berkmenoo 1
berkmenoo
farkmt2official 1
farkmt2official
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Hikaye Ekle

Sağlık Hukuku

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan DoStNaMe
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 28
  • Görüntüleme Görüntüleme 3K
Taksirle Öldürme Suçunun Takibi ve Cezanın Ertelenmesi

Bir önceki yazımda hekimin tıbbi hatalardan kaynaklanan sorumluluğunun çoğunlukla taksir sorumluluğu olduğunu belirtmiştim. Bu durumda hasta ölmüşse taksirle öldürme suçu işlenmiş olacaktır. Bahsedilen bu halde hekim meydana gelen neticeyi isteyerek gerçekleştirmediğinden, kanunumuz diğer taksirli suçlarda da olduğu gibi, hekim tarafından işlenen taksirli suçların kovuşturulması ve cezanın infazına ilişkin bir takım özel hükümler sevk etmiş bulunmaktadır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, taksirle öldürme suçunun takibi şikâyete bağlı değildir. Yani ölen kimsenin yakınları hekimin yargılanmasını talep etmeseler dahi, hekim savcının re`sen yürüteceği soruşturma sonrasında, suç işlediği hususunda yeterli şüphe varsa açılan bir kamu davasında yargılanabilecektir. Bu nedenle, dava açıldıktan sonra hastanın yakınlarının “biz şikâyetçi değiliz“ şeklinde beyanları da hekimin yargılanmasını önlemeyecektir.

Bunun dışında, ender rastlanacak bir durum olmakla beraber, hekim bizzat çok yakını olan bir kimsenin tedavisi sırasında hata yapıp, yakınının yaralanması veya ölmesine neden olmuşsa, yeni Türk Ceza Kanunu`nun bu konuya ilişkin getirmiş olduğu yeni hüküm uygulanabilecektir. Kanunun 22/6. maddesine göre, “taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir“. Örneğin eşinin tedavisini yapan bir hekimin, eşinin ölümüne neden olması durumunda, zaten bu durum yeterince ağır ve mağduriyete neden olucu olduğundan, hâkim bu takdirde hekime ceza tayinine gerek görmeyebilir.

Bunun dışında hekim hastasının ölümüne yol açmışsa ve hâkim 2 yıldan başlayan cezanın asgari haddinden ceza tayin etmişse (TCK 85/1), bu takdirde bu cezanın ertelenmesi mümkündür. Bunun için, Türk Ceza Kanunu`nun 51/1. maddesine göre hekimin “daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması“ ve “suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması“ gerekir. Cezanın ertelenmesi mağdurun uğradığı zararın giderilmesi koşuluna bağlanabilir (TCK 51/2). Cezası ertelenen hekim hakkında hâkim, “bir yıldan az, üç yıldan fazla olmamak üzere, bir denetim süresi belirler“. Hekim bu süre zarfında kasıtlı bir suç işlemediği takdirde, cezası infaz edilmiş sayılır ve bu suçtan dolayı artık cezaevine girmesi söz konusu olamaz (TCK 51/8). Ancak hekim bu süre içinde kasıtlı bir suç işlerse, ertelenen cezanın kısmen veya tamamen cezaevinde çektirilmesine karar verilir (TCK 51/7) (Ayrıca yeni suçtan dolayı verilecek ceza da bu cezaya eklenecektir). Görüldüğü gibi, taksirle bir kimsenin ölümüne neden olan hekim, olağanüstü bazı durumlar söz konusu olmadığı müddetçe, cezanın asgari haddinden cezalandırılır ve bu ceza ertelenir. Böylece hekim cezaevine girmez. Ancak cezanın infaz edilmiş sayılacağı sürenin bitimine kadar hekim, bazı haklardan yasaklanacaktır. Bu konu üzerinde sonraki yazılarımda duracağım.

Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
 
Kamu Görevlisi Sağlık Personelinin İşlediği Suçlardan Dolayı Soruşturma ve Kovuşturma Usulü

Sağlık personelinin, bu bağlamda özellikle hekimlerin yasal sorumluluğu başlığı altında son birkaç yazıda cezai sorumluluk konusunu ele aldım. Bu sorumluluğun kural olarak taksirle öldürme veya yaralama suçları çerçevesinde söz konusu olabileceğini, çok istisnai hallerde de kasten yaralama veya öldürme suçlarının işlenebileceğini belirttim. Bu kapsamda sağlık personelinin işlediği suç sabit olduğu takdirde ne tür bir yaptırım uygulanabileceğini açıkladım. Bu çerçevede şikâyete bağlı suçlarda suçtan zarar gören kimsenin şikâyeti bulunmadığı müddetçe sağlık personeli hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılamayacağına da işaret etmiştim. Bu yazımda değinmek istediğim husus, ister şikâyete bağlı olarak, ister re`sen takip edilen suçlar olsun, sağlık personelinin görevi dolayısıyla işlediği iddia olunan suçlarla ilgili olarak hukukumuzda öngörülmüş bulunan özel prosedürdür. Bu prosedür, bütün kamu görevlileri bakımından görev suçları açısından geçerli bulunan “izin-karar“ prosedürüdür.

Konu 2.12.1999 tarih ve 4483 sayılı “Memurların ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun“da düzenlenmiştir. Bu Kanun, kamu görevlilerine görevleri dolayısıyla işledikleri suçlarla ilgili olarak bir nevi koruma sağlamaktadır. Ülkemizde kim suç işlerse işlesin, savcılıkların -şikâyete bağlı suçlar hariç olmak üzere- doğrudan dava açma yetkileri olmasına rağmen, kamu görevlilerinin (devlet memurlarının) görevleri dolayısıyla işledikleri suçlarda savcıya bu yetki verilmemiştir. Bazı istisnaları bulunmakla beraber (örneğin, rüşvet, zimmet gibi bazı suçlar), bir kamu görevlisi hakkında görevi dolayısıyla işlediği iddia olunan suçlarda savcılık dava açamamakta, bunun için izin (veya karar) verilmesini beklemektedir. İşte kamu görevlisi niteliğinde olan, başka ifadeyle Sağlık Bakanlığına, belediyelere ve üniversitelere bağlı sağlık kuruluşlarında kamu görevlisi sıfatıyla çalışan sağlık personelinin bir hastanın yaralanmasına veya ölümüne yol açması durumunda da savcılığa bir ihbar veya şikâyet yapılsa bile savcılık doğrudan dava açamamaktadır. Kamu görevlileri açısından böyle ayrı bir düzenleme yapılmasının nedeni, kamu görevlilerinin göreviyle ilgili her suçlama karşısında adliye kapılarında mesailerini harcamalarının önlenmesi, suçlamanın ciddi olup olmadığının kurum içinde araştırılarak, ciddi bulunduğu takdirde savcıya dava açma yetkisinin verilmesidir. Bu konuya ilişkin ayrıntılı bilgi vermeden önce belirtmek gerekir ki, kanun, ağır cezalık suçüstü hallerini bu kanun uygulamasından hariç tutmuştur. Bu tür hallerde, savcılık doğrudan dava açabilecektir. Ancak sağlık personelinin taksirle yaralama ve öldürme fiilleri bakımından bu olasılık zayıf bir olasılıktır. O nedenle, taksirle yaralama ve öldürme fiillerinde çoğunlukla 4483 sayılı Kanun hükümleri uygulanacaktır.

Bu konudaki usul şöylece belirlenmiştir:
İhbar veya şikâyet üzerine savcının yapabileceği işlemler: Cumhuriyet başsavcıları, kamu görevlilerinin 4483 sayılı Kanun kapsamına giren suçlarına ilişkin herhangi bir ihbar veya şikâyet aldıklarında veya böyle bir durumu öğrendiklerinde ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ve hakkında ihbar veya şikâyette bulunulan kamu görevlisinin ifadesine başvurmaksızın evrakın bir örneğini ilgili makama göndererek soruşturma izni isterler (md. 4).

İzin vermeye yetkili merci, ilde ve merkez ilçede görevli kamu görevlileri bakımından vali; ilçede görevli kamu görevlileri bakımından ise kaymakamdır (4483 s.k. md. 3). Ön inceleme: İzin vermeye yetkili merci, 4483 sayılı Kanun kapsamına giren bir suç işlediğini bizzat veya savcılık aracılığıyla öğrendiğinde bir ön inceleme başlatır (md. 5). Ön İnceleme Yapanların Yetkisi: Ön inceleme ile görevlendirilen kişi veya kişiler, bakanlık müfettişleri ile kendilerini görevlendiren merciin bütün yetkilerini haiz olup, 4483 sayılı Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda Ceza Muhakemesi Kanunu`na göre işlem yapabilirler; hakkında inceleme yapılan memur veya diğer kamu görevlisinin ifadesini de almak suretiyle yetkileri dâhilinde bulunan gerekli bilgi ve belgeleri toplayıp, görüşlerini içeren bir rapor düzenleyerek durumu izin vermeye yetkili merciye sunarlar (md. 6).

Yetkili Merciin Kararı: Yetkili merci ön inceleme raporu üzerine soruşturma izni verilmesine veya verilmemesine karar verir. Bu kararlarda gerekçe gösterilmesi zorunludur (md. 6). Yetkili merci, soruşturma izni verilmesine veya verilmemesine ilişkin kararını Cumhuriyet başsavcılığına, hakkında inceleme yapılan kamu görevlisine ve varsa şikâyetçiye bildirir (md. 9). İtiraz: Soruşturma izni verilmesine ilişkin karara karşı hakkında inceleme yapılan kamu görevlisi; soruşturma izni verilmemesine ilişkin karara karşı ise Cumhuriyet başsavcılığı veya şikâyetçi itiraz yoluna gidebilir. İtiraz süresi, yetkili merciin kararının tebliğinden itibaren on gündür. İtiraza, yetkili merciin yargı çevresinde bulunduğu bölge idare mahkemesi bakar. Bölge idare mahkemesi kararı kesindir.

Savcılığın İşlemleri: Soruşturma izninin itiraz edilmeden veya itirazın reddi sonunda kesinleşmesi ya da soruşturma izni verilmemesine ilişkin karara karşı yapılan itirazın kabulü üzerine dosya, derhal yetkili ve görevli Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir. İzin üzerine ilgili Cumhuriyet başsavcılığı, Ceza Muhakemesi Kanunu ve diğer kanunlardaki yetkilerini kullanmak suretiyle soruşturma yapar ve sonuçlandırır (md. 11).

Belirttiğim bu hükümler üniversitede kamu görevlisi statüsünde çalışan sağlık personeli bakımından geçerli değildir. Bu personelin görevi nedeniyle işlediği suçlar dolayısıyla 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu hükümleri gereğince “karar“ prosedürü uygulanacaktır. Bu Kanun`un 53/c maddesine göre, “Yükseköğretim üst kuruluşları başkan ve üyeleri ile yükseköğretim kurumları yöneticilerinin, kadrolu ve sözleşmeli öğretim elemanlarının ve bu kuruluş ve kurumların 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu`na tabi memurlarının görevleri dolayısıyla ya da görevlerini yaptıkları sırada işledikleri ileri sürülen suçlar hakkında aşağıdaki hükümler uygulanır“:
Buna göre disiplin amirince doğrudan veya görevlendireceği uygun sayıdaki soruşturmacı tarafından ilk soruşturma yapılır.

İlk soruşturma raporunun tanziminden sonra, üniversite yönetim kurulu üyeleri arasından oluşturulacak üç kişilik kurul son soruşturmanın açılıp açılmamasına karar verir. Bu kurulun son soruşturmanın açılması yönündeki kararı lüzum-u muhakeme kararı olarak adlandırılır. Bu karar kesin olmayıp, ilgililer itiraz edebilirler. İtiraz Danıştay tarafından incelenerek karara bağlanır. Son soruşturmanın açılmaması kararı ise men-i muhakeme kararı olarak adlandırılır ve bu karar ilgililer itiraz etmese bile, kendiliğinden Danıştay denetimine tabidir.

Görüldüğü üzere, ister izin ister karar prosedürü olsun, sonuçta kamu görevlisi sağlık personelinin hastaya uyguladığı tıbbi müdahale nedeniyle meydana gelen tıbbi hatalar dolayısıyla hakkında doğrudan dava açılamamaktadır. Sağlık personeli ancak izin verilmesi veya lüzum-u muhakeme kararından sonra yargılanabilmektedir. Yargılama aşaması bakımından ise diğer yargılama kurallarından ayrık bir durum söz konusu olmayıp, genel kurallar uygulanacaktır.

Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
 
Hekimlik Mesleğinin İcrasının Yasaklanması

Bundan önceki yazılarımda, hekimin tıbbi hatalarından dolayı ceza sorumluluğu üzerinde durdum. Hekimin disiplin ve tazminat sorumluluğuna geçmeden önce, bu yazıda ceza sorumluluğunu ilgilendiren bir ek sonuç olarak Türk Ceza Kanunu`nun belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma başlıklı 53. maddesi üzerinde durmak istiyorum.

Söz konusu hüküm esasen bir kimsenin kasten işlediği suçlardan ötürü mahkûm olmasının bir sonucu olarak memuriyet veya serbest hekimlik gibi meslekleri icra etmesini yasaklamaktadır. Ancak hekimin (veya diğer sağlık personelinin) tıbbi hatalarından dolayı ceza sorumluluğu taksir sorumluluğu olduğundan TCK 53. maddesinin 1 ila 5. fıkraları hükmü hekimi ilgilendirmemektedir. Bununla beraber, kanun taksirle işlenen suçlar bakımından da aynı maddenin 6. fıkrasında bir düzenleme getirmiş bulunmaktadır. Hüküm şöyledir:

“Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet halinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar“. Böylece hekimin (veya diğer sağlık personelinin) hastasına tıbbi hata sonucu zarar vermesi durumunda hekim hakkında hâkimin takdirine bağlı olmak üzere ayrıca üç ay ile üç yıl arasında belirlenecek bir süre kadar hekimlik mesleğinin icrası yasağına hükmedilebilecektir. Bu noktada hâkimin takdiri iki türlüdür: İlkin hâkim hekimin taksirli suçuna rağmen, böyle bir yaptırım uygulamakla yükümlü değildir, takdir kendisine bırakılmıştır. İkinci olarak da mesleğin icrasının yasaklanması yaptırımının süresi de hâkimin takdirine bırakılmıştır. En az üç ay, en fazla üç yıllık bir süre.

Böyle bir yaptırıma hükmedildiği takdirde, hekim bu süre zarfında hekimlik yapamaz. Buna rağmen hekimlik yapmaya devam eden hekim, ayrıca suç işlemiş olur.

Burada akla şu gelebilir: Bundan önceki yazılarımda taksirli suçlardan dolayı hekimin çoğunlukla cezaevine girmeyeceğini, cezanın ertelenebileceğini ve diğer imkânların bulunduğunu belirtmiştim. Ancak kanun, ceza ertelense bile bu yaptırımın uygulanmasına olanak tanımaktadır. Böylece hekim cezaevine girmese bile, mesleğini yapması geçici süre yasaklanabilecektir. Bununla beraber, uzlaşma, kamu davasının açılmasının ertelenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması hallerinde bu yaptırım da uygulanmayacaktır.

Son olarak belirtmek gerekir ki, bu yaptırım Ceza Kanunu`nun öngördüğü yaptırım olup, ayrıca tabip odalarının, tabip odasına kayıtlı hekimler bakımından meslekten yasaklanma yaptırımı da bulunmakta olup, bu konu ileriki yazılarda disiplin sorumluluğu kısmında ele alınacaktır.


Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
 
Hekimlerin Uygulama Hatalarından Kaynaklanan Disiplin Sorumluluğu

Hekimin uygulama hatalarından, başka ifadeyle malpraktisten kaynaklanan sorumluluğu denildiğinde söz konusu olabilecek bir başka sorumluluğu disiplin sorumluluğudur. Bu sorumluluk, tabip odasının ve/veya kamu görevlisi olan hekim hakkında hastane idaresinin/sağlık müdürlüğünün açacağı bir disiplin soruşturması sonucunda uygulanacak olan disiplin yaptırımına neden olan sorumluluktur.

Bu çerçevede yürütülecek idari soruşturmada, hekim hakkında bir soruşturmacı atanmakta ve bu soruşturma Devlet Memurları Kanunu`nun 124 ve devamı ile Disiplin Kurulları ve Disiplin Amirleri Hakkında Yönetmelik hükümleri gereğince yürütülmektedir. Disiplin soruşturması neticesinde
uyarma,
kınama,
aylıktan kesme,
kademe ilerlemesinin durdurulması ve
devlet memurluğundan çıkarılma gibi cezalar verilebilmektedir.

Bu cezalardan uyarma ve kınama dışındaki cezalara karşı idare mahkemesine itiraz edilebilmektedir. Üniversitelerde çalışan hekimler açısından ise uyarma ve kınama cezalarına karşı da idari yargıya başvurma imkânı bulunmaktadır.

Disiplin soruşturması ayrıca tabip odası tarafından da yürütülebilir. Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları`nın 46. maddesine göre, “hekimler bu kurallar bütünü hükümlerine aykırı davranışlarda bulunduklarında, 6023 Sayılı Türk Tabipleri Birliği Yasası'na göre tabip odaları yönetim kurulları tarafından onur kurullarına sevk edilirler“. Ayrıca Türk Tabipleri Birliği Disiplin Yönetmeliği`ne göre 3 ila 6. maddelerde belirtilen disiplin suçlarını işleyenlere bu maddelerde belirtilen disiplin cezaları uygulanır. Bu disiplin cezaları, uyarma cezası, para cezası, geçici olarak meslekten alıkoyma cezası ve oda bölgesinde çalışmanın yasaklanmasıdır.

Bu yönetmeliğin konumuzu ilgilendiren bazı hükümlerine göre disiplin suçu oluşturan eylemler şunlardır:
Hasta haklarına saygı göstermemek,
Hasta kayıtlarını usulüne uygun olarak tutmamak,
Hastanın aydınlatılmış onamını usulüne uygun almaksızın tıbbi girişimde bulunmak,
Sonuçta hastanın ölümüne, sakatlığına sebep olmayıp da sağlığının kısa süreli geçici bozulmasına yol açan tıbbi hata ve ihmalde bulunmak,
Mesleğin uygulanması sırasında ve meslek sebebiyle öğrenilen hastalara ait sırları yasal zorunluluk dışında açıklamak,
Kendisine başvuran veya çalıştığı kuruma gelen acil hastaların gerekli tıbbi tedavi veya girişimlerini başlatmamak, yapmamak ya da ilgili kuruluşlara sevkini geciktirmek veya yapmamak,
Hastalıkların tanı ve tedavisinde bilimselliği henüz kanıtlanmamış ya da bilim dışı yöntemleri uygulamak veya önermek,
Usulüne uygun olarak ruhsatlandırılmamış maddeleri ilaç olarak önermek,
İlgili hukuksal düzenlemelere aykırı olarak canlılar üzerinde deneyler yapmak, yapılmasına destek olmak,
İlgili hukuksal düzenlemelerdeki sınırlar haricinde gebeliği kürtaj veya herhangi bir yöntem ile sonlandırmak veya usule aykırı organ nakline katılmak,
Meslekte bilgi ve beceri yetersizliği, özen eksikliği, dikkatsizlik ve benzeri kusurlardan dolayı eksik ya da yanlış tanı ve tedavide bulunarak hastaya kalıcı zarar vermek,
Belirlenmiş tıbbi etik değerler ile Türk Tabipleri Birliği ve/veya Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından benimsenen uluslararası belgeler ve kurallar dışında davranışta bulunmak. Bu eylem ve durumlara nitelik ve ağırlık itibariyle benzer eylemlerde bulunanlara da aynı türden disiplin cezaları verilir. Benzer suçun tekrarında bir üst ceza verilebilir. Disiplin cezalarının verilmesinde eylemin veya yarattığı sonucun ağırlığına göre onur kurulları geniş takdir hakkını kullanmakta serbesttir (md. 7).
Devlet Memurları Kanunu`nun 125/son ve Hekimlik Meslek Etiği Kurallarının 46. maddesine göre, hekimlerin disiplin soruşturmasına uğraması, haklarında ayrıca hukuki veya cezai takibat yapılmasına engel değildir. Böylece bundan önceki yazılarımda belirttiğim tazminat ve ceza sorumluluğu, disiplin cezası verilse de ayrıca saklıdır.


Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
 
Sağlık Personelinin Tazminat Sorumluluğu

Sağlık personelinin hatalı tıbbi müdahalelerden kaynaklanan sorumluluğunun üç boyutu olabileceğine daha önceki yazılarımda işaret etmiştim. Bu boyutlar, ceza, tazminat ve disiplin sorumluluğudur. Ceza sorumluluğunu ayrıntılı olarak ele aldım. Şimdi tazminat sorumluluğu üzerinde durmak istiyorum ki, esasen sağlık personeli açısından bu sorumluluk pratikte çok daha fazla karşılaşabilecekleri bir sorumluluk türüdür.

Sağlık personeli hatalı tıbbi müdahale sonucu hastanın acı çekmesine, sağlığının kötüleşmesine veya ölümüne yol açtığı takdirde; ilk iki olasılıkta hastanın kendisine, üçüncü olasılıkta ise hastanın yakınlarına tazminat ödemek durumunda kalabilir. Tazminat, hastanın veya yakınlarının uğradığı maddi ve manevi zararlar karşılığında ödenecektir. Dolayısıyla hem maddi hem de manevi tazminat ödenmesi söz konusu olabilir.

Maddi tazminat, hastanın hatalı tıbbi müdahale dolayısıyla yapmış olduğu harcamaların karşılığı olarak ödenecektir. Sözgelimi hastanın hatalı tıbbi müdahale dolayısıyla ikinci bir ameliyat yaptırması, bazı ilaç veya medikal malzemeyi kullanmak zorunda kalması durumunda, bu ikinci ameliyatın, ilaç ve medikal malzemelerin masrafları sağlık personelinden talep edilebilecektir. Uygulamada Yargıtay hastanın sigortasının bu masrafları ödemesi durumunda, hastanın ayrıca bu masrafları talep edemeyeceğine karar vermektedir. Ancak bu takdirde de bu kez sigortanın sağlık personelinden bu masrafları talep etmesi olanaklıdır.

Maddi tazminat ancak hastanın belgeleyebildiği harcamaların karşılığı olarak ödenir. Onun dışında hastanın bir talep hakkı yoktur.

Manevi tazminat ise hastanın hatalı müdahale dolayısıyla çektiği acının, ıstırabın karşılığı olarak ödenmesi gereken tazminattır. Bu tazminat özellikle hastanın ölümü durumunda büyük önem kazanır ve hasta yakınlarına hastanın ölümü dolayısıyla çektikleri acıyı hafifletmek amacıyla ödenir. Keza felç gibi ağır sonuçlarda da yüksek manevi tazminat miktarlarına hükmedilebilmektedir. Manevi tazminat miktarı maddi tazminattan farklı olarak hâkimin takdirine bırakılmıştır. Somut olayın durumuna, hastanın veya yakınlarının maruz kaldığı olaylara göre hâkim bu miktarı belirleyecektir.

Uygulamada Yargıtay önceleri tazminat miktarının sebepsiz zenginleşmeye yol açmaması gerektiği düşüncesiyle, çok düşük miktarları kabul ederken, son kararlarında birçok yerel mahkeme kararını tazminat miktarının azlığı dolayısıyla bozduğunu görmekteyiz.

Sağlık personeli kamu görevlisi ise, başka anlatımla bir kamu hastanesinde görev yapıyorsa, hasta veya yakınları doğrudan sağlık personeli aleyhine tazminat davası açamaz. Bu durumda tazminat davası kurum aleyhine (Sağlık Bakanlığı, üniversite, belediye gibi) ve idare mahkemesinde açılır. Sonuçta kurum hakkında tazminat ödeme kararı çıkarsa, kurum bunu hastaya ödeyip, bilahare ise sağlık personelinden talep edebilir.

Sağlık personelinin kamu görevlisi olmasına rağmen, örneğin hastasına kasten zarar verme veya göreve gelmeme gibi kişisel kusurunun bulunduğu hallerde ise dava bizzat sağlık personeline karşı ve adli yargıda açılır.

Önceki ceza kanunumuz döneminde, sağlık personeli hakkında açılan ceza davasında ayrıca maddi ve/veya manevi tazminat da talep edilebilmekteydi. Ancak yeni Ceza Kanunu`muz bu sistemi terk etmiştir. Bu nedenle, tazminat davası ayrıca açılmalıdır.


Prof. Dr. Hakan HAKERİ
Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst