Nöbetler nasıl ve neye göre ayarlanır?
Madde 43 - Tabip Nöbetleri
Tek tabip bulunan kurumlarda, kurumda yatan hasta varsa, tabip arandığında bulunabileceği yeri bildirmekle ve akşam vizitlerini yapmakla görevlidir.
Baştabip dahil iki veya üç uzman bulunan kurumlarda sadece ev nöbeti tutulur.
Baştabip dahil dört ve daha yukarı tabip bulunan kurumlarda normal nöbet tutulur. Ancak baştabip dahil beş veya yukarı tabip olduğu zaman baştabip nöbet tutmaz.
Madde 44 - Diştabibi Nöbetleri
Dört veya daha fazla diş tabibi bulunan kurumlarda diştabibi nöbeti konulur.
Kurumların bünyesinde diş tedavi protez merkezi bulunup bulunmadığına, acil vak'a durumuna, iş hacmine ve diştabibi mevcuduna göre kaç diştabibinin nöbetçi kalacağına baştabip karar verir.
Madde 45 - Eczacı Nöbetleri
Başeczacı dahil bilfiil eczanede görevli dört eczacı bulunan kurumlarda eczacı nöbeti tutturulur.
Beş ve daha fazla eczacı bulunan kurumlarda başeczacı nöbete girmez kurumun iş hacmine, acil vak'a durumuna ve eczacı adedine göre kaç eczacının nöbete kalacağına baştabip karar verir.
Madde 46 - Uzmanlık Eğitimi Görenlerin Nöbetleri
Kurumda üçten fazla uzmanlık eğitimi gören bulunduğu hallerde genel uzmanlık eğitimi görenler nöbeti tutulur. Bu nöbeti baştabip düzenler. Genel uzmanlık eğitimi görenler nöbeti tutanlar genel hastane nöbeti tutan uzman nezaretinde çalışırlar. Kurumda uzmanlık eğitimi görenlerin hepsi yalnız bir dalda bulunduğu takdirde servis nöbeti tutmazlar. Genel uzmanlık eğitimi görenler nöbetine girerler.
Uzmanlık eğitimi görenlere hiçbir zaman uzman nöbeti tutturulamaz.
Bir serviste ikiden fazla uzmanlık eğitimi gören bulunduğu takdirde, bunlar sıra ile servis nöbeti tutarlar. Servis nöbetini servis şefi düzenler. Bu düzenlemede genel uzmanlık eğitimi görenler nöbeti göz önünde bulundurulur.
Madde 47 - Başhemşire Yardımcılarının Nöbetleri
Başhemşire yardımcısı adedi dört veya daha fazla ise bunlar başhemşirelik nöbeti tutarlar.
Madde 48 - Hemşire, Ebe ve Hemşire Yardımcılarının Nöbetleri
Bünyesinde doğum servisi bulunmayan kurumlarda, hemşire, ebe ve hemşire yardımcısı (başhemşire dahil) toplamı ikiden fazla ise, bunlar arasında nöbet uygulanır. Başhemşire ile beraber dörtten fazla hemşire, ebe ve hemşire yardımcısı bulunan kurumlarda başhemşire nöbete girmez, herhangi bir sebeple sayıları dörtten aşağı inerse başhemşire de nöbete dahil olur.
Bünyesinde doğum servisi bulunan kurumlarda ebelik görevi yapanlarla, hemşirelik görevi yapanlar için A Fıkrasındaki ölçüler dahilinde ayrı ayrı nöbet düzenlenir. Kurumun özelliği, hizmetin gereği ebe ve hemşire görevi ifa edenlerin adedine göre baştabiplik bu nöbetleri birleştirip ayırabilir. Ebelik ve hemşirelik hizmeti görenlerin miktarı yeterli olduğu ve hizmetin icapları gerektirdiği takdirde baştabiplik ayrı ayrı yerlerde birden fazla hizmet yeri için hemşirelik nöbeti ihdas edilebilir. (Genel servisler, acil bakım, yoğun bakım v.s. gibi) Servis sorumlu hemşireleri nöbete girmezler.
Madde 49 - Tıbbi Teknisyenlerin Nöbetleri
Aynı branştan bir veya iki tıbbi teknisyen bulunan kurumlarda bu teknisyenler servis nöbeti tutmazlar. Gerekli ve acil hallerde sıra ile baştabip veya nöbetçi tabibin davetine gelirler.
Aynı branşta ikiden fazla tıbbi teknisyen bulunan kurumlarda baştabibin lüzumlu gördüğü hallerde ve hizmet yerlerinde bunlar da kendi aralarında nöbet tutarlar.
Madde 50 - Yardımcı Hizmetler Sınıfı Personelin Nöbetleri
Yataklı tedavi kurumlarında çalışan yardımcı hizmetler personeli gerekli hallerde baştabibin uygun göreceği şekilde nöbet tutarlar.
Madde 51 - İdari Memurların Nöbetleri
(05-05-2005 tarihli ve 25806 sayılı Resmi Gazete Madde 15) Yataklı tedavi kurumlarında genel idare hizmetleri sınıfında görev yapan personelin nöbetleri aşağıdaki şekildedir:
a) Hastane Müdürü nöbet hizmetiyle yükümlü değildir.
b) Hastane müdür yardımcıları; hastane müdürünün belirleyeceği esaslara göre görevleri ile ilgili nöbete tabi tutulurlar. Baştabip, ihtiyaca göre hastane müdür yardımcılarını farklı çalışma saatlerinde çalıştırabilir.
c) Genel idare hizmetleri sınıfındaki veznedar hariç diğer memurların nöbetleri hizmet gerekleri dikkate alınarak hastane müdürü tarafından düzenlenir.“
Madde 52 - Teknik Personel Nöbetleri
Kadrolarında mühendis (makine, elektrik) bulunan kurumlarda mühendisler nöbet tutmakla yükümlü değildirler.
Dört ve daha fazla teknisyeni bulunan yataklı tedavi kurumlarında bunlar da teknik hizmetlerde nöbete tabi tutulurlar. Ancak başteknisyen nöbete girmez.
Nöbet tutulmadığı zamanlarda gerekli ve acil hallerde mühendis ve teknisyenler görevlilerin davetine gelirler.
Bu yönetmelik Resmi Gazete`nin 05.05.2005 tarih ve 25806 nolu sayısında yayımlanmıştır.
Kaynak: Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
Madde 43 - Tabip Nöbetleri
Tek tabip bulunan kurumlarda, kurumda yatan hasta varsa, tabip arandığında bulunabileceği yeri bildirmekle ve akşam vizitlerini yapmakla görevlidir.
Baştabip dahil iki veya üç uzman bulunan kurumlarda sadece ev nöbeti tutulur.
Baştabip dahil dört ve daha yukarı tabip bulunan kurumlarda normal nöbet tutulur. Ancak baştabip dahil beş veya yukarı tabip olduğu zaman baştabip nöbet tutmaz.
Madde 44 - Diştabibi Nöbetleri
Dört veya daha fazla diş tabibi bulunan kurumlarda diştabibi nöbeti konulur.
Kurumların bünyesinde diş tedavi protez merkezi bulunup bulunmadığına, acil vak'a durumuna, iş hacmine ve diştabibi mevcuduna göre kaç diştabibinin nöbetçi kalacağına baştabip karar verir.
Madde 45 - Eczacı Nöbetleri
Başeczacı dahil bilfiil eczanede görevli dört eczacı bulunan kurumlarda eczacı nöbeti tutturulur.
Beş ve daha fazla eczacı bulunan kurumlarda başeczacı nöbete girmez kurumun iş hacmine, acil vak'a durumuna ve eczacı adedine göre kaç eczacının nöbete kalacağına baştabip karar verir.
Madde 46 - Uzmanlık Eğitimi Görenlerin Nöbetleri
Kurumda üçten fazla uzmanlık eğitimi gören bulunduğu hallerde genel uzmanlık eğitimi görenler nöbeti tutulur. Bu nöbeti baştabip düzenler. Genel uzmanlık eğitimi görenler nöbeti tutanlar genel hastane nöbeti tutan uzman nezaretinde çalışırlar. Kurumda uzmanlık eğitimi görenlerin hepsi yalnız bir dalda bulunduğu takdirde servis nöbeti tutmazlar. Genel uzmanlık eğitimi görenler nöbetine girerler.
Uzmanlık eğitimi görenlere hiçbir zaman uzman nöbeti tutturulamaz.
Bir serviste ikiden fazla uzmanlık eğitimi gören bulunduğu takdirde, bunlar sıra ile servis nöbeti tutarlar. Servis nöbetini servis şefi düzenler. Bu düzenlemede genel uzmanlık eğitimi görenler nöbeti göz önünde bulundurulur.
Madde 47 - Başhemşire Yardımcılarının Nöbetleri
Başhemşire yardımcısı adedi dört veya daha fazla ise bunlar başhemşirelik nöbeti tutarlar.
Madde 48 - Hemşire, Ebe ve Hemşire Yardımcılarının Nöbetleri
Bünyesinde doğum servisi bulunmayan kurumlarda, hemşire, ebe ve hemşire yardımcısı (başhemşire dahil) toplamı ikiden fazla ise, bunlar arasında nöbet uygulanır. Başhemşire ile beraber dörtten fazla hemşire, ebe ve hemşire yardımcısı bulunan kurumlarda başhemşire nöbete girmez, herhangi bir sebeple sayıları dörtten aşağı inerse başhemşire de nöbete dahil olur.
Bünyesinde doğum servisi bulunan kurumlarda ebelik görevi yapanlarla, hemşirelik görevi yapanlar için A Fıkrasındaki ölçüler dahilinde ayrı ayrı nöbet düzenlenir. Kurumun özelliği, hizmetin gereği ebe ve hemşire görevi ifa edenlerin adedine göre baştabiplik bu nöbetleri birleştirip ayırabilir. Ebelik ve hemşirelik hizmeti görenlerin miktarı yeterli olduğu ve hizmetin icapları gerektirdiği takdirde baştabiplik ayrı ayrı yerlerde birden fazla hizmet yeri için hemşirelik nöbeti ihdas edilebilir. (Genel servisler, acil bakım, yoğun bakım v.s. gibi) Servis sorumlu hemşireleri nöbete girmezler.
Madde 49 - Tıbbi Teknisyenlerin Nöbetleri
Aynı branştan bir veya iki tıbbi teknisyen bulunan kurumlarda bu teknisyenler servis nöbeti tutmazlar. Gerekli ve acil hallerde sıra ile baştabip veya nöbetçi tabibin davetine gelirler.
Aynı branşta ikiden fazla tıbbi teknisyen bulunan kurumlarda baştabibin lüzumlu gördüğü hallerde ve hizmet yerlerinde bunlar da kendi aralarında nöbet tutarlar.
Madde 50 - Yardımcı Hizmetler Sınıfı Personelin Nöbetleri
Yataklı tedavi kurumlarında çalışan yardımcı hizmetler personeli gerekli hallerde baştabibin uygun göreceği şekilde nöbet tutarlar.
Madde 51 - İdari Memurların Nöbetleri
(05-05-2005 tarihli ve 25806 sayılı Resmi Gazete Madde 15) Yataklı tedavi kurumlarında genel idare hizmetleri sınıfında görev yapan personelin nöbetleri aşağıdaki şekildedir:
a) Hastane Müdürü nöbet hizmetiyle yükümlü değildir.
b) Hastane müdür yardımcıları; hastane müdürünün belirleyeceği esaslara göre görevleri ile ilgili nöbete tabi tutulurlar. Baştabip, ihtiyaca göre hastane müdür yardımcılarını farklı çalışma saatlerinde çalıştırabilir.
c) Genel idare hizmetleri sınıfındaki veznedar hariç diğer memurların nöbetleri hizmet gerekleri dikkate alınarak hastane müdürü tarafından düzenlenir.“
Madde 52 - Teknik Personel Nöbetleri
Kadrolarında mühendis (makine, elektrik) bulunan kurumlarda mühendisler nöbet tutmakla yükümlü değildirler.
Dört ve daha fazla teknisyeni bulunan yataklı tedavi kurumlarında bunlar da teknik hizmetlerde nöbete tabi tutulurlar. Ancak başteknisyen nöbete girmez.
Nöbet tutulmadığı zamanlarda gerekli ve acil hallerde mühendis ve teknisyenler görevlilerin davetine gelirler.
Bu yönetmelik Resmi Gazete`nin 05.05.2005 tarih ve 25806 nolu sayısında yayımlanmıştır.
Kaynak: Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
Nöbet Türleri
Nöbet hizmetleri evde nöbet, normal, acil, branş nöbeti olarak dört şekilde yürütülür. Acil ve branş nöbetlerinin hangi hallerde, tutulacağı hastanenin türüne, iş durumuna, personel mevcuduna, hizmetin gereklerine göre baştabip tarafından tespit edilir. Eğitim hastanelerinde de uzman ve uzmanlık eğitimi görenlerden kimlerin hangi nöbete gireceklerini ve ne nöbeti tutacaklarını da baştabip tespit eder.
A) İcapçı nöbeti (Ev nöbeti): Uzman adedi nöbet tutacak miktarlardan az, fakat birden fazla olan kurumlarda uzmanlar sırayla ev nöbetini tutarlar. Bunun için aylık ev nöbet listeleri hazırlanır. Ev nöbetçisi mesai saatleri dışında kurumun idari ve tıbbi her türlü gereklerinden sorumludur. Ev nöbetçisi akşam vizitlerini yapmaya, mesai dışında bulunduğu yeri bildirmeye, kuruma her davette gelmeye mecburdur.
B) Normal Nöbetler: Mesai saatleri dışında personelin mesai başlangıç saatini değiştirerek veya vardiya sistemi ile gördürülemeyen veyahut bunların dışında kalan hizmetlerin yürütülmesi için düzenlenen nöbet şeklidir. Bunda amaç; ilgili hizmetin mesai saati dışındaki devamını sürdürerek idari ve tıbbi hizmetlerde süreklilik sağlamaktadır. Bu nedenle, bu nöbete kalan görevliler mensup olduğu hizmet bölümü amirinin yetki ve sorumlulukları ile mesleğinin yetki ve sorumluluklarını haizdirler.
Bu nöbetin tutulduğu kurumlarda, acil vak'alar için ayrıca nöbet veya hizmet birimi bulunmadığı takdirde acil vak'a muayenesini ve gerekli ilk yardım ve tedaviyi nöbetçi tabip yapar. Vak'a kendi branşıyla ilgili değilse süratle ilgili dal uzmanını ve acil vak'a için gerekli görülen diğer personeli de davet eder. Bu nöbetle birlikte acil veya branş nöbeti tutulan kurumlarda normal nöbeti tutan tabip, baştabip yetkilerini haiz olarak sadece idari amir sorumluluğunu yüklenir.
Eğitim hastaneleri dışında uzman baştabip yardımcısı ile birlikte uzman tabip adedi normal nöbet tutmaya müsait kurumlarda baştabip yardımcıları da normal nöbete girerler.
C) Acil nöbetler: Uzman durumu müsait olan kurumlarda lüzum görülen branşlar için normal nöbete ilave olarak ayrıca acil nöbeti konulabilir. Bu takdirde acil nöbetine iştirak edecek diğer sağlık ve yardımcı sağlık personelinin kimler olacağını ve bunların miktarını baştabip tespit eder.
Acil nöbeti tutanlar bir başka nöbete dahil edilmezler.
Acil nöbeti tutan uzmanın talebi üzerine yapılacak çağrıya ilgili dal uzmanı ve diğer personel uymaya zorunludur.
D) Branş nöbeti: Birden fazla genel cerrahi, iç hastalıkları klinikleri ve kadın hastalıkları ve doğum kliniği bulunan yataklı tedavi kurumlarında uzman ve klinik adedi göz önüne alınarak acil hizmet için kliniklere bütün personeliyle birlikte branş nöbeti tutturulabilir. Gerek görülürse, uzman adedi yeterli bulunduğu takdirde acil vak'ası bulunan dallardan birer uzman, yoksa kıdemli uzmanlık eğitimi görenler de bu ekibe eklenebilir, veya davet edilebilir. Branş nöbetini üstlenen klinikler, gece nöbetini ifa edecek tabip ve personel ekiplerini düzenleyerek gereği yapılmak üzere baştabipliğe verirler. Bu kliniklere gereğinde başka hizmetlerden personel takviyesi yapılabilir. Branş nöbetlerini üstlenen klinikler o dalın acillerinin yatarak tedavi hizmetlerini de ifa ederler ve bu klinik personeline başkaca nöbet hizmetleri verilmez.
(Yataklı Tedavi Kurum Yönetmeliği-Madde 42)
Nöbet hizmetleri evde nöbet, normal, acil, branş nöbeti olarak dört şekilde yürütülür. Acil ve branş nöbetlerinin hangi hallerde, tutulacağı hastanenin türüne, iş durumuna, personel mevcuduna, hizmetin gereklerine göre baştabip tarafından tespit edilir. Eğitim hastanelerinde de uzman ve uzmanlık eğitimi görenlerden kimlerin hangi nöbete gireceklerini ve ne nöbeti tutacaklarını da baştabip tespit eder.
A) İcapçı nöbeti (Ev nöbeti): Uzman adedi nöbet tutacak miktarlardan az, fakat birden fazla olan kurumlarda uzmanlar sırayla ev nöbetini tutarlar. Bunun için aylık ev nöbet listeleri hazırlanır. Ev nöbetçisi mesai saatleri dışında kurumun idari ve tıbbi her türlü gereklerinden sorumludur. Ev nöbetçisi akşam vizitlerini yapmaya, mesai dışında bulunduğu yeri bildirmeye, kuruma her davette gelmeye mecburdur.
B) Normal Nöbetler: Mesai saatleri dışında personelin mesai başlangıç saatini değiştirerek veya vardiya sistemi ile gördürülemeyen veyahut bunların dışında kalan hizmetlerin yürütülmesi için düzenlenen nöbet şeklidir. Bunda amaç; ilgili hizmetin mesai saati dışındaki devamını sürdürerek idari ve tıbbi hizmetlerde süreklilik sağlamaktadır. Bu nedenle, bu nöbete kalan görevliler mensup olduğu hizmet bölümü amirinin yetki ve sorumlulukları ile mesleğinin yetki ve sorumluluklarını haizdirler.
Bu nöbetin tutulduğu kurumlarda, acil vak'alar için ayrıca nöbet veya hizmet birimi bulunmadığı takdirde acil vak'a muayenesini ve gerekli ilk yardım ve tedaviyi nöbetçi tabip yapar. Vak'a kendi branşıyla ilgili değilse süratle ilgili dal uzmanını ve acil vak'a için gerekli görülen diğer personeli de davet eder. Bu nöbetle birlikte acil veya branş nöbeti tutulan kurumlarda normal nöbeti tutan tabip, baştabip yetkilerini haiz olarak sadece idari amir sorumluluğunu yüklenir.
Eğitim hastaneleri dışında uzman baştabip yardımcısı ile birlikte uzman tabip adedi normal nöbet tutmaya müsait kurumlarda baştabip yardımcıları da normal nöbete girerler.
C) Acil nöbetler: Uzman durumu müsait olan kurumlarda lüzum görülen branşlar için normal nöbete ilave olarak ayrıca acil nöbeti konulabilir. Bu takdirde acil nöbetine iştirak edecek diğer sağlık ve yardımcı sağlık personelinin kimler olacağını ve bunların miktarını baştabip tespit eder.
Acil nöbeti tutanlar bir başka nöbete dahil edilmezler.
Acil nöbeti tutan uzmanın talebi üzerine yapılacak çağrıya ilgili dal uzmanı ve diğer personel uymaya zorunludur.
D) Branş nöbeti: Birden fazla genel cerrahi, iç hastalıkları klinikleri ve kadın hastalıkları ve doğum kliniği bulunan yataklı tedavi kurumlarında uzman ve klinik adedi göz önüne alınarak acil hizmet için kliniklere bütün personeliyle birlikte branş nöbeti tutturulabilir. Gerek görülürse, uzman adedi yeterli bulunduğu takdirde acil vak'ası bulunan dallardan birer uzman, yoksa kıdemli uzmanlık eğitimi görenler de bu ekibe eklenebilir, veya davet edilebilir. Branş nöbetini üstlenen klinikler, gece nöbetini ifa edecek tabip ve personel ekiplerini düzenleyerek gereği yapılmak üzere baştabipliğe verirler. Bu kliniklere gereğinde başka hizmetlerden personel takviyesi yapılabilir. Branş nöbetlerini üstlenen klinikler o dalın acillerinin yatarak tedavi hizmetlerini de ifa ederler ve bu klinik personeline başkaca nöbet hizmetleri verilmez.
(Yataklı Tedavi Kurum Yönetmeliği-Madde 42)
Yargıtayın Aydınlatma Konusundaki Son Kararı ve Bu Kararın Sonuçları
Olay: Hasta guatr hastalığı teşhisiyle ameliyat edilir. Ameliyat öncesinde hastadan basit bir form ile yazılı rıza alınır. Ameliyat sonrasında sesinde kalıcı bozukluk meydana gelen hasta, hekimi dava eder. Dava doğrudan hekim hatası nedeniyle açılır. Hasta 20 bin YTL maddi, 20 bin YTL manevi tazminat talep eder. Bilirkişiler meydana gelen kalıcı ses bozukluğu nedeniyle hekimi kusurlu bulmazlar. Meydana gelen neticenin komplikasyon olduğuna işaret edilir. Ancak son olarak dosyanın gönderildiği adli tıp uzmanı, her ne kadar hekimin tıbbi müdahalede kusuru yoksa da, yeterli aydınlatma yapmadığı gerekçesiyle kusurlu olduğunu belirtince, o ana kadar böyle bir talebi olmayan hastanın avukatı, adli tabibin yol göstermesiyle bu kez aydınlatma eksikliği nedeniyle tazminat talep eder ve mahkeme aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle hekim hakkında tazminata hükmeder. Hastanın yüzde 26 oranında malul kalması ve pazarlamacı olduğundan işini genel olarak konuşma ile yapması nedeniyle 60 bin YTL maddi, 5 bin YTL manevi tazminata karar verilir. 2003 yılında açılan dava nedeniyle, tazminat miktarı, yasal faiz ile birlikte 125 bin YTL`yi bulur. Yargıtay yerel mahkemenin kararını onaylar.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin yerel mahkemenin aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi nedeniyle vermiş olduğu tazminat hükmünü onaylamasının anlamı ve sonuçları üzerinde durmak istiyorum.
Yargıtay ve Danıştayın aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi nedeniyle hekimleri tazminata mahkum ettiği başka kararları da bulunmaktadır. Hatta bu alandaki ilk karar 1977 yılına kadar geriye gitmektedir. Bununla beraber bu kararın önemi, davanın başından itibaren hekim kusuruna yönelik olarak açılmasına ve hekimin hiçbir kusurunun bulunmadığının belirlenmesine rağmen, aydınlatma yükümlülüğünün ihlalinin ana tazminat nedeni olarak görülmesidir.
Bu kararın bir diğer önemi, basit ve matbu yazılı onam formunun yeterli görülmemiş olmasıdır. Dava sürecinde hekim hastasından yazılı rıza aldığını, ancak aydınlatmayı sözlü olarak yaptığını belirtmiş ise de, bu husus mahkeme tarafından geçerli bir savunma olarak kabul edilmemiş ve yazılı olmadığı için aydınlatmanın yapılmadığı kabul edilmiştir. Bu suretle bir yandan aydınlatmayı ispat yükümlülüğünün hekimde olduğu bir kez daha vurgulanmış ve ayrıca rıza formunun aydınlatma anlamı taşımadığı da öğretide savunulan görüşlere paralel olarak mahkeme tarafından da ortaya konulmuş olmaktadır.
Mahkeme aydınlatma yönünden de geniş yükümlülükler öngörmemiştir. Mahkeme kararında “ameliyatın yapılması esnasında ve sonrasında meydana gelecek komplikasyonlara ilişkin bilgilendirilmeme“nin eksiklik olduğuna işaret etmiştir. Böylece komplikasyonlara ilişkin aydınlatma yapılmış olsaydı, bunun yargı tarafından yeterli görüleceği anlaşılmaktadır. Bununla beraber, başka kararlarda daha farklı hususların da aydınlatma kapsamı içinde görülebileceği unutulmamalıdır.
Sonuç olarak, aydınlatma yükümlülüğünün artık sadece öğretide savunulmakla kalmadığı ve uygulamada da gün gittikçe sağlam bir yer edindiği görülmektedir. Bu ve benzeri kararlarla birlikte, uygulamada hekimlerin aydınlatma eksikliği nedeniyle daha fazla sayıda dava edileceği anlaşılmaktadır.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekimlerinin Yasal Sorumlulukları-I
Diş hekimlerinin yapmış oldukları tıbbi müdahaleler kişinin bedenine doğrudan müdahale niteliğinde olduğundan esasen hukuk düzenimiz bakımından birer haksız fiil ve suç oluşturmaktadır. Bu nedenle diş hekiminin bu eylemlerinden ötürü cezalandırılmaması için bir takım temel koşullara uyması gerekmektedir. Bu koşullar şöylece özetlenebilir:
Teşhis ve tedavi uygulayanın diş hekimi olması
Endikasyon
Hastanın rızasının bulunması
Hekim müdahalesinin uzmanlığın gerektirdiği şekilde ve özen yükümlülüğüne uyacak şekilde gerçekleştirilmesi
Bu şartları tek tek ele alalım:
1. Teşhis ve tedavi uygulayanın diş hekimi olması
Tıbbi müdahale bir diş hekimi tarafından yapılmış olmalıdır. Bu diş hekiminin Türkiye`den mezun olması gerekmemektedir. Bununla beraber, yabancı bir diş hekiminin Türkiye`de diş hekimi olarak çalışma koşullarını yerine getirmiş olması gerekir. Fakat bu koşullardaki eksiklik, hekimin yaralama eyleminden sorumlu tutulmasını gerektirmez. Bu koşullara uyulmaması borçlar hukuku ve ceza hukuku dışındaki mevzuat bakımından cezalandırılacak birer eylem olarak değerlendirilir (bkz. 1219 sayılı kanun).
2. Endikasyon
Endikasyon şartı da önemli bir şarttır. Endikasyondan anlaşılması gereken, tıbbi müdahalenin yapılmasının tıbben gerekli olmasıdır. Ancak endikasyon şartı her zaman tıbbi endikasyon olarak anlaşılmamaktadır. Sosyal veya psikolojik endikasyon da tıbbi müdahaleyi hukuka uygun kılar. Örneğin; çene yapısından tıbbi bir şikâyeti olmamakla beraber, sırf estetiksel nedenlerden ötürü müdahale yapılmasını isteyen bir kişi bakımından, psikolojik endikasyonun bulunduğu kabul edilir.
OLAY: Şiddetli diş ağrıları çeken bir bayan, birçok yöntemi denemesine rağmen bir çözüm bulamayınca, ağrılarının nedeni olarak dişlerini görür ve diş hekiminden bütün dişlerini çekmesini ister. Diş hekimi bu talebi başlangıçta kabul etmezse de, bayanın ısrarı neticesinde, bir müddet sonra dişlerini çekmeyi kabul eder. Dişlerin çekilmesinden bir ay sonra baş ağrıları geçmeyen hasta, hekimi dişlerini çekmesinden dolayı savcılığa şikâyet eder. Bu olayda, müdahale bir diş hekimi tarafından yapılmıştır, hastanın rızası, hatta ısrarlı talepleri vardır ve hekim müdahaleyi özenli bir şekilde gerçekleştirmiştir. Bununla beraber, hekim yine de sorumludur, zira endikasyon şartı gerçekleşmemiştir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekimlerinin Yasal Sorumlulukları-II
Üçüncü şartımız rızadır. Anayasamızın 17. maddesine göre, kişinin vücudu üzerinde rızası olmaksızın tıbbi müdahalede bulunulamaz. Bu nedenle, rıza çok önemli bir koşuldur. Her türlü tıbbi müdahaleden önce mutlaka hastanın rızası alınmalıdır. Rıza sözlü de olarak da alınabilirse de, özellikle ağır müdahalelerde mutlaka yazılı alınmasında yarar vardır.
Rızanın geçerli olabilmesi için bir ön şart vardır: Bu da “aydınlatma“dır. Hukuk düzeni, rızanın net bir biçimde hukuka uygun olmasını aramaktadır. Bunun için de, rızayı verenin rıza ehliyetine sahip olması, rızanın hile ve diğer rızayı sakatlayan nedenler olmaksızın verilmiş olması gerekir. Ayrıca, kişi neye rıza gösterdiğini bilmelidir. Körü körüne verilen bir rıza, bir boyun eğmedir, hukuk düzeninin anladığı ve kabul ettiği manada bir rıza değildir. O nedenle, rıza hangi konuda verilecekse, hasta o konuda önceden aydınlatılmalıdır. Böylece rızanın geçerliliğinin ön şartı, “aydınlatma“ olmaktadır. Aydınlatmanın yapılmadığı veya eksik olduğu hallerde, rıza verilmiş olsa bile geçerli kabul edilmemektedir. Böylece tıbbi müdahale hastanın iyileşmesiyle sonuçlansa bile, hukuka aykırıdır ve hekimin sorumluluğunu gerektirir.
Bu konuya ilişkin uygulamalara dair bazı örnekler üzerinde durmadan önce vurgulamak isterim ki, aydınlatma bizzat hekim tarafından yapılmalıdır. Diğer sağlık personeli tarafından yapılan aydınlatma geçersizdir. Örnekler:
- Diş hekimi dışındaki yardımcı personel tarafından yapılan tıbbi müdahaleye hastanın rıza göstermiş olması; bu müdahalenin normalde ancak bir hekim tarafından yapılacağının bildirilmemiş olması durumunda geçersizdir.
- Bekleme odasında aydınlatma alanındaki hususlara işaret eden genel nitelikli uyarılar içeren bir yazının bulunması, aydınlatmanın yerine geçmez.
- Diş hekimi, hastasını esaslı ağrıların eşlik ettiği sinir hasarları rizikosu konusunda; bu komplikasyon olasılığı %1 oranının altında olsa dahi aydınlatmak zorundadır.
- Diş hekimi, hastasını, hissetme duyusunda meydana gelebilecek problemlerin ne kadar devam edebileceği ve bunun bir sonucu olarak söz konusu olabilecek hasarlar konusunda bilgilendirmelidir.
- Anestezi konusunda da hastanın aydınlatılması gerektiği öğreti ve mahkemelerce kabul edilmektedir.
-Nervus alveolaris, nervus lingualis, bakımından aydınlatma zorunluluğunun bulunmadığı belirtilmektedir. 20 yaş dişi bakımından: nervus mandibularis, nervus alveolaris, zorunlu.
- Nervus facialis, Nervus trigeminus bakımından aydınlatma zorunluluğu vardır.
- Nervus mentalis konusunda görüşler farklılaşmaktadır. Net bir görüş bulunmamaktadır.
-Alt çeneye implante edilen şeylerin nervus mandibularis`te hasara yol açabileceği konusunda hasta aydınlatılmalıdır.
- 20. yaş dişinin acil olmayan çekimi öncesinde hekim, hastayı nervus mandibularis`in hasar görebileceği ve bunun sonuçları konusunda aydınlatmalıdır.
- 20. yaş dişinin çekilmesinden önce, hasta “facial skeleton fractures“ konusunda aydınlatılmalıdır.
- 20. yaş dişinin çekilmesinden önce, sinir, ilik, doku yaralanmaları konusunda hasta aydınlatılmalı ve operasyon sonrası kanamalara dikkat çekilmelidir. Ancak bu kanamaların olağanüstü sonuçları olan beyin zararı veya dolaşım problemi dolayısıyla boğulma rizikosu konusunda aydınlatma zorunlu değildir.
-Horizontal 35`nolu dişin çekilmesinden önce hasta nervus mentalis`in zarar görmesi ihtimali ve bunun sonucu olarak hissizlik konusunda aydınlatılmalıdır.
- Amalgamın zararlarına yönelik kesin tıbbi veriler olmamasına rağmen, toplumda bu konuya yönelik ön yargılar dolayısıyla, diş hekiminin bu konuda en azından hiç amalgam dolgusu yapılmamış hastayı amalgamın muhtemel rizikoları konusunda aydınlatması gerektiği öğretide savunulmaktadır.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekiminin Yasal Sorumlulukları-III
Özenli Tıbbi Müdahale
Son şartımız, hekim müdahalesinin uzmanlığın gerektirdiği şekilde ve özen yükümlülüğüne uyacak şekilde gerçekleştirilmesidir. Tıbbi Deontoloji Tüzüğü`nün 13/1 maddesine göre, “Tabip ve diş tabibi, ilmî icaplara uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder.
Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez“. Böylece hekimin sorumluluğu müdahaleyi özenli yapmasıdır. Hekim şifa garantisi veremez, hatta vermemelidir. Şartları gerçekleşmişse, şifa garantisi verilmesi hekimin dolandırıcılık suçundan dahi sorumluluğunu gerektirebilir. Bu nedenle, hekimin elinden geleni yapması ve herhangi bir hatası bulunmaması durumunda, meydana gelen olumsuz sonuçlardan dolayı hekime herhangi bir hukuksal sorumluluk yüklenemez.
Bu konuda uygulamadan bazı örnekler vermek gerekirse:
* 36 no`lu dişin çekimi sırasında, sinir kanalı dışında, budama alanında alt nervus alveolaris`in hasar görmesi, özenli bir müdahale sırasında da mümkündür ve önlenemeyebilir. Hekimin sorumluluğu yoktur.
*Tıbbi müdahale sonrasında amalgam artığı ve hatta kırılmış alet parçasının (1 mm) operasyon bölgesinde kalması, özenli bir müdahalede de ve hatta o bölgenin dikkatli bir şekilde temizlenmesi sonrasında da mümkündür, hekimin sorumluluğu yoktur.
* Anestezi sırasında yanlışlıkla nervus lingualis`e isabet ettirilmesi hemen de hekimin hatalı olduğunu göstermez. Özenli bir müdahalede de bu durum söz konusu olabilmektedir. Ancak hekim bunu fark ettiği anda enjeksiyonu derhal sona erdirmelidir.
* Diş hekimi tarafından hastaya ışınla tedavi yapılan ve bu tedavi sonucunda hastanın yüzünde egzama tarzında arızaların oluştuğu bir olayda Yüksek Sağlık Şurası, hastada meydana gelen arızaların “hastanın bünyesindeki nedenlerden, kişisel istidattan, ışına karşı duyarlılığından ileri geldiğini“ belirterek hekimin kusurlu olmadığına karar vermiştir.
* Yargıtay ise, bir uzmanın hastanın bünyesini, kişisel durumunu, ışınlara karşı duyarlılığını hiç incelemeden karar vermesinin mümkün olmayacağına karar vermiştir.
Hemen belirtelim ki, yukarıda belirttiğimiz şifa garantisi verilmemesi ve şifanın gerçekleşmemesi halinde sorumluluğun kural olarak bulunmayışı kuralının diş hekimliği alanında önemli bir istisnası vardır. Hasta üzerinde yapılan protez, estetik müdahaleler gibi tıbbi işlemler, eser sözleşmesi çerçevesinde kabul edilmektedir. Bunun sonucu olarak, hekim bu hallerde garanti verebilir ve hasta nasıl bir şey istediğini baştan belirtebilir. Hastanın istediği sonuçta gerçekleşmediği takdirde hekimin tazminat sorumluluğu söz konusu olabilir. Bu bakımdan hukuk düzeni bir müteahhit ile bir diş hekimi arasında ayrım yapmamaktadır. Müteahhidin de bir binayı iyi yapmaması halinde sorumluluğu olacağı gibi, diş hekimi de dişi istenildiği gibi yapmak ve/veya tazminat ödemek durumunda kalabilir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekiminin Yasal Sorumlulukları IV
Şimdiye kadar yaptığım genel açıklamalardan sonra, bu yazımda diş hekiminin ne tür hukuksal sorumluluğu olabileceği üzerinde de kısaca duracağım.
Diş hekiminin hukuksal/yasal sorumluluğu dediğimizde akla gelen ilk husus, hekimin tıbbi hatalardan dolayı sorumluluğudur. Bu konuya ilişkin mahkeme kararlarından birkaç örnek verip, bilahare bu hatalardan ne tür hukuksal sorumluluk söz konusu olabilir, o konu üzerinde duracağım:
* Analjezik olarak ''aspirin'' önerilecek çocuğun viral enfeksiyon geçirip geçirmediğinin araştırılmaması
* Dental işlem öncesi anestezi yapılan pek çok çocuk işlem sonrası ağrı duymadığından dudak ya da yanağını ısırabilmekte, buna bağlı olarak da travmatik ülserler meydana gelmektedir. Bu nedenle anestezi yapıldıktan sonra anestezi yapılan bölgeye bir spanç konmaması hekim kusurudur.
*Diş çekilmesi sırasında çene kemiğinin kırılması büyük hatadır.
*Küçük aletlerin kullanılması sırasında gerekli tedbirleri almayı ihmal eden diş hekimi, bu tedbirlerin işi zorlaştırması ve zaman kaybına yol açması dolayısıyla pratikte alınmaması yaygın uygulama olmuş olsa bile hatalı davranmıştır.
*Diş hekiminin hastanın diş, dolgu vb. şeyleri yutmasını veya nefes borusuna kaçmasını engelleyecek tedbirleri almaması halinde de taksiri söz konusudur.
*Diş hekiminin meslekte acemilik göstererek hastanın 3 adet dişini fazladan çekmesi tıbbi hataya işaret eder.
*Hekimin güncel tıbbı uygulamaması, tıbbi standardı takip etmemesi de tıbbi hata olarak kabul edilmektedir.
Diş Hekiminin Yasal Sorumlulukları-V
Diş hekiminin tıbbi hatalardan ötürü sorumluluğunun üç boyutu bulunmaktadır:
*Ceza sorumluluğu
*Tazminat sorumluluğu
* Disiplin sorumluluğu
Her üç halde de hekim bir yaptırım ile karşı karşıya kalacaktır. Ancak bu yaptırımlar birbirinden oldukça farklı niteliktedir.
Her ne kadar hukuktaki prensip, bir kimsenin bir eyleminden dolayı bir kez cezalandırılması ise de, bazı hallerde, kişinin eyleminin birçok boyutu olabilir ve her boyut dolayısıyla ayrı bir hukuksal sorumluluktan bahsedilebilir. Örneğin; bir üniversite öğretim üyesinin bir öğrencinin sınav kâğıdına düşük not vererek öğrencinin kalmasına ve dolayısıyla sene kaybetmesine yol açtığını varsayalım. Bu örnekte, öğretim üyesinin tek hareketinden üç ayrı sorumluluğu doğmaktadır. Buna göre, bu eylemden dolayı görevini kötüye kullanmış olduğundan, ceza sorumluluğu (hatta resmi belgede sahtecilik de düşünülebilir); öğrencinin bir sene gecikmesine neden olduğundan öğrencinin zararlarını tazmin yükümlülüğü ve son olarak da fakülte idaresinin yürüteceği disiplin soruşturması nedeniyle disiplin sorumluluğu.
Buna benzer şekilde de, hekimin bir tıbbi hata sonucu hastasının ölümüne veya yaralanmasına neden olması halinde üç ayrı sorumluluğu söz konusu olacaktır.
İlkin hekimin ceza sorumluluğu vardır. Hekim taksirle ölüme veya yaralamaya sebebiyet vermekten ötürü ceza mahkemesinde yargılanacaktır. Bu yargılama sonunda hekim hakkında hapis cezasına veya adli para cezasına hükmedilecektir. Hükmedilen adli para cezası devlete ödenecektir.
Tazminat sorumluluğunda ise hekimin hatalı tıbbi müdahalesi ile meydana gelen gerek maddi ve gerekse manevi zararı karşılaması söz konusu olmaktadır. Ancak bu durumda, adli para cezasından farklı olarak tazminat miktarı önceden belirli değildir. Mahkeme tarafından meydana gelen somut zarara göre veya manevi tatmin amacına yönelik olarak belirlenecek ve hekim tarafından da bizzat hastaya veya hasta yakınlarına ödenecektir. Hekim açısından asıl yıkıcı olabilecek sorumluluk tazminat sorumluluğudur, zira son zamanlarda mahkemelerin çok yüksek miktarlarda tazminata hükmettiği görülmektedir. Hekimlerin yaptırdıkları mali sorumluluk sigortası bu tazminat miktarını karşılamaya yöneliktir. Ancak, ayrıca adli para cezasının ödenmesini sağlayıcı nitelikte sigorta sözleşmeleri de yapılabilir.
Üçüncü sorumluluk türü ise, tabip odasının ve/veya kamu görevlisi olan hekim hakkında hastane idaresinin açacağı bir disiplin soruşturması sonucunda uygulanacak olan disiplin yaptırımına neden olan sorumluluktur.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Acil Servis Nöbetleri: Çalışma Saatleri ve Denetim-1
Sabah saat 5-6 arasında geçirdiğiniz bir trafik kazası veya kalp krizi sonrası acil servise ambulans ile götürülüp, yaklaşık 24 saattir acil serviste çalışmakta olan ve bu sürede 150-200 arası hasta bakmış olan bir hekim tarafından değerlendirilmek ister misiniz? “Evet“ diyen herhalde yoktur. Bu durum ülkemizde sık görülmekle birlikte, aşağıdaki yaşanmış olaya herkesin dikkatini çekmek isterim.
4 Mart 1984 gecesi, 18 yaşındaki Libby Zion adında bir kadın, Cornell Tıp Merkezinin New York`taki hastanesinin acil servisine trafik kazası sonrası getiriliyor. Başvurusundan birkaç saat sonra ölüyor. Eski bir federal savcı ve New York Times yazarı olan babası Sidney Zion, kapasitesinin çok üzerinde fazla ve denetimsiz çalışan sağlık çalışanlarının elinde yetersiz bakım aldığı için kızının öldüğü iddiası ile dava açıyor. Jüri ne hastanenin, ne de hekimin kusurlu olduğuna karar veriyor. Libby Zion`un ölümündeki kusurun asistanlık eğitim sisteminde ve hekim personelin işe alımında olduğuna karar veriyor. Yapılan incelemede asistanların haftada 100 saatten fazla çalıştıkları, yataklı servislerin ve hizmetlerin tümünün ikinci veya üçüncü yıl asistanlarının denetiminde olduğu ve uzman hekimlere sadece telefon ile danışıldığı tespit ediliyor. Ayrıca, asistanların 30-40 saatlik çalışma saatleri ile hasta bakımını verdikleri belirleniyor. Jüri, fazla çalışan uyku mahrumu asistanların ve onların denetimsiz çalışmasının hastalar için ciddi potansiyel tehlikeler taşıdığına dikkat çekiyor. Mahkeme kararı sonrası Mart 1987 tarihinde acil hizmetleri ile ilgili geçici bir danışma kurulu kuruluyor. Başkanlığını Dr. Bertrand Bell`in yaptığı kurul bir dizi öneride bulunuyor. Öneriler New York Eyaleti Sağlık Yasa`sında “Bell Yönetmeliği“ olarak yerini alıyor:
Bu yönetmeliğe göre şu maddeler yer alıyor:
- Akut bakım veren yataklı birimlerde 24 saat uzman hekim denetiminin sağlanması.
-Asistanlar için çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve daha fazla destek verilmesi.
- Acil servislerde asistanların ve uzmanların en fazla 12 saat çalışması.
-l Acil servis dışında kesintisiz 24 saatten daha uzun çalışılmaması.
- Asistan hekimlerin bir haftalık sürede ortalama 80 saatten daha uzun süre çalışmaması.
-l Haftada en azından bir 24 saat sürenin boş olması.
Acil serviste hekimlik yapmanın yüksek oranda stres yarattığı açıktır. 24 saat aynı kalitede hizmet verilmesi gereken bu alanda nöbet usulü ile çalışmanın ortaya çıkarttığı biyolojik ve sosyal riskler bilinmektedir. Ülser insidansı 8 kat fazladır. Kardiyovasküler mortalite artar. Nöbet usulü çalışmanın yaklaşık günde bir paket sigaraya yakın risk oluşturduğu belirtilmiştir. Kronik yorgunluk, aşırı uyuma veya uyuyamama, boşanma, madde bağımlılığı, depresyon ve tükenme sendromu oranı normalden fazladır. Nöbet sisteminde kazaların da arttığı bilinmektedir; son yıllarda yaşanan insan hatalarına bağlı büyük kazaların (Exxon Valdez petrol saçılması, Çernobil, Bophal`de kimyasal fabrikada patlama gibi) gece nöbetlerinde olması bunu göstermektedir. Ek olarak, gece çalışanların nöbet çıkışında eve giderken geçirdikleri kazaları da unutmamak gerekir.
Acil servisler çalışanlar için yüksek stres yaratan alanlardır. Çalışma saatlerinin uzunluğu, çalışma ortamının yetersizlikleri, çalışan kişi sayısının azlığı gibi stres oluşmasına etki eden faktörleri ortadan kaldırmak, çalışanların iyiliğini ve daha verimli bir şekilde uzun yıllar çalışmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda çalışma saatlerinde yapılacak modifikasyonlar, kişinin aile ve arkadaşlarının eğitimi, sağlıklı uyku için yapılacak değişiklikler ve alınacak önlemler de çalışanların iyiliğini artıracaktır. Ruhen ve bedenen sağlıklı olan hekimlerin adaletli ve desteklenen bir ortamda çalışması ile hastalar da en iyi bakımı alacaklardır.
Yrd. Doç. Dr Cem OKTAY
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilimdalı Öğretim Üyesi
Acil Servis Nöbetleri: Çalışma Saatleri ve Denetim-2
Ülkemizde acil servislerde çalışan hekimlerin çalışma saatlerine baktığımızda durumun ne kadar vahim olduğunu görebiliriz. İkinci basamak sağlık kurumlarındaki acil servis hekimleri genellikle 24 saatlik nöbetlerle çalışmayı tercih etmektedirler. Acil servis hasta başvurularının günlük 1000`lere kadar yükseldiği düşünüldüğünde, zaten sayıca az olan hekimlerin malpraktis riski altında ne kadar yoğun çalıştıkları ortaya çıkmaktadır. Haftalık 45 saatlik mesai dikkate alınarak hazırlanan nöbetlerde hekimler, 4 günde bir nöbet tutmakta ve 3 gün boş kalmaktadır. Tek hekim değillerse, 24 saatlik süre içinde bazen birbirleriyle değişmeli olarak hasta bakmakta, 24 saatlik nöbetinin sadece 12 saati aktif görev yapmaktadırlar. Bu şekilde acil serviste 12 saatten daha uzun çalışmanın getireceği riskler ortadan kalksa da, hekimlerin aktif olarak toplam çalışma saatleri yarıya inmektedir. Haftalık 45 saat üzerinden 12 saatlik nöbetlerin planlanmasına ise çoğu kez hekimler, daha sık hastaneye gelecek olmaları nedeni ile karşı çıkmaktadırlar. Ne yazık ki ülkemizde hasta bakımının daha iyi olması için 24 saatlik çalışma süresinin azaltılmasını şart koşan bir uygulama mevcut değildir. Acil tıp uzmanlık eğitimi verilen üniversite hastanelerinde ise genellikle günde iki ayrı ekip halinde planlanan nöbetlerle acil servis hizmeti verilmektedir. Ancak doğru kadro planlaması yapılmaması sonucu ortaya çıkan asistan hekim sayısındaki azlık, bazı kurumlarda 24 saat çalışma sürelerinin uygulanmasına neden olmaktadır.
Hastaların acil servislere başvurduğu saatler dikkate alındığında özellikle öğleye doğru, öğleden sonra, akşam saatlerinde hasta sayısının arttığı, akşam 5 civarında ve gece yarısından sonra azaldığı görülmektedir. Yirmi dört saatlik süre içindeki başvuru sayıları yaklaşık olarak birbirine eşit iki bölüme ayrılırsa, sabah 08.00 ile akşam 18.00`de nöbet ekibinin değişmesi en adil ve pratik olan sistem olarak görülmektedir; bu durumda gündüz nöbeti 10 saat, gece nöbeti 14 saat olmaktadır. Ancak bu çalışma saatleri ne yazık ki memur veya işçilerin yasal çalışma saat düzenlemeleri içinde hiçbir kritere uymamaktadır. Acil servis gibi alanlar için ek yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Eğer hasta başvurusu çok fazla ve iş yükü yoğun yerler varsa, nöbet saatlerinin 8 saate düşürülmesi en sağlıklı olanıdır. Ayrıca, insanın diürnal ritmi de göz önüne alınarak nöbet saatlerinin değişik şekillerde yapılandırılmasına da olanak tanınmalıdır.
Yoğun dikkat ve emek gerektiren işlerde nöbet usulü ile çalışanların ek haklara sahip olması da sağlanmalıdır. Haftalık çalışma saatlerinin kısaltılması, ek ödemeler yapılması, daha fazla hafta sonu veya yıllık izin verilmesi, daha az idari görevlendirmeler yapılması, erken emeklilik gibi haklar bu kişilere tanınmalıdır.
Acil servisler, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarının uzmanlık eğitimi sonrası hizmet verilmesi gereken hasta bakım alanlarıdır. Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliği`ne göre “acil servis hizmeti uzman tabip sorumluluğunda bir bütün olarak yürütülecek şekilde organize edilir“ denmektedir. Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliği`nde “uzman durumu müsait olan kurumlarda lüzum görülen branşlar için normal nöbete ilave olarak ayrıca acil nöbeti konulabilir“ denmesine rağmen birçok hastane acil servisinde uzman hekim denetimi yapılmaksızın hizmet sunulmaktadır. Her ne kadar her iki yönetmelikte “hizmetin aksamayacağı sayıda sağlık ve yardımcı sağlık personeli görevlendirilir“ ibaresi yer alsa da, şu andaki insan gücünün olması gerekenin çok çok altında olduğu bir gerçektir. Hatta son aylarda aile hekimliğine geçiş sürecinde acil servislerde çalışan tüm veya tüme yakın pratisyen hekimin bir anda hizmetten çekildiğinin örneklerini vermek mümkündür.
Uzman hekim denetimi gerek uzmanlık eğitimi verilen kurumlarda, gerekse de kamu veya birçok özel hastanenin acil servislerinde söz konusu değildir. Acil tıp uzmanlık eğitimi veren kurumlarda 24 saat uzman hekim denetimi sadece “bir“ eğitim kurumunda verilmektedir. Orada da bir acil tıp uzmanı başvuran tüm hastaların sorumluluğunu almaktadır ki, mevcut hasta sayısı ile başvuran tüm hastaların sorumluluğunu almak gerçekçi değildir. Eğitim kurumlarındaki ders yükü, idari görevler, bilimsel çalışma yapma gerekliliği de göz önüne alınarak yeterli sayıda öğretim elemanı kadrosu açılmamaktadır. Sistem bu eksikliği gidermek için herhangi bir denetim ve yaptırım uygulamamaktadır. Libby Zion davasında olduğu gibi bu sistem sorunu hastalara yansımaktadır. İkinci basamak hastanelerde görev yapan pratisyen hekimlerin hizmetlerinde de uzman hekim denetimi bulunmamaktadır. Bir uzmanlık anadalında verilen hizmetin uzman hekim sorumluluğunda verilmesi gerektiği açıktır.
Sağlık hizmetlerindeki kusurlar için çoğu zaman hekimler öncelense de sistemin sorunlarının birincil kusur yarattığı ve bu sorunları gidermek için yeterince çaba harcanmadığı görülmektedir. Bu kusur nedeniyle zarar görme potansiyelini de hastalar taşımakta ve hekimler suçlanmaktadır.
Yrd. Doç. Dr Cem OKTAY
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilimdalı Öğretim Üyesi
Olay: Hasta guatr hastalığı teşhisiyle ameliyat edilir. Ameliyat öncesinde hastadan basit bir form ile yazılı rıza alınır. Ameliyat sonrasında sesinde kalıcı bozukluk meydana gelen hasta, hekimi dava eder. Dava doğrudan hekim hatası nedeniyle açılır. Hasta 20 bin YTL maddi, 20 bin YTL manevi tazminat talep eder. Bilirkişiler meydana gelen kalıcı ses bozukluğu nedeniyle hekimi kusurlu bulmazlar. Meydana gelen neticenin komplikasyon olduğuna işaret edilir. Ancak son olarak dosyanın gönderildiği adli tıp uzmanı, her ne kadar hekimin tıbbi müdahalede kusuru yoksa da, yeterli aydınlatma yapmadığı gerekçesiyle kusurlu olduğunu belirtince, o ana kadar böyle bir talebi olmayan hastanın avukatı, adli tabibin yol göstermesiyle bu kez aydınlatma eksikliği nedeniyle tazminat talep eder ve mahkeme aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle hekim hakkında tazminata hükmeder. Hastanın yüzde 26 oranında malul kalması ve pazarlamacı olduğundan işini genel olarak konuşma ile yapması nedeniyle 60 bin YTL maddi, 5 bin YTL manevi tazminata karar verilir. 2003 yılında açılan dava nedeniyle, tazminat miktarı, yasal faiz ile birlikte 125 bin YTL`yi bulur. Yargıtay yerel mahkemenin kararını onaylar.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin yerel mahkemenin aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi nedeniyle vermiş olduğu tazminat hükmünü onaylamasının anlamı ve sonuçları üzerinde durmak istiyorum.
Yargıtay ve Danıştayın aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi nedeniyle hekimleri tazminata mahkum ettiği başka kararları da bulunmaktadır. Hatta bu alandaki ilk karar 1977 yılına kadar geriye gitmektedir. Bununla beraber bu kararın önemi, davanın başından itibaren hekim kusuruna yönelik olarak açılmasına ve hekimin hiçbir kusurunun bulunmadığının belirlenmesine rağmen, aydınlatma yükümlülüğünün ihlalinin ana tazminat nedeni olarak görülmesidir.
Bu kararın bir diğer önemi, basit ve matbu yazılı onam formunun yeterli görülmemiş olmasıdır. Dava sürecinde hekim hastasından yazılı rıza aldığını, ancak aydınlatmayı sözlü olarak yaptığını belirtmiş ise de, bu husus mahkeme tarafından geçerli bir savunma olarak kabul edilmemiş ve yazılı olmadığı için aydınlatmanın yapılmadığı kabul edilmiştir. Bu suretle bir yandan aydınlatmayı ispat yükümlülüğünün hekimde olduğu bir kez daha vurgulanmış ve ayrıca rıza formunun aydınlatma anlamı taşımadığı da öğretide savunulan görüşlere paralel olarak mahkeme tarafından da ortaya konulmuş olmaktadır.
Mahkeme aydınlatma yönünden de geniş yükümlülükler öngörmemiştir. Mahkeme kararında “ameliyatın yapılması esnasında ve sonrasında meydana gelecek komplikasyonlara ilişkin bilgilendirilmeme“nin eksiklik olduğuna işaret etmiştir. Böylece komplikasyonlara ilişkin aydınlatma yapılmış olsaydı, bunun yargı tarafından yeterli görüleceği anlaşılmaktadır. Bununla beraber, başka kararlarda daha farklı hususların da aydınlatma kapsamı içinde görülebileceği unutulmamalıdır.
Sonuç olarak, aydınlatma yükümlülüğünün artık sadece öğretide savunulmakla kalmadığı ve uygulamada da gün gittikçe sağlam bir yer edindiği görülmektedir. Bu ve benzeri kararlarla birlikte, uygulamada hekimlerin aydınlatma eksikliği nedeniyle daha fazla sayıda dava edileceği anlaşılmaktadır.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekimlerinin Yasal Sorumlulukları-I
Diş hekimlerinin yapmış oldukları tıbbi müdahaleler kişinin bedenine doğrudan müdahale niteliğinde olduğundan esasen hukuk düzenimiz bakımından birer haksız fiil ve suç oluşturmaktadır. Bu nedenle diş hekiminin bu eylemlerinden ötürü cezalandırılmaması için bir takım temel koşullara uyması gerekmektedir. Bu koşullar şöylece özetlenebilir:
Teşhis ve tedavi uygulayanın diş hekimi olması
Endikasyon
Hastanın rızasının bulunması
Hekim müdahalesinin uzmanlığın gerektirdiği şekilde ve özen yükümlülüğüne uyacak şekilde gerçekleştirilmesi
Bu şartları tek tek ele alalım:
1. Teşhis ve tedavi uygulayanın diş hekimi olması
Tıbbi müdahale bir diş hekimi tarafından yapılmış olmalıdır. Bu diş hekiminin Türkiye`den mezun olması gerekmemektedir. Bununla beraber, yabancı bir diş hekiminin Türkiye`de diş hekimi olarak çalışma koşullarını yerine getirmiş olması gerekir. Fakat bu koşullardaki eksiklik, hekimin yaralama eyleminden sorumlu tutulmasını gerektirmez. Bu koşullara uyulmaması borçlar hukuku ve ceza hukuku dışındaki mevzuat bakımından cezalandırılacak birer eylem olarak değerlendirilir (bkz. 1219 sayılı kanun).
2. Endikasyon
Endikasyon şartı da önemli bir şarttır. Endikasyondan anlaşılması gereken, tıbbi müdahalenin yapılmasının tıbben gerekli olmasıdır. Ancak endikasyon şartı her zaman tıbbi endikasyon olarak anlaşılmamaktadır. Sosyal veya psikolojik endikasyon da tıbbi müdahaleyi hukuka uygun kılar. Örneğin; çene yapısından tıbbi bir şikâyeti olmamakla beraber, sırf estetiksel nedenlerden ötürü müdahale yapılmasını isteyen bir kişi bakımından, psikolojik endikasyonun bulunduğu kabul edilir.
OLAY: Şiddetli diş ağrıları çeken bir bayan, birçok yöntemi denemesine rağmen bir çözüm bulamayınca, ağrılarının nedeni olarak dişlerini görür ve diş hekiminden bütün dişlerini çekmesini ister. Diş hekimi bu talebi başlangıçta kabul etmezse de, bayanın ısrarı neticesinde, bir müddet sonra dişlerini çekmeyi kabul eder. Dişlerin çekilmesinden bir ay sonra baş ağrıları geçmeyen hasta, hekimi dişlerini çekmesinden dolayı savcılığa şikâyet eder. Bu olayda, müdahale bir diş hekimi tarafından yapılmıştır, hastanın rızası, hatta ısrarlı talepleri vardır ve hekim müdahaleyi özenli bir şekilde gerçekleştirmiştir. Bununla beraber, hekim yine de sorumludur, zira endikasyon şartı gerçekleşmemiştir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekimlerinin Yasal Sorumlulukları-II
Üçüncü şartımız rızadır. Anayasamızın 17. maddesine göre, kişinin vücudu üzerinde rızası olmaksızın tıbbi müdahalede bulunulamaz. Bu nedenle, rıza çok önemli bir koşuldur. Her türlü tıbbi müdahaleden önce mutlaka hastanın rızası alınmalıdır. Rıza sözlü de olarak da alınabilirse de, özellikle ağır müdahalelerde mutlaka yazılı alınmasında yarar vardır.
Rızanın geçerli olabilmesi için bir ön şart vardır: Bu da “aydınlatma“dır. Hukuk düzeni, rızanın net bir biçimde hukuka uygun olmasını aramaktadır. Bunun için de, rızayı verenin rıza ehliyetine sahip olması, rızanın hile ve diğer rızayı sakatlayan nedenler olmaksızın verilmiş olması gerekir. Ayrıca, kişi neye rıza gösterdiğini bilmelidir. Körü körüne verilen bir rıza, bir boyun eğmedir, hukuk düzeninin anladığı ve kabul ettiği manada bir rıza değildir. O nedenle, rıza hangi konuda verilecekse, hasta o konuda önceden aydınlatılmalıdır. Böylece rızanın geçerliliğinin ön şartı, “aydınlatma“ olmaktadır. Aydınlatmanın yapılmadığı veya eksik olduğu hallerde, rıza verilmiş olsa bile geçerli kabul edilmemektedir. Böylece tıbbi müdahale hastanın iyileşmesiyle sonuçlansa bile, hukuka aykırıdır ve hekimin sorumluluğunu gerektirir.
Bu konuya ilişkin uygulamalara dair bazı örnekler üzerinde durmadan önce vurgulamak isterim ki, aydınlatma bizzat hekim tarafından yapılmalıdır. Diğer sağlık personeli tarafından yapılan aydınlatma geçersizdir. Örnekler:
- Diş hekimi dışındaki yardımcı personel tarafından yapılan tıbbi müdahaleye hastanın rıza göstermiş olması; bu müdahalenin normalde ancak bir hekim tarafından yapılacağının bildirilmemiş olması durumunda geçersizdir.
- Bekleme odasında aydınlatma alanındaki hususlara işaret eden genel nitelikli uyarılar içeren bir yazının bulunması, aydınlatmanın yerine geçmez.
- Diş hekimi, hastasını esaslı ağrıların eşlik ettiği sinir hasarları rizikosu konusunda; bu komplikasyon olasılığı %1 oranının altında olsa dahi aydınlatmak zorundadır.
- Diş hekimi, hastasını, hissetme duyusunda meydana gelebilecek problemlerin ne kadar devam edebileceği ve bunun bir sonucu olarak söz konusu olabilecek hasarlar konusunda bilgilendirmelidir.
- Anestezi konusunda da hastanın aydınlatılması gerektiği öğreti ve mahkemelerce kabul edilmektedir.
-Nervus alveolaris, nervus lingualis, bakımından aydınlatma zorunluluğunun bulunmadığı belirtilmektedir. 20 yaş dişi bakımından: nervus mandibularis, nervus alveolaris, zorunlu.
- Nervus facialis, Nervus trigeminus bakımından aydınlatma zorunluluğu vardır.
- Nervus mentalis konusunda görüşler farklılaşmaktadır. Net bir görüş bulunmamaktadır.
-Alt çeneye implante edilen şeylerin nervus mandibularis`te hasara yol açabileceği konusunda hasta aydınlatılmalıdır.
- 20. yaş dişinin acil olmayan çekimi öncesinde hekim, hastayı nervus mandibularis`in hasar görebileceği ve bunun sonuçları konusunda aydınlatmalıdır.
- 20. yaş dişinin çekilmesinden önce, hasta “facial skeleton fractures“ konusunda aydınlatılmalıdır.
- 20. yaş dişinin çekilmesinden önce, sinir, ilik, doku yaralanmaları konusunda hasta aydınlatılmalı ve operasyon sonrası kanamalara dikkat çekilmelidir. Ancak bu kanamaların olağanüstü sonuçları olan beyin zararı veya dolaşım problemi dolayısıyla boğulma rizikosu konusunda aydınlatma zorunlu değildir.
-Horizontal 35`nolu dişin çekilmesinden önce hasta nervus mentalis`in zarar görmesi ihtimali ve bunun sonucu olarak hissizlik konusunda aydınlatılmalıdır.
- Amalgamın zararlarına yönelik kesin tıbbi veriler olmamasına rağmen, toplumda bu konuya yönelik ön yargılar dolayısıyla, diş hekiminin bu konuda en azından hiç amalgam dolgusu yapılmamış hastayı amalgamın muhtemel rizikoları konusunda aydınlatması gerektiği öğretide savunulmaktadır.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekiminin Yasal Sorumlulukları-III
Özenli Tıbbi Müdahale
Son şartımız, hekim müdahalesinin uzmanlığın gerektirdiği şekilde ve özen yükümlülüğüne uyacak şekilde gerçekleştirilmesidir. Tıbbi Deontoloji Tüzüğü`nün 13/1 maddesine göre, “Tabip ve diş tabibi, ilmî icaplara uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder.
Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez“. Böylece hekimin sorumluluğu müdahaleyi özenli yapmasıdır. Hekim şifa garantisi veremez, hatta vermemelidir. Şartları gerçekleşmişse, şifa garantisi verilmesi hekimin dolandırıcılık suçundan dahi sorumluluğunu gerektirebilir. Bu nedenle, hekimin elinden geleni yapması ve herhangi bir hatası bulunmaması durumunda, meydana gelen olumsuz sonuçlardan dolayı hekime herhangi bir hukuksal sorumluluk yüklenemez.
Bu konuda uygulamadan bazı örnekler vermek gerekirse:
* 36 no`lu dişin çekimi sırasında, sinir kanalı dışında, budama alanında alt nervus alveolaris`in hasar görmesi, özenli bir müdahale sırasında da mümkündür ve önlenemeyebilir. Hekimin sorumluluğu yoktur.
*Tıbbi müdahale sonrasında amalgam artığı ve hatta kırılmış alet parçasının (1 mm) operasyon bölgesinde kalması, özenli bir müdahalede de ve hatta o bölgenin dikkatli bir şekilde temizlenmesi sonrasında da mümkündür, hekimin sorumluluğu yoktur.
* Anestezi sırasında yanlışlıkla nervus lingualis`e isabet ettirilmesi hemen de hekimin hatalı olduğunu göstermez. Özenli bir müdahalede de bu durum söz konusu olabilmektedir. Ancak hekim bunu fark ettiği anda enjeksiyonu derhal sona erdirmelidir.
* Diş hekimi tarafından hastaya ışınla tedavi yapılan ve bu tedavi sonucunda hastanın yüzünde egzama tarzında arızaların oluştuğu bir olayda Yüksek Sağlık Şurası, hastada meydana gelen arızaların “hastanın bünyesindeki nedenlerden, kişisel istidattan, ışına karşı duyarlılığından ileri geldiğini“ belirterek hekimin kusurlu olmadığına karar vermiştir.
* Yargıtay ise, bir uzmanın hastanın bünyesini, kişisel durumunu, ışınlara karşı duyarlılığını hiç incelemeden karar vermesinin mümkün olmayacağına karar vermiştir.
Hemen belirtelim ki, yukarıda belirttiğimiz şifa garantisi verilmemesi ve şifanın gerçekleşmemesi halinde sorumluluğun kural olarak bulunmayışı kuralının diş hekimliği alanında önemli bir istisnası vardır. Hasta üzerinde yapılan protez, estetik müdahaleler gibi tıbbi işlemler, eser sözleşmesi çerçevesinde kabul edilmektedir. Bunun sonucu olarak, hekim bu hallerde garanti verebilir ve hasta nasıl bir şey istediğini baştan belirtebilir. Hastanın istediği sonuçta gerçekleşmediği takdirde hekimin tazminat sorumluluğu söz konusu olabilir. Bu bakımdan hukuk düzeni bir müteahhit ile bir diş hekimi arasında ayrım yapmamaktadır. Müteahhidin de bir binayı iyi yapmaması halinde sorumluluğu olacağı gibi, diş hekimi de dişi istenildiği gibi yapmak ve/veya tazminat ödemek durumunda kalabilir.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekiminin Yasal Sorumlulukları IV
Şimdiye kadar yaptığım genel açıklamalardan sonra, bu yazımda diş hekiminin ne tür hukuksal sorumluluğu olabileceği üzerinde de kısaca duracağım.
Diş hekiminin hukuksal/yasal sorumluluğu dediğimizde akla gelen ilk husus, hekimin tıbbi hatalardan dolayı sorumluluğudur. Bu konuya ilişkin mahkeme kararlarından birkaç örnek verip, bilahare bu hatalardan ne tür hukuksal sorumluluk söz konusu olabilir, o konu üzerinde duracağım:
* Analjezik olarak ''aspirin'' önerilecek çocuğun viral enfeksiyon geçirip geçirmediğinin araştırılmaması
* Dental işlem öncesi anestezi yapılan pek çok çocuk işlem sonrası ağrı duymadığından dudak ya da yanağını ısırabilmekte, buna bağlı olarak da travmatik ülserler meydana gelmektedir. Bu nedenle anestezi yapıldıktan sonra anestezi yapılan bölgeye bir spanç konmaması hekim kusurudur.
*Diş çekilmesi sırasında çene kemiğinin kırılması büyük hatadır.
*Küçük aletlerin kullanılması sırasında gerekli tedbirleri almayı ihmal eden diş hekimi, bu tedbirlerin işi zorlaştırması ve zaman kaybına yol açması dolayısıyla pratikte alınmaması yaygın uygulama olmuş olsa bile hatalı davranmıştır.
*Diş hekiminin hastanın diş, dolgu vb. şeyleri yutmasını veya nefes borusuna kaçmasını engelleyecek tedbirleri almaması halinde de taksiri söz konusudur.
*Diş hekiminin meslekte acemilik göstererek hastanın 3 adet dişini fazladan çekmesi tıbbi hataya işaret eder.
*Hekimin güncel tıbbı uygulamaması, tıbbi standardı takip etmemesi de tıbbi hata olarak kabul edilmektedir.
Diş Hekiminin Yasal Sorumlulukları-V
Diş hekiminin tıbbi hatalardan ötürü sorumluluğunun üç boyutu bulunmaktadır:
*Ceza sorumluluğu
*Tazminat sorumluluğu
* Disiplin sorumluluğu
Her üç halde de hekim bir yaptırım ile karşı karşıya kalacaktır. Ancak bu yaptırımlar birbirinden oldukça farklı niteliktedir.
Her ne kadar hukuktaki prensip, bir kimsenin bir eyleminden dolayı bir kez cezalandırılması ise de, bazı hallerde, kişinin eyleminin birçok boyutu olabilir ve her boyut dolayısıyla ayrı bir hukuksal sorumluluktan bahsedilebilir. Örneğin; bir üniversite öğretim üyesinin bir öğrencinin sınav kâğıdına düşük not vererek öğrencinin kalmasına ve dolayısıyla sene kaybetmesine yol açtığını varsayalım. Bu örnekte, öğretim üyesinin tek hareketinden üç ayrı sorumluluğu doğmaktadır. Buna göre, bu eylemden dolayı görevini kötüye kullanmış olduğundan, ceza sorumluluğu (hatta resmi belgede sahtecilik de düşünülebilir); öğrencinin bir sene gecikmesine neden olduğundan öğrencinin zararlarını tazmin yükümlülüğü ve son olarak da fakülte idaresinin yürüteceği disiplin soruşturması nedeniyle disiplin sorumluluğu.
Buna benzer şekilde de, hekimin bir tıbbi hata sonucu hastasının ölümüne veya yaralanmasına neden olması halinde üç ayrı sorumluluğu söz konusu olacaktır.
İlkin hekimin ceza sorumluluğu vardır. Hekim taksirle ölüme veya yaralamaya sebebiyet vermekten ötürü ceza mahkemesinde yargılanacaktır. Bu yargılama sonunda hekim hakkında hapis cezasına veya adli para cezasına hükmedilecektir. Hükmedilen adli para cezası devlete ödenecektir.
Tazminat sorumluluğunda ise hekimin hatalı tıbbi müdahalesi ile meydana gelen gerek maddi ve gerekse manevi zararı karşılaması söz konusu olmaktadır. Ancak bu durumda, adli para cezasından farklı olarak tazminat miktarı önceden belirli değildir. Mahkeme tarafından meydana gelen somut zarara göre veya manevi tatmin amacına yönelik olarak belirlenecek ve hekim tarafından da bizzat hastaya veya hasta yakınlarına ödenecektir. Hekim açısından asıl yıkıcı olabilecek sorumluluk tazminat sorumluluğudur, zira son zamanlarda mahkemelerin çok yüksek miktarlarda tazminata hükmettiği görülmektedir. Hekimlerin yaptırdıkları mali sorumluluk sigortası bu tazminat miktarını karşılamaya yöneliktir. Ancak, ayrıca adli para cezasının ödenmesini sağlayıcı nitelikte sigorta sözleşmeleri de yapılabilir.
Üçüncü sorumluluk türü ise, tabip odasının ve/veya kamu görevlisi olan hekim hakkında hastane idaresinin açacağı bir disiplin soruşturması sonucunda uygulanacak olan disiplin yaptırımına neden olan sorumluluktur.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Acil Servis Nöbetleri: Çalışma Saatleri ve Denetim-1
Sabah saat 5-6 arasında geçirdiğiniz bir trafik kazası veya kalp krizi sonrası acil servise ambulans ile götürülüp, yaklaşık 24 saattir acil serviste çalışmakta olan ve bu sürede 150-200 arası hasta bakmış olan bir hekim tarafından değerlendirilmek ister misiniz? “Evet“ diyen herhalde yoktur. Bu durum ülkemizde sık görülmekle birlikte, aşağıdaki yaşanmış olaya herkesin dikkatini çekmek isterim.
4 Mart 1984 gecesi, 18 yaşındaki Libby Zion adında bir kadın, Cornell Tıp Merkezinin New York`taki hastanesinin acil servisine trafik kazası sonrası getiriliyor. Başvurusundan birkaç saat sonra ölüyor. Eski bir federal savcı ve New York Times yazarı olan babası Sidney Zion, kapasitesinin çok üzerinde fazla ve denetimsiz çalışan sağlık çalışanlarının elinde yetersiz bakım aldığı için kızının öldüğü iddiası ile dava açıyor. Jüri ne hastanenin, ne de hekimin kusurlu olduğuna karar veriyor. Libby Zion`un ölümündeki kusurun asistanlık eğitim sisteminde ve hekim personelin işe alımında olduğuna karar veriyor. Yapılan incelemede asistanların haftada 100 saatten fazla çalıştıkları, yataklı servislerin ve hizmetlerin tümünün ikinci veya üçüncü yıl asistanlarının denetiminde olduğu ve uzman hekimlere sadece telefon ile danışıldığı tespit ediliyor. Ayrıca, asistanların 30-40 saatlik çalışma saatleri ile hasta bakımını verdikleri belirleniyor. Jüri, fazla çalışan uyku mahrumu asistanların ve onların denetimsiz çalışmasının hastalar için ciddi potansiyel tehlikeler taşıdığına dikkat çekiyor. Mahkeme kararı sonrası Mart 1987 tarihinde acil hizmetleri ile ilgili geçici bir danışma kurulu kuruluyor. Başkanlığını Dr. Bertrand Bell`in yaptığı kurul bir dizi öneride bulunuyor. Öneriler New York Eyaleti Sağlık Yasa`sında “Bell Yönetmeliği“ olarak yerini alıyor:
Bu yönetmeliğe göre şu maddeler yer alıyor:
- Akut bakım veren yataklı birimlerde 24 saat uzman hekim denetiminin sağlanması.
-Asistanlar için çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve daha fazla destek verilmesi.
- Acil servislerde asistanların ve uzmanların en fazla 12 saat çalışması.
-l Acil servis dışında kesintisiz 24 saatten daha uzun çalışılmaması.
- Asistan hekimlerin bir haftalık sürede ortalama 80 saatten daha uzun süre çalışmaması.
-l Haftada en azından bir 24 saat sürenin boş olması.
Acil serviste hekimlik yapmanın yüksek oranda stres yarattığı açıktır. 24 saat aynı kalitede hizmet verilmesi gereken bu alanda nöbet usulü ile çalışmanın ortaya çıkarttığı biyolojik ve sosyal riskler bilinmektedir. Ülser insidansı 8 kat fazladır. Kardiyovasküler mortalite artar. Nöbet usulü çalışmanın yaklaşık günde bir paket sigaraya yakın risk oluşturduğu belirtilmiştir. Kronik yorgunluk, aşırı uyuma veya uyuyamama, boşanma, madde bağımlılığı, depresyon ve tükenme sendromu oranı normalden fazladır. Nöbet sisteminde kazaların da arttığı bilinmektedir; son yıllarda yaşanan insan hatalarına bağlı büyük kazaların (Exxon Valdez petrol saçılması, Çernobil, Bophal`de kimyasal fabrikada patlama gibi) gece nöbetlerinde olması bunu göstermektedir. Ek olarak, gece çalışanların nöbet çıkışında eve giderken geçirdikleri kazaları da unutmamak gerekir.
Acil servisler çalışanlar için yüksek stres yaratan alanlardır. Çalışma saatlerinin uzunluğu, çalışma ortamının yetersizlikleri, çalışan kişi sayısının azlığı gibi stres oluşmasına etki eden faktörleri ortadan kaldırmak, çalışanların iyiliğini ve daha verimli bir şekilde uzun yıllar çalışmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda çalışma saatlerinde yapılacak modifikasyonlar, kişinin aile ve arkadaşlarının eğitimi, sağlıklı uyku için yapılacak değişiklikler ve alınacak önlemler de çalışanların iyiliğini artıracaktır. Ruhen ve bedenen sağlıklı olan hekimlerin adaletli ve desteklenen bir ortamda çalışması ile hastalar da en iyi bakımı alacaklardır.
Yrd. Doç. Dr Cem OKTAY
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilimdalı Öğretim Üyesi
Acil Servis Nöbetleri: Çalışma Saatleri ve Denetim-2
Ülkemizde acil servislerde çalışan hekimlerin çalışma saatlerine baktığımızda durumun ne kadar vahim olduğunu görebiliriz. İkinci basamak sağlık kurumlarındaki acil servis hekimleri genellikle 24 saatlik nöbetlerle çalışmayı tercih etmektedirler. Acil servis hasta başvurularının günlük 1000`lere kadar yükseldiği düşünüldüğünde, zaten sayıca az olan hekimlerin malpraktis riski altında ne kadar yoğun çalıştıkları ortaya çıkmaktadır. Haftalık 45 saatlik mesai dikkate alınarak hazırlanan nöbetlerde hekimler, 4 günde bir nöbet tutmakta ve 3 gün boş kalmaktadır. Tek hekim değillerse, 24 saatlik süre içinde bazen birbirleriyle değişmeli olarak hasta bakmakta, 24 saatlik nöbetinin sadece 12 saati aktif görev yapmaktadırlar. Bu şekilde acil serviste 12 saatten daha uzun çalışmanın getireceği riskler ortadan kalksa da, hekimlerin aktif olarak toplam çalışma saatleri yarıya inmektedir. Haftalık 45 saat üzerinden 12 saatlik nöbetlerin planlanmasına ise çoğu kez hekimler, daha sık hastaneye gelecek olmaları nedeni ile karşı çıkmaktadırlar. Ne yazık ki ülkemizde hasta bakımının daha iyi olması için 24 saatlik çalışma süresinin azaltılmasını şart koşan bir uygulama mevcut değildir. Acil tıp uzmanlık eğitimi verilen üniversite hastanelerinde ise genellikle günde iki ayrı ekip halinde planlanan nöbetlerle acil servis hizmeti verilmektedir. Ancak doğru kadro planlaması yapılmaması sonucu ortaya çıkan asistan hekim sayısındaki azlık, bazı kurumlarda 24 saat çalışma sürelerinin uygulanmasına neden olmaktadır.
Hastaların acil servislere başvurduğu saatler dikkate alındığında özellikle öğleye doğru, öğleden sonra, akşam saatlerinde hasta sayısının arttığı, akşam 5 civarında ve gece yarısından sonra azaldığı görülmektedir. Yirmi dört saatlik süre içindeki başvuru sayıları yaklaşık olarak birbirine eşit iki bölüme ayrılırsa, sabah 08.00 ile akşam 18.00`de nöbet ekibinin değişmesi en adil ve pratik olan sistem olarak görülmektedir; bu durumda gündüz nöbeti 10 saat, gece nöbeti 14 saat olmaktadır. Ancak bu çalışma saatleri ne yazık ki memur veya işçilerin yasal çalışma saat düzenlemeleri içinde hiçbir kritere uymamaktadır. Acil servis gibi alanlar için ek yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Eğer hasta başvurusu çok fazla ve iş yükü yoğun yerler varsa, nöbet saatlerinin 8 saate düşürülmesi en sağlıklı olanıdır. Ayrıca, insanın diürnal ritmi de göz önüne alınarak nöbet saatlerinin değişik şekillerde yapılandırılmasına da olanak tanınmalıdır.
Yoğun dikkat ve emek gerektiren işlerde nöbet usulü ile çalışanların ek haklara sahip olması da sağlanmalıdır. Haftalık çalışma saatlerinin kısaltılması, ek ödemeler yapılması, daha fazla hafta sonu veya yıllık izin verilmesi, daha az idari görevlendirmeler yapılması, erken emeklilik gibi haklar bu kişilere tanınmalıdır.
Acil servisler, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurumlarının uzmanlık eğitimi sonrası hizmet verilmesi gereken hasta bakım alanlarıdır. Acil Sağlık Hizmetleri Yönetmeliği`ne göre “acil servis hizmeti uzman tabip sorumluluğunda bir bütün olarak yürütülecek şekilde organize edilir“ denmektedir. Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliği`nde “uzman durumu müsait olan kurumlarda lüzum görülen branşlar için normal nöbete ilave olarak ayrıca acil nöbeti konulabilir“ denmesine rağmen birçok hastane acil servisinde uzman hekim denetimi yapılmaksızın hizmet sunulmaktadır. Her ne kadar her iki yönetmelikte “hizmetin aksamayacağı sayıda sağlık ve yardımcı sağlık personeli görevlendirilir“ ibaresi yer alsa da, şu andaki insan gücünün olması gerekenin çok çok altında olduğu bir gerçektir. Hatta son aylarda aile hekimliğine geçiş sürecinde acil servislerde çalışan tüm veya tüme yakın pratisyen hekimin bir anda hizmetten çekildiğinin örneklerini vermek mümkündür.
Uzman hekim denetimi gerek uzmanlık eğitimi verilen kurumlarda, gerekse de kamu veya birçok özel hastanenin acil servislerinde söz konusu değildir. Acil tıp uzmanlık eğitimi veren kurumlarda 24 saat uzman hekim denetimi sadece “bir“ eğitim kurumunda verilmektedir. Orada da bir acil tıp uzmanı başvuran tüm hastaların sorumluluğunu almaktadır ki, mevcut hasta sayısı ile başvuran tüm hastaların sorumluluğunu almak gerçekçi değildir. Eğitim kurumlarındaki ders yükü, idari görevler, bilimsel çalışma yapma gerekliliği de göz önüne alınarak yeterli sayıda öğretim elemanı kadrosu açılmamaktadır. Sistem bu eksikliği gidermek için herhangi bir denetim ve yaptırım uygulamamaktadır. Libby Zion davasında olduğu gibi bu sistem sorunu hastalara yansımaktadır. İkinci basamak hastanelerde görev yapan pratisyen hekimlerin hizmetlerinde de uzman hekim denetimi bulunmamaktadır. Bir uzmanlık anadalında verilen hizmetin uzman hekim sorumluluğunda verilmesi gerektiği açıktır.
Sağlık hizmetlerindeki kusurlar için çoğu zaman hekimler öncelense de sistemin sorunlarının birincil kusur yarattığı ve bu sorunları gidermek için yeterince çaba harcanmadığı görülmektedir. Bu kusur nedeniyle zarar görme potansiyelini de hastalar taşımakta ve hekimler suçlanmaktadır.
Yrd. Doç. Dr Cem OKTAY
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilimdalı Öğretim Üyesi
Kan Merkezleri Hukuksuz Konumda
5624 sayılı Kan ve Kan Ürünleri Kanunu 11.4.2007 tarihinde kabul edilerek, 2.5.2007 tarihli 26510 sayılı Resmi Gazete`de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu Kanuna dayanarak hazırlanan Kan ve Kan Ürünleri Yönetmeliği 4.12.2008 tarihli ve 27074 sayılı Resmi Gazete`de yayımlanmıştır. Yönetmelik yayım tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. Ancak, bu Yönetmelikle birlikte uygulamaya konulması gereken yapılanma henüz gerçekleştirilmemiş olup, bunun sonucunda halen işler eskisi gibi sürdürülmektedir. Bu da kanuna ve yönetmeliğe aykırı bir durum anlamına gelmektedir.
Söz konusu Kanun ve Yönetmeliğe göre kan hizmetleri: Bölge Kan Merkezi, Kan Bağış Merkezi ve Transfüzyon Merkezi olarak üç farklı hizmet birimince yürütülecektir. Kan`ın temini “Bölge Kan Merkezi“ (BKM) sorumluluğuna bırakılmış, Sağlık Bakanlığının uygun göreceği lokalizasyonlarda “Bölge Kan Merkezi“ kurulacağı hükmü getirilmiştir.
BKM, “Bakanlığın belirleyeceği bölgelerde kurulan, kendi bölgesindeki kan bağış ve transfüzyon merkezleri ile iş birliği içinde çalışan, sorumlu olduğu bölgenin kan ihtiyacını karşılayacak kapasitede olan, kan bankacılığı ile ilgili tüm iş ve işlemlerin yapılabildiği en kapsamlı hizmet birimi olup kesintisiz hizmet verir“ şeklinde tanımlanmıştır. Ancak BKM`nin kimler tarafından açılacağı açık değildir.
Kan Bağış Merkezi (KBM): Bağışçıdan kan alan, teknik ve idari işleyiş yönünden BKM`ne bağlı çalışan, güvenli kan temini için gerekli görülen yerlerde BKM tarafından açılan ve BKM`nin organize ettiği gönüllü, karşılıksız ve düzenli bağışçı organizasyonlarında yer alan birim“ olarak tanımlanmaktadır.
Transfüzyon Merkezi (TM) ise: “Acil durumlar dışında kan bağışçısından kan alma yetkisi olmayan, kan ve bileşenlerini bağlı bulunduğu Bölge Kan Merkezinden temin eden, transfüzyon için çapraz karşılaştırma ve gerek duyulan diğer testleri yaparak hastalarda kullanım için hazırlayan birim“ olarak tanımlanmıştır.
Yönetmelik “Yayımı tarihinde yürürlüğe girer“ şeklinde bağlayıcı ifadeye sahip olmasına karşın, halen BKM`leri tanımlanmamıştır. Sağlık kurumlarında önceden beri var olan ve genellikle bu üç birimin fonksiyonlarını ya tamamen veya kısmen gören kan bankaları/kan merkezlerinin ise, Yönetmeliğe göre TM konumuna çekilmesi gerekmektedir. Yani bu ünitelerde bağışçılardan kan alınması, kan temini ve bu amaçla gereken incelemelerin yapılması mümkün değildir. Ancak bunun uygulanabilmesi için, BKM`nin, bölgesindeki kan ihtiyacının tümünü karşılayabilir ve bölgedeki tüm sağlık kurumlarının kan taleplerine eksiksiz, zamanında cevap verebilir konumda olması şarttır. Bu konuma sahip BKM olmaksızın, hastanelerin kan merkezlerinin TM`ne dönüştürülmesi, hasta güvenliği bakımından çok tehlikeli olup, telafisi mümkün olmayan insani, etik ve hukuki sorunlara yol açacaktır. Fakat, Kanun ve Yönetmeliğe rağmen, hastanelerin kan merkezlerinin eskisi gibi devam etmeleri de hukuksuzdur.
Söz konusu BKM`lerinin ne zaman belirleneceği ve Yönetmeliğin ne zaman “gerçekten“ yürürlüğe gireceği bilinemediği için de, hastaneler, kan bağışı almak, kan temin etmek ve bu sırada gerekli olan tetkikleri yapabilmek için lazım olan sarf malzemelerini alıp almamakta tereddüde düşmektedirler. Eğer yönetmelik uygulanacaksa, bu alımların yapılmaması gerekmektedir. Eğer mevcut durum devam edecekse, satın alım gerekmektedir. İhaleyle mal temini süresi, mevzuat gereği 2-3 ayı bulmaktadır. Ortada tam bir belirsizlik söz konusudur. Yetkililer üzerlerine düşeni yapmalı, durumu bir an önce netleştirmelidirler.
İşin aslına gelince, ülkenin gerçekleri bu Kanun ve Yönetmeliğin uygulanmasının mümkün olamayacağını göstermektedir. Birçok alanda bir BKM aracılığıyla tüm hastanelerin kan ihtiyaçlarının karşılanabilir olması pratikte mümkün görülmemektedir. Büyük iller dışında bu uygulamanın başarılı olması pek olası değildir. Bu durum, hastalarımızı riske atacaktır. Buna rağmen ısrar edilir ve bugüne kadar lokal koşullarda gereken kanı bağışçılardan temin ederek işleri yürüten hastanelerdeki kan merkezleri TM konumuna çekilirse, ortaya çıkabilecek ölümler, sakatlanmalar başımızı ağrıtacaktır..
Prof. Dr. Tevfik ÖZLÜ
Diş Hekimlerinin Tazminat ve Disiplin Sorumluluğu
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Tıp Hukuku Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekimlerinin Tazminat ve Disiplin Sorumluluğu
Tazminat Sorumluluğu
Diş hekimi hatalı tıbbi müdahale sonucu hastanın acı çekmesine, sağlığının kötüleşmesine veya ölümüne yol açtığı takdirde; ilk iki olasılıkta hastanın kendisine, üçüncü olasılıkta ise hastanın yakınlarına tazminat ödemek durumunda kalabilir. Tazminat, hastanın veya yakınlarının uğradığı maddi ve manevi zararlar karşılığında ödenecektir. Dolayısıyla hem maddi hem de manevi tazminat ödenmesi söz konusu olabilir.
Maddi tazminat, hastanın hatalı tıbbi müdahale dolayısıyla yapmış olduğu harcamaların karşılığı olarak ödenecektir. Sözgelimi hastanın hatalı tıbbi müdahale dolayısıyla ikinci bir ameliyat yaptırması, bazı ilaç veya medikal malzemeyi kullanmak zorunda kalması durumunda, bu ikinci ameliyatın, ilaç ve medikal malzemelerin masrafları diş hekiminden talep edilebilecektir. Uygulamada Yargıtay hastanın sigortasının bu masrafları ödemesi durumunda, hastanın ayrıca bu masrafları talep edemeyeceğine karar vermektedir. Ancak bu takdirde de bu kez sigortanın diş hekiminden bu masrafları talep etmesi olanaklıdır.
Maddi tazminat ancak hastanın belgeleyebildiği harcamaların karşılığı olarak ödenir. Onun dışında hastanın bir talep hakkı yoktur.
Manevi tazminat ise hastanın hatalı müdahale dolayısıyla çektiği acının, ıstırabın karşılığı olarak ödenmesi gereken tazminattır. Bu tazminat özellikle hastanın ölümü durumunda büyük önem kazanır ve hasta yakınlarına hastanın ölümü dolayısıyla çektikleri acıyı hafifletmek amacıyla ödenir. Keza, felç gibi ağır sonuçlarda da yüksek manevi tazminat miktarlarına hükmedilebilmektedir. Manevi tazminat miktarı maddi tazminattan farklı olarak hâkimin takdirine bırakılmıştır. Somut olayın durumuna, hastanın veya yakınlarının maruz kaldığı olaylara göre hâkim bu miktarı belirleyecektir.
Uygulamada Yargıtay önceleri tazminat miktarının sebepsiz zenginleşmeye yol açmaması gerektiği düşüncesiyle, çok düşük miktarları kabul ederken, son kararlarında birçok yerel mahkeme kararını tazminat miktarının azlığı dolayısıyla bozduğunu görmekteyiz.
Diş hekimi kamu görevlisi ise, başka anlatımla bir kamu hastanesinde görev yapıyorsa, hasta veya yakınları doğrudan hekim aleyhine tazminat davası açamaz. Bu durumda tazminat davası kurum aleyhine (Sağlık Bakanlığı, üniversite, belediye gibi) ve idare mahkemesinde açılır. Sonuçta kurum hakkında tazminat ödeme kararı çıkarsa, kurum bunu hastaya ödeyip, bilahare ise diş hekiminden talep eder.
Diş hekiminin kamu görevlisi olmasına rağmen, örneğin; hastasına kasten zarar verme veya göreve gelmeme gibi kişisel kusurunun bulunduğu hallerde ise dava bizzat diş hekimine karşı ve adli yargıda açılır.
Disiplin Sorumluluğu
Diş hekimi hakkında görev yaptığı kurum ve/veya diş hekimleri odası da disiplin soruşturması yapabilir. Soruşturma sonucunda kusurlu bulunan diş hekimi hakkında disiplin yaptırımı uygulanır. Disiplin yaptırımı, uyarma, kınama, para cezası, geçici olarak meslekten men ve meslekten alıkonma olabilir. Bunlardan uyarma ve kınama dışındakiler aleyhine idare mahkemesinde dava açma olanağı vardır.
Bir sonraki yazımda diş hekimlerinin işleyebileceği diğer suçlara değinerek, diş hekimlerinin yasal sorumluluğu bahsini bitireceğim.
5624 sayılı Kan ve Kan Ürünleri Kanunu 11.4.2007 tarihinde kabul edilerek, 2.5.2007 tarihli 26510 sayılı Resmi Gazete`de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu Kanuna dayanarak hazırlanan Kan ve Kan Ürünleri Yönetmeliği 4.12.2008 tarihli ve 27074 sayılı Resmi Gazete`de yayımlanmıştır. Yönetmelik yayım tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. Ancak, bu Yönetmelikle birlikte uygulamaya konulması gereken yapılanma henüz gerçekleştirilmemiş olup, bunun sonucunda halen işler eskisi gibi sürdürülmektedir. Bu da kanuna ve yönetmeliğe aykırı bir durum anlamına gelmektedir.
Söz konusu Kanun ve Yönetmeliğe göre kan hizmetleri: Bölge Kan Merkezi, Kan Bağış Merkezi ve Transfüzyon Merkezi olarak üç farklı hizmet birimince yürütülecektir. Kan`ın temini “Bölge Kan Merkezi“ (BKM) sorumluluğuna bırakılmış, Sağlık Bakanlığının uygun göreceği lokalizasyonlarda “Bölge Kan Merkezi“ kurulacağı hükmü getirilmiştir.
BKM, “Bakanlığın belirleyeceği bölgelerde kurulan, kendi bölgesindeki kan bağış ve transfüzyon merkezleri ile iş birliği içinde çalışan, sorumlu olduğu bölgenin kan ihtiyacını karşılayacak kapasitede olan, kan bankacılığı ile ilgili tüm iş ve işlemlerin yapılabildiği en kapsamlı hizmet birimi olup kesintisiz hizmet verir“ şeklinde tanımlanmıştır. Ancak BKM`nin kimler tarafından açılacağı açık değildir.
Kan Bağış Merkezi (KBM): Bağışçıdan kan alan, teknik ve idari işleyiş yönünden BKM`ne bağlı çalışan, güvenli kan temini için gerekli görülen yerlerde BKM tarafından açılan ve BKM`nin organize ettiği gönüllü, karşılıksız ve düzenli bağışçı organizasyonlarında yer alan birim“ olarak tanımlanmaktadır.
Transfüzyon Merkezi (TM) ise: “Acil durumlar dışında kan bağışçısından kan alma yetkisi olmayan, kan ve bileşenlerini bağlı bulunduğu Bölge Kan Merkezinden temin eden, transfüzyon için çapraz karşılaştırma ve gerek duyulan diğer testleri yaparak hastalarda kullanım için hazırlayan birim“ olarak tanımlanmıştır.
Yönetmelik “Yayımı tarihinde yürürlüğe girer“ şeklinde bağlayıcı ifadeye sahip olmasına karşın, halen BKM`leri tanımlanmamıştır. Sağlık kurumlarında önceden beri var olan ve genellikle bu üç birimin fonksiyonlarını ya tamamen veya kısmen gören kan bankaları/kan merkezlerinin ise, Yönetmeliğe göre TM konumuna çekilmesi gerekmektedir. Yani bu ünitelerde bağışçılardan kan alınması, kan temini ve bu amaçla gereken incelemelerin yapılması mümkün değildir. Ancak bunun uygulanabilmesi için, BKM`nin, bölgesindeki kan ihtiyacının tümünü karşılayabilir ve bölgedeki tüm sağlık kurumlarının kan taleplerine eksiksiz, zamanında cevap verebilir konumda olması şarttır. Bu konuma sahip BKM olmaksızın, hastanelerin kan merkezlerinin TM`ne dönüştürülmesi, hasta güvenliği bakımından çok tehlikeli olup, telafisi mümkün olmayan insani, etik ve hukuki sorunlara yol açacaktır. Fakat, Kanun ve Yönetmeliğe rağmen, hastanelerin kan merkezlerinin eskisi gibi devam etmeleri de hukuksuzdur.
Söz konusu BKM`lerinin ne zaman belirleneceği ve Yönetmeliğin ne zaman “gerçekten“ yürürlüğe gireceği bilinemediği için de, hastaneler, kan bağışı almak, kan temin etmek ve bu sırada gerekli olan tetkikleri yapabilmek için lazım olan sarf malzemelerini alıp almamakta tereddüde düşmektedirler. Eğer yönetmelik uygulanacaksa, bu alımların yapılmaması gerekmektedir. Eğer mevcut durum devam edecekse, satın alım gerekmektedir. İhaleyle mal temini süresi, mevzuat gereği 2-3 ayı bulmaktadır. Ortada tam bir belirsizlik söz konusudur. Yetkililer üzerlerine düşeni yapmalı, durumu bir an önce netleştirmelidirler.
İşin aslına gelince, ülkenin gerçekleri bu Kanun ve Yönetmeliğin uygulanmasının mümkün olamayacağını göstermektedir. Birçok alanda bir BKM aracılığıyla tüm hastanelerin kan ihtiyaçlarının karşılanabilir olması pratikte mümkün görülmemektedir. Büyük iller dışında bu uygulamanın başarılı olması pek olası değildir. Bu durum, hastalarımızı riske atacaktır. Buna rağmen ısrar edilir ve bugüne kadar lokal koşullarda gereken kanı bağışçılardan temin ederek işleri yürüten hastanelerdeki kan merkezleri TM konumuna çekilirse, ortaya çıkabilecek ölümler, sakatlanmalar başımızı ağrıtacaktır..
Prof. Dr. Tevfik ÖZLÜ
Diş Hekimlerinin Tazminat ve Disiplin Sorumluluğu
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Tıp Hukuku Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş Hekimlerinin Tazminat ve Disiplin Sorumluluğu
Tazminat Sorumluluğu
Diş hekimi hatalı tıbbi müdahale sonucu hastanın acı çekmesine, sağlığının kötüleşmesine veya ölümüne yol açtığı takdirde; ilk iki olasılıkta hastanın kendisine, üçüncü olasılıkta ise hastanın yakınlarına tazminat ödemek durumunda kalabilir. Tazminat, hastanın veya yakınlarının uğradığı maddi ve manevi zararlar karşılığında ödenecektir. Dolayısıyla hem maddi hem de manevi tazminat ödenmesi söz konusu olabilir.
Maddi tazminat, hastanın hatalı tıbbi müdahale dolayısıyla yapmış olduğu harcamaların karşılığı olarak ödenecektir. Sözgelimi hastanın hatalı tıbbi müdahale dolayısıyla ikinci bir ameliyat yaptırması, bazı ilaç veya medikal malzemeyi kullanmak zorunda kalması durumunda, bu ikinci ameliyatın, ilaç ve medikal malzemelerin masrafları diş hekiminden talep edilebilecektir. Uygulamada Yargıtay hastanın sigortasının bu masrafları ödemesi durumunda, hastanın ayrıca bu masrafları talep edemeyeceğine karar vermektedir. Ancak bu takdirde de bu kez sigortanın diş hekiminden bu masrafları talep etmesi olanaklıdır.
Maddi tazminat ancak hastanın belgeleyebildiği harcamaların karşılığı olarak ödenir. Onun dışında hastanın bir talep hakkı yoktur.
Manevi tazminat ise hastanın hatalı müdahale dolayısıyla çektiği acının, ıstırabın karşılığı olarak ödenmesi gereken tazminattır. Bu tazminat özellikle hastanın ölümü durumunda büyük önem kazanır ve hasta yakınlarına hastanın ölümü dolayısıyla çektikleri acıyı hafifletmek amacıyla ödenir. Keza, felç gibi ağır sonuçlarda da yüksek manevi tazminat miktarlarına hükmedilebilmektedir. Manevi tazminat miktarı maddi tazminattan farklı olarak hâkimin takdirine bırakılmıştır. Somut olayın durumuna, hastanın veya yakınlarının maruz kaldığı olaylara göre hâkim bu miktarı belirleyecektir.
Uygulamada Yargıtay önceleri tazminat miktarının sebepsiz zenginleşmeye yol açmaması gerektiği düşüncesiyle, çok düşük miktarları kabul ederken, son kararlarında birçok yerel mahkeme kararını tazminat miktarının azlığı dolayısıyla bozduğunu görmekteyiz.
Diş hekimi kamu görevlisi ise, başka anlatımla bir kamu hastanesinde görev yapıyorsa, hasta veya yakınları doğrudan hekim aleyhine tazminat davası açamaz. Bu durumda tazminat davası kurum aleyhine (Sağlık Bakanlığı, üniversite, belediye gibi) ve idare mahkemesinde açılır. Sonuçta kurum hakkında tazminat ödeme kararı çıkarsa, kurum bunu hastaya ödeyip, bilahare ise diş hekiminden talep eder.
Diş hekiminin kamu görevlisi olmasına rağmen, örneğin; hastasına kasten zarar verme veya göreve gelmeme gibi kişisel kusurunun bulunduğu hallerde ise dava bizzat diş hekimine karşı ve adli yargıda açılır.
Disiplin Sorumluluğu
Diş hekimi hakkında görev yaptığı kurum ve/veya diş hekimleri odası da disiplin soruşturması yapabilir. Soruşturma sonucunda kusurlu bulunan diş hekimi hakkında disiplin yaptırımı uygulanır. Disiplin yaptırımı, uyarma, kınama, para cezası, geçici olarak meslekten men ve meslekten alıkonma olabilir. Bunlardan uyarma ve kınama dışındakiler aleyhine idare mahkemesinde dava açma olanağı vardır.
Bir sonraki yazımda diş hekimlerinin işleyebileceği diğer suçlara değinerek, diş hekimlerinin yasal sorumluluğu bahsini bitireceğim.
Diş Hekimleri Tarafından İşlenebilecek Diğer Suçlar
Diş hekimlerinin sorumluluğuna ilişkin şu ana kadarki yazılarımda hekimlerin mali, cezai ve disiplin sorumluluğunu ele aldım. Diş hekimlerinin sorumluluğuna ilişkin bu son yazımda, diş hekimleri tarafından işlenebilecek diğer suçları da ele alarak, diş hekimlerinin hukuksal sorumluluğu bahsini kapatmak istiyorum.
Ayrımcılık: Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, özürlülük, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım yaparak, bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleme (6 aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası).
Sır Saklama Yükümlülüğünün İhlali: Kişisel verileri hukuka aykırı olarak bir başkasına verme, yayma (bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası).
Radyasyon Yayma: Diş hekimliği alanında yaygın olarak kullanılan bazı cihazların radyasyon yayma riskinin bulunduğu bilinmektedir. Bu cihazların gerekli bakımının yaptırılmaması, ruhsatının alınmamış olması vb. sebeplerle başkalarının sağlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli ise diş hekiminin altı aydan üç yıla kadar cezalandırılması mümkündür. Burada bir tehlike suçu söz konusudur. Yani suçun oluşması için üçüncü şahısların sağlığının zarar görmesi değil zarar görme riskinin bulunması yeterlidir. Diş hekimlerinin kullandığı röntgen cihazları vb.nin denetlenip işletilmesinin sağlığa zarar vermeyecek nitelikte olduğunun tespiti bu maddenin yürürlüğe girmesinden sonra daha da önem kazanmış bulunmaktadır.
Evrakta Sahtecilik: Diş hekimleri bakımından belgede sahtecilik suçu genellikle reçete, rapor veya tedavi belgelerinin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Örneğin; yapılmayan protezlerin yapılmış gibi, kendisinden önce çekilmiş dişlerin kendisi tarafından çekilmiş gibi vb. gösterildiği belgeler düzenlenmesi hallerinde resmi belgede sahtecilik suçu ortaya çıkar. Bu suçun cezası üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasıdır. Cezanın alt sınırının üç yıl olması sebebiyle cezanın paraya çevrilmesi veya ertelenmesi -65 yaşından büyük failler dışında- mümkün değildir.
Bıçak Parası: Kamu görevlisi olan diş hekiminin görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına bir kimseyi zorlaması (beş yıldan, 10 yıla kadar hapis cezası).
Kamu Görevlisinin Ticareti: Kamu görevlisi olan diş hekiminin yürüttüğü görevin sağladığı nüfuzdan yararlanarak, bir başkasına mal veya hizmet satmaya çalışması (altı aya kadar hapis cezası veya adli para cezası).
Suçu Bildirmeme: Kamu Görevlisi Diş Hekimi: Kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak öğrenip de yetkili makamlara bildirimde bulunmayı ihmal etme veya bu hususta gecikme gösterme (altı aydan iki yıla kadar hapis cezası).
Serbest Çalışan Diş Hekimi: Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirti ile karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmeme veya bu hususta gecikme gösterme (bir yıla kadar hapis cezası).
Son olarak belirtmek gerekir ki; kanunu bilmemek mazeret sayılmaz (Türk Ceza Kanunu md. 4).
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Tıp Hukuku Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Hasta ve Çalışan Güvenliği
Sağlık Bakanlığı, 29 Nisan 2009 tarihinde, kamu ve özel sektöre ait ayakta veya yatarak sağlık hizmeti sunan tüm sağlık kurum ve kuruluşlarını kapsayan ve hasta ve çalışan güvenliği ile ilgili risklerin azaltılması için hasta güvenliği kültürünün geliştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına, bunu tesis edecek uygun yöntem ve tekniklerin belirlenmesine, hasta ve çalışan güvenliği konusunda geliştirilen iyi uygulama örneklerinin yaygınlaştırılmasına, hizmet içi eğitim yoluyla personelin farkındalığının ve niteliklerinin artırılmasına, hasta ve çalışan güvenliği ile ilgili raporlama sistemlerinin oluşturulmasına, hasta bakım ve tedavi sürecinin güvenlik ve kalitesinin artırılmasına, hasta ve çalışanların sağlık hizmeti sunum sürecinde karşılaşabilecekleri muhtemel risk ve zararlardan korunmasına yönelik usul ve esasları belirleyen bir tebliğ yayımladı.
Hasta ve çalışan güvenliği ile kast edilen, sağlık hizmeti sunumunda hasta ve sağlık çalışanlarının zarar görmesine yol açabilecek her türlü işlem ve süreçlere karşı, alınacak tedbir ve iyileştirme uygulamalarıdır. Bu çerçevede yapılması gereken ana uygulamalar şunlardır:
a) Hasta kimlik bilgilerinin tanımlanması ve doğrulanması. Bu çerçevede hasta kol bandı kullanılmasının başlatılması ve hasta yatışlarında dört ayrı renkte kol bandı kullanılması öngörülmektedir.
b) Sağlık hizmeti verenler arasında iletişim güvenliğinin geliştirilmesi. Bu amaçla, sözlü/telefon talimatlarına ilişkin çok önemli esaslar belirlenmiş olup, bu esaslara uyulması, hukuksal problemlerin ortaya çıkmasını da engelleyecektir.
c) İlaç güvenliğinin sağlanması. Yatan hastaların ilaçlarının kayıt altına alınması, hasta tabelasına kendi hekimi tarafından yazılması, tüm ilaçların ilgili hemşire tarafından verilmesi gibi uygulamalar öngörülmektedir.
ç) Kan transfüzyonunda güvenli uygulamaların sağlanması. Kan transfüzyonu uygulanacak ve kan örneği alınacak hastanın kimlik bilgileri, dosyasından, kol bandından ve kendisinden doğrulanır ve numunenin üzerine alındığı anda etiket yapıştırılır. Kan bankasından gelen kan ve kan ürünleri cross- “match“ formu ve kimlik bilgileri iki sağlık personeli tarafından kontrol edilir ve bilgilendirilmiş onam formu hastaya imzalatılır. HIV, hepatit B, hepatit C gibi tanımlanmış testlerin pozitif sonuçlarında yazılım programında sesli uyarı vermek ve bu test sonuçları için barkot vermemek gibi önlemler geliştirilir. Uyarı alındığında ilgili personel tarafından yapılması gereken iş ve işlemlere ilişkin prosedür tanımlanır.
d) Enfeksiyon risklerinin azaltılması amacıyla enfeksiyon kontrol ve önleme programı oluşturulur ve buna göre uygulama yapılır.
e) Hasta düşmelerinin önlenmesi.
f) Güvenli cerrahi uygulamalarının sağlanması. Bu çerçevede cerrahi işlem güvenliğine, yanlış hasta ve yanlış taraf cerrahisinin önlenmesine, tıbbi cihazlardan kaynaklanabilecek sorunların önlenmesine yönelik tedbirler alınır.
g) Sıra beklemeden kaynaklanan olumsuzlukların önlenmesi. Bu amaçla, hastalar risk gruplarına göre ayrılır ve yüksek riskli hastalara tedavide öncelik tanınır. Yüksek riskli hastalar ile kronik hastaların daha hızlı hizmet alması için düzenlemeler yapılır. Hastalar, tahmini bekleme süreleri hakkında bilgilendirilerek, istedikleri takdirde diğer bir sağlık kuruluşuna yönlendirilir.
ğ) Çalışan güvenliği için gerekli önlemlerin alınması. Bu çerçevede riskli alan ve gruplar belirlenecek, çalışan güvenliği programı oluşturularak uygulamaya konulacak, riskli bölümlerde çalışan personele sağlık taraması yapılacaktır.
h) Temel yaşam desteği sürecinin güvence altına alınması (Mavi Kod uygulaması). “Cardio Pulmoner Resusitasyon (CPR)“ un yapılabilmesi için “Mavi Kod“ uygulaması gerçekleştirilir. Bu amaçla tabip, hemşire, anestezi teknisyeni, hizmetli ve güvenlik görevlisinden oluşan bir ekip kurulur.
ı) Yenidoğan ve çocuk güvenliğinin sağlanması (Pembe Kod uygulaması). Bu uygulama bebek ve çocukların kaçırılması ve kaybolmasına yönelik tedbirlerin alınmasını içermektedir.
i) Hasta ve çalışanların fiziksel saldırı, cinsel taciz ve şiddete maruz kalmalarına karşı gerekli güvenlik tedbirlerinin alınması. Bu amaçla, çalışanların şiddete maruz kaldığı durumlarda çalışanın şikâyetlerini değerlendirecek ve üst yönetimin desteğini hissedeceği bir düzenleme yapılır ve bu tür durumlara müdahale edecek ve 24 saat esasına dayalı olarak görev yapabilecek nitelikte sorumlu bir ekip bulundurulur.
j) Afetler (deprem, yangın, sel) ve olağan dışı durumlarda tedbir alınması. Buna yönelik olarak bir kurum afet planı hazırlanır.
Bu tebliğin hem hastalar hem de çalışan bakımından büyük önemi olduğu ve özellikle organizasyon kusuru nedeniyle ortaya çıkabilecek hukuksal sorumluluk iddialarının önlenmesi bakımından da önemli yararları olacağı kanısındayım. Böylece, yanlış kişilerin, yanlış organların ameliyat edilmesi; yanlış ilaçtan kaynaklanan sonuçlar ile bebek karıştırılması gibi olumsuz durumlar önlenebilecektir. Bu suretle, tıp hukuku bakımından, daha sorumluluk doğmadan sorunların önlenmesi mümkün olabilecektir. Önemle belirtmem gerekir ki, bu tedbirlere uyulması durumunda sağlık kurumları organizasyon kusuru nedeniyle sorumluluktan kurtulacak, meydana gelen olumsuz bir durum varsa, sadece ilgili sağlık personelinin sorumlu olması söz konusu olacaktır.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Diş hekimlerinin sorumluluğuna ilişkin şu ana kadarki yazılarımda hekimlerin mali, cezai ve disiplin sorumluluğunu ele aldım. Diş hekimlerinin sorumluluğuna ilişkin bu son yazımda, diş hekimleri tarafından işlenebilecek diğer suçları da ele alarak, diş hekimlerinin hukuksal sorumluluğu bahsini kapatmak istiyorum.
Ayrımcılık: Kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, özürlülük, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım yaparak, bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engelleme (6 aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası).
Sır Saklama Yükümlülüğünün İhlali: Kişisel verileri hukuka aykırı olarak bir başkasına verme, yayma (bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası).
Radyasyon Yayma: Diş hekimliği alanında yaygın olarak kullanılan bazı cihazların radyasyon yayma riskinin bulunduğu bilinmektedir. Bu cihazların gerekli bakımının yaptırılmaması, ruhsatının alınmamış olması vb. sebeplerle başkalarının sağlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli ise diş hekiminin altı aydan üç yıla kadar cezalandırılması mümkündür. Burada bir tehlike suçu söz konusudur. Yani suçun oluşması için üçüncü şahısların sağlığının zarar görmesi değil zarar görme riskinin bulunması yeterlidir. Diş hekimlerinin kullandığı röntgen cihazları vb.nin denetlenip işletilmesinin sağlığa zarar vermeyecek nitelikte olduğunun tespiti bu maddenin yürürlüğe girmesinden sonra daha da önem kazanmış bulunmaktadır.
Evrakta Sahtecilik: Diş hekimleri bakımından belgede sahtecilik suçu genellikle reçete, rapor veya tedavi belgelerinin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Örneğin; yapılmayan protezlerin yapılmış gibi, kendisinden önce çekilmiş dişlerin kendisi tarafından çekilmiş gibi vb. gösterildiği belgeler düzenlenmesi hallerinde resmi belgede sahtecilik suçu ortaya çıkar. Bu suçun cezası üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasıdır. Cezanın alt sınırının üç yıl olması sebebiyle cezanın paraya çevrilmesi veya ertelenmesi -65 yaşından büyük failler dışında- mümkün değildir.
Bıçak Parası: Kamu görevlisi olan diş hekiminin görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına bir kimseyi zorlaması (beş yıldan, 10 yıla kadar hapis cezası).
Kamu Görevlisinin Ticareti: Kamu görevlisi olan diş hekiminin yürüttüğü görevin sağladığı nüfuzdan yararlanarak, bir başkasına mal veya hizmet satmaya çalışması (altı aya kadar hapis cezası veya adli para cezası).
Suçu Bildirmeme: Kamu Görevlisi Diş Hekimi: Kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak öğrenip de yetkili makamlara bildirimde bulunmayı ihmal etme veya bu hususta gecikme gösterme (altı aydan iki yıla kadar hapis cezası).
Serbest Çalışan Diş Hekimi: Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirti ile karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmeme veya bu hususta gecikme gösterme (bir yıla kadar hapis cezası).
Son olarak belirtmek gerekir ki; kanunu bilmemek mazeret sayılmaz (Türk Ceza Kanunu md. 4).
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Tıp Hukuku Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
[SIZE=-1]Hazırlayan :[/SIZE]
[SIZE=-1]Prof. Dr. İ. Hamit Hancı Ege Ü. Tıp Fak. Adli Tıp Anabilim Dalı[/SIZE]
[SIZE=-1]Doç. Dr. Ali Kokuludağ Ege Ü. Tıp Fak. İç Hastalıkları İmmunoloji Anabilim Dalı[/SIZE]
[SIZE=-1]Olayın Tıp Hukuku Boyutu[/SIZE]
[SIZE=-1]Suç kavramı[/SIZE]
[SIZE=-1]Türk Ceza Hukukunda kanunun yasakladığı eylemler suç olarak kabul edilmektedir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Ceza hukuku "kusursuz suç olmayacağını“ belirtmiştir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Kişi eyleminden doğacak sonucu tahmin edemezse bu eylem suç olarak kabul edilmez.[/SIZE]
[SIZE=-1]Kusurluluğun kasıt (amaçlama) ve taksir (ihmal=savsama) olarak iki türü vardır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Dolayısıyla suçlarda kasıtlı ya da taksirli suçlar olmak üzere ikiye ayrılabilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Kasıtlı suçlarda kişi eyleminden doğacak sonucu öngörerek, tahmin ederek ve bu sonucu isteyerek suçu işler.[/SIZE]
[SIZE=-1]Kasıtlı suçlara örnek olarak kasıtlı adam öldürme (TCK 448, 449 ve 450. Maddeleri) ile kasıtlı adam yaralama (müessir fiil=etkili eylem =darp) (TCK 456 ve 457. Maddeleri) suçları örnek olarak verilebilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Taksirli suçlarda kişi eyleminden doğacak sonucu öngörmekte (tahmin etmekte), sonucu istememekte ama gerekli önlemini almamaktadır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Taksir (ihmal, savsama, negligence) Sözcük anlamı; bir işi eksik yapma, bir şeyi yapabilirken yapmama, kabahat demektir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Boş verici tutumdur. Burada hareketin istenmesi, sonucun istenmemiş olması esastır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Taksirli suçlar: "Tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslekte acemilik, emir, nizam ve talimatlara uymama nedeniyle yaralamaya (TCK 459. Madde) ya da ölüme (TCK 455. Madde) neden olmak" şeklinde tanımlanır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Tıbbi girişim sırasında neden oldukları yaralama ve ölüme sebebiyet durumlarında hekimler hakkında özel yaptırım getiren bir kanun yoktur. Genel olan TCK 455 ve 459. Maddeleri kullanılmaktadır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Dikkatsizlik, Tedbirsizlik:[/SIZE]
[SIZE=-1]Dikkatsizlik; yapılmaması gerekeni yapmaTedbirsizlik; önlenebilir bir tehlikenin önlenmesinde gösterilen kusurluluktur. Unutma da bir tedbirsizliktir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Burada belirtilen, hekimin tanı ve tedaviyi uygularken ülkenin sağlık koşullarına göre gösterebileceği normal tedbir ve dikkatidir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Yoksa her uygulamada düşünülemeyen, önlenemeyen bir tehlike birden ve umulmadık bir şekilde ortaya çıkabilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Penisilin testi yapan bir doktor test dozunda bile anaflaksi gelişebileceğini tahmin ederek; aşırı duyarlılığın yan etkilerini önleyici gerekli (adrenalin, kortikosteroidler, antihistaminik gibi) ilk yardım malzemelerini yanında bulundurmak zorundadır. Bunlar sağlanmamış ve hasta ölmüşse tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet suçu nedeniyle hekim aleyhine dava açılabilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Bu alerji her türlü ilaçta hatta test dozundagelişebilir. Bu yan etki yalnızca penisiline yüklenemez. En basit ağrı kesiciden, her türlü antibiyotiğe kadar alerji gelişme riski vardır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Her tıbbi girişimin normal sapmaları ve riskleri vardır. Son derece gelişmiş olanaklara sahip sağlık merkezinde görev yapan bir hekimden, olanaksızlıklar içinde görev yapan bir sağlık ocağı hekiminden daha fazla özen göstermesi istenir.[/SIZE]
[SIZE=-1]"İzin verilen risk" olarak ifade edilen, tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde kötü sonuçlar oluşsa bile hekime sorumluluk yükletilmemektedir. İzin verilen risk`in tıbbi karşılığı “komplikasyon“dur.[/SIZE]
[SIZE=-1]Tedbirsizlik, dikkatsizlik sonucu ölüm ya da yaralama ise tıbben “mal praktis“ (tıbbi yanlış uygulama) olarak değerlendirilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Herhangi bir ilaç uygulaması sırasında bir doktor alerji gelişebileceğini tahmin ederek yanında alerjinin yan etkilerini önleyici gerekli ilk yardım malzemelerini bulundurmak zorundadır. Bunlar sağlanmamış ve hasta ölmüşse tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet suçu nedeniyle hekim aleyhine dava açılabilir. Gerekli tedbir alınmışsa hekim kusurlu değildir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Tedaviye gelen hastayla hekim arasında bir sözleşme yapılmış sayılır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Sözleşme gereği hekim başladığı tedaviyi sonuçlandırır, eksikleri tamamlar, hastayı iyileşinceye kadar izler.[/SIZE]
[SIZE=-1]Hekimin bu sözleşmede hastanın tamamen iyileşeceğini söylemeye hakkı yoktur. Hastada hekimden böyle bir söz talep edemez.[/SIZE]
[SIZE=-1]Hekim yalnızca tıp kurallarına göre gereken tedaviyi yapmaya, gerekli özeni göstermeye ve tedbir almaya söz vermiş sayılır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Halkın bilgilendirilmesi ve duyarlı kılınması konusunda basına önemli görevler düşmektedir. Bilinmelidir ki; penisilin kullanılmadığında ortaya çıkan sağlık sorunları, kullanıldığında çıkan sorunlara göre çok daha ciddi boyutlardadır.
[/SIZE]
[SIZE=-1]Prof. Dr. İ. Hamit Hancı Ege Ü. Tıp Fak. Adli Tıp Anabilim Dalı[/SIZE]
[SIZE=-1]Doç. Dr. Ali Kokuludağ Ege Ü. Tıp Fak. İç Hastalıkları İmmunoloji Anabilim Dalı[/SIZE]
[SIZE=-1]Olayın Tıp Hukuku Boyutu[/SIZE]
[SIZE=-1]Suç kavramı[/SIZE]
[SIZE=-1]Türk Ceza Hukukunda kanunun yasakladığı eylemler suç olarak kabul edilmektedir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Ceza hukuku "kusursuz suç olmayacağını“ belirtmiştir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Kişi eyleminden doğacak sonucu tahmin edemezse bu eylem suç olarak kabul edilmez.[/SIZE]
[SIZE=-1]Kusurluluğun kasıt (amaçlama) ve taksir (ihmal=savsama) olarak iki türü vardır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Dolayısıyla suçlarda kasıtlı ya da taksirli suçlar olmak üzere ikiye ayrılabilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Kasıtlı suçlarda kişi eyleminden doğacak sonucu öngörerek, tahmin ederek ve bu sonucu isteyerek suçu işler.[/SIZE]
[SIZE=-1]Kasıtlı suçlara örnek olarak kasıtlı adam öldürme (TCK 448, 449 ve 450. Maddeleri) ile kasıtlı adam yaralama (müessir fiil=etkili eylem =darp) (TCK 456 ve 457. Maddeleri) suçları örnek olarak verilebilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Taksirli suçlarda kişi eyleminden doğacak sonucu öngörmekte (tahmin etmekte), sonucu istememekte ama gerekli önlemini almamaktadır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Taksir (ihmal, savsama, negligence) Sözcük anlamı; bir işi eksik yapma, bir şeyi yapabilirken yapmama, kabahat demektir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Boş verici tutumdur. Burada hareketin istenmesi, sonucun istenmemiş olması esastır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Taksirli suçlar: "Tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslekte acemilik, emir, nizam ve talimatlara uymama nedeniyle yaralamaya (TCK 459. Madde) ya da ölüme (TCK 455. Madde) neden olmak" şeklinde tanımlanır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Tıbbi girişim sırasında neden oldukları yaralama ve ölüme sebebiyet durumlarında hekimler hakkında özel yaptırım getiren bir kanun yoktur. Genel olan TCK 455 ve 459. Maddeleri kullanılmaktadır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Dikkatsizlik, Tedbirsizlik:[/SIZE]
[SIZE=-1]Dikkatsizlik; yapılmaması gerekeni yapmaTedbirsizlik; önlenebilir bir tehlikenin önlenmesinde gösterilen kusurluluktur. Unutma da bir tedbirsizliktir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Burada belirtilen, hekimin tanı ve tedaviyi uygularken ülkenin sağlık koşullarına göre gösterebileceği normal tedbir ve dikkatidir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Yoksa her uygulamada düşünülemeyen, önlenemeyen bir tehlike birden ve umulmadık bir şekilde ortaya çıkabilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Penisilin testi yapan bir doktor test dozunda bile anaflaksi gelişebileceğini tahmin ederek; aşırı duyarlılığın yan etkilerini önleyici gerekli (adrenalin, kortikosteroidler, antihistaminik gibi) ilk yardım malzemelerini yanında bulundurmak zorundadır. Bunlar sağlanmamış ve hasta ölmüşse tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet suçu nedeniyle hekim aleyhine dava açılabilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Bu alerji her türlü ilaçta hatta test dozundagelişebilir. Bu yan etki yalnızca penisiline yüklenemez. En basit ağrı kesiciden, her türlü antibiyotiğe kadar alerji gelişme riski vardır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Her tıbbi girişimin normal sapmaları ve riskleri vardır. Son derece gelişmiş olanaklara sahip sağlık merkezinde görev yapan bir hekimden, olanaksızlıklar içinde görev yapan bir sağlık ocağı hekiminden daha fazla özen göstermesi istenir.[/SIZE]
[SIZE=-1]"İzin verilen risk" olarak ifade edilen, tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde kötü sonuçlar oluşsa bile hekime sorumluluk yükletilmemektedir. İzin verilen risk`in tıbbi karşılığı “komplikasyon“dur.[/SIZE]
[SIZE=-1]Tedbirsizlik, dikkatsizlik sonucu ölüm ya da yaralama ise tıbben “mal praktis“ (tıbbi yanlış uygulama) olarak değerlendirilir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Herhangi bir ilaç uygulaması sırasında bir doktor alerji gelişebileceğini tahmin ederek yanında alerjinin yan etkilerini önleyici gerekli ilk yardım malzemelerini bulundurmak zorundadır. Bunlar sağlanmamış ve hasta ölmüşse tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet suçu nedeniyle hekim aleyhine dava açılabilir. Gerekli tedbir alınmışsa hekim kusurlu değildir.[/SIZE]
[SIZE=-1]Tedaviye gelen hastayla hekim arasında bir sözleşme yapılmış sayılır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Sözleşme gereği hekim başladığı tedaviyi sonuçlandırır, eksikleri tamamlar, hastayı iyileşinceye kadar izler.[/SIZE]
[SIZE=-1]Hekimin bu sözleşmede hastanın tamamen iyileşeceğini söylemeye hakkı yoktur. Hastada hekimden böyle bir söz talep edemez.[/SIZE]
[SIZE=-1]Hekim yalnızca tıp kurallarına göre gereken tedaviyi yapmaya, gerekli özeni göstermeye ve tedbir almaya söz vermiş sayılır.[/SIZE]
[SIZE=-1]Halkın bilgilendirilmesi ve duyarlı kılınması konusunda basına önemli görevler düşmektedir. Bilinmelidir ki; penisilin kullanılmadığında ortaya çıkan sağlık sorunları, kullanıldığında çıkan sorunlara göre çok daha ciddi boyutlardadır.
[/SIZE]
Hasta ve Çalışan Güvenliği
Sağlık Bakanlığı, 29 Nisan 2009 tarihinde, kamu ve özel sektöre ait ayakta veya yatarak sağlık hizmeti sunan tüm sağlık kurum ve kuruluşlarını kapsayan ve hasta ve çalışan güvenliği ile ilgili risklerin azaltılması için hasta güvenliği kültürünün geliştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına, bunu tesis edecek uygun yöntem ve tekniklerin belirlenmesine, hasta ve çalışan güvenliği konusunda geliştirilen iyi uygulama örneklerinin yaygınlaştırılmasına, hizmet içi eğitim yoluyla personelin farkındalığının ve niteliklerinin artırılmasına, hasta ve çalışan güvenliği ile ilgili raporlama sistemlerinin oluşturulmasına, hasta bakım ve tedavi sürecinin güvenlik ve kalitesinin artırılmasına, hasta ve çalışanların sağlık hizmeti sunum sürecinde karşılaşabilecekleri muhtemel risk ve zararlardan korunmasına yönelik usul ve esasları belirleyen bir tebliğ yayımladı.
Hasta ve çalışan güvenliği ile kast edilen, sağlık hizmeti sunumunda hasta ve sağlık çalışanlarının zarar görmesine yol açabilecek her türlü işlem ve süreçlere karşı, alınacak tedbir ve iyileştirme uygulamalarıdır. Bu çerçevede yapılması gereken ana uygulamalar şunlardır:
a) Hasta kimlik bilgilerinin tanımlanması ve doğrulanması. Bu çerçevede hasta kol bandı kullanılmasının başlatılması ve hasta yatışlarında dört ayrı renkte kol bandı kullanılması öngörülmektedir.
b) Sağlık hizmeti verenler arasında iletişim güvenliğinin geliştirilmesi. Bu amaçla, sözlü/telefon talimatlarına ilişkin çok önemli esaslar belirlenmiş olup, bu esaslara uyulması, hukuksal problemlerin ortaya çıkmasını da engelleyecektir.
c) İlaç güvenliğinin sağlanması. Yatan hastaların ilaçlarının kayıt altına alınması, hasta tabelasına kendi hekimi tarafından yazılması, tüm ilaçların ilgili hemşire tarafından verilmesi gibi uygulamalar öngörülmektedir.
ç) Kan transfüzyonunda güvenli uygulamaların sağlanması. Kan transfüzyonu uygulanacak ve kan örneği alınacak hastanın kimlik bilgileri, dosyasından, kol bandından ve kendisinden doğrulanır ve numunenin üzerine alındığı anda etiket yapıştırılır. Kan bankasından gelen kan ve kan ürünleri cross- “match“ formu ve kimlik bilgileri iki sağlık personeli tarafından kontrol edilir ve bilgilendirilmiş onam formu hastaya imzalatılır. HIV, hepatit B, hepatit C gibi tanımlanmış testlerin pozitif sonuçlarında yazılım programında sesli uyarı vermek ve bu test sonuçları için barkot vermemek gibi önlemler geliştirilir. Uyarı alındığında ilgili personel tarafından yapılması gereken iş ve işlemlere ilişkin prosedür tanımlanır.
d) Enfeksiyon risklerinin azaltılması amacıyla enfeksiyon kontrol ve önleme programı oluşturulur ve buna göre uygulama yapılır.
e) Hasta düşmelerinin önlenmesi.
f) Güvenli cerrahi uygulamalarının sağlanması. Bu çerçevede cerrahi işlem güvenliğine, yanlış hasta ve yanlış taraf cerrahisinin önlenmesine, tıbbi cihazlardan kaynaklanabilecek sorunların önlenmesine yönelik tedbirler alınır.
g) Sıra beklemeden kaynaklanan olumsuzlukların önlenmesi. Bu amaçla, hastalar risk gruplarına göre ayrılır ve yüksek riskli hastalara tedavide öncelik tanınır. Yüksek riskli hastalar ile kronik hastaların daha hızlı hizmet alması için düzenlemeler yapılır. Hastalar, tahmini bekleme süreleri hakkında bilgilendirilerek, istedikleri takdirde diğer bir sağlık kuruluşuna yönlendirilir.
ğ) Çalışan güvenliği için gerekli önlemlerin alınması. Bu çerçevede riskli alan ve gruplar belirlenecek, çalışan güvenliği programı oluşturularak uygulamaya konulacak, riskli bölümlerde çalışan personele sağlık taraması yapılacaktır.
h) Temel yaşam desteği sürecinin güvence altına alınması (Mavi Kod uygulaması). “Cardio Pulmoner Resusitasyon (CPR)“ un yapılabilmesi için “Mavi Kod“ uygulaması gerçekleştirilir. Bu amaçla tabip, hemşire, anestezi teknisyeni, hizmetli ve güvenlik görevlisinden oluşan bir ekip kurulur.
ı) Yenidoğan ve çocuk güvenliğinin sağlanması (Pembe Kod uygulaması). Bu uygulama bebek ve çocukların kaçırılması ve kaybolmasına yönelik tedbirlerin alınmasını içermektedir.
i) Hasta ve çalışanların fiziksel saldırı, cinsel taciz ve şiddete maruz kalmalarına karşı gerekli güvenlik tedbirlerinin alınması. Bu amaçla, çalışanların şiddete maruz kaldığı durumlarda çalışanın şikâyetlerini değerlendirecek ve üst yönetimin desteğini hissedeceği bir düzenleme yapılır ve bu tür durumlara müdahale edecek ve 24 saat esasına dayalı olarak görev yapabilecek nitelikte sorumlu bir ekip bulundurulur.
j) Afetler (deprem, yangın, sel) ve olağan dışı durumlarda tedbir alınması. Buna yönelik olarak bir kurum afet planı hazırlanır.
Bu tebliğin hem hastalar hem de çalışan bakımından büyük önemi olduğu ve özellikle organizasyon kusuru nedeniyle ortaya çıkabilecek hukuksal sorumluluk iddialarının önlenmesi bakımından da önemli yararları olacağı kanısındayım. Böylece, yanlış kişilerin, yanlış organların ameliyat edilmesi; yanlış ilaçtan kaynaklanan sonuçlar ile bebek karıştırılması gibi olumsuz durumlar önlenebilecektir. Bu suretle, tıp hukuku bakımından, daha sorumluluk doğmadan sorunların önlenmesi mümkün olabilecektir. Önemle belirtmem gerekir ki, bu tedbirlere uyulması durumunda sağlık kurumları organizasyon kusuru nedeniyle sorumluluktan kurtulacak, meydana gelen olumsuz bir durum varsa, sadece ilgili sağlık personelinin sorumlu olması söz konusu olacaktır.
Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Meclis'e gönderilen Tam Gün Yasası Taslağı'nın hukuki değerlendirmesi
TBMM`ye gönderilen Tam Gün Yasası Taslağını Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Idare Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ramazan Yıldırım, Medimagazin`e değerlendirdi.
Söz konusu tasarının 2., 3., 4. ve 5. maddeleri doğrudan doğruya üniversiteleri ve öğretim elemanlarını ilgilendirmektedir. Tasarıdan beklentimiz, üniversite-halk ilişkilerinde daha önceden var olan kopuklukların giderilmesini sağlamaktı.
Çağımızda modern üniversitelerin yürütmüş olduğu bilimsel, teknik ve kültürel kamu hizmetinin üç boyutu vardır: Öğretim, araştırma ve uygulama. Üniversitelerimizin, üzerlerine aldıkları bu üç boyutlu kamu hizmetini tam anlamıyla yerine getirdikleri söylenemez. En fazla ihmal ettikleri boyut da, birkaç istisna hariç araştırma sonuçlarını halkın ayağına götürme yani uygulama görevidir. Eğer üniversiteler yüklenmiş oldukları kamu hizmetinin öğretim ve araştırma boyutlarını ön plana çıkarıp, araştırma sonuçlarını öğrettikleri (yetiştirdikleri) insanlar aracılığıyla halka götürmezlerse, çevrelerinden habersiz sırça köşk içinde yaşayan birer kuruluş olmaktan ileriye gidemezler ve halkın gözünde de saygınlıklarını yitirmiş olurlar. Üniversiteler yörelerinde, o bölgenin sosyo-ekonomik, kültürel, tarihi, sağlık ve tarımsal sorunlarına ışık tutmak zorundadırlar. Bu, aynı zamanda, 2547 sayılı YÖK Kanunu'un 12/g maddesinin de emridir. Bu zorunluluk, birinci yönüyle üniversite-sanayi kurumları arasında kurulacak yakın işbirliğini, ikinci yönüyle de doğrudan doğruya halkla olan ilişkiyi kapsamaktadır.
Üniversitelerle sanayi kurum ve kuruluşları arasında iyi bir iletişim ve işbirliği sağlanırsa, üniversitenin yüklendiği kamu hizmetinin üçüncü boyutunun ideal düzeyde yürütülmesi sağlanmış olur. Üniversite ile sanayi kurum ve kuruluşları arasındaki ilişkinin gelişmesi büyük ölçüde gayri resmi girişimlere dayanır. Bu iki sektör arasındaki ilişkileri cesaretlendirip teşvik eden bir ortamı hazırlanmak, çeşitli yaklaşım ve işbirliğini gerçekleştirmek çok önemlidir.
Üniversitelerle sanayi kurumları arasındaki ilişkilerde hassas bir denge mevcuttur: Eğer, üniversite elemanları (özellikle akademik personel) sanayi kurumlarıyla çok sıkı bir ilişki içine girerlerse, yukarıda da belirtildiği gibi, üniversitelerin yüklendikleri kamu hizmetinin öğretim ve araştırma boyutlarında büyük aksamalara neden olabilirler. Şayet akademik personelle sanayi kurumlarının ilişkileri katı bir biçimde yasaklanırsa, bilimsel araştırma sonuçları ve teknolojik buluşların sanayi kesimine aktarılması çok büyük gecikmeyle gerçekleşeceği için toplumsal fayda sağlanamamış olacaktır. Bundan dolayı üniversite sanayi kesimi arasındaki ilişkiyi düzenleyen yasal düzenlemeler bu hassas dengeyi yakalamalıdırlar.
2547 sayılı Kanun'un mevcut 36. maddesi, "çalışma esasları“ başlığını taşımaktadır. Yani, üniversitelerin akademik personelinin sanayi kesimleriyle ilişkisinin nasıl olması gerektiği bu maddede düzenlenmektedir. Bu maddeye göre sadece kısmi statüde çalışan profesör ve doçentler sanayi kesimiyle yakın ilişki içerisinde çalışabilirler. Diğer akademik personel için böyle bir durum söz konusu değildir. 2547 sayılı Kanununu bu maddesi, üniversite lehine, sanayi kesimi aleyhine bir düzenleme getirmiş, yukarıda bahsedilen hassas dengeyi yakalayamamıştır.
Bir kısım hekimin haksız kazanç elde etmesini önlemek için düzenleme yaparken, bütün öğretim elemanlarını kapsayacak ve kısmi statüyü ortadan kaldıracak biçimde yasa çıkarmak, kamu yararına aykırıdır. Çünkü kısmi statünün kaldırılması, üniversitelerin araştırma merkezlerinde ve laboratuarlarında elde edilen bilimsel bilgilerin endüstriye ve sosyal hayata aktarılmasını imkânsız hale getirecektir. Bunun için, 36. madde yeniden düzenlenirken kısmi statü kaldırılmamalı aksine kısmi statüde çalışabileceklerin yelpazesi genişletilmeli, akademik verimlilik ölçütleri getirilmelidir. Eğer kısmi statüde çalışan öğretim elemanı kendisinden beklenen yıllık asgari akademik verimlilik ölçütlerini yakalayamazsa, o zaman devamlı statüye geçirilmelidir. Devamlı statüye geçtikten sonra da kendisinden beklenen yıllık asgari akademik verimlilik ölçütlerini yine yakalayamazsa, koşullarda yetersizlik hükümlerine tabi tutulmalıdır.
Tasarının 2. maddesi ille 3. maddesi çelişki içindedir. 2. maddede, öğretim elemanlarının serbest meslek icra etmeleri yasaklanmaktadır. 3. maddesinin son fıkrası ise birer serbest meslek kuruluşu olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının organlarında görev alınmasını düzenlemektedir. Bir öğretim elemanı, serbest meslek icra edemezse, meslek kuruluşunun organında yer alması hem hukuken mümkün değildir, hem de fiziken mümkün değildir.
Otuz hekimden biri şikayet ediliyor
Sağlık Hukuku, son yıllarda hukukçuların karşısına yeni bir uzmanlık alanı olarak çıkıyor; hasta hakları, hekim sorumlulukları gibi kavramlar daha sık telaffuz ediliyor. Konuyla ilgili olarak Dr. Av. Mert Van hekim ile hasta ilişkisi ve sağlık hukukuna ilişkin bilgi ve tecrübelerini paylaşıyor…
Üç yıl önce sağlık sektöründe hukuksal bilgi ihtiyacının artacağı öngörüsü ile başlattığım sağlık hukuku çalışmalarıma hız kazandırarak devam etmekteyim. Bu güne kadar tarafımdan 1000′e yakın doktora sağlık hukuku eğitimi verilmiştir. Halen sektöründe markalaşmış sağlık kuruluşlarına ekibimle birlikte hukuki danışmanlık hizmeti vermekteyiz. Ayrıca en kısa zamanda baskıya sunulacak “Sağlık Hukuku ve Hasta-Hekim Hakları“ isimli bir kitapla da piyasada bulunan sağlık hukuku kitaplarının aksine sağlık hukukuna, hem halkın anlayabileceği hem de hekimlerin bilgilenebileceği bir nitelik kazandırmayı amaçlamaktayım.
Hasta ne umuyor, ne buluyor?
Hastanelerden adliyelere ve ardından basın aracılığıyla kamuoyuna ulaşan, kimi zaman skandal boyutuna varan sağlık hukuku ihtilaflarına her gün bir yenisi eklenmektedir.
Eskiden, özel ve üçüncü kişilerce pek de dikkate değer bulunmayan hasta-hekim ilişkisi, güncel düzenlemelerin de etkisiyle bambaşka bir yapıya bürünmüş ve hemen hepimizin müdahil olduğu bir görünüm kazanmıştır.
Bugün hastalar karşısında hekimlerin yanı sıra işinde uzman sağlık kuruluşları yer almaktadır. Sağlık sektörü bir kamu hizmeti olma kimliğinden yavaş yavaş sıyrılmakta ve rekabetçi yapının hüküm sürdüğü, kar gayesinin “sağlık hakkı“ kavramının üstünü örttüğü bir hal almaktadır.
Sağlık hizmetini özelleştirme hedefi ve bunun sonucunda hekim hasta ilişkisinin aldığı kaotik görüntü, hekimle müzakere edecek tıbbi bilgiye sahip olmaması sebebiyle hali hazırda teşhis ve tedavi sürecinin dışında kalan hastayı, hekim karşısında daha da edilgen kılmaktadır.
Türk Sağlık Sistemi`nin işleyişindeki aksaklıklar göz önüne alındığında, bu konuda hekimi suçlayabilmek çok da mümkün görünmemektedir. Hekimlerin iş yükü, çalışma koşullarının ağırlığı ve üstlendikleri stresli ve zor göreve karşılık ellerine geçen düşük ücretler hekimin, hastalıktan ziyade hastaya odaklanmasını ne yazık ki zorlaştırmaktadır.
Hekimin görev tanımı “doğru teşhisi koymak ve doğru tedaviyi uygulamak“ olarak yapılıyor. Hekim, hastalığı belirliyor / hastanın şikâyetini dinliyor ve tüm tıbbi bilgi ve tecrübesini de kullanarak o hastalığı yok etmek /şikâyeti gidermek için çaba sarf ediyor.
Bu arada ne yazık ki hasta gözden kaçıyor. Hastalık, hastanın önüne geçiyor ve sonuçta “hasta“ya vakit kalmıyor. Çünkü hekimin muayene etmek, rahatsızlığını anlamak ve tedavi etmek zorunda olduğu onlarca “hastalık sahibi“ hala kapısının önünde bekliyor oluyor.
Sağlık sisteminin hali hazırdaki durumu göz önüne alındığında hekimlerden bundan fazlasını beklemenin çok da adil olamayacağı görülüyor.
Ne var ki artık hastanın beklentileri, kendisine sunulabilenin çok daha üstünde. Hasta, anlatmak istiyor, ilgi görmek, aydınlatılmak ve hatta teselli edilmek istiyor. Teşhis ve tedavi sürecinde “bilgilendirilen“ olmaktan öteye geçmek, hekimiyle birlikte tüm süreci değerlendirmek, tartışmak, süreç içinde etkin rol almak istiyor.
Otuz hekimden biri şikayet ediliyor
Sağlık Hukuku alanında toplumsal bilinci oluşturmak için yürütülen faaliyetlerin neticesinde hastaların konuya ilişkin bilgileri büyük oranda artmış, dolayısıyla hak arama yetileri de gelişmiş durumda. Son yıllarda tıbbi uygulama hataları nedeniyle hekimler aleyhine açılan dava sayısındaki büyük artış, eminim hepimizce fark ediliyor.
Sağlık hukukundaki değişimler, yeni uygulamalar, Türk Ceza Kanunu`nun yeni düzenlemeleri insan değerini ön plana çıkarmış olmakla beraber, hekimlere ağır sorumluluklar yüklemiştir. Mevcut ihtilafların bir tarafını, hastalar oluştururken, diğer tarafta, yeni yasalar karşısında kendilerini tehdit altında hisseden hekimler yer almaktadır.
Hastaların haklarını arama yönündeki becerileri ile hekimlerin yeni düzenlemeler ile pasifize edilişi eş zamanlı olarak gelişmiş ve hekimler, adeta birer hedef haline gelmişlerdir. Gazeteleri açıp baktığımızda hekimin, toplum tarafından hiç olmadığı kadar çok sorgulanır hale geldiği, mercek altına alınmış olduğu hepimizce fark edilecektir. Hekimler aleyhine başlatılan her hukuki süreç, aleyhe çıkan her mahkeme kararı veya yeni yasal düzenlemeler kamuoyunu, hekimi biraz daha sıkıştırmak konusunda teşvik eder niteliktedir. Nitekim gelinen noktada, ülkemizde görev yapan her 30 hekimden 1′i şikayet edilmektedir.
Hekimin eli kolu bağlı
Şüphe yok ki hekimlik mesleği en ufak hatanın dahi tolere edilemediği ender meslek dallarından biridir. Hekim, mesleğinin sujesi “insan“ olduğundan, diğer birçok mesleğin gerektirdiğinden çok daha geniş bir özen yükümlülüğü ile sarmalanmıştır. Hekimin en ufak kusurundan dahi sorumlu tutulması görüşü Yargıtay tarafından da benimsenmekte; vermiş olduğu ilacın yan etkisinden dahi hekimin sorumlu tutulması gerektiğini öngören ve hekim sorumluluğunun sınırlarını giderek genişleten kararlar sık sık medyada yer almaktadır.
Fakat unutulmamalıdır; hekimlik aynı zamanda, yaşam hakkının teminini sağlayan, insan haklarının sağlık alanındaki yansıması olan sağlık hakkının sunumuna vesile olan kutsal bir meslektir.
Geçtiğimiz hafta gazetelere yansıyan, down sendromlu doğan çocuğunun ailesinin hekime karşı açtığı tazminat davasına ilişkin haberde davaya konu hekimin isyanı dikkate değerdir:
“Bu korkularla hekimlik görevimizi yapamayız.“
Ne yazık ki hekimleri mesleklerini yaparken sürekli tedirgin eden, diken üstünde tutan bir noktaya gelmek üzereyiz.
Hekimlere yöneltilen tüm bu suçlayıcı yaklaşımlar, maruz kaldıkları yargılamalar bu kutsal ve bir o kadar da zor mesleğin mensuplarını yıpratmakta, itibarlarını zedelemekte; onları gerçekten sevmeksizin yapılamayacak kadar fazla fedakârlık gerektiren hekimlik mesleğinden soğutmaktadır. Basından izlediğimiz kadarı ile hekimlere yönelen ve büyüyerek yükselen bu yeni sorgulayıcı dalga; hasta yakınları tarafından hekimlere karşı yapılan tehditlere, linç girişimlerine ve hatta cinayetlere kadar varmaktadır.
Oysa hasta - hekim ilişkisinin en önemli unsuru güvendir. Sağlık personeli ve hastalardan oluşan, birbirini tamamlayan bu iki grubun birbirleri için birer tehdit, tehlike unsuru olarak görüldüğü bir manzara son derece üzücü ve toplumun geneli için endişe vericidir.
En iyiye ulaşmak ancak hekim, hasta ve hukukçunun el ele verdiği bir düzenle mümkündür.
TBMM`ye gönderilen Tam Gün Yasası Taslağını Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Idare Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ramazan Yıldırım, Medimagazin`e değerlendirdi.
Söz konusu tasarının 2., 3., 4. ve 5. maddeleri doğrudan doğruya üniversiteleri ve öğretim elemanlarını ilgilendirmektedir. Tasarıdan beklentimiz, üniversite-halk ilişkilerinde daha önceden var olan kopuklukların giderilmesini sağlamaktı.
Çağımızda modern üniversitelerin yürütmüş olduğu bilimsel, teknik ve kültürel kamu hizmetinin üç boyutu vardır: Öğretim, araştırma ve uygulama. Üniversitelerimizin, üzerlerine aldıkları bu üç boyutlu kamu hizmetini tam anlamıyla yerine getirdikleri söylenemez. En fazla ihmal ettikleri boyut da, birkaç istisna hariç araştırma sonuçlarını halkın ayağına götürme yani uygulama görevidir. Eğer üniversiteler yüklenmiş oldukları kamu hizmetinin öğretim ve araştırma boyutlarını ön plana çıkarıp, araştırma sonuçlarını öğrettikleri (yetiştirdikleri) insanlar aracılığıyla halka götürmezlerse, çevrelerinden habersiz sırça köşk içinde yaşayan birer kuruluş olmaktan ileriye gidemezler ve halkın gözünde de saygınlıklarını yitirmiş olurlar. Üniversiteler yörelerinde, o bölgenin sosyo-ekonomik, kültürel, tarihi, sağlık ve tarımsal sorunlarına ışık tutmak zorundadırlar. Bu, aynı zamanda, 2547 sayılı YÖK Kanunu'un 12/g maddesinin de emridir. Bu zorunluluk, birinci yönüyle üniversite-sanayi kurumları arasında kurulacak yakın işbirliğini, ikinci yönüyle de doğrudan doğruya halkla olan ilişkiyi kapsamaktadır.
Üniversitelerle sanayi kurum ve kuruluşları arasında iyi bir iletişim ve işbirliği sağlanırsa, üniversitenin yüklendiği kamu hizmetinin üçüncü boyutunun ideal düzeyde yürütülmesi sağlanmış olur. Üniversite ile sanayi kurum ve kuruluşları arasındaki ilişkinin gelişmesi büyük ölçüde gayri resmi girişimlere dayanır. Bu iki sektör arasındaki ilişkileri cesaretlendirip teşvik eden bir ortamı hazırlanmak, çeşitli yaklaşım ve işbirliğini gerçekleştirmek çok önemlidir.
Üniversitelerle sanayi kurumları arasındaki ilişkilerde hassas bir denge mevcuttur: Eğer, üniversite elemanları (özellikle akademik personel) sanayi kurumlarıyla çok sıkı bir ilişki içine girerlerse, yukarıda da belirtildiği gibi, üniversitelerin yüklendikleri kamu hizmetinin öğretim ve araştırma boyutlarında büyük aksamalara neden olabilirler. Şayet akademik personelle sanayi kurumlarının ilişkileri katı bir biçimde yasaklanırsa, bilimsel araştırma sonuçları ve teknolojik buluşların sanayi kesimine aktarılması çok büyük gecikmeyle gerçekleşeceği için toplumsal fayda sağlanamamış olacaktır. Bundan dolayı üniversite sanayi kesimi arasındaki ilişkiyi düzenleyen yasal düzenlemeler bu hassas dengeyi yakalamalıdırlar.
2547 sayılı Kanun'un mevcut 36. maddesi, "çalışma esasları“ başlığını taşımaktadır. Yani, üniversitelerin akademik personelinin sanayi kesimleriyle ilişkisinin nasıl olması gerektiği bu maddede düzenlenmektedir. Bu maddeye göre sadece kısmi statüde çalışan profesör ve doçentler sanayi kesimiyle yakın ilişki içerisinde çalışabilirler. Diğer akademik personel için böyle bir durum söz konusu değildir. 2547 sayılı Kanununu bu maddesi, üniversite lehine, sanayi kesimi aleyhine bir düzenleme getirmiş, yukarıda bahsedilen hassas dengeyi yakalayamamıştır.
Bir kısım hekimin haksız kazanç elde etmesini önlemek için düzenleme yaparken, bütün öğretim elemanlarını kapsayacak ve kısmi statüyü ortadan kaldıracak biçimde yasa çıkarmak, kamu yararına aykırıdır. Çünkü kısmi statünün kaldırılması, üniversitelerin araştırma merkezlerinde ve laboratuarlarında elde edilen bilimsel bilgilerin endüstriye ve sosyal hayata aktarılmasını imkânsız hale getirecektir. Bunun için, 36. madde yeniden düzenlenirken kısmi statü kaldırılmamalı aksine kısmi statüde çalışabileceklerin yelpazesi genişletilmeli, akademik verimlilik ölçütleri getirilmelidir. Eğer kısmi statüde çalışan öğretim elemanı kendisinden beklenen yıllık asgari akademik verimlilik ölçütlerini yakalayamazsa, o zaman devamlı statüye geçirilmelidir. Devamlı statüye geçtikten sonra da kendisinden beklenen yıllık asgari akademik verimlilik ölçütlerini yine yakalayamazsa, koşullarda yetersizlik hükümlerine tabi tutulmalıdır.
Tasarının 2. maddesi ille 3. maddesi çelişki içindedir. 2. maddede, öğretim elemanlarının serbest meslek icra etmeleri yasaklanmaktadır. 3. maddesinin son fıkrası ise birer serbest meslek kuruluşu olan kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının organlarında görev alınmasını düzenlemektedir. Bir öğretim elemanı, serbest meslek icra edemezse, meslek kuruluşunun organında yer alması hem hukuken mümkün değildir, hem de fiziken mümkün değildir.
Otuz hekimden biri şikayet ediliyor
Sağlık Hukuku, son yıllarda hukukçuların karşısına yeni bir uzmanlık alanı olarak çıkıyor; hasta hakları, hekim sorumlulukları gibi kavramlar daha sık telaffuz ediliyor. Konuyla ilgili olarak Dr. Av. Mert Van hekim ile hasta ilişkisi ve sağlık hukukuna ilişkin bilgi ve tecrübelerini paylaşıyor…
Üç yıl önce sağlık sektöründe hukuksal bilgi ihtiyacının artacağı öngörüsü ile başlattığım sağlık hukuku çalışmalarıma hız kazandırarak devam etmekteyim. Bu güne kadar tarafımdan 1000′e yakın doktora sağlık hukuku eğitimi verilmiştir. Halen sektöründe markalaşmış sağlık kuruluşlarına ekibimle birlikte hukuki danışmanlık hizmeti vermekteyiz. Ayrıca en kısa zamanda baskıya sunulacak “Sağlık Hukuku ve Hasta-Hekim Hakları“ isimli bir kitapla da piyasada bulunan sağlık hukuku kitaplarının aksine sağlık hukukuna, hem halkın anlayabileceği hem de hekimlerin bilgilenebileceği bir nitelik kazandırmayı amaçlamaktayım.
Hasta ne umuyor, ne buluyor?
Hastanelerden adliyelere ve ardından basın aracılığıyla kamuoyuna ulaşan, kimi zaman skandal boyutuna varan sağlık hukuku ihtilaflarına her gün bir yenisi eklenmektedir.
Eskiden, özel ve üçüncü kişilerce pek de dikkate değer bulunmayan hasta-hekim ilişkisi, güncel düzenlemelerin de etkisiyle bambaşka bir yapıya bürünmüş ve hemen hepimizin müdahil olduğu bir görünüm kazanmıştır.
Bugün hastalar karşısında hekimlerin yanı sıra işinde uzman sağlık kuruluşları yer almaktadır. Sağlık sektörü bir kamu hizmeti olma kimliğinden yavaş yavaş sıyrılmakta ve rekabetçi yapının hüküm sürdüğü, kar gayesinin “sağlık hakkı“ kavramının üstünü örttüğü bir hal almaktadır.
Sağlık hizmetini özelleştirme hedefi ve bunun sonucunda hekim hasta ilişkisinin aldığı kaotik görüntü, hekimle müzakere edecek tıbbi bilgiye sahip olmaması sebebiyle hali hazırda teşhis ve tedavi sürecinin dışında kalan hastayı, hekim karşısında daha da edilgen kılmaktadır.
Türk Sağlık Sistemi`nin işleyişindeki aksaklıklar göz önüne alındığında, bu konuda hekimi suçlayabilmek çok da mümkün görünmemektedir. Hekimlerin iş yükü, çalışma koşullarının ağırlığı ve üstlendikleri stresli ve zor göreve karşılık ellerine geçen düşük ücretler hekimin, hastalıktan ziyade hastaya odaklanmasını ne yazık ki zorlaştırmaktadır.
Hekimin görev tanımı “doğru teşhisi koymak ve doğru tedaviyi uygulamak“ olarak yapılıyor. Hekim, hastalığı belirliyor / hastanın şikâyetini dinliyor ve tüm tıbbi bilgi ve tecrübesini de kullanarak o hastalığı yok etmek /şikâyeti gidermek için çaba sarf ediyor.
Bu arada ne yazık ki hasta gözden kaçıyor. Hastalık, hastanın önüne geçiyor ve sonuçta “hasta“ya vakit kalmıyor. Çünkü hekimin muayene etmek, rahatsızlığını anlamak ve tedavi etmek zorunda olduğu onlarca “hastalık sahibi“ hala kapısının önünde bekliyor oluyor.
Sağlık sisteminin hali hazırdaki durumu göz önüne alındığında hekimlerden bundan fazlasını beklemenin çok da adil olamayacağı görülüyor.
Ne var ki artık hastanın beklentileri, kendisine sunulabilenin çok daha üstünde. Hasta, anlatmak istiyor, ilgi görmek, aydınlatılmak ve hatta teselli edilmek istiyor. Teşhis ve tedavi sürecinde “bilgilendirilen“ olmaktan öteye geçmek, hekimiyle birlikte tüm süreci değerlendirmek, tartışmak, süreç içinde etkin rol almak istiyor.
Otuz hekimden biri şikayet ediliyor
Sağlık Hukuku alanında toplumsal bilinci oluşturmak için yürütülen faaliyetlerin neticesinde hastaların konuya ilişkin bilgileri büyük oranda artmış, dolayısıyla hak arama yetileri de gelişmiş durumda. Son yıllarda tıbbi uygulama hataları nedeniyle hekimler aleyhine açılan dava sayısındaki büyük artış, eminim hepimizce fark ediliyor.
Sağlık hukukundaki değişimler, yeni uygulamalar, Türk Ceza Kanunu`nun yeni düzenlemeleri insan değerini ön plana çıkarmış olmakla beraber, hekimlere ağır sorumluluklar yüklemiştir. Mevcut ihtilafların bir tarafını, hastalar oluştururken, diğer tarafta, yeni yasalar karşısında kendilerini tehdit altında hisseden hekimler yer almaktadır.
Hastaların haklarını arama yönündeki becerileri ile hekimlerin yeni düzenlemeler ile pasifize edilişi eş zamanlı olarak gelişmiş ve hekimler, adeta birer hedef haline gelmişlerdir. Gazeteleri açıp baktığımızda hekimin, toplum tarafından hiç olmadığı kadar çok sorgulanır hale geldiği, mercek altına alınmış olduğu hepimizce fark edilecektir. Hekimler aleyhine başlatılan her hukuki süreç, aleyhe çıkan her mahkeme kararı veya yeni yasal düzenlemeler kamuoyunu, hekimi biraz daha sıkıştırmak konusunda teşvik eder niteliktedir. Nitekim gelinen noktada, ülkemizde görev yapan her 30 hekimden 1′i şikayet edilmektedir.
Hekimin eli kolu bağlı
Şüphe yok ki hekimlik mesleği en ufak hatanın dahi tolere edilemediği ender meslek dallarından biridir. Hekim, mesleğinin sujesi “insan“ olduğundan, diğer birçok mesleğin gerektirdiğinden çok daha geniş bir özen yükümlülüğü ile sarmalanmıştır. Hekimin en ufak kusurundan dahi sorumlu tutulması görüşü Yargıtay tarafından da benimsenmekte; vermiş olduğu ilacın yan etkisinden dahi hekimin sorumlu tutulması gerektiğini öngören ve hekim sorumluluğunun sınırlarını giderek genişleten kararlar sık sık medyada yer almaktadır.
Fakat unutulmamalıdır; hekimlik aynı zamanda, yaşam hakkının teminini sağlayan, insan haklarının sağlık alanındaki yansıması olan sağlık hakkının sunumuna vesile olan kutsal bir meslektir.
Geçtiğimiz hafta gazetelere yansıyan, down sendromlu doğan çocuğunun ailesinin hekime karşı açtığı tazminat davasına ilişkin haberde davaya konu hekimin isyanı dikkate değerdir:
“Bu korkularla hekimlik görevimizi yapamayız.“
Ne yazık ki hekimleri mesleklerini yaparken sürekli tedirgin eden, diken üstünde tutan bir noktaya gelmek üzereyiz.
Hekimlere yöneltilen tüm bu suçlayıcı yaklaşımlar, maruz kaldıkları yargılamalar bu kutsal ve bir o kadar da zor mesleğin mensuplarını yıpratmakta, itibarlarını zedelemekte; onları gerçekten sevmeksizin yapılamayacak kadar fazla fedakârlık gerektiren hekimlik mesleğinden soğutmaktadır. Basından izlediğimiz kadarı ile hekimlere yönelen ve büyüyerek yükselen bu yeni sorgulayıcı dalga; hasta yakınları tarafından hekimlere karşı yapılan tehditlere, linç girişimlerine ve hatta cinayetlere kadar varmaktadır.
Oysa hasta - hekim ilişkisinin en önemli unsuru güvendir. Sağlık personeli ve hastalardan oluşan, birbirini tamamlayan bu iki grubun birbirleri için birer tehdit, tehlike unsuru olarak görüldüğü bir manzara son derece üzücü ve toplumun geneli için endişe vericidir.
En iyiye ulaşmak ancak hekim, hasta ve hukukçunun el ele verdiği bir düzenle mümkündür.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 76
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 107
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 123
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 57