Türkiye'de ilk Mobil & PC Aynı Anda Metin2 Oyna. Triarchonline kalıcı ve uzun ömürlü yapısı ile 24 Temmuz'da açılıyor. | 1-99 Mobil Metin2 Triarch HEMEN TIKLA!
Yeni Hemşirelik Kanunu ve Hemşirelerin Görev ve Yetkileri
25.4.2007 tarihli ve 2.5.2007 tarihli Resmi Gazete`de yayınlanan Hemşirelik Kanunu`nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Hemşirelik Kanunu`nun 1., 3., 4., 8., 9. maddeleri değiştirilmiş ve 2., 6., 7., 10. ve 12. maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır. Hemşirelerle yaptığımız seminer çalışmalarında, hemşirelerin en çok sordukları soru, “görev ve yetkilerinin ne olduğu“ sorusu olmuştur. Bu amaçla mevzuatımızı araştırdığımda hemşirelerin görev ve yetkilerinin derli toplu bir şekilde, ayrıntılı olarak belirlenmediğini gördüm. Sadece Hemşirelik Kanunu ile birkaç kanunda hemşirelerle ilgili hükümler bulunmaktadır. Kanunlarda değil de, özellikle Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliği`nde hemşirelerin görev ve yetkilerine ilişkin ayrıntılı düzenlemeler bulunduğu görülmektedir.
Bu çerçevede ilk bakılması gereken düzenleme Hemşirelik Kanunu`dur. Kanun`un değişmeden önceki 4. maddesi hemşirelerin görev ve yetkilerini belirlemişti. Buna göre, A) Hemşireler müdavi tabip tarafından tavsiye edilen tedavi tedbirlerini uygulamaya yetkilidirler. B) Hemşireler çiçek aşısını ve acil hallerde icabeden pansumanları re'sen tatbik edebilecekleri gibi müdavi tabibin tavsiyesi üzerine sağlık kurumlarında veya dışarıda hastalara deri altına, adale içine ve damar içine şırınga yapmaya yetkilidirler. Bu sebeple mesuliyetleri şırınganın tatbikindeki bilgisizlik, dikkatsizlik ve ehliyetsizlik hallerine münhasırdır C) Hemşireler dispanserler ve sağlık kurumlarınca görevlendirildikleri koruyucu hekimlik işlerinde halka bilcümle sıhhi tedbirleri, sağlık korunma çarelerini ve müracaat etmeleri lazım gelen sağlık kurumlarını bildirirler. Bulaşıcı hastalıklarla savaş tedbirlerini alır ve tatbik ederler.
Böylece hemşirelerin asıl görevi olarak müdavi hekim tarafından önerilen tedavi tedbirlerini uygulamak gösterilmiş, ayrıca aşı, pansuman ve enjeksiyon konusunda hemşireler yetkili kılınmış; koruyucu hekimlik ve bulaşıcı hastalıkla mücadele tedbirleri konusunda da görev verilmiştir.
Kendisine çok umut bağlanan yeni Kanun da bu konuda esasen çok belirleyici bir hüküm içermemektedir. Yeni 4. madde şöyledir:
“Hemşireler; tabip tarafından acil haller dışında yazılı olarak verilen tedavileri uygulamak, her ortamda bireyin, ailenin ve toplumun hemşirelik girişimleri ile karşılanabilecek sağlıkla ilgili ihtiyaçlarını belirlemek ve hemşirelik tanılama süreci kapsamında belirlenen ihtiyaçlar çerçevesinde hemşirelik bakımını planlamak, uygulamak, denetlemek ve değerlendirmekle görevli ve yetkili sağlık personelidir. Ayrıca aile hekimliği uygulamasına ilişkin kanun hükümleri ile bu Kanun`a dayanılarak yürürlüğe konulan mevzuattaki görevleri de yaparlar.
Hemşirelerin birinci fıkrada sayılan hizmetlerde çalışma alanlarına, pozisyonlarına ve eğitim durumlarına göre görev, yetki ve sorumlulukları Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir".
Bu yeni hüküm ile esasen önceki hükümde olduğu gibi, hemşirelerin ana görevi olarak, hekim tarafından verilen tedavileri uygulamak gösterilmiştir. Ancak bunun dışında, hemşirelik girişimi ve hemşirelik tanılama süreci gibi esasen içeriğinin doldurulması gereken kavramlarla, hemşirelik bakımını planlamak, uygulamak, denetlemek ve değerlendirmek yetki ve görevi verilmiştir. Esasen ben hemşirelerle yapılan seminerlerde, hemşirelerin görev ve yetkilerini eğitimlerinin belirleyeceğini, mevzuatın bu konuda çok açık olmadığını söylüyordum. Görüldüğü üzere, yeni düzenleme de açık bir belirlemeden ziyade, hemşirelik girişimi, hemşirelik tanılama süreci, hemşirelik bakımı gibi kavramlar kullanarak, hemşirelerin görev ve yetkilerinin bu sınırlar çerçevesinde belirleneceğini ortaya koymaktadır. Aile hekimliğine ilişkin yeni Kanun`daki açık belirleme ve diğer mevzuata yapılan atıf dışında, Kanun ayrıca, hemşirelerin görev, yetki ve sorumluluklarının esasen Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla konu yeni Kanun`da da ayrıntılı olarak belirlenmemiş, görev ve yetkiler hususu, yönetmeliğe bırakılmıştır.
Bu konuda da Bakanlığın bir çalışması bulunmaktadır. Hemşirelik unvan ve görev tanımları yapılarak, ayrıntılı belirlemeler yapılacağı anlaşılmaktadır. Şu an için aşağıdaki taslaktan bahsedilebilir. Ancak Kanun`un verdiği yetkiye dayanılarak çıkarılacak yönetmelikte daha ayrıntılı düzenlemelerin olacağını tahmin ediyorum. Taslaktaki unvanlar şöyledir:
Eğitim Hemşiresi
Enfeksiyon Kontrol Hemşiresi
Diyabet Eğitim Hemşiresi
Stoma ve Yara Bakım Hemşiresi
Nütrisyon Hemşiresi
Ameliyathane Sorumlu Hemşiresi
Ameliyathane Hemşiresi (Dolaşan ve Steril Hemşire)
Servis Sorumlu Hemşiresi
Servis Hemşiresi
Poliklinik Sorumlu Hemşiresi
Poliklinik Hemşiresi
Evde Bakım Sorumlu Hemşiresi
Evde Bakım Hemşiresi
Kemoterapi Hemşiresi
Hemodiyaliz Hemşiresi
Merkezi Sterilizasyon Sorumlu Hemşiresi
Rehabilitasyon Hemşiresi
Ayrıca belirtmem gerekir ki, Hemşirelik Kanunu`nun bu hükmü dışında mevzuatımızda bazı başka hükümler de bulunmaktadır. Örneğin, Kan ve Kan Ürünleri Kanunu, hemşireleri açıkça da olmasa yetkili kılmıştır. Söz konusu hükme göre, kan, kan bileşenleri ve ürünlerinin alınması veya transfüzyonu hekimin sorumluluğu ve denetimi altında yapılır. Böylece hemşirelerin de bu işlemleri gözetim altında olmak kaydıyla yapabilecekleri anlaşılmaktadır (md. 3/1-ç).
Ayrıca Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliği`nin çeşitli hükümlerinde, servis ve ameliyathane hizmetleri, ilaç verilmesi, yemek, nabız, teneffüs, ısı derecesinin alınması, nöbet, bakım ve diğer konularda hemşirelere verilmiş görevler bulunmaktadır (bkz. md. 13, 16, 18, 39, 40, 48, 73, 131, 132, 184).
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
25.4.2007 tarihli ve 2.5.2007 tarihli Resmi Gazete`de yayınlanan Hemşirelik Kanunu`nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Hemşirelik Kanunu`nun 1., 3., 4., 8., 9. maddeleri değiştirilmiş ve 2., 6., 7., 10. ve 12. maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır. Hemşirelerle yaptığımız seminer çalışmalarında, hemşirelerin en çok sordukları soru, “görev ve yetkilerinin ne olduğu“ sorusu olmuştur. Bu amaçla mevzuatımızı araştırdığımda hemşirelerin görev ve yetkilerinin derli toplu bir şekilde, ayrıntılı olarak belirlenmediğini gördüm. Sadece Hemşirelik Kanunu ile birkaç kanunda hemşirelerle ilgili hükümler bulunmaktadır. Kanunlarda değil de, özellikle Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliği`nde hemşirelerin görev ve yetkilerine ilişkin ayrıntılı düzenlemeler bulunduğu görülmektedir.
Bu çerçevede ilk bakılması gereken düzenleme Hemşirelik Kanunu`dur. Kanun`un değişmeden önceki 4. maddesi hemşirelerin görev ve yetkilerini belirlemişti. Buna göre, A) Hemşireler müdavi tabip tarafından tavsiye edilen tedavi tedbirlerini uygulamaya yetkilidirler. B) Hemşireler çiçek aşısını ve acil hallerde icabeden pansumanları re'sen tatbik edebilecekleri gibi müdavi tabibin tavsiyesi üzerine sağlık kurumlarında veya dışarıda hastalara deri altına, adale içine ve damar içine şırınga yapmaya yetkilidirler. Bu sebeple mesuliyetleri şırınganın tatbikindeki bilgisizlik, dikkatsizlik ve ehliyetsizlik hallerine münhasırdır C) Hemşireler dispanserler ve sağlık kurumlarınca görevlendirildikleri koruyucu hekimlik işlerinde halka bilcümle sıhhi tedbirleri, sağlık korunma çarelerini ve müracaat etmeleri lazım gelen sağlık kurumlarını bildirirler. Bulaşıcı hastalıklarla savaş tedbirlerini alır ve tatbik ederler.
Böylece hemşirelerin asıl görevi olarak müdavi hekim tarafından önerilen tedavi tedbirlerini uygulamak gösterilmiş, ayrıca aşı, pansuman ve enjeksiyon konusunda hemşireler yetkili kılınmış; koruyucu hekimlik ve bulaşıcı hastalıkla mücadele tedbirleri konusunda da görev verilmiştir.
Kendisine çok umut bağlanan yeni Kanun da bu konuda esasen çok belirleyici bir hüküm içermemektedir. Yeni 4. madde şöyledir:
“Hemşireler; tabip tarafından acil haller dışında yazılı olarak verilen tedavileri uygulamak, her ortamda bireyin, ailenin ve toplumun hemşirelik girişimleri ile karşılanabilecek sağlıkla ilgili ihtiyaçlarını belirlemek ve hemşirelik tanılama süreci kapsamında belirlenen ihtiyaçlar çerçevesinde hemşirelik bakımını planlamak, uygulamak, denetlemek ve değerlendirmekle görevli ve yetkili sağlık personelidir. Ayrıca aile hekimliği uygulamasına ilişkin kanun hükümleri ile bu Kanun`a dayanılarak yürürlüğe konulan mevzuattaki görevleri de yaparlar.
Hemşirelerin birinci fıkrada sayılan hizmetlerde çalışma alanlarına, pozisyonlarına ve eğitim durumlarına göre görev, yetki ve sorumlulukları Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir".
Bu yeni hüküm ile esasen önceki hükümde olduğu gibi, hemşirelerin ana görevi olarak, hekim tarafından verilen tedavileri uygulamak gösterilmiştir. Ancak bunun dışında, hemşirelik girişimi ve hemşirelik tanılama süreci gibi esasen içeriğinin doldurulması gereken kavramlarla, hemşirelik bakımını planlamak, uygulamak, denetlemek ve değerlendirmek yetki ve görevi verilmiştir. Esasen ben hemşirelerle yapılan seminerlerde, hemşirelerin görev ve yetkilerini eğitimlerinin belirleyeceğini, mevzuatın bu konuda çok açık olmadığını söylüyordum. Görüldüğü üzere, yeni düzenleme de açık bir belirlemeden ziyade, hemşirelik girişimi, hemşirelik tanılama süreci, hemşirelik bakımı gibi kavramlar kullanarak, hemşirelerin görev ve yetkilerinin bu sınırlar çerçevesinde belirleneceğini ortaya koymaktadır. Aile hekimliğine ilişkin yeni Kanun`daki açık belirleme ve diğer mevzuata yapılan atıf dışında, Kanun ayrıca, hemşirelerin görev, yetki ve sorumluluklarının esasen Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla konu yeni Kanun`da da ayrıntılı olarak belirlenmemiş, görev ve yetkiler hususu, yönetmeliğe bırakılmıştır.
Bu konuda da Bakanlığın bir çalışması bulunmaktadır. Hemşirelik unvan ve görev tanımları yapılarak, ayrıntılı belirlemeler yapılacağı anlaşılmaktadır. Şu an için aşağıdaki taslaktan bahsedilebilir. Ancak Kanun`un verdiği yetkiye dayanılarak çıkarılacak yönetmelikte daha ayrıntılı düzenlemelerin olacağını tahmin ediyorum. Taslaktaki unvanlar şöyledir:
Eğitim Hemşiresi
Enfeksiyon Kontrol Hemşiresi
Diyabet Eğitim Hemşiresi
Stoma ve Yara Bakım Hemşiresi
Nütrisyon Hemşiresi
Ameliyathane Sorumlu Hemşiresi
Ameliyathane Hemşiresi (Dolaşan ve Steril Hemşire)
Servis Sorumlu Hemşiresi
Servis Hemşiresi
Poliklinik Sorumlu Hemşiresi
Poliklinik Hemşiresi
Evde Bakım Sorumlu Hemşiresi
Evde Bakım Hemşiresi
Kemoterapi Hemşiresi
Hemodiyaliz Hemşiresi
Merkezi Sterilizasyon Sorumlu Hemşiresi
Rehabilitasyon Hemşiresi
Ayrıca belirtmem gerekir ki, Hemşirelik Kanunu`nun bu hükmü dışında mevzuatımızda bazı başka hükümler de bulunmaktadır. Örneğin, Kan ve Kan Ürünleri Kanunu, hemşireleri açıkça da olmasa yetkili kılmıştır. Söz konusu hükme göre, kan, kan bileşenleri ve ürünlerinin alınması veya transfüzyonu hekimin sorumluluğu ve denetimi altında yapılır. Böylece hemşirelerin de bu işlemleri gözetim altında olmak kaydıyla yapabilecekleri anlaşılmaktadır (md. 3/1-ç).
Ayrıca Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliği`nin çeşitli hükümlerinde, servis ve ameliyathane hizmetleri, ilaç verilmesi, yemek, nabız, teneffüs, ısı derecesinin alınması, nöbet, bakım ve diğer konularda hemşirelere verilmiş görevler bulunmaktadır (bkz. md. 13, 16, 18, 39, 40, 48, 73, 131, 132, 184).
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hemşirelerin Yasal Sorumlulukları
Bu ve önümüzdeki birkaç yazımda hemşirelerin yasal sorumluluğu konusu üzerinde duracağım. Ancak hemen belirtmeliyim ki, her ne kadar “hemşire“ terimini kullanıyorsam da, verilen bilgiler mevzuatın ve aldıkları eğitimin elverdiği ölçüde “ebe“leri de kapsamaktadır.
Hemşirelikle ilgili bir tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılabilmesi ve dolayısıyla müdahaleyi yapanın herhangi bir hukuksal sorumluluğa tabi tutulmaması için aranan bir takım koşullar bulunmaktadır. Bunlar,
1. Müdahaleyi yapanın hemşire olması,
2. Müdahale konusunda endikasyonun bulunması (ki bu şart çoğunlukla hekim açısından geçerli olup, hemşireler açısından daha sınırlıdır),
3. Hastanın rızasının bulunması ve
4. Son olarak, tıbbi müdahalenin hemşireliğin gerektirdiği şekilde ve özenli bir biçimde uygulanmasıdır.
Bu şartlardan “hastanın rızası“ bakımından ise özellikle belirtilmesi gereken husus, hastanın rızasının geçerli olabilmesi için hastanın “aydınlatılması“ gerekliliğidir. Aydınlatma yapılmadığı takdirde hastanın rızası geçersiz olur ve bu durum da tıbbi müdahalenin hukuka aykırı olmasını ve sonuç olarak hemşirenin hukuksal sorumluluğuna neden olur. Aydınlatma esas itibarıyla hekimin görevidir. Hekim bu görevini hemşirelere devredemez. Burada hekimin bizzat edim yükümlülüğünün bulunduğu bir alan söz konusudur. Ancak hemen belirtelim ki, hemşirelerin de kendi alanları içindeki tıbbi müdahaleler bakımından aydınlatma yükümlülüğü vardır. Maalesef ülkemizde bu hususa gerekli özen gösterilmemektedir ve zaman içinde hemşirelerin de bu nedenle mahkemeler tarafından sorumlu tutulmaları söz konusu olabilecektir.
Bu çerçevede işaret etmek isterim ki, hemşirelerin rıza ve aydınlatma yükümlülüğü hekimlere nazaran daha dardır. Nitekim Hasta Hakları Yönetmeliği`nin 31/2. maddesine göre, “Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar“.
Belirtilen bu şartların tümü, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu bakımından şarttır. Şartlardan birisinin eksikliği hemşirelerin hukuksal sorumluluğuna neden olacaktır. Müdahaleyi yapanın hemşire olmaması (örneğin henüz hemşirelik öğrencisi olması), tıbbi endikasyon olmadığı halde bir tıbbi müdahalenin yapılması (örneğin bir enjeksiyonun gereksiz yere, sırf para almak için yapılması) ve hastanın aydınlatılmadığı ve/veya rızasının bulunmadığı hallerde yapılan tıbbi müdahale hukuka aykırı olur ve hemşirenin kasten yaralama, ölüm neticesi meydana gelmişse de bu neticeden sorumluluğuna neden olur. Bu sorumluluk bir yandan ceza hukuku sorumluluğu iken, başka ifadeyle hemşirenin ceza mahkemesinde yargılanarak sonuçta hapis ve/veya para cezası almasını sonuçlayacakken; aynı zamanda tazminat ve disiplin sorumluluğunu da gerektirecektir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Bu ve önümüzdeki birkaç yazımda hemşirelerin yasal sorumluluğu konusu üzerinde duracağım. Ancak hemen belirtmeliyim ki, her ne kadar “hemşire“ terimini kullanıyorsam da, verilen bilgiler mevzuatın ve aldıkları eğitimin elverdiği ölçüde “ebe“leri de kapsamaktadır.
Hemşirelikle ilgili bir tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılabilmesi ve dolayısıyla müdahaleyi yapanın herhangi bir hukuksal sorumluluğa tabi tutulmaması için aranan bir takım koşullar bulunmaktadır. Bunlar,
1. Müdahaleyi yapanın hemşire olması,
2. Müdahale konusunda endikasyonun bulunması (ki bu şart çoğunlukla hekim açısından geçerli olup, hemşireler açısından daha sınırlıdır),
3. Hastanın rızasının bulunması ve
4. Son olarak, tıbbi müdahalenin hemşireliğin gerektirdiği şekilde ve özenli bir biçimde uygulanmasıdır.
Bu şartlardan “hastanın rızası“ bakımından ise özellikle belirtilmesi gereken husus, hastanın rızasının geçerli olabilmesi için hastanın “aydınlatılması“ gerekliliğidir. Aydınlatma yapılmadığı takdirde hastanın rızası geçersiz olur ve bu durum da tıbbi müdahalenin hukuka aykırı olmasını ve sonuç olarak hemşirenin hukuksal sorumluluğuna neden olur. Aydınlatma esas itibarıyla hekimin görevidir. Hekim bu görevini hemşirelere devredemez. Burada hekimin bizzat edim yükümlülüğünün bulunduğu bir alan söz konusudur. Ancak hemen belirtelim ki, hemşirelerin de kendi alanları içindeki tıbbi müdahaleler bakımından aydınlatma yükümlülüğü vardır. Maalesef ülkemizde bu hususa gerekli özen gösterilmemektedir ve zaman içinde hemşirelerin de bu nedenle mahkemeler tarafından sorumlu tutulmaları söz konusu olabilecektir.
Bu çerçevede işaret etmek isterim ki, hemşirelerin rıza ve aydınlatma yükümlülüğü hekimlere nazaran daha dardır. Nitekim Hasta Hakları Yönetmeliği`nin 31/2. maddesine göre, “Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar“.
Belirtilen bu şartların tümü, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu bakımından şarttır. Şartlardan birisinin eksikliği hemşirelerin hukuksal sorumluluğuna neden olacaktır. Müdahaleyi yapanın hemşire olmaması (örneğin henüz hemşirelik öğrencisi olması), tıbbi endikasyon olmadığı halde bir tıbbi müdahalenin yapılması (örneğin bir enjeksiyonun gereksiz yere, sırf para almak için yapılması) ve hastanın aydınlatılmadığı ve/veya rızasının bulunmadığı hallerde yapılan tıbbi müdahale hukuka aykırı olur ve hemşirenin kasten yaralama, ölüm neticesi meydana gelmişse de bu neticeden sorumluluğuna neden olur. Bu sorumluluk bir yandan ceza hukuku sorumluluğu iken, başka ifadeyle hemşirenin ceza mahkemesinde yargılanarak sonuçta hapis ve/veya para cezası almasını sonuçlayacakken; aynı zamanda tazminat ve disiplin sorumluluğunu da gerektirecektir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hemşirelerin Yasal Sorumlulukları-II
Hemşirelerin hukuka aykırı tıbbi müdahalelerden dolayı üç türlü sorumluluğu söz konusu olabilir:
• Tazminat Sorumluluğu
• Ceza Sorumluluğu
• Disiplin Sorumluluğu
Bu üç tür sorumluluğu doğuran eylemler genellikle taksirli eylemlerdir. Taksirli eylemlerle anlatılmak istenen, hemşirenin dikkatsiz, tedbirsiz, kısaca özensiz hareket etmesi sonucunda hastanın zarar gördüğü eylemlerdir. Hemşire tıbbi müdahaleyi yaparken hastanın bir zarar görmesini istememektedir. Ancak özen yükümlülüğünün gereklerini yerine getirmemesi sonucunda hasta zarar görmektedir. Hukuk düzenimiz hemşirelerin istemediği neticelerden ötürü de sorumluluğunu kabul etmiştir.
Aşağıda verilen örnekler öğreti ve uygulamada, hemşirelerin özen yükümlülüğüne aykırı hareketleri nedeniyle taksirleri dolayısıyla sorumlu tutuldukları hallere verilen örneklerdir:
• Tıbbi müdahale sırasında gerekli hijyenik şartlara uymamak
• Hareketsiz kalması gereken hastayı hareket ettirmek
• Ameliyat esnasında dikkati dağıtacak ölçüde şakalaşmak • Hasta karnında tampon, gaz bezi vb. unutulması
• Malzemenin sterilize edilmemesi
• Nöbet teslimi kurallarına riayet edilmemesi (bilgi aktarımı – hastanın bakımsız bırakılması)
• Standart uygulamanın dışına çıkılması.
Bu yukarıda belirtilen üç sorumluluk türü ayrı ayrı uygulanabileceği gibi, her üçü birden de söz konusu olabilir.
Tazminat sorumluluğu, hastada meydana gelen zarar dolayısıyla hastaya veya hastanın ölümü halinde yakınlarına ödenmesi gereken tazminata ilişkin sorumluluktur. Bu noktada ölüm halinde ödenecek tazminat ile manevi tazminat miktarlarının yüksek olabileceğine işaret etmek gerekir.
Ceza sorumluluğu ise hemşirenin taksirli tıbbi müdahale dolayısıyla, taksirle yaralama veya taksirle öldürme suçundan dolayı yargılanarak, sonuçta hapis veya para cezasına çarptırılmasını ifade etmektedir.
Uygulamamızda sağlık personelinin hapis cezası genellikle ertelenmekte veya para cezasına çevrilmektedir.
Disiplin sorumluluğu ise kamu görevlisi olarak çalışan hemşirelere, taksirli eylemleri dolayısıyla ayrıca çalıştıkları kurum (hastane, sağlık müdürlüğü vs.) tarafından da disiplin cezası verilmesini sonuçlamaktadır.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hemşirelerin hukuka aykırı tıbbi müdahalelerden dolayı üç türlü sorumluluğu söz konusu olabilir:
• Tazminat Sorumluluğu
• Ceza Sorumluluğu
• Disiplin Sorumluluğu
Bu üç tür sorumluluğu doğuran eylemler genellikle taksirli eylemlerdir. Taksirli eylemlerle anlatılmak istenen, hemşirenin dikkatsiz, tedbirsiz, kısaca özensiz hareket etmesi sonucunda hastanın zarar gördüğü eylemlerdir. Hemşire tıbbi müdahaleyi yaparken hastanın bir zarar görmesini istememektedir. Ancak özen yükümlülüğünün gereklerini yerine getirmemesi sonucunda hasta zarar görmektedir. Hukuk düzenimiz hemşirelerin istemediği neticelerden ötürü de sorumluluğunu kabul etmiştir.
Aşağıda verilen örnekler öğreti ve uygulamada, hemşirelerin özen yükümlülüğüne aykırı hareketleri nedeniyle taksirleri dolayısıyla sorumlu tutuldukları hallere verilen örneklerdir:
• Tıbbi müdahale sırasında gerekli hijyenik şartlara uymamak
• Hareketsiz kalması gereken hastayı hareket ettirmek
• Ameliyat esnasında dikkati dağıtacak ölçüde şakalaşmak • Hasta karnında tampon, gaz bezi vb. unutulması
• Malzemenin sterilize edilmemesi
• Nöbet teslimi kurallarına riayet edilmemesi (bilgi aktarımı – hastanın bakımsız bırakılması)
• Standart uygulamanın dışına çıkılması.
Bu yukarıda belirtilen üç sorumluluk türü ayrı ayrı uygulanabileceği gibi, her üçü birden de söz konusu olabilir.
Tazminat sorumluluğu, hastada meydana gelen zarar dolayısıyla hastaya veya hastanın ölümü halinde yakınlarına ödenmesi gereken tazminata ilişkin sorumluluktur. Bu noktada ölüm halinde ödenecek tazminat ile manevi tazminat miktarlarının yüksek olabileceğine işaret etmek gerekir.
Ceza sorumluluğu ise hemşirenin taksirli tıbbi müdahale dolayısıyla, taksirle yaralama veya taksirle öldürme suçundan dolayı yargılanarak, sonuçta hapis veya para cezasına çarptırılmasını ifade etmektedir.
Uygulamamızda sağlık personelinin hapis cezası genellikle ertelenmekte veya para cezasına çevrilmektedir.
Disiplin sorumluluğu ise kamu görevlisi olarak çalışan hemşirelere, taksirli eylemleri dolayısıyla ayrıca çalıştıkları kurum (hastane, sağlık müdürlüğü vs.) tarafından da disiplin cezası verilmesini sonuçlamaktadır.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hemşirelerin Yasal Sorumlulukları III
Ceza Davalarında Bilirkişi
Sağlık personeli hakkında açılan ceza davalarında Yüksek Sağlık Şurası yasal bilirkişi kurumu olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, bütün ceza davalarında sağlık personelinin kusuru konusunda mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa alma mecburiyeti bulunmaktadır. Ancak zaman zaman tazminat davalarında da mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa talep ettikleri görülmektedir.
Hemşireler hakkında açılan ceza davalarında da Yüksek Sağlık Şurasının vereceği bilirkişi raporu büyük önem arz etmektedir. Ancak bütün bilirkişi raporlarında olduğu gibi, Yüksek Sağlık Şurasının raporları da mahkeme açısından bağlayıcı değildir. Ayrıca uygulamamızda Yargıtayın sık sık Yüksek Sağlık Şurası kararlarını yeterli görmediği söylenebilir. Bu durumda Yargıtay, Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını istemektedir. Aşağıda bir olgu ile ilgili olarak bu iki kurumun farklı kararlarına işaret ederek, yorumu hemşire okuyucularımıza bırakacağım:
Yargılama konusu olayda X`in ateş, öksürük şikâyetiyle özel bir polikliniğe götürüldüğü, çocuk hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilerek, “bronşit“ tanısıyla pronapen ve penadur reçetesi verildiği, pronapen iğnelerinin başka bir yerde yaptırıldığı, kontrol için tekrar aynı polikliniğe götürüldüğü, aynı doktor tarafından muayene edilerek “penadur“ iğnesinin yaptırılmasının tavsiye edildiği, bunun üzerine poliklinikte görevli hemşire tarafından iğnenin yapıldığı ve eve gönderildiği, evde ayağının morarması, terleme ve ayağına basamama şikâyetleri nedeniyle üniversite hastanesine götürüldüğü, burada sağ ayak parmaklarının kesildiği belirtilmektedir.
Hemşire H, karakolda alınan ifadesinde, çocuğun babasıyla birlikte polikliniğe geldiğini, babasına sorduğunda daha önceden de “penadur“ iğnesini ayda bir koruyucu olarak yaptırmakta olduklarını öğrendiğini, doktorun iğnenin yapılmasını uygun bulduğu için enjeksiyon kurallarına uygun olarak belirlediği enjeksiyon yerine iğneyi yapıp pistonu geri çektiğini, kan gelmediğini gözledikten sonra ilacı zerk ettiğini, çocuğu bir süre istirahat ettirdiğini, hiçbir reaksiyon gözlemediğini, daha sonra hastanın poliklinikten ayrıldığını“ söylemiştir. Hemşire hakkında taksirle yaralamaya neden olmaktan dava açılmış ve dosya mütalaa için Yüksek Sağlık Şurasına gönderilmiştir.
Yüksek Sağlık Şurasının hemşirenin kusurlu olup olmadığına ilişkin mütalaası şöyledir: “Klinik tablo intra arteriyel enjeksiyona bağlı olamaz, bünyesel özelliklerden kaynaklanmıştır, hemşirenin kusuru yoktur“. Bu rapor yeterli görülmemiş ve bu kez dosya bilirkişi raporu için Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir. Adli Tıp Kurumu ise tam aksi yönde bir karar vermiştir:
“Hemşire tarafından enjeksiyon yapıldıktan sonra enjeksiyon yapılan ayakta gelişen nekrotz intramüsküler yapılması gereken ilacın intra arteryel yapılmasından kaynaklanmaktadır ve hemşire kusurludur“.
Bu durumda aynı konuda iki ayrı yönde rapor bulunduğundan, mahkeme bunlardan gerekçesine katıldığı raporu kabul ederek, o yönde karar verebileceği gibi, dosyayı bir üçüncü bilirkişiye de gönderebilir. Ancak dosyadaki Adli Tıp raporu, Adli Tıp Genel Kurulunun kararıdır ve bu nedenle mahkemeler genel kurul kararını çoğunlukla benimseyerek, bu rapora göre karar vermektedirler.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
medimagazin
Hemşirelerin Yasal Sorumlulukları III
Ceza Davalarında Bilirkişi
Sağlık personeli hakkında açılan ceza davalarında Yüksek Sağlık Şurası yasal bilirkişi kurumu olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, bütün ceza davalarında sağlık personelinin kusuru konusunda mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa alma mecburiyeti bulunmaktadır. Ancak zaman zaman tazminat davalarında da mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa talep ettikleri görülmektedir.
Hemşireler hakkında açılan ceza davalarında da Yüksek Sağlık Şurasının vereceği bilirkişi raporu büyük önem arz etmektedir. Ancak bütün bilirkişi raporlarında olduğu gibi, Yüksek Sağlık Şurasının raporları da mahkeme açısından bağlayıcı değildir. Ayrıca uygulamamızda Yargıtayın sık sık Yüksek Sağlık Şurası kararlarını yeterli görmediği söylenebilir. Bu durumda Yargıtay, Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını istemektedir. Aşağıda bir olgu ile ilgili olarak bu iki kurumun farklı kararlarına işaret ederek, yorumu hemşire okuyucularımıza bırakacağım:
Yargılama konusu olayda X`in ateş, öksürük şikâyetiyle özel bir polikliniğe götürüldüğü, çocuk hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilerek, “bronşit“ tanısıyla pronapen ve penadur reçetesi verildiği, pronapen iğnelerinin başka bir yerde yaptırıldığı, kontrol için tekrar aynı polikliniğe götürüldüğü, aynı doktor tarafından muayene edilerek “penadur“ iğnesinin yaptırılmasının tavsiye edildiği, bunun üzerine poliklinikte görevli hemşire tarafından iğnenin yapıldığı ve eve gönderildiği, evde ayağının morarması, terleme ve ayağına basamama şikâyetleri nedeniyle üniversite hastanesine götürüldüğü, burada sağ ayak parmaklarının kesildiği belirtilmektedir.
Hemşire H, karakolda alınan ifadesinde, çocuğun babasıyla birlikte polikliniğe geldiğini, babasına sorduğunda daha önceden de “penadur“ iğnesini ayda bir koruyucu olarak yaptırmakta olduklarını öğrendiğini, doktorun iğnenin yapılmasını uygun bulduğu için enjeksiyon kurallarına uygun olarak belirlediği enjeksiyon yerine iğneyi yapıp pistonu geri çektiğini, kan gelmediğini gözledikten sonra ilacı zerk ettiğini, çocuğu bir süre istirahat ettirdiğini, hiçbir reaksiyon gözlemediğini, daha sonra hastanın poliklinikten ayrıldığını“ söylemiştir. Hemşire hakkında taksirle yaralamaya neden olmaktan dava açılmış ve dosya mütalaa için Yüksek Sağlık Şurasına gönderilmiştir.
Yüksek Sağlık Şurasının hemşirenin kusurlu olup olmadığına ilişkin mütalaası şöyledir: “Klinik tablo intra arteriyel enjeksiyona bağlı olamaz, bünyesel özelliklerden kaynaklanmıştır, hemşirenin kusuru yoktur“. Bu rapor yeterli görülmemiş ve bu kez dosya bilirkişi raporu için Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir. Adli Tıp Kurumu ise tam aksi yönde bir karar vermiştir:
“Hemşire tarafından enjeksiyon yapıldıktan sonra enjeksiyon yapılan ayakta gelişen nekrotz intramüsküler yapılması gereken ilacın intra arteryel yapılmasından kaynaklanmaktadır ve hemşire kusurludur“.
Bu durumda aynı konuda iki ayrı yönde rapor bulunduğundan, mahkeme bunlardan gerekçesine katıldığı raporu kabul ederek, o yönde karar verebileceği gibi, dosyayı bir üçüncü bilirkişiye de gönderebilir. Ancak dosyadaki Adli Tıp raporu, Adli Tıp Genel Kurulunun kararıdır ve bu nedenle mahkemeler genel kurul kararını çoğunlukla benimseyerek, bu rapora göre karar vermektedirler.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Ceza Davalarında Bilirkişi
Sağlık personeli hakkında açılan ceza davalarında Yüksek Sağlık Şurası yasal bilirkişi kurumu olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, bütün ceza davalarında sağlık personelinin kusuru konusunda mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa alma mecburiyeti bulunmaktadır. Ancak zaman zaman tazminat davalarında da mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa talep ettikleri görülmektedir.
Hemşireler hakkında açılan ceza davalarında da Yüksek Sağlık Şurasının vereceği bilirkişi raporu büyük önem arz etmektedir. Ancak bütün bilirkişi raporlarında olduğu gibi, Yüksek Sağlık Şurasının raporları da mahkeme açısından bağlayıcı değildir. Ayrıca uygulamamızda Yargıtayın sık sık Yüksek Sağlık Şurası kararlarını yeterli görmediği söylenebilir. Bu durumda Yargıtay, Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını istemektedir. Aşağıda bir olgu ile ilgili olarak bu iki kurumun farklı kararlarına işaret ederek, yorumu hemşire okuyucularımıza bırakacağım:
Yargılama konusu olayda X`in ateş, öksürük şikâyetiyle özel bir polikliniğe götürüldüğü, çocuk hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilerek, “bronşit“ tanısıyla pronapen ve penadur reçetesi verildiği, pronapen iğnelerinin başka bir yerde yaptırıldığı, kontrol için tekrar aynı polikliniğe götürüldüğü, aynı doktor tarafından muayene edilerek “penadur“ iğnesinin yaptırılmasının tavsiye edildiği, bunun üzerine poliklinikte görevli hemşire tarafından iğnenin yapıldığı ve eve gönderildiği, evde ayağının morarması, terleme ve ayağına basamama şikâyetleri nedeniyle üniversite hastanesine götürüldüğü, burada sağ ayak parmaklarının kesildiği belirtilmektedir.
Hemşire H, karakolda alınan ifadesinde, çocuğun babasıyla birlikte polikliniğe geldiğini, babasına sorduğunda daha önceden de “penadur“ iğnesini ayda bir koruyucu olarak yaptırmakta olduklarını öğrendiğini, doktorun iğnenin yapılmasını uygun bulduğu için enjeksiyon kurallarına uygun olarak belirlediği enjeksiyon yerine iğneyi yapıp pistonu geri çektiğini, kan gelmediğini gözledikten sonra ilacı zerk ettiğini, çocuğu bir süre istirahat ettirdiğini, hiçbir reaksiyon gözlemediğini, daha sonra hastanın poliklinikten ayrıldığını“ söylemiştir. Hemşire hakkında taksirle yaralamaya neden olmaktan dava açılmış ve dosya mütalaa için Yüksek Sağlık Şurasına gönderilmiştir.
Yüksek Sağlık Şurasının hemşirenin kusurlu olup olmadığına ilişkin mütalaası şöyledir: “Klinik tablo intra arteriyel enjeksiyona bağlı olamaz, bünyesel özelliklerden kaynaklanmıştır, hemşirenin kusuru yoktur“. Bu rapor yeterli görülmemiş ve bu kez dosya bilirkişi raporu için Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir. Adli Tıp Kurumu ise tam aksi yönde bir karar vermiştir:
“Hemşire tarafından enjeksiyon yapıldıktan sonra enjeksiyon yapılan ayakta gelişen nekrotz intramüsküler yapılması gereken ilacın intra arteryel yapılmasından kaynaklanmaktadır ve hemşire kusurludur“.
Bu durumda aynı konuda iki ayrı yönde rapor bulunduğundan, mahkeme bunlardan gerekçesine katıldığı raporu kabul ederek, o yönde karar verebileceği gibi, dosyayı bir üçüncü bilirkişiye de gönderebilir. Ancak dosyadaki Adli Tıp raporu, Adli Tıp Genel Kurulunun kararıdır ve bu nedenle mahkemeler genel kurul kararını çoğunlukla benimseyerek, bu rapora göre karar vermektedirler.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
medimagazin
Hemşirelerin Yasal Sorumlulukları III
Ceza Davalarında Bilirkişi
Sağlık personeli hakkında açılan ceza davalarında Yüksek Sağlık Şurası yasal bilirkişi kurumu olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, bütün ceza davalarında sağlık personelinin kusuru konusunda mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa alma mecburiyeti bulunmaktadır. Ancak zaman zaman tazminat davalarında da mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa talep ettikleri görülmektedir.
Hemşireler hakkında açılan ceza davalarında da Yüksek Sağlık Şurasının vereceği bilirkişi raporu büyük önem arz etmektedir. Ancak bütün bilirkişi raporlarında olduğu gibi, Yüksek Sağlık Şurasının raporları da mahkeme açısından bağlayıcı değildir. Ayrıca uygulamamızda Yargıtayın sık sık Yüksek Sağlık Şurası kararlarını yeterli görmediği söylenebilir. Bu durumda Yargıtay, Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını istemektedir. Aşağıda bir olgu ile ilgili olarak bu iki kurumun farklı kararlarına işaret ederek, yorumu hemşire okuyucularımıza bırakacağım:
Yargılama konusu olayda X`in ateş, öksürük şikâyetiyle özel bir polikliniğe götürüldüğü, çocuk hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilerek, “bronşit“ tanısıyla pronapen ve penadur reçetesi verildiği, pronapen iğnelerinin başka bir yerde yaptırıldığı, kontrol için tekrar aynı polikliniğe götürüldüğü, aynı doktor tarafından muayene edilerek “penadur“ iğnesinin yaptırılmasının tavsiye edildiği, bunun üzerine poliklinikte görevli hemşire tarafından iğnenin yapıldığı ve eve gönderildiği, evde ayağının morarması, terleme ve ayağına basamama şikâyetleri nedeniyle üniversite hastanesine götürüldüğü, burada sağ ayak parmaklarının kesildiği belirtilmektedir.
Hemşire H, karakolda alınan ifadesinde, çocuğun babasıyla birlikte polikliniğe geldiğini, babasına sorduğunda daha önceden de “penadur“ iğnesini ayda bir koruyucu olarak yaptırmakta olduklarını öğrendiğini, doktorun iğnenin yapılmasını uygun bulduğu için enjeksiyon kurallarına uygun olarak belirlediği enjeksiyon yerine iğneyi yapıp pistonu geri çektiğini, kan gelmediğini gözledikten sonra ilacı zerk ettiğini, çocuğu bir süre istirahat ettirdiğini, hiçbir reaksiyon gözlemediğini, daha sonra hastanın poliklinikten ayrıldığını“ söylemiştir. Hemşire hakkında taksirle yaralamaya neden olmaktan dava açılmış ve dosya mütalaa için Yüksek Sağlık Şurasına gönderilmiştir.
Yüksek Sağlık Şurasının hemşirenin kusurlu olup olmadığına ilişkin mütalaası şöyledir: “Klinik tablo intra arteriyel enjeksiyona bağlı olamaz, bünyesel özelliklerden kaynaklanmıştır, hemşirenin kusuru yoktur“. Bu rapor yeterli görülmemiş ve bu kez dosya bilirkişi raporu için Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir. Adli Tıp Kurumu ise tam aksi yönde bir karar vermiştir:
“Hemşire tarafından enjeksiyon yapıldıktan sonra enjeksiyon yapılan ayakta gelişen nekrotz intramüsküler yapılması gereken ilacın intra arteryel yapılmasından kaynaklanmaktadır ve hemşire kusurludur“.
Bu durumda aynı konuda iki ayrı yönde rapor bulunduğundan, mahkeme bunlardan gerekçesine katıldığı raporu kabul ederek, o yönde karar verebileceği gibi, dosyayı bir üçüncü bilirkişiye de gönderebilir. Ancak dosyadaki Adli Tıp raporu, Adli Tıp Genel Kurulunun kararıdır ve bu nedenle mahkemeler genel kurul kararını çoğunlukla benimseyerek, bu rapora göre karar vermektedirler.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hukuksal Yönleriyle Hemşire-Hekim İlişkisi
Hekim ve hemşire hastanın tedavisi için birlikte çalışan sağlık personelidir. Hekim ve hemşirenin birbirinden bağımsız görevleri bulunduğu gibi, hemşirenin hekime bağlı olarak yaptığı tıbbi müdahaleler bulunmaktadır. Bu ilişki içinde ele alınması gereken husus, hukuksal sorumluluğun nasıl belirleneceğidir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, hekimin hatalı davranışlarından hekim bizzat kendisi sorumludur. Buna karşılık hekimin verdiği “order“lerin yerine getirilmesi noktasında hatalı davranışları bakımından öncelikle hemşire sorumludur. Ancak bu bakımdan sadece hemşire değil, gözetim görevini yerine getirmemiş bulunan hekim de sorumlu tutulabilir. Ayrıca hekimin işlediği suçlara hemşire de ihmali hareketiyle ortak olabilir. Bu nedenle, hekimin işlediği suçlara müdahale etme durumu varsa, müdahale edilmeli; bu imkân yoksa mutlaka savcılığa veya en azından üst makamlara durum intikal ettirilmelidir. Hiçbir şey yapmamak; seyirci kalmak suretiyle de suça iştirak edilebilir.
Yine önemle belirtmek gerekir ki, hekimin talebi suç oluşturuyorsa, bu talep asla yerine getirilmemelidir. Aksi takdirde hekim gibi hemşire de bizzat suç oluşturan bu eylemden dolayı doğrudan sorumlu tutulacaktır.
Burada ortaya çıkan bir diğer sorun, hekimlerin verdiği “order“leri hemşirenin kontrol yükümlülüğünün bulunup bulunmadığıdır. Bu konudaki kural, hemşirelerin hekimin talimatlarını kontrol etmek zorunda olmadığıdır. Esasen hemşirenin eğitimi de bu açıdan yeterli olmayabilir. Bu nedenle, verilen “order“lerden kural olarak hekim sorumludur. Ancak hemşire, kendi görev alanı ve eğitimi çerçevesinde fark ettiği bariz hekim hatalarına ortak olmamalıdır. Dolayısıyla açık hekim hatalarının bulunduğu durumlarda, hemşire, “Bu alandaki sorumluluk hekime aittir, beni ilgilendirmez“ diyemez. Bu hataya rağmen yerine getirdiği “order“lerden ötürü meydana gelen zararlardan taksirinden dolayı hekimin yanı sıra hemşire de sorumlu tutulabilir. Son olarak belirtmeliyim ki, tipik hekim faaliyet alanına dâhil tıbbi müdahalelerin yapılması hiçbir zaman hemşire tarafından üstlenilmemelidir. Bu konuda hekimin “order“inin bulunması hemşireyi sorumluluktan kurtarmaz. Bu tip bir durumda hem hemşire, hem de hekim hukuksal bakımdan sorumlu tutulabilecektir. Dolayısıyla tek bir sonuçtan, hem hekimin, hem hemşirenin sorumlu olması mümkündür.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
medimagazin
Bir Hekim Günde Kaç Hastaya Bakmak Zorundadır ?
Hukukumuzda bir hekimin günde kaç hastaya bakmak zorunda olduğuna ilişkin bir yasa hükmü bulunmamaktadır. 22.03.1974 tarihli ve 14993 sayılı Resmi Gazete`de yayınlanan Tababet Uzmanlık Yönetmeliği`nin 10. maddesinde “Her servisin normal polikliniğinde günde bir uzman 20'den fazla hastaya bakamaz. Ancak, daha fazla hastanın başvurması halinde o poliklinikte aynı esas üzerine uzman görevlendirilerek o günkü tüm hastaların muayeneleri sağlanır“ hükmü sevk edilmiştir.
Bu hüküm isabetli bir düzenleme değildir ve hukuka aykırıdır. Bir hekimin kaç hastaya bakacağı önceden bütün hekimler bakımından kesin bir sayı ile belirlenemez. Bir hekimin kaç hastaya bakacağı konusunda zorlanması da söz konusu olamaz. Hekim, kendi uzmanlık alanına ve gelen hastanın özel durumuna göre, her hastaya tıbben ayırması gereken zamanı ayırmak durumundadır. Bu cildiyede farklı olabilir, KBB`de farklı bir süre olabilir. O nedenle, bu konuda gerek süre, gerekse hasta sayısı bakımından önceden bir belirleme yapılmaması gerekir.
Bütün bunların sonucu olarak da, hekime örneğin her gün poliklinikte 50 hasta bakması gibi bir zorunluluk da getirilemez. Hekim kendi uzmanlık alanının ve hastanın gerektirdiği süreyi ayırmak durumundadır. Böyle bir zorunluluk getirildiğinde hekim hastaya gerekli zamanı ayıramayabilecek ve böylece hasta, mevzuatın tanıdığı sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkından gereğince yararlanamayacaktır. Dolayısıyla, böyle bir süre getirilmesi hukuka aykırıdır.
Hekimin günlük hasta sayısı konusundaki belirlemelere uyarak, hastaları süratli bir şekilde tedavi etmesi halinde ise meydana gelen neticeden yine hekim sorumlu olacaktır. Hekim bu bakımdan Bakanlığın, sağlık müdürlüğünün veya başhekimin talimatlarına uymak durumunda olduğunu, kamu görevlisi olarak başka türlü davranamayacağını ileri sürerek sorumluluktan kurtulamaz. Bakanlık veya diğer birimlerin bu yöndeki talimatları hukuka aykırıdır. Kimse hasta aleyhine böyle bir zorunluluk getiremez. Bu nedenle, bu tür durumlarda kamu görevlisi olan hekim, durumu başhekimliğe aktarmalı ve sorumluluğun emri verenlerde olacağını belirtmeli; hasta aleyhine olacak şekilde de muayene, teşhis, tedavi yoluna gitmemelidir. Bu hallerde hekimin zor durumda kaldığı açıktır. Bir yandan idarenin talimatlarına uymaması nedeniyle, disiplin sorumluluğu; öte yandan bu nedenle hastanın tedavisinde gözden kaçıracağı şeyler veya hatalar nedeniyle de ceza ve tazminat sorumluluğu ile karşı karşıya kalması söz konusu olabilecektir. Benim burada tavsiyem ceza ve tazminat sorumluluğundansa, disiplin sorumluluğuna katlanmak ve bir disiplin cezası verilmesi halinde de mahkemeye başvurarak cezanın iptali yoluna gitmektir. Bir kez bu yönde yargıdan karar alındığı takdirde, artık hekimlerin bu yönde zorlanması söz konusu olmayacaktır. Sonuç olarak, hekim her gün belirli bir sayıda hasta için poliklinik yapmaya zorlanamaz. Hasta sayısı, uzmanlık alanına ve hastanın durumuna göre değişebilir. Yukarıdaki Yönetmelik hükmü de bu bakımdan doğru değildir.
Hemen belirtmek gerekir ki, Sağlık Bakanlığı bu alanda bir düzenleme hazırlığı içindedir. Buna göre, her uzmanlık alanı için ideal hasta sayısı belirlenerek, bu sayının üstünde bakılan hasta açısından performans ödemesi yapılmayacaktır. Böylece yakın gelecekte bu problemin de artık ülkemizde yaşanmayacağı söylenebilir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hekim ve hemşire hastanın tedavisi için birlikte çalışan sağlık personelidir. Hekim ve hemşirenin birbirinden bağımsız görevleri bulunduğu gibi, hemşirenin hekime bağlı olarak yaptığı tıbbi müdahaleler bulunmaktadır. Bu ilişki içinde ele alınması gereken husus, hukuksal sorumluluğun nasıl belirleneceğidir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, hekimin hatalı davranışlarından hekim bizzat kendisi sorumludur. Buna karşılık hekimin verdiği “order“lerin yerine getirilmesi noktasında hatalı davranışları bakımından öncelikle hemşire sorumludur. Ancak bu bakımdan sadece hemşire değil, gözetim görevini yerine getirmemiş bulunan hekim de sorumlu tutulabilir. Ayrıca hekimin işlediği suçlara hemşire de ihmali hareketiyle ortak olabilir. Bu nedenle, hekimin işlediği suçlara müdahale etme durumu varsa, müdahale edilmeli; bu imkân yoksa mutlaka savcılığa veya en azından üst makamlara durum intikal ettirilmelidir. Hiçbir şey yapmamak; seyirci kalmak suretiyle de suça iştirak edilebilir.
Yine önemle belirtmek gerekir ki, hekimin talebi suç oluşturuyorsa, bu talep asla yerine getirilmemelidir. Aksi takdirde hekim gibi hemşire de bizzat suç oluşturan bu eylemden dolayı doğrudan sorumlu tutulacaktır.
Burada ortaya çıkan bir diğer sorun, hekimlerin verdiği “order“leri hemşirenin kontrol yükümlülüğünün bulunup bulunmadığıdır. Bu konudaki kural, hemşirelerin hekimin talimatlarını kontrol etmek zorunda olmadığıdır. Esasen hemşirenin eğitimi de bu açıdan yeterli olmayabilir. Bu nedenle, verilen “order“lerden kural olarak hekim sorumludur. Ancak hemşire, kendi görev alanı ve eğitimi çerçevesinde fark ettiği bariz hekim hatalarına ortak olmamalıdır. Dolayısıyla açık hekim hatalarının bulunduğu durumlarda, hemşire, “Bu alandaki sorumluluk hekime aittir, beni ilgilendirmez“ diyemez. Bu hataya rağmen yerine getirdiği “order“lerden ötürü meydana gelen zararlardan taksirinden dolayı hekimin yanı sıra hemşire de sorumlu tutulabilir. Son olarak belirtmeliyim ki, tipik hekim faaliyet alanına dâhil tıbbi müdahalelerin yapılması hiçbir zaman hemşire tarafından üstlenilmemelidir. Bu konuda hekimin “order“inin bulunması hemşireyi sorumluluktan kurtarmaz. Bu tip bir durumda hem hemşire, hem de hekim hukuksal bakımdan sorumlu tutulabilecektir. Dolayısıyla tek bir sonuçtan, hem hekimin, hem hemşirenin sorumlu olması mümkündür.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
medimagazin
Bir Hekim Günde Kaç Hastaya Bakmak Zorundadır ?
Hukukumuzda bir hekimin günde kaç hastaya bakmak zorunda olduğuna ilişkin bir yasa hükmü bulunmamaktadır. 22.03.1974 tarihli ve 14993 sayılı Resmi Gazete`de yayınlanan Tababet Uzmanlık Yönetmeliği`nin 10. maddesinde “Her servisin normal polikliniğinde günde bir uzman 20'den fazla hastaya bakamaz. Ancak, daha fazla hastanın başvurması halinde o poliklinikte aynı esas üzerine uzman görevlendirilerek o günkü tüm hastaların muayeneleri sağlanır“ hükmü sevk edilmiştir.
Bu hüküm isabetli bir düzenleme değildir ve hukuka aykırıdır. Bir hekimin kaç hastaya bakacağı önceden bütün hekimler bakımından kesin bir sayı ile belirlenemez. Bir hekimin kaç hastaya bakacağı konusunda zorlanması da söz konusu olamaz. Hekim, kendi uzmanlık alanına ve gelen hastanın özel durumuna göre, her hastaya tıbben ayırması gereken zamanı ayırmak durumundadır. Bu cildiyede farklı olabilir, KBB`de farklı bir süre olabilir. O nedenle, bu konuda gerek süre, gerekse hasta sayısı bakımından önceden bir belirleme yapılmaması gerekir.
Bütün bunların sonucu olarak da, hekime örneğin her gün poliklinikte 50 hasta bakması gibi bir zorunluluk da getirilemez. Hekim kendi uzmanlık alanının ve hastanın gerektirdiği süreyi ayırmak durumundadır. Böyle bir zorunluluk getirildiğinde hekim hastaya gerekli zamanı ayıramayabilecek ve böylece hasta, mevzuatın tanıdığı sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkından gereğince yararlanamayacaktır. Dolayısıyla, böyle bir süre getirilmesi hukuka aykırıdır.
Hekimin günlük hasta sayısı konusundaki belirlemelere uyarak, hastaları süratli bir şekilde tedavi etmesi halinde ise meydana gelen neticeden yine hekim sorumlu olacaktır. Hekim bu bakımdan Bakanlığın, sağlık müdürlüğünün veya başhekimin talimatlarına uymak durumunda olduğunu, kamu görevlisi olarak başka türlü davranamayacağını ileri sürerek sorumluluktan kurtulamaz. Bakanlık veya diğer birimlerin bu yöndeki talimatları hukuka aykırıdır. Kimse hasta aleyhine böyle bir zorunluluk getiremez. Bu nedenle, bu tür durumlarda kamu görevlisi olan hekim, durumu başhekimliğe aktarmalı ve sorumluluğun emri verenlerde olacağını belirtmeli; hasta aleyhine olacak şekilde de muayene, teşhis, tedavi yoluna gitmemelidir. Bu hallerde hekimin zor durumda kaldığı açıktır. Bir yandan idarenin talimatlarına uymaması nedeniyle, disiplin sorumluluğu; öte yandan bu nedenle hastanın tedavisinde gözden kaçıracağı şeyler veya hatalar nedeniyle de ceza ve tazminat sorumluluğu ile karşı karşıya kalması söz konusu olabilecektir. Benim burada tavsiyem ceza ve tazminat sorumluluğundansa, disiplin sorumluluğuna katlanmak ve bir disiplin cezası verilmesi halinde de mahkemeye başvurarak cezanın iptali yoluna gitmektir. Bir kez bu yönde yargıdan karar alındığı takdirde, artık hekimlerin bu yönde zorlanması söz konusu olmayacaktır. Sonuç olarak, hekim her gün belirli bir sayıda hasta için poliklinik yapmaya zorlanamaz. Hasta sayısı, uzmanlık alanına ve hastanın durumuna göre değişebilir. Yukarıdaki Yönetmelik hükmü de bu bakımdan doğru değildir.
Hemen belirtmek gerekir ki, Sağlık Bakanlığı bu alanda bir düzenleme hazırlığı içindedir. Buna göre, her uzmanlık alanı için ideal hasta sayısı belirlenerek, bu sayının üstünde bakılan hasta açısından performans ödemesi yapılmayacaktır. Böylece yakın gelecekte bu problemin de artık ülkemizde yaşanmayacağı söylenebilir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 76
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 107
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 123
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 57
