xranzei 1
xranzei
Agora Metin2 1
Agora Metin2
Bvural41 1
Bvural41
romegames 1
romegames
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Best Studio 1
Best Studio
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
InfernoShade 1
InfernoShade
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Entelektüeller ve Toplum Nedir

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan BoreaL
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 502

BoreaL

İlk Kural; Saygı 👑
Fahri Üye
TM Üye
Katılım
22 Haz 2010
Konular
8,215
Mesajlar
22,039
Online süresi
7d 12h
Reaksiyon Skoru
1,033
Altın Konu
0
TM Yaşı
15 Yıl 11 Ay 28 Gün
Başarım Puanı
522
MmoLira
3,146
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

Entelektüeller ve Toplum Nedir?

FELSEFE VE ENTELEKTÜELLERİN ROLÜ

Peter Osborne

Entelekt Biçimleri (Klasik Gelenekler):

Klasik olarak ‘entelektüel', (kentsoylu) devrim geleneğindeki soyut ussal öğenin, somut bir toplumsal kişilikte simgelendiği Fransız imgeleminin bir ürünüdür. Belli bir kimseyi ya da belli bir işle uğraşan bir kimseyi temsil eden bir ad olarak bu sözcüğün İngilizcede günlük kullanıma girişi on dokuzuncu yüzyılın başlarını bulmuştur. Başından ben Jacobencilikle olan bağından ötürü de, soyutlamayla özdeşleştirilen soğukluk gibi, ironik biçimde nitelendiği işe yaramazlık benzeri olumsuz çağrışımları da beraberinde taşımıştır Bu açıdan sözcüğün tarihi, (1796'da de Tracey'nin bir fikirler bilimini belirtmek üzere ortaya attığı) sonradan Napolyon'un, demokrasi taraftarlarını ‘fikir' satıcıları olarak suçlamak üzere aşağılayıcı bir anlamda kullandığı ‘ideoloji' sözcüğünün tarihiyle koşuttur. Marx da çatışan politik inançlardan hareketle bu sözcüğün olumsuz anlamını savunmuştur. Entelektüeller hakkında pek fazla bir şey yazmamış olsa da Marx'ın, ‘ideologlar' hakkında söyleyecek bir şeyleri vardı. Yapıp ettiklerinin, kendilerine ilişkin idealistçe bir yanlış anlamaya dayanması anlamında —tıpkı filozoflar gibi yani— onları birer idealist olarak görüyordu. Yine de Marx da, geçerliliğini yitirmiş olduğunu düşündüğü bir felsefi geleneğin kavramsal kaynaklarına dayandığı ölçüde, aslında onların geleneğine kendince katılmış oldu. İşe yaramazlık artık kuşkusuz, özellikle filozoflara atfedilen bir özelliktir. Ama bu hep böyle olmamıştır. Aydınlamanın filozof geleneğinin uygulamayla köklü bir ilişkisi vardı. Voltaire'in Felsefe Sözlüğü'ndeki filozof başlığına göre "doğa yasalarının küçük bir kısmını keşfetmek çağlara mal olmuştur, ama akıllı bir kimse için insanoğlunun ödevini öğrenmek bir günlük iştir." Bu metne göre işe yaramaz olanlar, dindarlığa sığınan ikiyüzlüler, filozofları mahkum eden fanatiklerdir ve hepsi de Fransa'da yaşamaktadır. Voltaire'in iyimser bir gözle çizdiği İngiltere'de bunlara yer yoktur. İngiltere Burke'ün, yani entelekya karşıtlığının o entelektüel galibinin kimliğinde intikamını almıştır. Reflections on the Revolution in France'te (1790) Burke'ün, Fransız Aydınlanması'nın din imgesini Aydınlanma'nın kendi mirasına taşıması, modern tutuculuğun, entelektüellerin siyasal itibarlarını yitirmelerinin temellerini atmış oldu. Bu durum, ‘entelektüeller' ve ‘ideoloji'nin, ‘Marxçılık' ve ‘parti' aracılığıyla ‘bütüncüllük'e bağlandığı Soğuk Savaş (‘yenilen Tanrı' komünizm) sırasında daha da güçlendirildi Bu, sağ kanat halkçılığın merkezinde olan, ama etkisi bundan çok daha yaygın olan bir ikiyüzlülük yapısıdır. Filozofa ilişkin olarak düşünü len işe yaramazlık, felsefeye özgü entelektüel işlev konusundaki bağımsız bir kavrayıştan (belki de soyutluğunun getirdiği o belirsizlik duygusunun da ötesinde) olduğu kadar, bu geniş çaplı entelekya karşıtı akımdan da kaynaklanmıştır. Bilinçli bir biçimde ‘felsefe karşıtı bir felsefe' olma çelişkisini sürdüren pragmacılığın son dönemlerde Anglo-Amerikan akademilerindeki dirilişinin, entelekya karşıtlığını mı sürdürdüğü yoksa bunun mirasıyla savaşmakta mı olduğu, bu kitaptaki söyleşilerin birkaçında tartı şılan konulardan biridir. Öte yandan Almanya'da durum faklıdır. Felsefenin gerek ulusçuluk gerek devletle olan yakın tarihsel bağı —Fichte'nin Alman Ulusuna Söylev'in den (1807) Heidegger'in Rektörel Söylev'ine (1933) kadar— ardında Alman ulusçuluğunun kendi tarihinin yanı sıra, büsbütün farklı başka bir söylemsel iz bırakmıştır. Almanya'da Aydınlanma, filozofu değil, felsefe profesörünü yaratmıştır.

Ancak bu profesörün alanına beslediği tutku, entelektüel türlerin kurulu hiyerarşisi ya da fakülteler içindeki konumunun kendisine sunduğu her türlü olanağı aşmaktadırı. Başka ülkelerde entelektüele atfedilen evrensellik ile kamusallığın bir aradalığı (uzmanların, üniversitedeki kıdemli kimselerin ihtisasçılığına karşılık olarak), bu gelenek içerisinde felsefeye has bir özellik olarak görülmektedir. Felsefeye, kültür ile toplumsallaşma açısından kendisini bir bütün olarak modern kültürün en yetkin düşünümsel biçimi kılan birleştirici bir güç atfedilmiştir. Sözgelimi Schelling için, felsefeyi bir fakülte içerisine yerleştirilebilir bir şey olarak tasarlamak anlamsızdır, çünkü: "Her şey olan bir şey, tam da bu nedenle, herhangi bir şey olamaz"". Bu özel evrensellik, corporatism aracılığıyla liberal evrendeşçilikten (Kozmopolitanizm ) aslında dilsel olan bir ulusçuluğa dek pek çok siyasal yoruma açık olduğunu gösterir. Ancak bunun Üçüncü Reich sırasında faşizmle olan uzlaşması, Aydınlanmacı dayanaklarını köklü bir biçimde sorunsallaştıran bir etken olmuştur. 1930'lardaki Alman felsefesi erke yönelik talebiyle, İngiltere, Fransa ya da Kuzey Amerika'daki eşdeğerleriyle kıyaslandığında bir hayli farklılık gösteriyordu. Sonuç olarak, 1945'ten beri Almanya'daki liberal filozoflar, bilinçli olarak, Alman felsefesinin ulus ile devlet arasında özel bir ilişki yönündeki eski talebine karşı bir eğilim içine girerek, bunun yerine bir yurttaş olarak filozof bireyin, herhangi bir kimseden farksız olarak taşıdığı demokratik sorumluluğa dikkat çektiler. Kökenlerini Jaspers'in ilk savaş-sonrası yazılarında" bulan bu yaklaşım, Habermas'ın şu ısrarlı sözleriyle özetlenir: "Filozoflar bir ulusun öğretmenleri değildirler... mevcut tarihsel koşullar altında belli tipteki bir toplum için kurumlar tasarlama istiyorlarsa, ancak demokratik sürece birer yurttaş olarak dahil olan ya da belli bir uzmanlıkla bu sürece hizmet eden kimselere katılabilirler."

Habermas'a göre, başka yerlerde filozof-entelektüel ulamı altına sokuşturulan etkinlikler titiz bir ayrıma tabi tutulmalıdır. Bu ayrımda, tamamen bilgisel ya da entelektüelliğe özgü öğeler ile (ki burada felsefe hakimdir) her birinde ortak olan kamusal-demokratik sorumluluk ya da işlev ortaya çıkmalıdır. Bunun tuhaf birtakım sonuçları vardır: Rawls'un Theory of Justice'inin, kendisini ‘ahlaksal savların geçerli kılınacağı genel zemin için ya da kuralların açığa çıkarılması' işiyle sınırlamak yerine özel adalet ilkeleri ortaya koymaya çalıştığı için, felsefi bir yapıt olarak görülmemesi, gibi. Buna karşılık, ‘yurttaşlar arasındaki gündelik siyasal söylem'de felsefi bir boyut olduğunun kabul edilmemesi de buna dahildir. Ancak bu durumda, ‘yardımcılar' olarak filozoflardan nasıl yararlanılacağı ve özel uzmanlıklarının neyle ilişkilendirilebileceği açık değildir. Ancak uygulamada, dergilerde çıkan yazıları ve söyleşileri aracılığıyla Habermas, tam da geçerliliğini böylesine ısrarla reddettiği entelektüel filozof rolünü oynamıştır; özellikle de ulusal kimlik ya da devletin rolü ve yapısı gibi konular söz konusu olduğunda —1960'larda öğrenci gösterileri ile üniversitelerin demokratikleştirilmesi üzerine dönen tartışmalar, 1970'lerdeki terörizm konulu tartışmalar, 80'li yıllardaki Tarihçiler Tar tışması, daha sonra Alman birliği ile Körfez Savaşı konusundaki tartışmalar' Bu nedenle Alman tarihinden, felsefi uygulamanın kendi içinde yer alan ‘söylen ile aydınlanmanın iç içeliği' konusunda alınacak dersler olmakla birlikte bu tarihin, filozofun kamusal rolü karşısında belirleyici bir say ortaya koyduğu da tartışılır. Aslında Habermas'ın, siyasal bir kişilik olarak filozoftan duyduğu korku, onun, savaşmakla meşgul olduğu geleneğin en önemli öğretilerinden birini kabul etmesine bağlanır: Yani felsefenin belli türden savların mutlak birleştirici gücü olarak tanımlanmasına. Sanki toplumsal olanla bir kez karışınca felsefenin tüm yapabildiği onun üzerinde erk talep etmekmiş gibi. İçinde bulundukları toplumsal kalıplara bağlı olarak usun savlarının bu mantıkçı soyutlaması (ve korkulan yanlış somutlanması) tam da çağdaş Fransız ve son dönem Anglo-Amerikan felsefelerince sorgulanan şeydir. Bu sorgulama, yazınsal bir kişilik olarak entelektüel imgesiyle daha da perçinlenmiştir.

Habermas'ın, felsefenin ödevi konusundaki yazılarında entelektüelle re ilişkin bir söylemin bulunmayışı, egemen biçimiyle bu fikrin ulusal ve yazınsal kökenlerinden kaynaklanmaktadır. Felsefenin toplumsal işlevi konusundaki Alman tartışmaları bizi, derhal, Eflatun'un siyasal açıdan her yöne çekilebilen mirasına götürür: Toplum kuramı üzerine yapıtlar içinde Devlet, Nazi filozofları arasında, Nietzsche ya da Heidegger'in yapıtlarına kıyasla çok daha fazla rağbet görürdü' Entelektüeller konusundaki en çağdaş görüşün kökenleri oldukça tanıdık bir yapıta dayanmaktadır:Julien Benda'nın 1927 tarihli Trahison des Clercs(Bilginlerin ihaneti)ne. Batı'nın entelektüelin sorumluluğu konusundaki tartışmalarını o günden bu yana belirleyen terimlerin ortaya atıldığı kitap budur: Her türlü ulusal özgülcülük ya da toplumsal partizanlığı reddederek bir bütün olarak insanlığa hizmet etmek adına yürütülen destansı bir bireyselliğin evrensel ahlaksallığı. Bu terimler bugün Chomsky'nin kişiliğinde örneğini bulmuştur Avrupa'nın savaşlar arasında geçen buhranlı yıllarının vicdan azabı içindeki —felsefi çerçevesi açıkça laikleştirilmiş Hıristiyanlıktan başka bir şey olmayan— liberal insancıllığının bir ürünü olarak Benda'nın, entelektüellerin evrensel sorumluluklar taşıyan bir bireyler topluluğu olduğu yollu idealist görüşü (ondokuzuncu yüzyıl Rus ‘intelligentsia'sının bir uyarlaması), kendisini doğuran koşulları aşarak hala sarsılmaksı güç bir geleneğin zeminini oluşturmuştur. Benda'yı izleyen yazarlar (özellikle Sartre) entelektüelin özgürlüğüne ilişkin katı bir partizanlık ya da ‘sadakat' konusunda siyasal bir söyleme bağlanan varoluşsal bir söylem adına, onun soyut insancıllığını reddederek gerek kuramsal gerek de siyasal terimleriyle savaşmışlardır. Ama entelektüeli bütün bir insanlık için örnek bir kişilik haline getiren, evrensellik yönündeki o özgün ukdeye onlar da saplanmışlardı.

Ahlaksal olduğu kadar paradigmatik bir biçimde yazınsal (hatta teatral) bir kişilik olarak entelektüeli yaratan etken, bu örnekleme ukdesi olmuştur. Çünkü Habermas'ın belirttiği gibi kentsoylu kamu alanı, yani ayrıcalıklı entelektüel etkinlik alanı, tarihsel olarak, daha önceden var olan bir yazın kültürü alanının siyasal olarak yeniden işleyişe geçmesiyle ortaya çıkmıştır Habermas bu gelişimi, kendisinin ‘temsili kamusallık' adını verdiği ve Ortaçağ'ın ortaklaşa (corporate) kültürüyle özdeşleştirdiği şeyin ortadan kalkmasına bağlar. Öte yandan Benda için entelektüel, kamusallık ruhunun ahlaksal timsalinin ta kendisidir. Bu görüşün, entelektüellerin ‘onlarsız kapkara bir gece olacak dünyada birer gözcü görevi gördükleri' yollu toplumbilimsel bir yorumu, Benda'nm kitabıyla aşağı yukarı aynı sıralarda, Almanya'da, Karl Mannheim'ın İdeology and Utopia adlı kitabında işlenmiştir Mannheim'a göre, bir ‘tabaka' olarak entelektüellerin görece sınıfsızlığı, ‘toplumsal yaşama nüfuz eden bütün ilgileri kapsama' gücüne sahip ‘serbest bir zeka' (frei-schwebende Intelligenz) yaratmaktadır. ‘Bireşimlerin taşıyıcıları' olarak entelektüeller, ‘bütüne yönelik ilgi'ye karşılık gelen ‘bütüncül bakış açısı'nın tek temsilcileri olmuşlardır Ringer'in yeniden kurduğu ‘mandarin' geleneğinin yetkeciliğini daha tutucu köklerine taşıyan entelektüel işlev konusundaki bu tarz ortaklaşa evrensellik, Almanya'daki liberal geleneğe, Habermas'ın kamu tarihinde öngördüğünden daha yakındır Hegel'in Hukuk Felsefesi'nde devlet bürokrasisini ele alışının, Nietzscheci bilgikuramı bağlamındaki toplumbilimsel bir uzanımı olarak Mannheim'ın çalışması, özellikle 1950'lerdeki yeniden yapılanmanın teknokratik bağlamında etkili olmuştur: Hem ‘ideoloji'den köşe bucak kaçan Almanya'da hem de uzmanlar eliyle toplumsal tasarlama ideolojisine pozitivist bir katkı olarak Fabian geleneğine sızmanın mümkün olduğu (Mannheim'ın Nazilerden kaçarak sığındığı) Ingiltere'de. Bu, ‘her şeyi sorgulayıp hiçbir şeyi eleştirmeyen' bir bakış açısı nın ‘suya sabuna dokunmayan kuşkuculuğu'nu desteklediği gerekçesiyle Adorno tarafından sert bir saldırıya maruz kalmıştır. Yine de Mannheim ile diğer ortaklaşa evrenselcilerin, Hegel üzerinden Marx'la paylaştıkları noktayı da unutmamak gerekir. Marx, evrensel bir sınıf olarak Alman proleteryasına ilişkin yorumunda nasıl Hegel mantığının kavramsal yapısını büyük oranda korumuşsa, Gramsci'nin entelektüeller hakkındaki yapıtında da, sınıf terimleriyle ifade edilmemiş bile olsa, Hegel'in corporatism'ine rastlanır.Entelektüel temsilin ikilemleri (evrenselin bakış açısıyla özgül olanı, özgü! olanınkiyle evrenseli düşünmek) Adorno'nun, Mannheim'ın corporatism'inin sözde evrenselliğine yönelik eleştirisinde anıştırdığı kadar kolay çözülemez.
Habermas'ın kamu alanı üzerine olan yapıtında karşı çıktığı şey, demokratik büyüme ve kentsoylu bir modelin (ki bu, aslında, görünürde esinlendiği 18. yüzyıl İngiliz modelinden çok 19. yüzyıl Amerikan geleneğiyle benzeşmekteydi) dönüşümü adı altında hem tekilci hem de ahlaksalevrenselci biçimleriyle corporatism'dir Yine de, entelektüellerin corporatism'indeki genel sorun onların erk yönündeki taleplerinden kaynaklanıyorsa (feodal beyin temsili kamusallığı, başka mevkideki kimselerin respublica'dan dışlanmış olmasının bir sonucuydu), Benda'nın laik entelektüelinin temsili kamusallığı tam da onun resmi dayanaklı erkten uzak olmasından, siyasal erke sahip olmamasından kaynaklanmaktadır. Çünkü Benda'nın görüşü özünde bireyci bir görüştür. Burada, entelektüelin kaleminin ahlaksal gücü, yalnızca kamusal okur-yazarlık kurumlarına (temsil araçlarına) değil, çelişik bir biçimde, erksizlik imgesinin retorik gücüne de bağlıdır: Sadece ve sadece usun sınırları içinde olmak. Sartre'la ilgili olarak de Gaulle şu ünlü sözleri sarfetmiştir: "Kimse Voltaire'tutuklamaz"; oysa işin aslı şu ki, durum gerektiriyorsa genellikle herkes tutuklar. Bu açıdan, 19. yüzyılın sonunda Dreyfus'un savunması sırasında Fransa'da moda olup Soğuk Savaş dönemindeki muhalif kişiliğinde yeniden işlenen, ahlaksal bir kahraman olarak entelektüel kişiliği, siyasete derin bir ikircimle yaklaşmaktadır. Erkten dışlanmış olmak onun yaşam kaynağıdır. O halde, Kant'ın özgün sorunsal formülleştirmesinde varsayılan aydınlanmacı siyasal mutlakçılığı da geçersiz saydığımıza göre, entelektüel kendi ahlaksal değerlerini kamuya sergileyerek değişimi körüklemeyi nasıl başaracak Mutsuz Havel'i Çekoslovakya (sonraki adıyla Çek Cumhuriyeti) devlet başkanlığına iten istisnai tarihsel koşullar, sorunu çözmekten çok, daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir, çünkü erksizliğin gücü burada, toplumdaki yapısal değişimler karşısında güçsüz kalan resmi bir siyasal yetkenin erksizliğine dönüşmüştür. Bu durumda (direniş değil) istifa, içtenliğin bedeli olmaktadır, çünkü sorumluluğu yükleyip soruların muhatabı olarak göstereceğiniz başka bir kurulu yetke yoktur. Melankoli, entelektüelin özgün varoluşsal ruh hali olarak, başkaldırının yerini alır. Çek Heideggerciliği komünizm sonrası ülkelerde eski muhaliflerin tutunacakları bir ideoloji haline gelir.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst