Sağlık Hukuku
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu ve Sağlık Hukuku
ÖZET
Sağlık hizmetinin sunumunu yapan kişiler ile hizmeti alan kişiler arasında eskiden çok fazla uyuşmazlık çıkmıyordu.Olumsuz sonuçlanan durumlarda “takdir-i ilahi“ deniliyordu. ,Ancak globalleşen dünya ve bilişim çağı bireylerin olayları sorgulamasına, haklarını aramasına neden oldu.Böylece ülkemizde de sağlık çalışanlarının yaptıkları işlerden dolayı soruşturulması talepleri arttı.,Bu soruşturmalarda mevcut kanunların, hukuk ve tıp etiği bilimlerinin yardımıyla olaylara uygulanması; sağlık hizmetinin sunumuyla ilgili uyuşmazlıkların tespit ve çözümünü içeren bir bilimin yada kanunun olmaması gerçeğini ortaya çıkardı.
Ülkemizde henüz hukuk fakültelerinde yada tıp fakültelerinde anabilim dalı olarak yerini almamış olan sağlık hukukunun, genel bilgiler ve mevcut kanunlar çerçevesinde tanımını yaparsak; SAĞLIK HUKUKU, “Sağlık hizmetini sunan gerçek kişiler, tüzel kişiler ve hizmet sunan kişileri denetlemekle görevli,sorumlu en üst düzey kurum olan devlet ile bu hizmetin sunumundan faydalanan kişiler arasında, hizmetin sunumuyla ilgili olarak ortaya çıkabilecek hukuki uyuşmazlıkların tespiti ve çözüm yollarını içeren bilim dalıdır.“ Sağlık hukukunun gelişmesiyle uyuşmazlıklar azalacak ve hak arama süreci daha kısa, daha sancısız olacaktır.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu`yla sağlık kurum ve çalışanlarının sorululuğu artmıştır. Yeni Ceza Kanunu ile getirilen yenilik ve değişikliklerin sağlık hukukuna yansıması,sağlık mevzuatımızdaki diğer kanun ve düzenlemelerle ilişkisi irdelenirse oldukça ağır sorumluluklar geldiği görülür.Sağlık çalışanına daha önce hep meslek ve sanatta acemilikten yani taksirle işlenebilen suçlardan dava açılırken artık kasten işlenen suçlardan da dava açılabilecektir.Çünkü 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu`yla kastın bir çeşidi olan “olası kast“ terimi getirilmiştir.Olası kast,failin istemediği neticenin meydana gelebileceğini öngörmesi ama engel olmaması,kabullenmesi halidir.Kasten işlenebilen suçların olası kastla işlendiğinin tespiti cezada indirim sebebidir.Çünkü: fail bilerek ve isteyerek(doğrudan kastla) değil,istemediği sonucun gerçekleşebileceğini öngörerek(olası kastla) hareket eder.
5237 Sayılı Ceza Kanununda sağlık çalışanının en çok muhatap olacağı diğer suçlar ise taksirle müessir fiil ve adam öldürmedir.Çünkü sağlık çalışanının gerek tıbbi müdahaleden gerekse diğer sağlık hizmetlerinden dolayı verdiği zararların çoğu, dikkat ve özen eksikliğinden kaynaklanır.Yeni kanunumuzla bilinçli taksir terimi getirilmiştir.Yani failin istemediği neticenin oluşacağını öngörmesi ama oluşmayacağına inanarak engel olmaması halidir.Bu halde cezada artırım sebebidir.
5237 Sayılı Kanun`da sağlık çalışanını ve sağlık hukukunu ilgilendiren bir çok detay vardır.
Sonuç olarak :
Sağlık hukuku dersleri kapsamlı olarak sağlık eğitimi veren bütün okullarda okutulmalıdır ki; sağlık çalışanları haklarını,borçlarını,sorumluluklarını,olayl ar karşısında davranış şekillerini ve mesleklerini icra ederken hukuki uyuşmazlık çıkmaması için alınması gereken önlemleri bilsinler.Ayrıca sağlık kurum ve kuruluşlarının yöneticileri,sorumlu müdürlerinin de sağlık mevzuatı ve sağlık hukuku konularına hakim olmaları hem kurum sorumluluğu hem şahsi sorumlulukları açısından önemlidir
Ayrıca 5237 Sayılı Kanun`un yürürlüğe girmesiyle artık sağlık çalışanı ve sağlık kurumları yöneticileri daha dikkatli olmalı, haklarını,yükümlülüklerini bilmeli ve bilerek hareket etmelidir.Nitekim hafif bir ihmal olarak düşünülen olaylarda bile ağırlaştırılmış müeyyidelerle karşı karşıya kalınabilir.Kayıtlar çok iyi ve düzenli tutulmalı, hastaların aydınlatılmış onamları usulüne uygun olarak alınmadan üzerlerinde tıbbi işlem yapılmamalı,ehil personel çalıştırmaya,bilgi ve tecrübelerini geliştirmeye,eksik malzeme ve cihaz bulundurmamaya dikkat edilmelidir.
Av.Halide İnan
Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Sağlık Kurumları Yöneticiliği Bölümü
5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu ve Sağlık Hukuku
ÖZET
Sağlık hizmetinin sunumunu yapan kişiler ile hizmeti alan kişiler arasında eskiden çok fazla uyuşmazlık çıkmıyordu.Olumsuz sonuçlanan durumlarda “takdir-i ilahi“ deniliyordu. ,Ancak globalleşen dünya ve bilişim çağı bireylerin olayları sorgulamasına, haklarını aramasına neden oldu.Böylece ülkemizde de sağlık çalışanlarının yaptıkları işlerden dolayı soruşturulması talepleri arttı.,Bu soruşturmalarda mevcut kanunların, hukuk ve tıp etiği bilimlerinin yardımıyla olaylara uygulanması; sağlık hizmetinin sunumuyla ilgili uyuşmazlıkların tespit ve çözümünü içeren bir bilimin yada kanunun olmaması gerçeğini ortaya çıkardı.
Ülkemizde henüz hukuk fakültelerinde yada tıp fakültelerinde anabilim dalı olarak yerini almamış olan sağlık hukukunun, genel bilgiler ve mevcut kanunlar çerçevesinde tanımını yaparsak; SAĞLIK HUKUKU, “Sağlık hizmetini sunan gerçek kişiler, tüzel kişiler ve hizmet sunan kişileri denetlemekle görevli,sorumlu en üst düzey kurum olan devlet ile bu hizmetin sunumundan faydalanan kişiler arasında, hizmetin sunumuyla ilgili olarak ortaya çıkabilecek hukuki uyuşmazlıkların tespiti ve çözüm yollarını içeren bilim dalıdır.“ Sağlık hukukunun gelişmesiyle uyuşmazlıklar azalacak ve hak arama süreci daha kısa, daha sancısız olacaktır.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu`yla sağlık kurum ve çalışanlarının sorululuğu artmıştır. Yeni Ceza Kanunu ile getirilen yenilik ve değişikliklerin sağlık hukukuna yansıması,sağlık mevzuatımızdaki diğer kanun ve düzenlemelerle ilişkisi irdelenirse oldukça ağır sorumluluklar geldiği görülür.Sağlık çalışanına daha önce hep meslek ve sanatta acemilikten yani taksirle işlenebilen suçlardan dava açılırken artık kasten işlenen suçlardan da dava açılabilecektir.Çünkü 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu`yla kastın bir çeşidi olan “olası kast“ terimi getirilmiştir.Olası kast,failin istemediği neticenin meydana gelebileceğini öngörmesi ama engel olmaması,kabullenmesi halidir.Kasten işlenebilen suçların olası kastla işlendiğinin tespiti cezada indirim sebebidir.Çünkü: fail bilerek ve isteyerek(doğrudan kastla) değil,istemediği sonucun gerçekleşebileceğini öngörerek(olası kastla) hareket eder.
5237 Sayılı Ceza Kanununda sağlık çalışanının en çok muhatap olacağı diğer suçlar ise taksirle müessir fiil ve adam öldürmedir.Çünkü sağlık çalışanının gerek tıbbi müdahaleden gerekse diğer sağlık hizmetlerinden dolayı verdiği zararların çoğu, dikkat ve özen eksikliğinden kaynaklanır.Yeni kanunumuzla bilinçli taksir terimi getirilmiştir.Yani failin istemediği neticenin oluşacağını öngörmesi ama oluşmayacağına inanarak engel olmaması halidir.Bu halde cezada artırım sebebidir.
5237 Sayılı Kanun`da sağlık çalışanını ve sağlık hukukunu ilgilendiren bir çok detay vardır.
Sonuç olarak :
Sağlık hukuku dersleri kapsamlı olarak sağlık eğitimi veren bütün okullarda okutulmalıdır ki; sağlık çalışanları haklarını,borçlarını,sorumluluklarını,olayl ar karşısında davranış şekillerini ve mesleklerini icra ederken hukuki uyuşmazlık çıkmaması için alınması gereken önlemleri bilsinler.Ayrıca sağlık kurum ve kuruluşlarının yöneticileri,sorumlu müdürlerinin de sağlık mevzuatı ve sağlık hukuku konularına hakim olmaları hem kurum sorumluluğu hem şahsi sorumlulukları açısından önemlidir
Ayrıca 5237 Sayılı Kanun`un yürürlüğe girmesiyle artık sağlık çalışanı ve sağlık kurumları yöneticileri daha dikkatli olmalı, haklarını,yükümlülüklerini bilmeli ve bilerek hareket etmelidir.Nitekim hafif bir ihmal olarak düşünülen olaylarda bile ağırlaştırılmış müeyyidelerle karşı karşıya kalınabilir.Kayıtlar çok iyi ve düzenli tutulmalı, hastaların aydınlatılmış onamları usulüne uygun olarak alınmadan üzerlerinde tıbbi işlem yapılmamalı,ehil personel çalıştırmaya,bilgi ve tecrübelerini geliştirmeye,eksik malzeme ve cihaz bulundurmamaya dikkat edilmelidir.
Av.Halide İnan
Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Sağlık Kurumları Yöneticiliği Bölümü
Yeni TCK`da sağlık personelini ilgilendiren en önemli madde
Yeni Türk Ceza Kanunu ile mevzuatımıza giren yeni hükümlerden birisi TCK 83. maddedir. Bu maddenin kaleme alınışında benim de fikrim alındı. Bu konu esasen benim doçentlik tezimi oluşturmaktadır. Ancak madde benim arzu ettiğim şekilde düzenlenmedi. Bununla beraber, maddenin eksikliklerine rağmen olumlu bir gelişme olduğunu, modern ceza kanunlarının hepsinde benzer hükümlerin yıllardır yer aldığını, kanunlarında hüküm olmayan ülkelerde bile hakimlerin aynı yönde uygulama geliştirdiklerini söylemek gerekir.
Bu maddeyi bu yazımda ele almak isteyişimin nedeni, bir kere yeni Türk Ceza Kanunu`nda sağlık personelini ilgilendiren en önemli yeni hükmün bu hüküm olmasıdır. Bununla beraber, şu an için bu konuyu inceleme zorunluluğu duymamın arkasında yatan neden, maddenin yanlış anlaşılmasıdır, özellikle de uygulayıcı hukukçular tarafından.
Bana bu konuya ilişkin ülkemizin bir çok yöresinden hakimler sorular yöneltmektedirler. Bu bakımdan bazı noktalara işaret etmekte yarar görüyorum:
Öncelikle maddenin anlamına bakalım:
Bir kimsenin öldürülmesi hareketin şekli bakımından iki türlü olabilir.
İlkin, bir kimse icra bir hareketle bir başkasını öldürebilir. Silahı çekip ateş ederek veya zehirleyerek öldürmede olduğu gibi. İkinci olarak ise, bir kimse hiçbir şey yapmamakla, yani ihmali bir hareketle de bir başkasını öldürebilir. Örneğin annenin yeni doğmuş bebeğini emzirmemek suretiyle öldürmesinde olduğu gibi. Ancak bu ikinci örnek, yani bir kişinin, hiçbir şey yapmayarak bir başkasının ölümüne sebebiyet vermesi, icrai hareketle öldürmeden farklı olarak ele alınmalıdır. Örneğin, ben yolda yürürken, bir kimsenin bir çocuğu bıçakladığını görsem ve ben zaten bu çocuğu sevmezdim, iyi yapıyor düşüncesiyle çocuğa yardım etmezsem ve çocuk sonuçta ölürse ‘acaba ben ve benim gibi oradan geçen herkes sorumlu tutulmalı mıdır?`, sorusu ile karşı karşıya kalırız. Veya, plajda güneşlenirken, boğulmakta olan ve imdat diye yardım isteyen bir kimsenin yardımına koşmayan kişiler, bu kişi boğulduğu takdirde sorumlu tutulmalı mıdır? İcrai hareketle öldürmede, sorumluluğun belirlenmesi kolay iken, ihmali harekette, sorumluluğun çok genişlemesi tehlikesi ile karşı karşıya kalırız. Plajdaki herkesi ihmali hareketle öldürmeden sorumlu tutmak, toplumsal yaşamı dayanılamayacak kadar kısıtlamak olur. O nedenle, ceza hukukunda geliştirilen prensip, bir kimsenin ölümünü isteyerek olaya seyirci kalan herkesin değil, ancak hukuken olaya müdahale etmekle yükümlü kimselerin, insan öldürmeden dolayı sorumlu tutulmaları (25 yıla kadar hapis cezası), diğer kimselerin ise sadece tehlikede bulunana yardım etmeme suçundan (1 yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası) dolayı cezalandırılmalarıdır.
Bu çerçevede belirlenmesi gereken husus ise, kimlerin hukuken olaya müdahale etmekle yükümlü tutulacaklarıdır. Bu da geleneksel olarak üç kategoride belirlenmiştir ve kanunumuz da bu üç kategoriyi benimsemiş bulunmaktadır. Bunlar,
-kanun,
-sözleşme
-ve ön gelen tehlikeli eylemdir.
İşte bu sayılan hususlardan biri dolayısıyla bir olaya müdahale konusunda hukuksal olarak yükümlülüğü olup da, kasten bir kimsenin ölmesi için olaya müdahale etmeyerek, insan öldürme suçundan sorumlu tutulabilecek kimselere “garantör“ adını vermekteyiz.
Kanun ile garantör olan kimselerin başında ise polis gelmektedir. Gerçekten de Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu, polisin vatandaşın malını, canını, ırzını korumakla yükümlü olduğunu belirtmektedir. Demek ki, plajda bulunanlar arasında bir polis bulunuyor ve polis imdat isteyenin ölmesi için yardım etmiyorsa, polis ihmali davranışla kasten öldürme suçundan sorumlu tutulur. Bu çerçevedeki ikinci grup ise hekimlerdir. Hekimler, acil hallerde branşı ne olursa olsun, tıbbi müdahale yapmakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü KASTEN yapmayarak, bir kimsenin ölümünü isterlerse, onlar da ihmali davranışla kasten öldürmeden sorumlu tutulurlar.
İkinci kategori, sözleşmedir. Buna örnek olarak, bodyguard`lar, çocuk bakıcıları vs. gösterilebilir. Örneğin, çocuğun camdan sarktığını görerek, ölmesi için ona müdahale etmeyen çocuk bakıcısı da ihmali davranışla kasten öldürmeden sorumlu tutulur.
Son kategori öngelen tehlikeli eylemdir. Bu kategori daha çok trafikte gerçekleşir. Örneğin, dikkatsizlikle birinin yaralanmasına sebebiyet veren bir sürücü, yaralının acil yardıma ihtiyacı olduğunu görmesine rağmen, çeşitli nedenlerden ötürü onu hastaneye götürmez ise, yapmış olduğu ilk eylem (yaralama), onu garantör konumuna soktuğundan, o kimseyi ihmali davranışla kasten öldürmeden dolayı sorumlu tutulur. Tıp alanında buna örnek olarak, hemşirenin dikkatsizlikle yanlış ilaç verdiği hastaya, durumu fark etmesine rağmen, müdahale etmemesi gösterilebilir.
Görüldüğü üzere bu hüküm hekimlere mahsus bir hüküm değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu hüküm olmasa dahi, hekimlerin veya aynı kapsamdaki kişilerin bu şekilde sorumlu tutulmaları mümkündür. Ancak ülkemizde geçmiş kanunumuz döneminde böyle bir uygulama yapılmamıştır.
Esasen bu hükmün hekimlere uygulanması da zayıf bir ihtimaldir, zira bir hekimin kasten hareket ederek, hastaya zarar vermesi çok nadir gerçekleşebilir. Olsa olsa, hekimin doğrudan hastaya zarar vermek istemese bile, hastaya zarar gelmesi olasılığını göze alarak tıbbi müdahaleyi ihmal etmesi durumu söz konusu olabilir. Buna örnek olarak da, aşiretiyle beraber acile gelen bir hastanın ölmesi ve aşiretinin tepkisine maruz kalması tehlikesine karşı, hekimin hastanın yolda ölmesi ihtimaline rağmen, ona müdahale etmeyerek, bir başka ildeki hastaneye sevk etmesi gösterilebilir. Hekim burada hastanın ölümünü doğrudan istememekle beraber, bunu göze alıyorsa, burada 83. maddeden sorumlu tutulabilir.
Uygulamada ise hakim ve savcıların bana yönelttikleri sorulardan anladığım kadarıyla, maddenin KASTEN işlenen suçları kapsadığının göz önünde tutulmamakta, hemen her ihmali olayda, ihmali sonuçları ağır ise bu maddeye başvurma eğilimi ağır basmaktadır. Halbuki ihmali bir davranışla bir kimsenin ölümüne sebebiyet verilmesi durumunda daha çok uygulanacak hüküm, eskiden beri uygulanan “taksirle ölüme sebebiyet verilmesi“ hükmüdür. TCK 83`ün uygulanabilmesi için garantörün kasten hareket etmesi gerekir ki, bu şart dolayısıyla bu maddenin uygulama alanı çok sınırlı kalacaktır. O nedenle, savcıların hemen de her olayda TCK 83`ten dava açmaları çok yanlış bir uygulama olacaktır.
Bu kapsamda hemen 83. madde gerekçesinde verilen hekim örneğine bir bakalım. Örnek şöyledir: “Bir sağlık kuruluşunda görev yapan tabip, durumu acil olan bir hastaya müdahale etmez ve sonuçta hasta ölür“. Bu örnek hekimler arasında tepkiye yol açmaktadır, ancak, verilen örnekte hekimin sorumlu tutulabilmesi için hastaya ölmesi amacıyla müdahale etmemesi gerekmektedir. Bu nedenle, örneğin daha isabetli olarak şöyle düzeltilmesinde yarar vardır: “Bir sağlık kuruluşunda görev yapan tabip, durumu acil olan bir hastaya KASTEN müdahale etmez ve sonuçta hasta ölür“. ışte ancak bu durumda hastaya müdahale etmeyen hekim sorumlu tutulabilir, yoksa hekimin her ihmali davranışı bu maddenin uygulanmasını gerektirmez. Bilirkişilik yaptığım bir dosyayı aktararak konuyu sonlandırmak istiyorum. Ambulans ile acile getirilen bir hastaya, hekim hastayı görmeden, başka bir hastaneye götürülmesi yönünde talimat verir. Ambulanstaki hekimin ısrarına rağmen, acil hekimi hastayı başka hastaneye sevk eder. Bunun üzerine, 112 hekimi, hastayı başka hastaneye götürür ve hekim hakkında da suç duyurusunda bulunur. Bu olayda, hasta ölmemiştir. Ancak öldüğü varsayımında bile, acilde görevli hekimin doğrudan 83. maddeden sorumlu tutulması mümkün olmaz. Bunun için hekimin özellikle hastanın ölümünü göze alarak hastayı sevk ettiğinin ispatlanması gerekir. Olayda ise hekim, bu tür bir hastaya gerekli müdahaleyi yapma imkânları bulunmadığı gerekçesiyle hastayı sevk ettiğinden, 83. maddenin uygulanması mümkün olmaz. Fakat burada hastayı görmeden sevk etmenin tıp hukukunda sorumluluk gerektirebileceğini belirterek, bu konuyu bir sonraki yazımın konusu olarak şimdiden duyurmuş olayım.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Yeni Türk Ceza Kanunu ile mevzuatımıza giren yeni hükümlerden birisi TCK 83. maddedir. Bu maddenin kaleme alınışında benim de fikrim alındı. Bu konu esasen benim doçentlik tezimi oluşturmaktadır. Ancak madde benim arzu ettiğim şekilde düzenlenmedi. Bununla beraber, maddenin eksikliklerine rağmen olumlu bir gelişme olduğunu, modern ceza kanunlarının hepsinde benzer hükümlerin yıllardır yer aldığını, kanunlarında hüküm olmayan ülkelerde bile hakimlerin aynı yönde uygulama geliştirdiklerini söylemek gerekir.
Bu maddeyi bu yazımda ele almak isteyişimin nedeni, bir kere yeni Türk Ceza Kanunu`nda sağlık personelini ilgilendiren en önemli yeni hükmün bu hüküm olmasıdır. Bununla beraber, şu an için bu konuyu inceleme zorunluluğu duymamın arkasında yatan neden, maddenin yanlış anlaşılmasıdır, özellikle de uygulayıcı hukukçular tarafından.
Bana bu konuya ilişkin ülkemizin bir çok yöresinden hakimler sorular yöneltmektedirler. Bu bakımdan bazı noktalara işaret etmekte yarar görüyorum:
Öncelikle maddenin anlamına bakalım:
Bir kimsenin öldürülmesi hareketin şekli bakımından iki türlü olabilir.
İlkin, bir kimse icra bir hareketle bir başkasını öldürebilir. Silahı çekip ateş ederek veya zehirleyerek öldürmede olduğu gibi. İkinci olarak ise, bir kimse hiçbir şey yapmamakla, yani ihmali bir hareketle de bir başkasını öldürebilir. Örneğin annenin yeni doğmuş bebeğini emzirmemek suretiyle öldürmesinde olduğu gibi. Ancak bu ikinci örnek, yani bir kişinin, hiçbir şey yapmayarak bir başkasının ölümüne sebebiyet vermesi, icrai hareketle öldürmeden farklı olarak ele alınmalıdır. Örneğin, ben yolda yürürken, bir kimsenin bir çocuğu bıçakladığını görsem ve ben zaten bu çocuğu sevmezdim, iyi yapıyor düşüncesiyle çocuğa yardım etmezsem ve çocuk sonuçta ölürse ‘acaba ben ve benim gibi oradan geçen herkes sorumlu tutulmalı mıdır?`, sorusu ile karşı karşıya kalırız. Veya, plajda güneşlenirken, boğulmakta olan ve imdat diye yardım isteyen bir kimsenin yardımına koşmayan kişiler, bu kişi boğulduğu takdirde sorumlu tutulmalı mıdır? İcrai hareketle öldürmede, sorumluluğun belirlenmesi kolay iken, ihmali harekette, sorumluluğun çok genişlemesi tehlikesi ile karşı karşıya kalırız. Plajdaki herkesi ihmali hareketle öldürmeden sorumlu tutmak, toplumsal yaşamı dayanılamayacak kadar kısıtlamak olur. O nedenle, ceza hukukunda geliştirilen prensip, bir kimsenin ölümünü isteyerek olaya seyirci kalan herkesin değil, ancak hukuken olaya müdahale etmekle yükümlü kimselerin, insan öldürmeden dolayı sorumlu tutulmaları (25 yıla kadar hapis cezası), diğer kimselerin ise sadece tehlikede bulunana yardım etmeme suçundan (1 yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası) dolayı cezalandırılmalarıdır.
Bu çerçevede belirlenmesi gereken husus ise, kimlerin hukuken olaya müdahale etmekle yükümlü tutulacaklarıdır. Bu da geleneksel olarak üç kategoride belirlenmiştir ve kanunumuz da bu üç kategoriyi benimsemiş bulunmaktadır. Bunlar,
-kanun,
-sözleşme
-ve ön gelen tehlikeli eylemdir.
İşte bu sayılan hususlardan biri dolayısıyla bir olaya müdahale konusunda hukuksal olarak yükümlülüğü olup da, kasten bir kimsenin ölmesi için olaya müdahale etmeyerek, insan öldürme suçundan sorumlu tutulabilecek kimselere “garantör“ adını vermekteyiz.
Kanun ile garantör olan kimselerin başında ise polis gelmektedir. Gerçekten de Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu, polisin vatandaşın malını, canını, ırzını korumakla yükümlü olduğunu belirtmektedir. Demek ki, plajda bulunanlar arasında bir polis bulunuyor ve polis imdat isteyenin ölmesi için yardım etmiyorsa, polis ihmali davranışla kasten öldürme suçundan sorumlu tutulur. Bu çerçevedeki ikinci grup ise hekimlerdir. Hekimler, acil hallerde branşı ne olursa olsun, tıbbi müdahale yapmakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü KASTEN yapmayarak, bir kimsenin ölümünü isterlerse, onlar da ihmali davranışla kasten öldürmeden sorumlu tutulurlar.
İkinci kategori, sözleşmedir. Buna örnek olarak, bodyguard`lar, çocuk bakıcıları vs. gösterilebilir. Örneğin, çocuğun camdan sarktığını görerek, ölmesi için ona müdahale etmeyen çocuk bakıcısı da ihmali davranışla kasten öldürmeden sorumlu tutulur.
Son kategori öngelen tehlikeli eylemdir. Bu kategori daha çok trafikte gerçekleşir. Örneğin, dikkatsizlikle birinin yaralanmasına sebebiyet veren bir sürücü, yaralının acil yardıma ihtiyacı olduğunu görmesine rağmen, çeşitli nedenlerden ötürü onu hastaneye götürmez ise, yapmış olduğu ilk eylem (yaralama), onu garantör konumuna soktuğundan, o kimseyi ihmali davranışla kasten öldürmeden dolayı sorumlu tutulur. Tıp alanında buna örnek olarak, hemşirenin dikkatsizlikle yanlış ilaç verdiği hastaya, durumu fark etmesine rağmen, müdahale etmemesi gösterilebilir.
Görüldüğü üzere bu hüküm hekimlere mahsus bir hüküm değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu hüküm olmasa dahi, hekimlerin veya aynı kapsamdaki kişilerin bu şekilde sorumlu tutulmaları mümkündür. Ancak ülkemizde geçmiş kanunumuz döneminde böyle bir uygulama yapılmamıştır.
Esasen bu hükmün hekimlere uygulanması da zayıf bir ihtimaldir, zira bir hekimin kasten hareket ederek, hastaya zarar vermesi çok nadir gerçekleşebilir. Olsa olsa, hekimin doğrudan hastaya zarar vermek istemese bile, hastaya zarar gelmesi olasılığını göze alarak tıbbi müdahaleyi ihmal etmesi durumu söz konusu olabilir. Buna örnek olarak da, aşiretiyle beraber acile gelen bir hastanın ölmesi ve aşiretinin tepkisine maruz kalması tehlikesine karşı, hekimin hastanın yolda ölmesi ihtimaline rağmen, ona müdahale etmeyerek, bir başka ildeki hastaneye sevk etmesi gösterilebilir. Hekim burada hastanın ölümünü doğrudan istememekle beraber, bunu göze alıyorsa, burada 83. maddeden sorumlu tutulabilir.
Uygulamada ise hakim ve savcıların bana yönelttikleri sorulardan anladığım kadarıyla, maddenin KASTEN işlenen suçları kapsadığının göz önünde tutulmamakta, hemen her ihmali olayda, ihmali sonuçları ağır ise bu maddeye başvurma eğilimi ağır basmaktadır. Halbuki ihmali bir davranışla bir kimsenin ölümüne sebebiyet verilmesi durumunda daha çok uygulanacak hüküm, eskiden beri uygulanan “taksirle ölüme sebebiyet verilmesi“ hükmüdür. TCK 83`ün uygulanabilmesi için garantörün kasten hareket etmesi gerekir ki, bu şart dolayısıyla bu maddenin uygulama alanı çok sınırlı kalacaktır. O nedenle, savcıların hemen de her olayda TCK 83`ten dava açmaları çok yanlış bir uygulama olacaktır.
Bu kapsamda hemen 83. madde gerekçesinde verilen hekim örneğine bir bakalım. Örnek şöyledir: “Bir sağlık kuruluşunda görev yapan tabip, durumu acil olan bir hastaya müdahale etmez ve sonuçta hasta ölür“. Bu örnek hekimler arasında tepkiye yol açmaktadır, ancak, verilen örnekte hekimin sorumlu tutulabilmesi için hastaya ölmesi amacıyla müdahale etmemesi gerekmektedir. Bu nedenle, örneğin daha isabetli olarak şöyle düzeltilmesinde yarar vardır: “Bir sağlık kuruluşunda görev yapan tabip, durumu acil olan bir hastaya KASTEN müdahale etmez ve sonuçta hasta ölür“. ışte ancak bu durumda hastaya müdahale etmeyen hekim sorumlu tutulabilir, yoksa hekimin her ihmali davranışı bu maddenin uygulanmasını gerektirmez. Bilirkişilik yaptığım bir dosyayı aktararak konuyu sonlandırmak istiyorum. Ambulans ile acile getirilen bir hastaya, hekim hastayı görmeden, başka bir hastaneye götürülmesi yönünde talimat verir. Ambulanstaki hekimin ısrarına rağmen, acil hekimi hastayı başka hastaneye sevk eder. Bunun üzerine, 112 hekimi, hastayı başka hastaneye götürür ve hekim hakkında da suç duyurusunda bulunur. Bu olayda, hasta ölmemiştir. Ancak öldüğü varsayımında bile, acilde görevli hekimin doğrudan 83. maddeden sorumlu tutulması mümkün olmaz. Bunun için hekimin özellikle hastanın ölümünü göze alarak hastayı sevk ettiğinin ispatlanması gerekir. Olayda ise hekim, bu tür bir hastaya gerekli müdahaleyi yapma imkânları bulunmadığı gerekçesiyle hastayı sevk ettiğinden, 83. maddenin uygulanması mümkün olmaz. Fakat burada hastayı görmeden sevk etmenin tıp hukukunda sorumluluk gerektirebileceğini belirterek, bu konuyu bir sonraki yazımın konusu olarak şimdiden duyurmuş olayım.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Acil Serviste Hasta Sevkinden Kaynaklanan Hekim Sorumluluğu -I
OLAY: İlçe Devlet Hastanesi`nde acil sezaryen olan hasta, ambulansla il merkezindeki Doğum ve Çocuk Bakımevi`ne getirilmiş, doğumevi acil polikliniğinde ise sadece görevli hemşire bulunmakta olup, görevli hemşire yukarıda bulunan nöbetçi uzman hekimle ambulans doktorunun ısrarı üzerine iki defa telefonla görüşmesine rağmen, nöbetçi hekim hastayı muayene ve kayıt etmeksizin, başka bir hastaneye naklini istemiştir. Klinikte görevli olan pratisyen hekim de hastaya bakmamış, sorumluluğun uzman hekimde olduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine hasta ambulans ile söz konusu hastaneye götürülmüştür. Hastayı götüren ambulanstaki hekim, hastayı görmeden sevkini yapan nöbetçi hekimi il sağlık müdürlüğüne şikâyet etmiş; sağlık müdürlüğü, disiplin soruşturmasının yanında her iki hekimin de yargılanması için izin vermiştir ve hekimler hakkında ceza davası açılmıştır. Bu arada hastanın sağlığında bir eksiklik veya zarar meydana gelip gelmediği bilinememektedir.
Mahkeme hastaya ne olduğunu sevk edilen hastane ile diğer hastanelere sormuşsa da, hastane kayıtlarında söz konusu hastaya ilişkin bir kaydın bulunmadığı yönünde cevaplar gelmiştir. Muhtemelen hasta sağlık bakımından herhangi bir problem yaşamaksızın taburcu edilmiştir. Hekim ilke olarak hastaya bakıp bakmamakta serbesttir, fakat kanunun kendisine aksini yüklediği durumlarda bu serbestîden yararlanamamakta ve yükümlülük altına girmektedir.
Hususi Hastaneler Kanunu`nun 32. maddesi gereğince, “ani bir arıza veya kaza neticesinde müstacelen (acilen) tedaviye muhtaç olan şahısların hususi hastanelere müracaat veya nakillerinde hastanece derhal acele tedavilerini yapmak mecburidir“. Tıbbi Deontoloji Tüzüğü`nün 18. maddesine göre de, “tabip ve diş tabibi, acil yardım, resmi veya insani vazifenin ifası halleri hariç olmak üzere, mesleki veya şahsi sebeplerle hastaya bakmayı reddedebilir“. Bu hükümler gereğince hekim hastanın tehlike içinde bulunduğu acil hallerde hastaya yardım etmekle yükümlüdür.
Buna rağmen hastaya yardım etmeyen hekimin sorumluluğu, hastanın sağlığında bir zarar gelmesi veya ölmesi gibi bir sonuç meydana gelmişse görevi ihmalden değil, hastanın ihmali davranışla kasten veya taksirle öldürülmesi veya yaralanması suçlarından olur, zira bu maddenin uygulanabilmesi için “özel bir hükümle verilmiş bir görevin bulunmamış olması“ gerekir. Hâlbuki hekimler Tıbbi Deontoloji Tüzüğü`nün 18. maddesi gereğince böyle bir yükümlülük altındadırlar (Aynı doğrultuda, Yargıtay 4. CD, 28.2.1945, 1394: “Hastanın hastaneye kabul edilmemesi ve icabeden tıbbi ihtimamın ihmal edilmesi neticesi olarak iki çocuğunun ölü olarak dünyaya gelmesine sebebiyet vermekten sanık doktorun, 1219 No`lu Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 68. maddesi delaletiyle 2219 sayılı Hususi Hastaneler Kanununun 32 ve 45 inci maddelerinin sarahati gözetilmeden TCK.un 476/2 ve 35. maddeleriyle cezalandırılması yolsuzdur“).
Görüldüğü üzere hekimin acil bir hastaya müdahale yükümlülüğü vardır. O anda yer olmaması vs. gibi hallerde dahi hastayı görmek ve ilk yardımı yapmak zorunludur. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde hekim sorumlu olacaktır. Böylece hekimin acil vakıalarda müdahale etmemesi dolayısıyla sorumlu olduğu belirlendikten sonra, bu sorumluluğunun kural olarak taksirle yaralama çerçevesinde belirleneceğine işaret etmek gerekir. Ancak dosyada, hastanın sağlığına bir zarar geldiğine ilişkin bir delil bulunmamaktadır. Dolayısıyla hastanın herhangi bir zarar gördüğünün kanıtlanamaması durumunda hekimin taksirle yaralama suçundan ötürü sorumlu tutulamayacağına işaret etmek gerekir. Bu durumda dava konusu olayda hekimin kamu görevlisi olması dolayısıyla görevi ihmal suçu çerçevesinde sorumlu olup olmayacağı tartışılmalıdır. Hekimin olayda görevini ihmal ettiği açıktır. Bununla beraber, yeni kanunumuz görevin ihmal suretiyle kötüye kullanılması suçu bakımından, önceki Türk Ceza Kanunu 230`dan farklı olarak tek başına ihmali davranışı yeterli görmemekte ve kamu görevlisinin bu suretle kişilerin mağduriyetine sebep olmasını aramaktadır. Bu bakımdan dosya incelendiğinde, dosyada mevcut deliller itibarıyla kişilerin veya kamunun bir zararının oluşmadığı anlaşıldığından, görevin ihmal suretiyle kötüye kullanılması suçunun unsurlarının oluşmadığı görülmektedir.
Durum pratisyen hekim olan diğer sanık bakımından yukarıdaki hususların dışında ayrıca değerlendirildiğinde öncelikle belirtmek gerekir ki, bir hekim, uzmanlık alanı ne olursa olsun, acil hallerde derhal müdahale etmekle yükümlüdür. Hastanede o an bir uzman hekimin bulunması, pratisyen hekimin müdahale yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Öncelikli müdahale yükümlülüğü uzman hekimin ise de, pratisyen hekim de, yapabileceği ilk müdahaleyi yapmak durumundadır ve olayda bu müdahalenin yapılmadığı görülmektedir.
Sonuç olarak hasta belirlenemediğinden ve bir zararın oluşup oluşmadığı bilinmediğinden hekimlerin ceza hukuku yönünden bir sorumlulukları bulunmamaktadır. Bununla beraber, görevini gereği gibi yerine getirmeyen hekimlerin disiplin cezası alacaklarında şüphe yoktur.
Acil Serviste Hasta Sevkinden Kaynaklanan Hekim Sorumluluğu -II
Hekimlerin olaya ilişkin savunmaları..
Olayda uzman hekimin hastanelerinde hastaya müdahale edemeyeceklerinden, zaman kaybetmeden başka hastaneye sevkini uygun gördüğü yönündeki savunması değerlendirmeye alınmamıştır. Zira acil vakalarda hekim her halükârda hastayı görmek durumundadır. Kaldı ki, hasta doğum evi hastanesine sevk edilmiştir. Yani konuya ilişkin yeterli uzmanların ve ekipmanın bulunduğunun düşünüldüğü bir yere getirilmiştir.
Pratisyen hekim de, uzman hekimin bulunduğu yerde kendisinin tıbbi müdahale zorunluluğunun bulunmadığı yönünde savunma yapmıştır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bir hekim, uzmanlık alanı ne olursa olsun, acil hallerde derhal müdahale etmekle yükümlüdür. Hastanede o an bir uzman hekimin bulunması, pratisyen hekimin müdahale yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Öncelikli müdahale yükümlülüğü uzman hekimin ise de, pratisyen hekim de, yapabileceği ilk müdahaleyi yapmak durumundadır ve olayda bu müdahalenin yapılmadığı görülmektedir.
Hastaya bakmadan sevkini yapan uzman hekim savunmasında ayrıca, acil hasta geldiği sırada kanamalı bir başka hastaya müdahale etmekte olduğundan, hastaya bakamadığını ifade etmiştir. Belirtmek gerekir ki, bir kimsenin ihmali davranışından sorumlu tutulabilmesi için hareket olanağının bulunması gerekir. Keza, aynı anda iki yükümlülük altında bulunan bir kimsenin, yükümlülüklerinden birini ihmal etmesi durumunda “yükümlülüklerin çatışması“ adı verilen hukuka uygunluk sebebi gerçekleşir ve fail bu durumda sorumlu tutulamaz. Bu noktada da görevlerin farklı önceliğe veya aynı dereceye sahip olmasına göre karar vermek gerekir. Nitekim failin daha üst derecede bir yarar için tercihini kullanması halinde, ağır basan yararın korunmasından söz edilir. Buna karşılık eşit derecede olan görevlerin mevcudiyeti halinde ise, bu görevlerden birinin yapılması yeterlidir. Hukuk düzeninin bundan fazlasını istemesi söz konusu olmayacağına göre (impossibilium nulla est obligatio), failin davranışı hukuka uygundur.
Bu durumda, konu tıbbi bir bilirkişiye danışılarak, iki acil hastadan hangisinin öncelikli olduğu, kanamalı hasta öncelikli olsa bile hastanede görevli diğer pratisyen hekime bu hasta bırakılarak il dışından getirilmiş ve preeklampi tanısıyla acil sezeryen olan hastaya bakmasının hekimlik sanatı içinde tercihi gereken davranış biçimi olup olmadığının sorulması gerekir. Bilirkişinin raporuna göre uzman hekimin tıbben önceliğin verilmesi gereken hastaya müdahale ettiğinin belirlenmesi durumunda, hekimin cezai sorumluluğu yoluna gidilemeyecektir.
Acil Serviste Hasta Sevkinden Kaynaklanan Hekim Sorumluluğu -III
Konuyu bu kezolaydan bağımsız olarak biraz daha açmakta yarar görüyorum:
Ülkemizde bir dönem sıkça rastlanan hastanede yer olmaması dolayısıylaacil hastaların başka hastanelere gönderilmeleri durumunda hekiminsorumluluğunun nasıl belirleneceği konusu öğretide tartışılmıştır. Bukonuyla ilgili olarak bir olayda, bir motosiklet sürücüsü trafikkazasında yaralanmış ve ambulans ile en yakın hastaneye getirilmiştir.Kapıdaki hemşire hastanede yer olmadığını söyler ve yaralının bunarağmen hastaneye alınmasına müsaade edip etmeyeceği hususunda kararvermesi için nöbetçi hekimi çağırır. Nöbetçi hekim, yaralıya bakmadan,yaralıyı getirenlere yaralının durumunu sorar. Yaralının bir bacağınınkırıldığı ve şuursuz olduğu yanıtını alınca, başka bir hastaneyegötürülmesi gerektiğini söyler ve kapıdan ayrılır. Kapıdaki hemşire debir saatlik bir uğraşı sonucunda bir hastanenin yaralıyı kabul etmeyehazır olduğunu haber verir. Bu bir saatlik süre içinde yaralı herhangibir tıbbi müdahale yapılmaksızın kapıda bekler. Yaralıya götürüldüğühastanede müdahale edilirse de, aynı günün akşamı ölür. Kararıngerekçelerini açıklamadan işaret edelim ki, hekim garantördür (bkz.Türk Ceza Kanunu 83) ve olay yerine en yakın hastaneye getirilmişkimseye boş yatak olmasa dahi ilk müdahaleyi yapmak durumundadır. Bumüdahaleyi yapmaması boş yatak olmaması gerekçesine dayandırılamaz.Ancak hekimin o an için çok daha acil durumdaki hastalara bakmasıhalinde, hareket olanağı (veya beklenebilirlik) mülâhazalarıdolayısıyla sorumlu tutulmaması söz konusu olabilir.
Bu olayda, mahkeme nöbetçi hekimin sorumlu olduğuna hükmetmiştir. Kararşöyle özetlenebilir: Nöbetçi hekim yardım yapılmasının gerekli olduğuolayda, ihmali tutum takınmıştır. Nöbetçi hekim başka hastaneyegötürülmesi kararını verdiği zaman, trafik kazasında yaralanmış ve ölümtehlikesi içinde olabilecek bir kimsenin bulunduğunu biliyordu.Kendisine bildirilmiş bulunan bulgulara göre acil bir yardımın gerekliolup olmadığı, yaralının baygınlık halinin ne kadar devam edeceği,baygınlığın nedeninin ne olduğu, kendisine bildirilenlerin dışında birtakım bulguların olup olmadığı, başka bir hastaneye gitmenin ek birtakım zararlara yol açıp açmayacağı gibi hususları ise nöbetçi hekim,ancak yaralıyı en azından gördükten sonra bilebilirdi. Kendi kararı isesadece hekim olmayan kimselerin söylediklerine dayanmaktaydı ki, bu dayanıltıcı olabilirdi.
Bu suretle nöbetçi hekim, hekimlikten kaynaklanan hastaya bakmayükümlülüğünü ihmal etmiştir. Hastanede boş yatak olmaması dolayısıyla“beklenebilirlik“ gerekçesine de sığınmak mümkün değildir. YüksekMahkeme`ye göre, hastanede gerçekten yer olup olmaması veya bir yatağınboşaltılmasının mümkün olup olmamasının önemi yoktur. Zira hekimdensomut olayda beklenen esaslı bir muayene değil, hastanın durumuhususundaki ilk teşhisi yapmasıdır. Böylece hastaneye kadar getirilmişolan bir yaralının bir başka hastaneye sevki, ancak bu konuda kararvermeye yetkili hekimin, hastayı muayene edip, bilahare hastaya o aniçin acil müdahalenin gerekli olmadığı ve bir başka hastaneyegötürülmesinin mümkün bulunduğu hususundaki kararından sonrayapılmalıdır.
Türk Öğretisi`nde de acil hallerde yardıma çağrılan hekimin hastanındurumunu ayrıntıları ile sorup öğrenmesi ve tehlikenin niteliğinibilmek için araştırmasının zorunlu olduğu, “böyle bir soruşturmadabulunmadan yardımı reddeden hekimin sorumlu olacağı“ kabul edilmektedir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
OLAY: İlçe Devlet Hastanesi`nde acil sezaryen olan hasta, ambulansla il merkezindeki Doğum ve Çocuk Bakımevi`ne getirilmiş, doğumevi acil polikliniğinde ise sadece görevli hemşire bulunmakta olup, görevli hemşire yukarıda bulunan nöbetçi uzman hekimle ambulans doktorunun ısrarı üzerine iki defa telefonla görüşmesine rağmen, nöbetçi hekim hastayı muayene ve kayıt etmeksizin, başka bir hastaneye naklini istemiştir. Klinikte görevli olan pratisyen hekim de hastaya bakmamış, sorumluluğun uzman hekimde olduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine hasta ambulans ile söz konusu hastaneye götürülmüştür. Hastayı götüren ambulanstaki hekim, hastayı görmeden sevkini yapan nöbetçi hekimi il sağlık müdürlüğüne şikâyet etmiş; sağlık müdürlüğü, disiplin soruşturmasının yanında her iki hekimin de yargılanması için izin vermiştir ve hekimler hakkında ceza davası açılmıştır. Bu arada hastanın sağlığında bir eksiklik veya zarar meydana gelip gelmediği bilinememektedir.
Mahkeme hastaya ne olduğunu sevk edilen hastane ile diğer hastanelere sormuşsa da, hastane kayıtlarında söz konusu hastaya ilişkin bir kaydın bulunmadığı yönünde cevaplar gelmiştir. Muhtemelen hasta sağlık bakımından herhangi bir problem yaşamaksızın taburcu edilmiştir. Hekim ilke olarak hastaya bakıp bakmamakta serbesttir, fakat kanunun kendisine aksini yüklediği durumlarda bu serbestîden yararlanamamakta ve yükümlülük altına girmektedir.
Hususi Hastaneler Kanunu`nun 32. maddesi gereğince, “ani bir arıza veya kaza neticesinde müstacelen (acilen) tedaviye muhtaç olan şahısların hususi hastanelere müracaat veya nakillerinde hastanece derhal acele tedavilerini yapmak mecburidir“. Tıbbi Deontoloji Tüzüğü`nün 18. maddesine göre de, “tabip ve diş tabibi, acil yardım, resmi veya insani vazifenin ifası halleri hariç olmak üzere, mesleki veya şahsi sebeplerle hastaya bakmayı reddedebilir“. Bu hükümler gereğince hekim hastanın tehlike içinde bulunduğu acil hallerde hastaya yardım etmekle yükümlüdür.
Buna rağmen hastaya yardım etmeyen hekimin sorumluluğu, hastanın sağlığında bir zarar gelmesi veya ölmesi gibi bir sonuç meydana gelmişse görevi ihmalden değil, hastanın ihmali davranışla kasten veya taksirle öldürülmesi veya yaralanması suçlarından olur, zira bu maddenin uygulanabilmesi için “özel bir hükümle verilmiş bir görevin bulunmamış olması“ gerekir. Hâlbuki hekimler Tıbbi Deontoloji Tüzüğü`nün 18. maddesi gereğince böyle bir yükümlülük altındadırlar (Aynı doğrultuda, Yargıtay 4. CD, 28.2.1945, 1394: “Hastanın hastaneye kabul edilmemesi ve icabeden tıbbi ihtimamın ihmal edilmesi neticesi olarak iki çocuğunun ölü olarak dünyaya gelmesine sebebiyet vermekten sanık doktorun, 1219 No`lu Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 68. maddesi delaletiyle 2219 sayılı Hususi Hastaneler Kanununun 32 ve 45 inci maddelerinin sarahati gözetilmeden TCK.un 476/2 ve 35. maddeleriyle cezalandırılması yolsuzdur“).
Görüldüğü üzere hekimin acil bir hastaya müdahale yükümlülüğü vardır. O anda yer olmaması vs. gibi hallerde dahi hastayı görmek ve ilk yardımı yapmak zorunludur. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde hekim sorumlu olacaktır. Böylece hekimin acil vakıalarda müdahale etmemesi dolayısıyla sorumlu olduğu belirlendikten sonra, bu sorumluluğunun kural olarak taksirle yaralama çerçevesinde belirleneceğine işaret etmek gerekir. Ancak dosyada, hastanın sağlığına bir zarar geldiğine ilişkin bir delil bulunmamaktadır. Dolayısıyla hastanın herhangi bir zarar gördüğünün kanıtlanamaması durumunda hekimin taksirle yaralama suçundan ötürü sorumlu tutulamayacağına işaret etmek gerekir. Bu durumda dava konusu olayda hekimin kamu görevlisi olması dolayısıyla görevi ihmal suçu çerçevesinde sorumlu olup olmayacağı tartışılmalıdır. Hekimin olayda görevini ihmal ettiği açıktır. Bununla beraber, yeni kanunumuz görevin ihmal suretiyle kötüye kullanılması suçu bakımından, önceki Türk Ceza Kanunu 230`dan farklı olarak tek başına ihmali davranışı yeterli görmemekte ve kamu görevlisinin bu suretle kişilerin mağduriyetine sebep olmasını aramaktadır. Bu bakımdan dosya incelendiğinde, dosyada mevcut deliller itibarıyla kişilerin veya kamunun bir zararının oluşmadığı anlaşıldığından, görevin ihmal suretiyle kötüye kullanılması suçunun unsurlarının oluşmadığı görülmektedir.
Durum pratisyen hekim olan diğer sanık bakımından yukarıdaki hususların dışında ayrıca değerlendirildiğinde öncelikle belirtmek gerekir ki, bir hekim, uzmanlık alanı ne olursa olsun, acil hallerde derhal müdahale etmekle yükümlüdür. Hastanede o an bir uzman hekimin bulunması, pratisyen hekimin müdahale yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Öncelikli müdahale yükümlülüğü uzman hekimin ise de, pratisyen hekim de, yapabileceği ilk müdahaleyi yapmak durumundadır ve olayda bu müdahalenin yapılmadığı görülmektedir.
Sonuç olarak hasta belirlenemediğinden ve bir zararın oluşup oluşmadığı bilinmediğinden hekimlerin ceza hukuku yönünden bir sorumlulukları bulunmamaktadır. Bununla beraber, görevini gereği gibi yerine getirmeyen hekimlerin disiplin cezası alacaklarında şüphe yoktur.
Acil Serviste Hasta Sevkinden Kaynaklanan Hekim Sorumluluğu -II
Hekimlerin olaya ilişkin savunmaları..
Olayda uzman hekimin hastanelerinde hastaya müdahale edemeyeceklerinden, zaman kaybetmeden başka hastaneye sevkini uygun gördüğü yönündeki savunması değerlendirmeye alınmamıştır. Zira acil vakalarda hekim her halükârda hastayı görmek durumundadır. Kaldı ki, hasta doğum evi hastanesine sevk edilmiştir. Yani konuya ilişkin yeterli uzmanların ve ekipmanın bulunduğunun düşünüldüğü bir yere getirilmiştir.
Pratisyen hekim de, uzman hekimin bulunduğu yerde kendisinin tıbbi müdahale zorunluluğunun bulunmadığı yönünde savunma yapmıştır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bir hekim, uzmanlık alanı ne olursa olsun, acil hallerde derhal müdahale etmekle yükümlüdür. Hastanede o an bir uzman hekimin bulunması, pratisyen hekimin müdahale yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Öncelikli müdahale yükümlülüğü uzman hekimin ise de, pratisyen hekim de, yapabileceği ilk müdahaleyi yapmak durumundadır ve olayda bu müdahalenin yapılmadığı görülmektedir.
Hastaya bakmadan sevkini yapan uzman hekim savunmasında ayrıca, acil hasta geldiği sırada kanamalı bir başka hastaya müdahale etmekte olduğundan, hastaya bakamadığını ifade etmiştir. Belirtmek gerekir ki, bir kimsenin ihmali davranışından sorumlu tutulabilmesi için hareket olanağının bulunması gerekir. Keza, aynı anda iki yükümlülük altında bulunan bir kimsenin, yükümlülüklerinden birini ihmal etmesi durumunda “yükümlülüklerin çatışması“ adı verilen hukuka uygunluk sebebi gerçekleşir ve fail bu durumda sorumlu tutulamaz. Bu noktada da görevlerin farklı önceliğe veya aynı dereceye sahip olmasına göre karar vermek gerekir. Nitekim failin daha üst derecede bir yarar için tercihini kullanması halinde, ağır basan yararın korunmasından söz edilir. Buna karşılık eşit derecede olan görevlerin mevcudiyeti halinde ise, bu görevlerden birinin yapılması yeterlidir. Hukuk düzeninin bundan fazlasını istemesi söz konusu olmayacağına göre (impossibilium nulla est obligatio), failin davranışı hukuka uygundur.
Bu durumda, konu tıbbi bir bilirkişiye danışılarak, iki acil hastadan hangisinin öncelikli olduğu, kanamalı hasta öncelikli olsa bile hastanede görevli diğer pratisyen hekime bu hasta bırakılarak il dışından getirilmiş ve preeklampi tanısıyla acil sezeryen olan hastaya bakmasının hekimlik sanatı içinde tercihi gereken davranış biçimi olup olmadığının sorulması gerekir. Bilirkişinin raporuna göre uzman hekimin tıbben önceliğin verilmesi gereken hastaya müdahale ettiğinin belirlenmesi durumunda, hekimin cezai sorumluluğu yoluna gidilemeyecektir.
Acil Serviste Hasta Sevkinden Kaynaklanan Hekim Sorumluluğu -III
Konuyu bu kezolaydan bağımsız olarak biraz daha açmakta yarar görüyorum:
Ülkemizde bir dönem sıkça rastlanan hastanede yer olmaması dolayısıylaacil hastaların başka hastanelere gönderilmeleri durumunda hekiminsorumluluğunun nasıl belirleneceği konusu öğretide tartışılmıştır. Bukonuyla ilgili olarak bir olayda, bir motosiklet sürücüsü trafikkazasında yaralanmış ve ambulans ile en yakın hastaneye getirilmiştir.Kapıdaki hemşire hastanede yer olmadığını söyler ve yaralının bunarağmen hastaneye alınmasına müsaade edip etmeyeceği hususunda kararvermesi için nöbetçi hekimi çağırır. Nöbetçi hekim, yaralıya bakmadan,yaralıyı getirenlere yaralının durumunu sorar. Yaralının bir bacağınınkırıldığı ve şuursuz olduğu yanıtını alınca, başka bir hastaneyegötürülmesi gerektiğini söyler ve kapıdan ayrılır. Kapıdaki hemşire debir saatlik bir uğraşı sonucunda bir hastanenin yaralıyı kabul etmeyehazır olduğunu haber verir. Bu bir saatlik süre içinde yaralı herhangibir tıbbi müdahale yapılmaksızın kapıda bekler. Yaralıya götürüldüğühastanede müdahale edilirse de, aynı günün akşamı ölür. Kararıngerekçelerini açıklamadan işaret edelim ki, hekim garantördür (bkz.Türk Ceza Kanunu 83) ve olay yerine en yakın hastaneye getirilmişkimseye boş yatak olmasa dahi ilk müdahaleyi yapmak durumundadır. Bumüdahaleyi yapmaması boş yatak olmaması gerekçesine dayandırılamaz.Ancak hekimin o an için çok daha acil durumdaki hastalara bakmasıhalinde, hareket olanağı (veya beklenebilirlik) mülâhazalarıdolayısıyla sorumlu tutulmaması söz konusu olabilir.
Bu olayda, mahkeme nöbetçi hekimin sorumlu olduğuna hükmetmiştir. Kararşöyle özetlenebilir: Nöbetçi hekim yardım yapılmasının gerekli olduğuolayda, ihmali tutum takınmıştır. Nöbetçi hekim başka hastaneyegötürülmesi kararını verdiği zaman, trafik kazasında yaralanmış ve ölümtehlikesi içinde olabilecek bir kimsenin bulunduğunu biliyordu.Kendisine bildirilmiş bulunan bulgulara göre acil bir yardımın gerekliolup olmadığı, yaralının baygınlık halinin ne kadar devam edeceği,baygınlığın nedeninin ne olduğu, kendisine bildirilenlerin dışında birtakım bulguların olup olmadığı, başka bir hastaneye gitmenin ek birtakım zararlara yol açıp açmayacağı gibi hususları ise nöbetçi hekim,ancak yaralıyı en azından gördükten sonra bilebilirdi. Kendi kararı isesadece hekim olmayan kimselerin söylediklerine dayanmaktaydı ki, bu dayanıltıcı olabilirdi.
Bu suretle nöbetçi hekim, hekimlikten kaynaklanan hastaya bakmayükümlülüğünü ihmal etmiştir. Hastanede boş yatak olmaması dolayısıyla“beklenebilirlik“ gerekçesine de sığınmak mümkün değildir. YüksekMahkeme`ye göre, hastanede gerçekten yer olup olmaması veya bir yatağınboşaltılmasının mümkün olup olmamasının önemi yoktur. Zira hekimdensomut olayda beklenen esaslı bir muayene değil, hastanın durumuhususundaki ilk teşhisi yapmasıdır. Böylece hastaneye kadar getirilmişolan bir yaralının bir başka hastaneye sevki, ancak bu konuda kararvermeye yetkili hekimin, hastayı muayene edip, bilahare hastaya o aniçin acil müdahalenin gerekli olmadığı ve bir başka hastaneyegötürülmesinin mümkün bulunduğu hususundaki kararından sonrayapılmalıdır.
Türk Öğretisi`nde de acil hallerde yardıma çağrılan hekimin hastanındurumunu ayrıntıları ile sorup öğrenmesi ve tehlikenin niteliğinibilmek için araştırmasının zorunlu olduğu, “böyle bir soruşturmadabulunmadan yardımı reddeden hekimin sorumlu olacağı“ kabul edilmektedir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hekimin Tıbbi Hatalardan Kaynaklanan Hukuksal Sorumluluğunun Üç Boyutu
Hekimin yasal sorumluluğu dediğimizde akla gelen ilk husus, hekimin tıbbi hatalardan dolayı sorumluluğudur. Bu sorumluluğun üç boyutu bulunmaktadır:
* Ceza Sorumluluğu
* Tazminat Sorumluluğu
* Disiplin Sorumluluğu
Her üç halde de hekim bir yaptırım ile karşı karşıya kalacaktır. Ancak bu yaptırımlar birbirinden oldukça farklı niteliktedir. Her ne kadar hukuktaki prensip, bir kimsenin bir eyleminden dolayı bir kez cezalandırılması ise de, bazı hallerde, kişinin eyleminin birçok boyutu olabilir ve her boyut dolayısıyla ayrı bir hukuksal sorumluluktan bahsedilebilir. Örneğin, bir üniversite öğretim üyesinin bir öğrencinin sınav kâğıdına düşük not vererek öğrencinin kalmasına ve dolayısıyla sene kaybetmesine yol açtığını varsayalım. Bu örnekte, öğretim üyesinin tek hareketinden üç ayrı sorumluluğu doğmaktadır. Buna göre, bu eylemden dolayı görevini kötüye kullanmış olduğundan, ceza sorumluluğu (hatta resmi belgede sahtecilik de düşünülebilir); öğrencinin bir sene gecikmesine neden olduğundan öğrencinin zararlarını tazmin yükümlülüğü ve son olarak da fakülte idaresinin yürüteceği disiplin soruşturması nedeniyle disiplin sorumluluğu.
Buna benzer şekilde de, hekimin bir tıbbi hata sonucu hastasının ölümüne veya yaralanmasına neden olması halinde üç ayrı sorumluluğu söz konusu olacaktır. İlkin hekimin “ceza sorumluluğu“ vardır. Hekim taksirle ölüme veya yaralamaya sebebiyet vermekten ötürü ceza mahkemesinde yargılanacaktır. Bu yargılama sonunda hekim hakkında hapis cezasına veya adli para cezasına hükmedilecektir. Hükmedilen adli para cezası devlete ödenecektir.
“Tazminat sorumluluğu“nda ise hekimin hatalı tıbbi müdahalesi ile meydana gelen gerek maddi ve gerekse manevi zararı karşılaması söz konusu olmaktadır. Ancak bu durumda, adli para cezasından farklı olarak tazminat miktarı önceden belirli değildir, mahkeme tarafından meydana gelen somut zarara göre veya manevi tatmin amacına yönelik olarak belirlenecek ve hekim tarafından da bizzat hastaya veya hasta yakınlarına ödenecektir. Hekim açısından asıl yıkıcı olabilecek sorumluluk tazminat sorumluluğudur, zira son zamanlarda mahkemelerin 300 bin YTL`ye varan miktarlarda tazminata hükmettiği görülmektedir. Hekimlerin yaptırdıkları mali sorumluluk sigortası bu tazminat miktarını karşılamaya yöneliktir. Ancak ayrıca adli para cezasının ödenmesini sağlayıcı nitelikte sigorta sözleşmeleri de yapılabilir.
Üçüncü sorumluluk türü ise, tabip odasının ve/veya kamu görevlisi olan hekim hakkında hastane idaresinin açacağı bir disiplin soruşturması sonucunda uygulanacak olan “disiplin yaptırımına“ neden olan sorumluluktur. Önümüzdeki üç yazıda bu konular üzerinde ayrıntılı duracağım. Ancak burada kısaca önemli bir haber vermek istiyorum. Türkiye`de -bildiğim kadarıyla- ilk defa, Sağlık Bakanlığı dışında bir kurum Hasta Hakları Uygulama Yönergesi çıkardı. Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi tarafından çıkarılan ve hasta haklarının güvence altına alınması yönünde çok önemli bir adıma işaret eden bu yönerge dolayısıyla söz konusu Fakülteyi tebrik ediyorum. Yönerge üzerinde önümüzdeki dönemde ayrıca duracağım.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hekimin yasal sorumluluğu dediğimizde akla gelen ilk husus, hekimin tıbbi hatalardan dolayı sorumluluğudur. Bu sorumluluğun üç boyutu bulunmaktadır:
* Ceza Sorumluluğu
* Tazminat Sorumluluğu
* Disiplin Sorumluluğu
Her üç halde de hekim bir yaptırım ile karşı karşıya kalacaktır. Ancak bu yaptırımlar birbirinden oldukça farklı niteliktedir. Her ne kadar hukuktaki prensip, bir kimsenin bir eyleminden dolayı bir kez cezalandırılması ise de, bazı hallerde, kişinin eyleminin birçok boyutu olabilir ve her boyut dolayısıyla ayrı bir hukuksal sorumluluktan bahsedilebilir. Örneğin, bir üniversite öğretim üyesinin bir öğrencinin sınav kâğıdına düşük not vererek öğrencinin kalmasına ve dolayısıyla sene kaybetmesine yol açtığını varsayalım. Bu örnekte, öğretim üyesinin tek hareketinden üç ayrı sorumluluğu doğmaktadır. Buna göre, bu eylemden dolayı görevini kötüye kullanmış olduğundan, ceza sorumluluğu (hatta resmi belgede sahtecilik de düşünülebilir); öğrencinin bir sene gecikmesine neden olduğundan öğrencinin zararlarını tazmin yükümlülüğü ve son olarak da fakülte idaresinin yürüteceği disiplin soruşturması nedeniyle disiplin sorumluluğu.
Buna benzer şekilde de, hekimin bir tıbbi hata sonucu hastasının ölümüne veya yaralanmasına neden olması halinde üç ayrı sorumluluğu söz konusu olacaktır. İlkin hekimin “ceza sorumluluğu“ vardır. Hekim taksirle ölüme veya yaralamaya sebebiyet vermekten ötürü ceza mahkemesinde yargılanacaktır. Bu yargılama sonunda hekim hakkında hapis cezasına veya adli para cezasına hükmedilecektir. Hükmedilen adli para cezası devlete ödenecektir.
“Tazminat sorumluluğu“nda ise hekimin hatalı tıbbi müdahalesi ile meydana gelen gerek maddi ve gerekse manevi zararı karşılaması söz konusu olmaktadır. Ancak bu durumda, adli para cezasından farklı olarak tazminat miktarı önceden belirli değildir, mahkeme tarafından meydana gelen somut zarara göre veya manevi tatmin amacına yönelik olarak belirlenecek ve hekim tarafından da bizzat hastaya veya hasta yakınlarına ödenecektir. Hekim açısından asıl yıkıcı olabilecek sorumluluk tazminat sorumluluğudur, zira son zamanlarda mahkemelerin 300 bin YTL`ye varan miktarlarda tazminata hükmettiği görülmektedir. Hekimlerin yaptırdıkları mali sorumluluk sigortası bu tazminat miktarını karşılamaya yöneliktir. Ancak ayrıca adli para cezasının ödenmesini sağlayıcı nitelikte sigorta sözleşmeleri de yapılabilir.
Üçüncü sorumluluk türü ise, tabip odasının ve/veya kamu görevlisi olan hekim hakkında hastane idaresinin açacağı bir disiplin soruşturması sonucunda uygulanacak olan “disiplin yaptırımına“ neden olan sorumluluktur. Önümüzdeki üç yazıda bu konular üzerinde ayrıntılı duracağım. Ancak burada kısaca önemli bir haber vermek istiyorum. Türkiye`de -bildiğim kadarıyla- ilk defa, Sağlık Bakanlığı dışında bir kurum Hasta Hakları Uygulama Yönergesi çıkardı. Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi tarafından çıkarılan ve hasta haklarının güvence altına alınması yönünde çok önemli bir adıma işaret eden bu yönerge dolayısıyla söz konusu Fakülteyi tebrik ediyorum. Yönerge üzerinde önümüzdeki dönemde ayrıca duracağım.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hekimin Tıbbi Hatalardan Kaynaklanan Cezai Sorumluluğu
Geçen yazımda hekimin tıbbi hatalardan ötürü üç türlü sorumluluğu olduğuna işaret etmiştim. Şimdi bu sorumluluk türlerinden ilki olan cezai sorumluluk ile başlayalım:
Hekimin tıbbi hatalardan kaynaklanan sorumluluğu çoğunlukla taksir sorumluluğudur. Ceza hukukunda suçun manevi unsuru, başka ifadeyle kusurluluk yönü itibarıyla iki türlü sorumluluk söz konusu olabilir: Kast ve taksir sorumluluğu. Hekimin tıbbi hatalarında ise kastı değil, taksirinden bahsedilir. Başka anlatımla, hekim, hekim olmaktan kaynaklanan özen yükümlülüğünü ihlal etmiş ve bu suretle istemese bile bir neticeye sebebiyet vermişse taksir vardır. Taksir, dikkatsizlik, tedbirsizlik, kurallara riayetsizlik veya acemilikten kaynaklanabilir.
Hekimin taksirli eylemi sonucu hasta ölebilir veya bir takım olumsuz sonuçlarla karşı karşıya kalabilir. Hastanın ölümü durumunda taksirle öldürme vardır. Bu durumda, hekim trafik kazasında istemeden bir kimseye çarpıp da ölümüne sebebiyet veren veya fabrikada çalışırken yanlış bir düğmeye basarak bir arkadaşının ölümüne neden olan kimse gibi cezalandırılır. Burada anlatmak istediğim husus, hekimler açısından ayrı bir yasal düzenleme yoktur. Özen yükümlülüğüne aykırı davranarak başkasının ölümüne neden olan herkes ayın hükme tabidir ve bu hüküm Türk Ceza Kanunu`nun 85. maddesi hükmüdür. Buna göre, “taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır“. Ancak fiil birden fazla kişinin ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (TCK 85/2).
Böylece taksirle öldürme halinde özel bir durum olmadığı müddetçe hekim hakkında genelde cezanın asgari haddinden ceza tayin edilir, yani 2 yıl ve büyük ihtimalle de hâkim takdir yetkisini kullanarak cezayı 1/6 oranında indirir (TCK 62/1). Bunun doğal sonucu olarak, cezanın ertelenmesi olanağı doğar. Bu konu üzerinde bir sonraki yazımda duracağım.
Hekimin taksirli eylemi neticesinde hastanın vücudunda acının meydana gelmesi, sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulması durumunda ise taksirle yaralama suçu işlenmiş olur. Bu takdirde ise hekime verilecek ceza üç aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasıdır (TCK 89). Ancak hekimin eylemi, mağdurun örneğin duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, vücudunda kemik kırılmasına, konuşmasında sürekli zorluğa, yüzünde sabit ize, yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına neden olmuşsa, ceza 4,5 aydan 1,5 yıla kadar hapis cezası olur (TCK 89/2). Keza hekimin taksirle yaralama fiili, hastanın örneğin, iyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa ya da bitkisel hayata girmesine, duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, yüzünün sürekli değişikliğine, gebe kadının çocuğunun düşmesine neden olmuşsa ceza 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasıdır (TCK 89/3). Görüldüğü üzere hekimin eyleminin hasta üzerinde neden olduğu sonuçların ağırlaşması durumunda, hekim de bu ağır sonuçlardan sorumlu tutulacak ve cezası artırılacaktır. Hemen belirteyim ki, taksirle yaralama halinde sonuç ne kadar ağır olursa olsun, cezanın asgari haddine hükmedildiği takdirde para cezasına çevirme imkânı bulunmaktadır.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 76
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 107
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 123
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 57