen göremeyiz. İç çocuğumuzla yaptığımız oturumlar ilerledikçe iç dünyamızı anlamamıza daha bir yardımcı olur. Yavaş yavaş sorunlarımızın ne olduğunu anlar ve iç çocuğumuzla onlar hakkında konuşmaya başlarız.
Kötü alışkanlıkları, korkuları bırakıp daha özgür, daha bilinçli olma yoluna girdiğimiz zaman yaşamımızın olumsuz yönlerini olumluya dönüştürmeye başlarız. İçimizdeki çocuğun sağlıksız yönlerini deşmek bize acı verecektir, ne var ki bu acının yanı sıra yaşamın gerçek enerji kaynağına ulaşmış olacağız. İç çocuğumuzun sözlerine iyi kulak vererek; onun sesini iyi dinler ve ilişkimizi ona göre ayarlarsak mutlaka sağlıklı bir dönüşüme ulaşırız.
Öze ulaşma aşamasına yaklaşınca bireyin manevi yaşamı zenginleşmeye başlar; yaşamı kendi dar kişisel çerçevesi içinde görmekten kurtulur, daha geniş boyutlarda yaşamla ilişki kurar. Manevi yaşamı gelişmiş kişinin önemli özelliklerinden biri içindeki gözlemci özün gelişmiş olmasıdır. Gözlemci özün gelişimine paralel olarak olumsuz duygulara dönüşme sürecine girer. Özle ilişki kurulunca, olumsuz duyguların dışarıdan gelen kaynakları anında görülür ve bu nedenle kolayca etkisinden kurtulunur.
İç çocuğumuzu arayış uzun süreli bir yolculuktur. Elma ağacını diktikten bir hafta sonra o ağaçtan elma toplamayı beklerseniz, kendinizi hayal kırıklığına baştan mahkum etmiş olursunuz. Biyolojik gelişmelerde olduğu gibi, psikoloji alanındaki gelişmelerde yavaş adımlarla ilerler. Yıllar boyunca süren bir hastalığı bir anda iyi etmeyi beklemeyin. İç çocuğunuza inanarak her gün iç çocuğunuzla buluşmaya devam edin.
(Doğan Cüceloğlu)
KİTABIN ADI : İçimizdeki Çocuk
KİTABIN YAZARI : Doğan CÜCELOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ : Altin Kitap Yayinlari Cagaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ : 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Duygu, Düşünüş Ve Davranişlarimizi Sürekli Etkileyen Içimizdeki Çocuk Yeni Iç Dünyamizin Denge, Ahenk Ve Huzurlu Olmasini Sağlamak Amaciyla Yazilmiştir.
KİTABIN ÖZETİ
İÇİNİZDEKİ ÇOCUKLA TANIŞIN
Hepimizin içinde bir çocuk vardır. İçimizdeki çocuk her zaman sağlıklı bir ortam içinde gelişmez. Aile, okul, genel kültür ortamı çoğu kere çocuğun sağlıklı gelişmesini engeller. Birey bedenen büyür, fakat içimizdeki çocuk psikolojik anlamda sağlıksız ve cılız kalır.
İçindeki çocuğu sağlıksız olan bireyin kişiliği “bağlaşık“tır. Çünkü bu birey yaşamın anlamını, mutluluğunu, kendi değerini ilişki içinde olduğu başkalarının gözünde, sözünde, davranışında kısacası başkalarının kendisine verdiği değerde arar; kendine verdiği değer başkalarının onu algılamalarına bağlanmıştır. Bu anlamda “bağlaşık kişilik“ temel yapıyı oluşturur.
AİLE
Aile bir sistem oluşturur; ailedeki her bir kişi bu sistemin bir parçasıdır ve değişik roller üstlenerek sisteme işlerlik kazandırır. Her bir sistem ve bu sistem içinde yer alan her bir rol, kendine özgü bir kişilik ve davranış yapısı oluşturur. Bu kişilik ve davranış türlerinin bazıları bireyi uyuma, bazıları ise uyumsuzluğa götürür.
Sağlıklı aile, üyelerinin gereksinimlerini karşılar ve onların gelişmesi için olumlu bir ortam oluşturur. Aile üyeleri arasındaki ilişki rahat, olumlu ve akıcı bir yapıya sahiptir. Aile, toplumla ilişkisini dengelemiştir; ne toplumdan kopar, ne de toplumun baskısına tümüyle boyun eğer. Böyle bir aileden iyi belirlenmiş benlik sınırları olan, kendini değerli bulan, yaşamın değişik yönleri arasında denge kurmuş, duygularını tanıyan ve ifade eden olgun insanlar yetişir.
Her aile sisteminin işlerliğini sağlayan aile kuralları vardır. Bu kurallar sağlıksız ailede gizli ve örtük kalırlar. Sağlıklı ailede kurallar daha belirgin ve açık-seçiktir. Sağlıklı ailede çatışmanın var olduğu bilinir, tanınır ve üzerinde konuşulur; çatışmayı çözmede kullanılacak kurallar açıkça ifade edilmiştir ve aile üyelerince bilinir. Sağlıksız ailede çatışmadan söz edilmez; kullanılan kurallar gizli olduğu için herşey dolaylı ve örtük olarak ifade edilir.
UTANMA VE UTANÇ
İki türlü utanmadan bahsedilebilir. Bize sınırlarımızı hatırlatan utanma sağlıklıdır; kendimizi sevmemeye yol açan duygu ise utançtır ve sağlıksızdır. Sağlıklı utanma kişinin gelişimi sırasında yaşam deneyimleri sonucu hiçbir baskı olmaksızın, kendiliğinden oluşur. Oysa utanç kişinin çevresindeki kişilerin hastalıklı iç dünyalarının baskısıyla oluşur ve çok büyük sorunlar yaratır. En olumsuz etkisi kişinin kendi iç dünyasıyla ilişkisini kesmesidir. Ayrıca çocuğa kendisini sürekli suçlu hissettirmekte onun zamanla utanca boğulmasına neden olmaktadır.
Çocuğa kötü davranmanın en sık rastlanan 3 türü vardır. Bunları cinsel, bedensel ve duygusal kötü davranma olarak adlandırabiliriz. Cinsel kötü davranmaya; cinsel olarak kucaklama, bir babanın kadınlardan bahsederken onları aşağılayıcı, “orospular“, “namuzsuzlar“, “kalleşler“ gibi laflar etmesini gösterebiliriz. Ayrıca kötü davranmanın en utanç verici olanı cinsel kötü davranmadır. Bedensel kötü davranış ülkemizde en sık rastlanan ve üstelik bunun bir temel terbiye aracı olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ayrıca çocukların duygu düşünce ve heyecanlarını ciddiye almamak ve bunları alay konusu haline getirmek, duygusal kötü davranışa bir örnektir ve bu gibi davranışlar çocukların normal olan duygu ve heyecanlarının normal dışına dönüşmesine yol açar. Bu durumdaki çocuk ise mutlu ve doyumlu bir hayattan uzaklaşır. Utançla dolu sağlıksız bir hayat sürmeye başlar.
Çocukların karşılanması gereken bazı temel gereksinimleri vardır. Bunları; dokunulma, güven, düzen, sosyalleşme, uyarılma ve kendini değerli görme olarak sınıflandırabiliriz. Bu gereksinimleri karşılanmayan çocuk kendinde bir eksiklik olduğunu düşünmeye başlar ve kendi özbenliğinde utanç duymaya başlar. Bu şekilde gereksinimleri karşılanmayan çocuk terk edilmiş çocuktur. Terk edilen çocuk normal gelişimini tamamlayamaz. Bu tür insanları tanımlamak için “yetişkin çocuk“ ifadesini kullanabiliriz.
Utanca boğularak yetiştirilen kişi, bu utancın verdiği acıdan kurtulmak için bir takım savunma mekanizmaları geliştirir. Bu mekanizmalar sayesinde kişi içinde oluşan boşluğu ve anlamsızlığı ortadan kaldırmaya çalışır. Bunun yanısıra bu kişilerin çevreleriyle kurdukları ilişkilerinde devamlı ve tutarlı bazı olumsuz karakter özellikleri gösterirler. Ayrıca gerçekler bu kişilere acı verir ve sürekli gerçeklerle ilişkilerini kesmek amacıyla tutkunluklara yönelirler. Kişi zamanla tüm enerji ve zamanını tutkun davranışa harcamaya başlar ve gerçekle ilişkisini tümüyle keser.
CEVAPLARINIZA BİR GÖZ ATALIM
Birinci bölümde iç çocuğunuzu gözlemlemeniz ve onun hakkında bilgi edinmeniz için 3 grupta evet ya da hayır diyerek cevaplayacağımız sorular veriliyor ve bu bölümde de bu sorulara verdiğimiz cevapların yorumları yapılıyor. Mesela ilk grupta özbenlikle ilgili şu sorular ve yorumlar var:
Ne zaman kendi hakkımı korusam içimi bir suçluluk duygusu kaplar; “keşke kendimi değil, diğerlerinin istediklerini yapsaydım“ diye düşünürüm.
Yukarıdaki soruya “Evet“ cevabı ile belirtilen pişmanlık duygusu, özellikle kendisi için bir şey yaptıktan, ya da kendi hakkını koruduktan sonra duyulan pişmanlık, “nedamet duygusu, sağlıksız iç çocuğun varlığının kuvvetli bir belirtisidir. Bu duygunun temelinde kendi benlik sınırlarının kaybolması ve bağlaşıklık içinde olma yatar. Eğer sık sık pişmanlık duyan bir kişi iseniz, içinizdeki çocuğu tanımaya, kendi sınırlarınızı belirlemeye çalışın.
İkinci grupta da temel gereksinimlerle ilgili şu gibi sorular var:
Pek istemediğim halde cinsel ilişkide bulunmaktan kaçınmam.
Bu soruya “Evet“in anlamı şudur: “Benim isteklerim önemli değildir; benim bedenim senin kullanman için bir araçtır, istediğin gibi kullanabilirsin. Ben bir insan olarak bağımsız, kendi düşünce, duygu ve istekleri olan biri değilim. Benim değerim senin isteklerini yerine getirmekle gerçekleşir.“
Bağlaşık kişinin temel özbenlik anlayışı budur ve kendi psikolojik sınırlarının, haklarının, özgürlüklerinin farkında değildirler. Bir nesne gibi kullanılmaya alıştırılmışlardır.
3 ncü grupta ise sosyal yaşamla ilgili şu gibi sorular ve yorumlar var:
- Bir grup içinde olduğum zaman kolayca çoğunluğun dediği yönde fikrimi değiştiririm.
- En büyük korkum sevdiklerimin beni terkedip gitmesidir.
Kendi değerine inanmayan, eğer başkalarını memnun edip sürekli onlarla hemfikir olmazsa herkesin kendini terkedeceğine inanan kişi, çoğunluk ne derse o yöne gider ve kimsenin kendini kendisi olduğu için seveceğine inanmaz. Bu nedenle sürekli bir kaygı ve terk edilme korkusu içindedir.
İÇİMİZDE KONUŞANLAR
Herkesin içinde değişik sesler vardır. Bu sesler İç ana-baba ve iç çocuğumuza ait seslerdir. İç ana-baba gerçekçi, deneyimli, ciddidir ve sonuca yöneliktir. İç çocuk oyuncudur, enerji küpüdür, şevk heyecan ondan gelir ve sonuca değil sürece yöneliktir. Onun sesi kaybolduğu zaman yaşamın zevki de kaybolur. Sağlıksız iç çocuk sevilmemiş yerilmiş, bastırılmış ve utanca boğulmuş bir geçmişin ürünüdür. Sağlıklı iç çocuk ise sevilmiş, övülmüş, yüreklendirilmiş ve desteklenmiş bir geçmişin ürünüdür.
İç çocuğunuzun sesini duyarak, ne dediğini anlayıp iç çocuğumuzla sağlıklı bir iletişim kurmak, sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürmemiz için gereklidir.
Çeşitli olaylar, çeşitli iç konuşmalar ortaya çıkarır. Kendimizi dinleyip gözlemleyerek olayları ve sebep oldukları iç konuşmaları tahlil edebiliriz. Bu da iç çocuk ve iç ana-babamız için önemli sorunların ne olduğu ile ilgili bize ipuçları verir.
İçimizdeki çocuk ve iç ana-babanın bir takım ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar birbiriyle uyuşmadığı zamanlarda aralarında bir anlaşmazlık doğar. İhtiyaçlar arası bu anlaşmazlık iç çatışmanın asıl problemidir ve çözümlenemediği taktirde ömür boyu bile sürebilir.
Bu tür anlaşmazlıklarda iç çatışmalar kişiye huzursuzluk verir, aklı karıştırarak sağlıklı düşünmeyi engeller. Dolayısıyla insan doyumlu ve verimli bir yaşam süremez. İç çatışmaların en belirgin özelliği, çatışmanın temelinde yatan seslerin şiddetlerinin hemen hemen birbirinin aynı olmasıdır. Bu durumda insanın belirli bir yönde karar almasını engeller. Seslerden bir tanesi güç kazanıp kararımızı o sesin istediği şekilde verirsek, bu defa diğer ses bizi rahatsız etmeye başlayacak ve çoğu kez de bizi kararımızdan vazgeçirerek eski kararsız halimize dönmemize neden olacaktır. İç çatışmaların çözümü için ilk adım iç ana-babadan gelmelidir ve iç çocuğa “hem benim istediklerimi, hem de senin istediklerini karşılayacak bir çözüm bulalım“ (kazan/kazan) demelidir. İç çatışmalara en sağlıklı yaklaşım budur.
ARAYIŞ; İÇ ÇOCUĞUMUZA KAVUŞMANIN YOLLARI
İç çocuğumuzu tanımada en büyük sorumluluk içimizdeki ana-babaya düşer. İlk başlarda iç çocuğumuz bize (iç ana-babaya) inanmayacak ve güvenmeyecektir. Ama sabırla ve şevkatle onu bekleyip, onu yargılamaktan ve denetlemekten kaçınmamız gerekiyor. Her gün otuz dakikamızı ona ayırmamız ve bu otuz dakika boyunca rahatsız edilmeyeceğimiz bir yer ve zamanda olmamız, atacağımız ilk önemli adımlardan biridir.
Kişinin yaşamını etkileyen ve çözümlenemediği zaman süregiden çatışmalar, endişeler, üzerinde düşünülen konular o kişinin temel sorunlarını oluşturur.
Bizim için önemli olan temel sorunları hemen göremeyiz. İç çocuğumuzla yaptığımız oturumlar ilerledikçe iç dünyamızı anlamamıza daha bir yardımcı olur. Yavaş yavaş sorunlarımızın ne olduğunu anlar ve iç çocuğumuzla onlar hakkında konuşmaya başlarız.
Kötü alışkanlıkları, korkuları bırakıp daha özgür, daha bilinçli olma yoluna girdiğimiz zaman yaşamımızın olumsuz yönlerini olumluya dönüştürmeye başlarız. İçimizdeki çocuğun sağlıksız yönlerini deşmek bize acı verecektir, ne var ki bu acının yanı sıra yaşamın gerçek enerji kaynağına ulaşmış olacağız. İç çocuğumuzun sözlerine iyi kulak vererek; onun sesini iyi dinler ve ilişkimizi ona göre ayarlarsak mutlaka sağlıklı bir dönüşüme ulaşırız.
Öze ulaşma aşamasına yaklaşınca bireyin manevi yaşamı zenginleşmeye başlar; yaşamı kendi dar kişisel çerçevesi içinde görmekten kurtulur, daha geniş boyutlarda yaşamla ilişki kurar. Manevi yaşamı gelişmiş kişinin önemli özelliklerinden biri içindeki gözlemci özün gelişmiş olmasıdır. Gözlemci özün gelişimine paralel olarak olumsuz duygulara dönüşme sürecine girer. Özle ilişki kurulunca, olumsuz duyguların dışarıdan gelen kaynakları anında görülür ve bu nedenle kolayca etkisinden kurtulunur.
İç çocuğumuzu arayış uzun süreli bir yolculuktur. Elma ağacını diktikten bir hafta sonra o ağaçtan elma toplamayı beklerseniz, kendinizi hayal kırıklığına baştan mahkum etmiş olursunuz. Biyolojik gelişmelerde olduğu gibi, psikoloji alanındaki gelişmelerde yavaş adımlarla ilerler. Yıllar boyunca süren bir hastalığı bir anda iyi etmeyi beklemeyin. İç çocuğunuza inanarak her gün iç çocuğunuzla buluşmaya devam edin.
Şu Çılgın Türkler
(Turgut Özakman)
Kitabın Adı : Şu Çılgın Türkler
Kitabın Yazar : Turgut Özakman
KİTABIN ÖZETİ
Bu şahane kitap 20. yy.ın sömürgecilerine karşı bir ulusun verdiği onur mücadelesini anlatıyor. Bu topraklarda geçen, hiçbir satırı kurmaca taşımayan; tamamı Türk, Yunan, İngiliz devletleriyle uluslararası kurulların raporlarında, yerli/yabancı gazetelerde ve o günleri yaşamış insanların belleklerinde/anı kitaplarında belgelenen olaylar… Sadece belgelere atıfta bulunan dipnotlar kırk yedi sayfa sürüyor! Bu coğrafyayı,tarihi, bu Anadolu`yu bilmeyen yabancı bir göz okuduğunda yazar fazla abartmış diyebilir, yaşananlar öyle olağanüstü.
Yazar önce Mondros Mütarekesi`yle II nci İnönü savaşı arasında geçen dönemi özetliyor. Peşinden altıyüzelli sayfalık bir destan. Sanki elinde kamera varmış gibi bir Türk tarafına, bir Yunan tarafına; bir İstanbul`a, bir İngiltere`ye odaklıyor bakışlarını (Belki bu akış şekli kimi okuru rahatsız edebilir) . Ve bu ahlaksız işgale dağıyla, çiçeğiyle, insanıyla, hayvanıyla; canlı-cansız bütün varlığıyla topyekün direnen Anadolu`yu anlatıyor. Adını hiç duymadığımız, ama biz bilmesek de bu temele kanını harç yapmış,kefenine sarınıp ta işgalcinin
karşısına dikilmiş, kim bilir hangi gelinciğe kök olmuş binlerce insan… Adım adım, gün gün izliyoruz bu büyük mücadeleyi.
Gelelim romanın kahramanlarına: Osmanlı`nın imzaladığı Sevr antlaşmasıyla yurdu parçalanmış, toprakları santim santim satılmış; sal-tanat koltuğu uğruna sömürgecilere peşkeş çekilmiş bir halk var. Ama her şeye rağmen bu halkın küllerinden yeniden doğmasını sağ-layan biri, dönemin Britanya Başbakanı, Lloyd George`un istifa etmeden kısa süre önce “… yüz yıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahiyi bu yüz yılda Türk milleti yetiştirdi… Mustafa Kemal Paşa`ya yenildik.“ demesine sebep olan biri, Gazi…Ve bu zaferi Atatürk`le birlikte var eden İsmet Paşa, diğer komutanlar,erler, akıncılar, vekiller, köylüler, direnişe yardım için ayağındaki tek çorabı yıkayıp veren Deli Battal gibiler, kağnılarıyla cephane taşırken yolda ölen ya da doğuran Elifler, yaşadığı rahat hayatı bırakıp cephede gönüllü hemşire olan Nesrinler… Yani etiyle kemiğiyle, onurlu, namuslu, dürüst “Büyük İnsanlık“…Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Savaştan galip çıkan devletlerin kuklası olan ve iktidardakilerin hırsı yüzünden gözünü Anadolu toprağı bürümüş Yunanistan. İnsanlık tarihine büyük katkıları olan bir uygarlığın şimdiki torunları. Büyük Yunanistan hayalinin peşinde Anadolu`ya gelip “ Büyük Felaket“i yaşayanlar. Kimisi vahşi kimisi insan, kahraman da var aralarında korkak ta… Vatanlarından deniz milleri, kara milleri uzakta çarpışan, bir zavallı hayalin uğruna heder olan Yunan gençleri. Ve bu iki halkı birbirine kırdıran emperyalist devletler. En başta İngiltere. Tam Sevr antlaşmasını imzalatmışken huzurunu kaçıran “Kemal`in Askerleri“ne elini ateşe sokmadan tokat atmak isteyen, asıl büyük derdi sömürgesindeki Müslüman halkların bu savaşın etkisiyle uyanacağı ve “Üzerine Güneş Batmayan İmparatorluk“un parçalanacağı endişesi olan İngilizler. Fakir ve geri kalmış Doğu`nun önünde uygar(!) ve zengin Batı`nın en büyük temsilcisi. İnsanların ölmesi umurlarında bile değil.
Bu sebeple –dengeler Türkler`in lehine değişene kadar- Yunanistan`a pek çok araç ve gereç satıyorlar, el altından silah ve cephane veriyorlar. Fransa, İtalya, Rusya … Hepsi bu büyük oyunun içinde az veya çok yer alıyorlar. Sonra hainler… Başta Vahdettin ve sadrazam(lar) olmak üzere işgalcilerden medet uman aciz yönetim kadrosu. Bir ham hayal uğruna doksan bin Anadolu gencini Sarıkamış`ta kırdırdığı yetmiyormuş gibi mücadelenin en kritik yerinde Anadolu`ya geçip iktidar olma hevesindeki Enver Paşa ve onun Meclis`teki yardakçıları. Basındaki İngiliz ve Yunan işbirlikçileri. En zorlu zamanlarda isyana kalkışan Delibaş Mehmetler, Çerkez Ethemler. Halkın içindekiler: Kasabalarını, Kuvvacıları, onurlarını satan eşraf, yerel yöneticiler, bazı din adamları… Asker kaçakları… Altmış bin kişilik ordunun otuz bini bazı işbirlikçilerin, mandacıların, teslimiyetçilerin söylediklerine kanıp, kandırılıp silahlarıyla birlikte askerden kaçıyor. Düşman o esnada yüz yirmi bin kişi! 1911`den beri dört bir tarafta durmaksızın savaşan halkın içinden çıkan, direnişe inanmayan, bu savaşın diğerlerinden farklı olduğunu anlayamayan bu kaçaklara üzülmek mi lazım, öfkelenmek mi?
İşte Turgut Özakman bu romanda insanların, insanlığın hikayesini anlatıyor bize. Onun elli küsur yıllık emeğinin sonucundan bir kaç sayfada bahsedip geçmek mümkün değil aslında. Haddim olmayarak bunu yapmak ve sizlerle paylaşmak istedim. Artık ülkedeki siyasal düşünce tarzının tam teslimiyete dönüştüğü günümüzde, tam bağımsızlıktan başka bir istekleri olmayan bu insanlara ve onların destanını yazarak onlara en güzel anmayı yapan yazara bu sayfada şapka çıkartmak. Niyetim bu. Kitabın kalınlığına aldanıp okumaya gözü korkanlara bayağı magazinlerden, ucuz sitkomlardan, pespaye dizilerden uzakta, hüzünlü, acılı ama çok etkileyici birkaç saat vaat eden bu destanı mutlaka okuyun. Pek çok şeyin günümüzde yaşadıklarımıza ne kadar benzediğini görüp üzüleceksiniz ama ayırdığınız zamana değecek. Peşinden de Nazım`dan “23“ centlik askere dair ile Kuvay-i Milliye destanını okursanız kendiniz için çok güzel işler yapmış olarak günü kapatacaksınız…
YAZARIN HAYATI
Turgut Özakman, 1930′da Ankara`da doğdu. Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi`ni bitirdi. Bir süre avukatlık yaptı. Köln Üniversitesi Tiyatro Bilimi Enstitüsü`ne devam ettikten sonra Devlet Tiyatrosu`na girdi. TRT`de Merkez Program Daire başkanlığı, Genel Müdür Yardımcılığı, Devlet Tiyatrolarında Genel Müdür Başyardımcılığı ve 1983-1987 yılları arasında Genel Müdürlük yaptı. 1988-1994 arasında Radyo-Televizyon Yüksek Kurulu`nda üyelik ve Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Evli. Üç çocuğu, üç torunu var. 28 Eylül 1998′de, ‘üstün hizmetleri dolayısıyla` Anadolu Üniversitesi`nce ‘fahri doktor` unvanı verilen Özakman, sayısız esere imza attı. 2002 Nisanında Eskişehir Belediye Başkanlığı, açtığı ikinci tiyatroya ‘Turgut Özakman Sahnesi` adını verdi.
KİTAP HAKKINDAKİ ELEŞTİRİLER
Kitaba olan ilgi alaka en üst düzeyde. Kitap şu an yaklaşık 140 baskı yaptı ve 300.000′den fazla satmış durumda. Aslında kitap için yapılan eleştiriler genelde oldukça müspet ve duygu yüklü! Bu yüzden o tür eleştirilere hiç değinmeyeceğim! Kitap üzerinde yapılan birtakım polemikler var ben esas onlar üzerinde durmak istiyorum!
1- Kitabın bazı güç odaklarınca(derin devlet ya da Genelkurmay tarafından) ısmarlama olarak yazdırıldığı polemiği. Bana göre ister ısmarlama ister kendiliğinden yazılmış olsun bunun hiç önemi olmadığını düşünüyorum. Kim ne niyetle ısmarlamış olursa olsun helal olsun diye düşünmekteyim. İyi ki ısmarlamışlar Turgut Özakman`da iyi ki yazmış bu şaheseri. Bu konunda bence hiç önemi yok!
2- Atatürk`ün ilahlaştırma çabalarında son mertebe olması polemiği. Aslına bakılırsa bu polemik azıcık haklı gibi görünsede şahsi kanaatim 20.yy`ın dahisi bir devlet adamı, lider, asker olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu övgüyü hak ediyor. O ve silah
arkadaşlarının öngörülemez mantık ve taktikleri yokluk içerisinde o savaşlar kazanılmıştır.
3- Mehmet Akif Ersoy ve İstiklâl Marşımızdan hemen hemen hiç bahsedilmemesi polemiği. Benim tek katıldığım eksiklikte bu. Kitapta İstiklâl Marşımızın kabulü hiç bahsedilmemiş, Mehmet Akif Ersoy`dan ise tek pasajla bahsedilip geçilmiştir. Bunun neden olduğunu da hiç anlayamadım. Unutulmuş mu, atlanmış mı bilemem ama kitabın tek eksiği bu! İnşaallah gözden geçirilecek yeni baskılarda bu eksiklik giderilir ya da bu konuyla ilgili yeni bir destan yazılır.
4- Kitabın tarih kitabı olarak lanse edilmesine rağmen roman oluşunun gözardı edilmesi polemiği. Doğru bu kitap bir tarih kitabı değil. Yazarı roman olarak tanımlamış. Aslında romandan çok bir anılar almanağı. Yine doğru bir tespitte roman ya da benzeri edebi metinlerden tarih öğrenilemeyeceği! Ancak bana göre bunun iki istisnası var! a- Kilit-Anahtar-Kapı-Konak-Çatı-Üçler Yediler Kırklar-Bu Atlı Geçide Gider-Geçitteki Ülke-Darağacı-Gecevakti Gündönümü-Sabır-Ebemkuşağı`ndan oluşan Mustafa Necati Sepetçioğlu`nun 12 ciltlik dev eseri ve Turgut Özakman`ın Şu Çılgın Türkler isimli şaheseri. Bu kitaplardan bal gibi tarihte öğreniyoruz.
KİTAPTAN BAZI BÖLÜMLER
“Sabah İstanbullular, Kızılay`ın çağrısına
uyarak para yardımı yapmak üzere gazetelerde sıraya girdi. İleri gazetesinin dar
idarehanesine sığmayanların büyük kısmı, dışarıda kalmıştı.
Kaldırımın sonunda bir işgal devriyesi
göründü. Düzenli adımlarla yaklaşmaya başladı. İşgal askerlerine, her zaman
kenara çekilerek yol veren İstanbullular, bu sefer kıllarını bile
kıpırdatmadılar. Devriye kolu, kalabalığın arasından geçmeyi göze alamadı, yola
inerek geçip gitti.
İçerde, daha afyonu patlamamış olan huysuz
idare memuru, bir deftere, söylene söylene, bağış yapanın adını ve bağış
miktarını yazıyordu.
‘Kahveci Ali, 100 kuruş.`
‘Eskici Yusuf, 50 kuruş.`
‘Hallaç Asım, 75 kuruş.`
‘Bakkal Ahmet, 100 kuruş.`
‘Terlikçi Adem, 200 kuruş.`
Sırada, küçük, cılız bir oğlan vardı. Bir
önceki bağışçının çocuğu sanan memur, öfkeyle, yürüyüp yol vermesi için işaret
etti. Ama çocuk yürümedi, büyük bir ciddiyetle, bütün servetini çıplak masanın
üzerine bıraktı:
‘Hasan, 5 kuruş.`
Suratsız idare memurunun birdenbire gözleri
doldu. Ağladığını göstermemek için yüzünü, kocaman mendilinin arkasına
saklayarak gürültü ile burnunu sildi.“
“Yetmiş beş kağnılık bir kağnı kolu
İnebolu-İkiçay`dan yola çıkmak üzere idi. Zafer Kemal ‘Uğurlar olsun anam!`diye
seslendi.
Kolbaşı, ‘Sağ ol oğul` dedi,
elindeki sopayla öküzünü dürttü.Kağnılar tekerleri inleyerek kımıldayıp
yürüdüler. Kağnıcıların hepsi kadındı. Yalnız üçüncü kağnıyı on iki yaşında bir
erkek çocuk yediyordu. Kadınlardan biri hamile idi. Yedinci kağnının yanında
yürüyen sırım gibi genç kadının ayakları çıplaktı. Bazı kadınlar bebeklerini
torbalayıp sırtlarına bağlamıştı.
Genç subaylardan biri içi ürpererek,
‘Ne mübarek kadınlar bunlar` dedi. Öyleydiler. Yavrularına yiyecek taşıyan anaç
kuşlar gibi orduyu besliyorlardı.
Kağnı kolu gacırdaya gacırdaya
uzaklaşıp gitti.“
“Ela gözlü bir genç kadın usulca Kara
Fatma` nın yanına sokuldu,alçak bir sesle,“Aradığım iti sonunda buldum abla“dedi.Kara
Fatma da fısıltıyla sordu:
‘Hangisi?`
‘Ateşin yanında duran.`
Ateşin yanında esmer,kıvırcık saçlı,dolgun
dudaklı bir çeteci duruyordu.Kara Fatma`nın bakışından huylanıp başın öne eğerek
suratını saklamaya çalıştı.
‘Komutan diri isterim dediydi.`
‘Öldürmeyeceğim.`
‘Peki öyleyse.`
Ela gözlü kadın ilerlerdi, tüfeğinin
namlusuyla Rum çetecinin çenesinin altına dokundu:
‘Kaldır başını!`
Erkek başını doğrulttu.
‘Bana bak!`
Erkek baktı.
‘Tanıdın mı beni?`
Erkek gözlerini kapadı, zor duyulur bir
sesle ‘Affet` dedi.
Kadın bir adım geri çekildi. Olacağı sezen
kadınlar ve çeteciler nefeslerini tuttular. Erkeğin apış arasına ardarda iki el
ateş etti. Erkek yakıcı bir çığlık atarak parçalanan kasıklarını tuttu, sarsıla
sarsıla dizlerinin üstüne çöktü, başı önünde, ulur gibi bağırmaya başladı. Ela
gözlü kadın Kara Fatma`ya minnetle baktı:
‘Sağol abla. Belki artık rahat
uyuyabilirim.`
‘Tamam kızım.` “
“Bunları konuşurlarken birden odanın
kapısı ardına kadar açıldı. Kapının çerçevesi içinde Emirdağ`ın delisi Battal
belirdi.
Bağırdı:
‘Selamünaleyküm!`
Kaymakam öfkelendi:
‘Ulan deli, baksana çalışıyoruz. Çık
dışarı!`
‘Kızma beyim, biliyorum, onun için
geldim. Duydum ki Kemal`in askeri çıplakmış. Allah şahidimdir üzerimdekinden
başka çamaşırım yok. Çoraplarımı getirdim. Şimdi yıkadım, temizdir.`
Yaklaşıp masanın üzerine bir çift
ıslak yün çorap koydu. Çarıklarını sıyırıp odanın ortasında bıraktı.:
‘Aha bunlarda çarıklarım. Haydi
kolay gelsin!`
Çıplak ayak, huzur içinde yürüyüp
çıktı. Kapıyı gümleterek kapadı.
Üyelerin dilleri tutulmuştu sanki.
Kaymakam, ‘Halktan kuşkulandığımız için tövbe edelim beyler..` dedi,`..Deli
Battal gibi bir garibin bile yüreği köpürdüyse, tekmil halk ayaklanacak
demektir.Hızlanalım.` “
“ ‘Ağlaşmayı kesin, sıhhiye geldiiii!`
Tedavi yöntemleri çok basitti. Tabanı
kabaranlara biri süvari çizmesi giydiriyor, öteki sırtına binip bağırıyordu:
‘Zıpla!`
Asker zıplayıpta yere basınca, taban derisi
patlayıp anında ete kaynıyıveriyordu.“
(Turgut Özakman)
Kitabın Adı : Şu Çılgın Türkler
Kitabın Yazar : Turgut Özakman
KİTABIN ÖZETİ
Bu şahane kitap 20. yy.ın sömürgecilerine karşı bir ulusun verdiği onur mücadelesini anlatıyor. Bu topraklarda geçen, hiçbir satırı kurmaca taşımayan; tamamı Türk, Yunan, İngiliz devletleriyle uluslararası kurulların raporlarında, yerli/yabancı gazetelerde ve o günleri yaşamış insanların belleklerinde/anı kitaplarında belgelenen olaylar… Sadece belgelere atıfta bulunan dipnotlar kırk yedi sayfa sürüyor! Bu coğrafyayı,tarihi, bu Anadolu`yu bilmeyen yabancı bir göz okuduğunda yazar fazla abartmış diyebilir, yaşananlar öyle olağanüstü.
Yazar önce Mondros Mütarekesi`yle II nci İnönü savaşı arasında geçen dönemi özetliyor. Peşinden altıyüzelli sayfalık bir destan. Sanki elinde kamera varmış gibi bir Türk tarafına, bir Yunan tarafına; bir İstanbul`a, bir İngiltere`ye odaklıyor bakışlarını (Belki bu akış şekli kimi okuru rahatsız edebilir) . Ve bu ahlaksız işgale dağıyla, çiçeğiyle, insanıyla, hayvanıyla; canlı-cansız bütün varlığıyla topyekün direnen Anadolu`yu anlatıyor. Adını hiç duymadığımız, ama biz bilmesek de bu temele kanını harç yapmış,kefenine sarınıp ta işgalcinin
karşısına dikilmiş, kim bilir hangi gelinciğe kök olmuş binlerce insan… Adım adım, gün gün izliyoruz bu büyük mücadeleyi.
Gelelim romanın kahramanlarına: Osmanlı`nın imzaladığı Sevr antlaşmasıyla yurdu parçalanmış, toprakları santim santim satılmış; sal-tanat koltuğu uğruna sömürgecilere peşkeş çekilmiş bir halk var. Ama her şeye rağmen bu halkın küllerinden yeniden doğmasını sağ-layan biri, dönemin Britanya Başbakanı, Lloyd George`un istifa etmeden kısa süre önce “… yüz yıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahiyi bu yüz yılda Türk milleti yetiştirdi… Mustafa Kemal Paşa`ya yenildik.“ demesine sebep olan biri, Gazi…Ve bu zaferi Atatürk`le birlikte var eden İsmet Paşa, diğer komutanlar,erler, akıncılar, vekiller, köylüler, direnişe yardım için ayağındaki tek çorabı yıkayıp veren Deli Battal gibiler, kağnılarıyla cephane taşırken yolda ölen ya da doğuran Elifler, yaşadığı rahat hayatı bırakıp cephede gönüllü hemşire olan Nesrinler… Yani etiyle kemiğiyle, onurlu, namuslu, dürüst “Büyük İnsanlık“…Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet
Savaştan galip çıkan devletlerin kuklası olan ve iktidardakilerin hırsı yüzünden gözünü Anadolu toprağı bürümüş Yunanistan. İnsanlık tarihine büyük katkıları olan bir uygarlığın şimdiki torunları. Büyük Yunanistan hayalinin peşinde Anadolu`ya gelip “ Büyük Felaket“i yaşayanlar. Kimisi vahşi kimisi insan, kahraman da var aralarında korkak ta… Vatanlarından deniz milleri, kara milleri uzakta çarpışan, bir zavallı hayalin uğruna heder olan Yunan gençleri. Ve bu iki halkı birbirine kırdıran emperyalist devletler. En başta İngiltere. Tam Sevr antlaşmasını imzalatmışken huzurunu kaçıran “Kemal`in Askerleri“ne elini ateşe sokmadan tokat atmak isteyen, asıl büyük derdi sömürgesindeki Müslüman halkların bu savaşın etkisiyle uyanacağı ve “Üzerine Güneş Batmayan İmparatorluk“un parçalanacağı endişesi olan İngilizler. Fakir ve geri kalmış Doğu`nun önünde uygar(!) ve zengin Batı`nın en büyük temsilcisi. İnsanların ölmesi umurlarında bile değil.
Bu sebeple –dengeler Türkler`in lehine değişene kadar- Yunanistan`a pek çok araç ve gereç satıyorlar, el altından silah ve cephane veriyorlar. Fransa, İtalya, Rusya … Hepsi bu büyük oyunun içinde az veya çok yer alıyorlar. Sonra hainler… Başta Vahdettin ve sadrazam(lar) olmak üzere işgalcilerden medet uman aciz yönetim kadrosu. Bir ham hayal uğruna doksan bin Anadolu gencini Sarıkamış`ta kırdırdığı yetmiyormuş gibi mücadelenin en kritik yerinde Anadolu`ya geçip iktidar olma hevesindeki Enver Paşa ve onun Meclis`teki yardakçıları. Basındaki İngiliz ve Yunan işbirlikçileri. En zorlu zamanlarda isyana kalkışan Delibaş Mehmetler, Çerkez Ethemler. Halkın içindekiler: Kasabalarını, Kuvvacıları, onurlarını satan eşraf, yerel yöneticiler, bazı din adamları… Asker kaçakları… Altmış bin kişilik ordunun otuz bini bazı işbirlikçilerin, mandacıların, teslimiyetçilerin söylediklerine kanıp, kandırılıp silahlarıyla birlikte askerden kaçıyor. Düşman o esnada yüz yirmi bin kişi! 1911`den beri dört bir tarafta durmaksızın savaşan halkın içinden çıkan, direnişe inanmayan, bu savaşın diğerlerinden farklı olduğunu anlayamayan bu kaçaklara üzülmek mi lazım, öfkelenmek mi?
İşte Turgut Özakman bu romanda insanların, insanlığın hikayesini anlatıyor bize. Onun elli küsur yıllık emeğinin sonucundan bir kaç sayfada bahsedip geçmek mümkün değil aslında. Haddim olmayarak bunu yapmak ve sizlerle paylaşmak istedim. Artık ülkedeki siyasal düşünce tarzının tam teslimiyete dönüştüğü günümüzde, tam bağımsızlıktan başka bir istekleri olmayan bu insanlara ve onların destanını yazarak onlara en güzel anmayı yapan yazara bu sayfada şapka çıkartmak. Niyetim bu. Kitabın kalınlığına aldanıp okumaya gözü korkanlara bayağı magazinlerden, ucuz sitkomlardan, pespaye dizilerden uzakta, hüzünlü, acılı ama çok etkileyici birkaç saat vaat eden bu destanı mutlaka okuyun. Pek çok şeyin günümüzde yaşadıklarımıza ne kadar benzediğini görüp üzüleceksiniz ama ayırdığınız zamana değecek. Peşinden de Nazım`dan “23“ centlik askere dair ile Kuvay-i Milliye destanını okursanız kendiniz için çok güzel işler yapmış olarak günü kapatacaksınız…
YAZARIN HAYATI
Turgut Özakman, 1930′da Ankara`da doğdu. Ankara Üniv. Hukuk Fakültesi`ni bitirdi. Bir süre avukatlık yaptı. Köln Üniversitesi Tiyatro Bilimi Enstitüsü`ne devam ettikten sonra Devlet Tiyatrosu`na girdi. TRT`de Merkez Program Daire başkanlığı, Genel Müdür Yardımcılığı, Devlet Tiyatrolarında Genel Müdür Başyardımcılığı ve 1983-1987 yılları arasında Genel Müdürlük yaptı. 1988-1994 arasında Radyo-Televizyon Yüksek Kurulu`nda üyelik ve Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Evli. Üç çocuğu, üç torunu var. 28 Eylül 1998′de, ‘üstün hizmetleri dolayısıyla` Anadolu Üniversitesi`nce ‘fahri doktor` unvanı verilen Özakman, sayısız esere imza attı. 2002 Nisanında Eskişehir Belediye Başkanlığı, açtığı ikinci tiyatroya ‘Turgut Özakman Sahnesi` adını verdi.
KİTAP HAKKINDAKİ ELEŞTİRİLER
Kitaba olan ilgi alaka en üst düzeyde. Kitap şu an yaklaşık 140 baskı yaptı ve 300.000′den fazla satmış durumda. Aslında kitap için yapılan eleştiriler genelde oldukça müspet ve duygu yüklü! Bu yüzden o tür eleştirilere hiç değinmeyeceğim! Kitap üzerinde yapılan birtakım polemikler var ben esas onlar üzerinde durmak istiyorum!
1- Kitabın bazı güç odaklarınca(derin devlet ya da Genelkurmay tarafından) ısmarlama olarak yazdırıldığı polemiği. Bana göre ister ısmarlama ister kendiliğinden yazılmış olsun bunun hiç önemi olmadığını düşünüyorum. Kim ne niyetle ısmarlamış olursa olsun helal olsun diye düşünmekteyim. İyi ki ısmarlamışlar Turgut Özakman`da iyi ki yazmış bu şaheseri. Bu konunda bence hiç önemi yok!
2- Atatürk`ün ilahlaştırma çabalarında son mertebe olması polemiği. Aslına bakılırsa bu polemik azıcık haklı gibi görünsede şahsi kanaatim 20.yy`ın dahisi bir devlet adamı, lider, asker olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu övgüyü hak ediyor. O ve silah
arkadaşlarının öngörülemez mantık ve taktikleri yokluk içerisinde o savaşlar kazanılmıştır.
3- Mehmet Akif Ersoy ve İstiklâl Marşımızdan hemen hemen hiç bahsedilmemesi polemiği. Benim tek katıldığım eksiklikte bu. Kitapta İstiklâl Marşımızın kabulü hiç bahsedilmemiş, Mehmet Akif Ersoy`dan ise tek pasajla bahsedilip geçilmiştir. Bunun neden olduğunu da hiç anlayamadım. Unutulmuş mu, atlanmış mı bilemem ama kitabın tek eksiği bu! İnşaallah gözden geçirilecek yeni baskılarda bu eksiklik giderilir ya da bu konuyla ilgili yeni bir destan yazılır.
4- Kitabın tarih kitabı olarak lanse edilmesine rağmen roman oluşunun gözardı edilmesi polemiği. Doğru bu kitap bir tarih kitabı değil. Yazarı roman olarak tanımlamış. Aslında romandan çok bir anılar almanağı. Yine doğru bir tespitte roman ya da benzeri edebi metinlerden tarih öğrenilemeyeceği! Ancak bana göre bunun iki istisnası var! a- Kilit-Anahtar-Kapı-Konak-Çatı-Üçler Yediler Kırklar-Bu Atlı Geçide Gider-Geçitteki Ülke-Darağacı-Gecevakti Gündönümü-Sabır-Ebemkuşağı`ndan oluşan Mustafa Necati Sepetçioğlu`nun 12 ciltlik dev eseri ve Turgut Özakman`ın Şu Çılgın Türkler isimli şaheseri. Bu kitaplardan bal gibi tarihte öğreniyoruz.
KİTAPTAN BAZI BÖLÜMLER
“Sabah İstanbullular, Kızılay`ın çağrısına
uyarak para yardımı yapmak üzere gazetelerde sıraya girdi. İleri gazetesinin dar
idarehanesine sığmayanların büyük kısmı, dışarıda kalmıştı.
Kaldırımın sonunda bir işgal devriyesi
göründü. Düzenli adımlarla yaklaşmaya başladı. İşgal askerlerine, her zaman
kenara çekilerek yol veren İstanbullular, bu sefer kıllarını bile
kıpırdatmadılar. Devriye kolu, kalabalığın arasından geçmeyi göze alamadı, yola
inerek geçip gitti.
İçerde, daha afyonu patlamamış olan huysuz
idare memuru, bir deftere, söylene söylene, bağış yapanın adını ve bağış
miktarını yazıyordu.
‘Kahveci Ali, 100 kuruş.`
‘Eskici Yusuf, 50 kuruş.`
‘Hallaç Asım, 75 kuruş.`
‘Bakkal Ahmet, 100 kuruş.`
‘Terlikçi Adem, 200 kuruş.`
Sırada, küçük, cılız bir oğlan vardı. Bir
önceki bağışçının çocuğu sanan memur, öfkeyle, yürüyüp yol vermesi için işaret
etti. Ama çocuk yürümedi, büyük bir ciddiyetle, bütün servetini çıplak masanın
üzerine bıraktı:
‘Hasan, 5 kuruş.`
Suratsız idare memurunun birdenbire gözleri
doldu. Ağladığını göstermemek için yüzünü, kocaman mendilinin arkasına
saklayarak gürültü ile burnunu sildi.“
“Yetmiş beş kağnılık bir kağnı kolu
İnebolu-İkiçay`dan yola çıkmak üzere idi. Zafer Kemal ‘Uğurlar olsun anam!`diye
seslendi.
Kolbaşı, ‘Sağ ol oğul` dedi,
elindeki sopayla öküzünü dürttü.Kağnılar tekerleri inleyerek kımıldayıp
yürüdüler. Kağnıcıların hepsi kadındı. Yalnız üçüncü kağnıyı on iki yaşında bir
erkek çocuk yediyordu. Kadınlardan biri hamile idi. Yedinci kağnının yanında
yürüyen sırım gibi genç kadının ayakları çıplaktı. Bazı kadınlar bebeklerini
torbalayıp sırtlarına bağlamıştı.
Genç subaylardan biri içi ürpererek,
‘Ne mübarek kadınlar bunlar` dedi. Öyleydiler. Yavrularına yiyecek taşıyan anaç
kuşlar gibi orduyu besliyorlardı.
Kağnı kolu gacırdaya gacırdaya
uzaklaşıp gitti.“
“Ela gözlü bir genç kadın usulca Kara
Fatma` nın yanına sokuldu,alçak bir sesle,“Aradığım iti sonunda buldum abla“dedi.Kara
Fatma da fısıltıyla sordu:
‘Hangisi?`
‘Ateşin yanında duran.`
Ateşin yanında esmer,kıvırcık saçlı,dolgun
dudaklı bir çeteci duruyordu.Kara Fatma`nın bakışından huylanıp başın öne eğerek
suratını saklamaya çalıştı.
‘Komutan diri isterim dediydi.`
‘Öldürmeyeceğim.`
‘Peki öyleyse.`
Ela gözlü kadın ilerlerdi, tüfeğinin
namlusuyla Rum çetecinin çenesinin altına dokundu:
‘Kaldır başını!`
Erkek başını doğrulttu.
‘Bana bak!`
Erkek baktı.
‘Tanıdın mı beni?`
Erkek gözlerini kapadı, zor duyulur bir
sesle ‘Affet` dedi.
Kadın bir adım geri çekildi. Olacağı sezen
kadınlar ve çeteciler nefeslerini tuttular. Erkeğin apış arasına ardarda iki el
ateş etti. Erkek yakıcı bir çığlık atarak parçalanan kasıklarını tuttu, sarsıla
sarsıla dizlerinin üstüne çöktü, başı önünde, ulur gibi bağırmaya başladı. Ela
gözlü kadın Kara Fatma`ya minnetle baktı:
‘Sağol abla. Belki artık rahat
uyuyabilirim.`
‘Tamam kızım.` “
“Bunları konuşurlarken birden odanın
kapısı ardına kadar açıldı. Kapının çerçevesi içinde Emirdağ`ın delisi Battal
belirdi.
Bağırdı:
‘Selamünaleyküm!`
Kaymakam öfkelendi:
‘Ulan deli, baksana çalışıyoruz. Çık
dışarı!`
‘Kızma beyim, biliyorum, onun için
geldim. Duydum ki Kemal`in askeri çıplakmış. Allah şahidimdir üzerimdekinden
başka çamaşırım yok. Çoraplarımı getirdim. Şimdi yıkadım, temizdir.`
Yaklaşıp masanın üzerine bir çift
ıslak yün çorap koydu. Çarıklarını sıyırıp odanın ortasında bıraktı.:
‘Aha bunlarda çarıklarım. Haydi
kolay gelsin!`
Çıplak ayak, huzur içinde yürüyüp
çıktı. Kapıyı gümleterek kapadı.
Üyelerin dilleri tutulmuştu sanki.
Kaymakam, ‘Halktan kuşkulandığımız için tövbe edelim beyler..` dedi,`..Deli
Battal gibi bir garibin bile yüreği köpürdüyse, tekmil halk ayaklanacak
demektir.Hızlanalım.` “
“ ‘Ağlaşmayı kesin, sıhhiye geldiiii!`
Tedavi yöntemleri çok basitti. Tabanı
kabaranlara biri süvari çizmesi giydiriyor, öteki sırtına binip bağırıyordu:
‘Zıpla!`
Asker zıplayıpta yere basınca, taban derisi
patlayıp anında ete kaynıyıveriyordu.“
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 2
- Görüntüleme
- 162
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 23
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 28
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 28
