- Katılım
- 18 Nis 2009
- Konular
- 3,900
- Mesajlar
- 29,926
- Online süresi
- 6h 7m
- Reaksiyon Skoru
- 2,507
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 17 Yıl 1 Ay 29 Gün
- Başarım Puanı
- 422
- MmoLira
- -1,517
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Can:
524.4 (+80 seviye başına)
Mana:
350.56 (+42 seviye başına)
Saldırı Gücü:
52 (+2.8 seviye başına)
Saldırı Hızı:
0.638 (+1.5% seviye başına)
Hareket Hızı:
325
Can Yenileme:
6.92 (+0.55 seviye başına)
Mana Yenileme:
6 (+0.8 seviye başına)
Zırh:
19.04 (+3 seviye başına)
Büyü Direnci:
30 (+0 seviye başına)
Kumlardan Doğan
Azir altın döşeli İmparatorluk Yolunda yürüdü. Shurimanın ilk hükümdarları olan atalarının devasa heykelleri, onun ilerleyişini seyrediyordu.
Şafak sökmeden hemen önceki yumuşak, loş ışık şehrini kapladı. Yukarıda hâlâ etrafı aydınlatan en parlak yıldızlar, doğan güneşle birlikte yakında kaybolacaktı. Gece göğü Azirin hatırladığı gibi değildi; takımyıldızların konumları değişmişti. Binyıl geride kalmıştı.
Azirin ağır hüküm asasının her adımda çıkardığı ses, yalnızlığı anlatan bir melodinin tek notası gibi başkentin boş sokaklarında yankılanıyordu.
Bu yolda son yürüdüğünde, arkasındaki on bin seçkin savaşçının uygun adım yürüyüşü ve halkın tezahüratı şehri inletmişti. Bu, onun en şanlı günü olacaktı, ancak bu şan ondan çalınmıştı.
Şimdi ise bir hayalet şehre bakıyordu. Halkına ne olmuştu?
Azir, imparatorlara yakışır bir hareketle yolun kenarındaki kumlara yükselmelerini ve canlı heykellere dönüşmelerini emretti. Bu, geçmişe dair bir görüntü, Shurimanın anılarının vücut bulmasıydı adeta.
Kumdan heykeller ileri baktı; başları, yarım fersah ötedeki Yükseliş Platformunun üzerinde asılı duran devasa Güneş Kursuna dönmüştü. Güneş Kursu, Azirin imparatorluğunun şanını ve kuvvetini ilan edercesine duruyordu; ama onu görecek kimse kalmamıştı. Aziri uyandıran ve onun soyundan gelen Shurimanın kızı gitmişti. Kızın çölde bir yerlerde olduğunu hissetti. Birbirlerine kan bağıyla bağlanmışlardı.
Azir İmparatorluk Yolunda ilerlerken, halkının kumdan hatıraları Güneş Kursunu işaret etti; yüzlerindeki neşeli ifadenin yerini korku almıştı. Ağızları sessiz bir çığlıkla açıldı. Dönüp kaçmaya, tökezleyip düşmeye başladılar. Azir hepsini ümitsiz bir sessizlik içinde izledi, halkının son anlarına çaresizce bir kez daha tanık oldu.
Görünmeyen bir enerji dalgasıyla yok oldular, toza dönüştüler ve rüzgâra kapılıp savruldular. Yükseliş töreninde ters giden ve tüm bu felakete yol açan şey neydi?
Azir dikkatini topladı. Daha kararlı adımlar atmaya başladı. Yükseliş Merdivenine ulaştı ve basamakları beşer beşer çıkmaya başladı.
Sadece en güvendiği askerleri, ruhban sınıfı üyeleri ve kraliyet soyundan gelenler merdivene ayak basabilirdi. Bu ayrıcalığa sahip kişilerin kumdan suretleri yolun iki yanına dizilmişti. Rüzgârda savrulmadan önce, yüzlerinde acı ve sessiz bir yakarışla yukarı baktılar.
Koşmaya başladı; basamakları hızla çıkarken pençeleri taş zemine saplanıyor, çentikler açıyordu. Kumdan figürler, o koşarken iki yanında yükselip, ardından tekrar dağılıyorlardı.
Basamakların tepesine ulaştı. Burada, son seyircileri gördü: en yakın yardımcıları, akıl hocaları, yüksek rahipler. Ailesi.
Dizlerinin üzerine çöktü. Tüm detaylarıyla mükemmel bir şekilde kumdan vücut bulmuş ailesi, içini acıtırcasına tam karşısındaydı. Karnında bebeğiyle karısı; hemen yanında annesinin elini tutmuş, utangaç kızı. Dimdik ayakta duran, yakında çocukluktan erkekliğe geçecek olan oğlu.
Azir, dehşet içinde suratlarının değiştiğini gördü. Olacakları bilse de, bakışlarını kaçıramadı. Kızı, yüzünü annesinin elbisesinin eteğine gömerken; oğlu, meydan okuyan bir haykırışla kılıcına uzandı. Karısınınsa gözleri, hissettiği çaresizlik ve üzüntü ile irileşmişti.
Görünmez felaket, onları yok oluşa sürükledi.
Buna katlanmak çok güçtü, ama Azirin gözleri ıslanmadı. Yükselişe ermiş hali, etraftaki hüzünlü tabloyu sonsuza dek dağıttı. Kalbi buruk, kendini ayağa kalkmaya zorladı. Soyu hayatta kalmıştı, emindi bundan. Ama nasıl?
Onu bekleyen son bir hatıra daha vardı.
İlerledi, Platforma bir basamak kala durdu ve kumların tekrar canlandırdığı o sahneyi yeniden izledi.
Kolları iki yana doğru açılmış, beli arkaya savrulmuş ölümlü bedeninin, Güneş Kursunun altında havaya yükselişini gördü. Bu anı hatırlıyordu. Güç, vücudunun içinden akarak geçmiş, benliğini kuşatarak onu ilahi kuvveti ile doldurmuştu.
Kumlar, yeni bir şekle büründü. Güvenilir kölesi, büyücüsü Xerathtı bu.
Dostunun dudaklarından, sessiz bir kelime döküldü. Azir, tıpkı camdanmış gibi paramparça oluşunu, bedeninin kum zerreleri halinde etrafa saçılışını seyretti.
Xerath dedi Azir, fısıltıyla.
Hainin suratında anlaşılamaz bir ifade vardı; ama Azirin görebildiği tek şey, bir katilin yüzüydü.
Bu nefrete ne sebep olmuştu? Azir bunu daha önce hiç fark etmemişti.
Xerathın kumdan sureti, Güneş Kursunun ona odaklanan enerjisi ile havada yükselmeye başladı. Yüksek muhafızlardan oluşan bir grup ona doğru atılsa da, çok geç kalmışlardı.
Acımasız bir kum dalgası etrafı sarıp sarmaladı ve Shurimanın son anlarını dağıtarak etrafa savurdu. Azir, geçmişinin giderek soluklaşan hatırasının ortasında, tek başına durdu.
Halkını öldüren buydu demek.
Arkasını döndü, tepesindeki Güneş Kursunun üzerine, yeni söken şafağın ilk ışıkları vuruyordu. Göreceğini görmüştü. Dönüşmüş Xerathın kumdan bedeni, ardında dağılıp yok oldu.
Doğan güneş, Azirin kusursuz, altın zırhı üzerinde etrafı kör eden bir ışıltıyla parladı. O anda, hainin hâlâ hayatta olduğunu anladı. Büyücünün özünü, etrafındaki havada hissedebiliyordu.
Elinin tek hareketiyle, Yükseliş Merdiveninin başladığı yerde seçkin savaşçılarından oluşan kumdan bir ordu yükseldi.
Xerath dedi, öfke dolu bir sesle. İşlediğin suçlar, cezasız kalmayacak.
524.4 (+80 seviye başına)
Mana:
350.56 (+42 seviye başına)
Saldırı Gücü:
52 (+2.8 seviye başına)
Saldırı Hızı:
0.638 (+1.5% seviye başına)
Hareket Hızı:
325
Can Yenileme:
6.92 (+0.55 seviye başına)
Mana Yenileme:
6 (+0.8 seviye başına)
Zırh:
19.04 (+3 seviye başına)
Büyü Direnci:
30 (+0 seviye başına)
Kumlardan Doğan
Azir altın döşeli İmparatorluk Yolunda yürüdü. Shurimanın ilk hükümdarları olan atalarının devasa heykelleri, onun ilerleyişini seyrediyordu.
Şafak sökmeden hemen önceki yumuşak, loş ışık şehrini kapladı. Yukarıda hâlâ etrafı aydınlatan en parlak yıldızlar, doğan güneşle birlikte yakında kaybolacaktı. Gece göğü Azirin hatırladığı gibi değildi; takımyıldızların konumları değişmişti. Binyıl geride kalmıştı.
Azirin ağır hüküm asasının her adımda çıkardığı ses, yalnızlığı anlatan bir melodinin tek notası gibi başkentin boş sokaklarında yankılanıyordu.
Bu yolda son yürüdüğünde, arkasındaki on bin seçkin savaşçının uygun adım yürüyüşü ve halkın tezahüratı şehri inletmişti. Bu, onun en şanlı günü olacaktı, ancak bu şan ondan çalınmıştı.
Şimdi ise bir hayalet şehre bakıyordu. Halkına ne olmuştu?
Azir, imparatorlara yakışır bir hareketle yolun kenarındaki kumlara yükselmelerini ve canlı heykellere dönüşmelerini emretti. Bu, geçmişe dair bir görüntü, Shurimanın anılarının vücut bulmasıydı adeta.
Kumdan heykeller ileri baktı; başları, yarım fersah ötedeki Yükseliş Platformunun üzerinde asılı duran devasa Güneş Kursuna dönmüştü. Güneş Kursu, Azirin imparatorluğunun şanını ve kuvvetini ilan edercesine duruyordu; ama onu görecek kimse kalmamıştı. Aziri uyandıran ve onun soyundan gelen Shurimanın kızı gitmişti. Kızın çölde bir yerlerde olduğunu hissetti. Birbirlerine kan bağıyla bağlanmışlardı.
Azir İmparatorluk Yolunda ilerlerken, halkının kumdan hatıraları Güneş Kursunu işaret etti; yüzlerindeki neşeli ifadenin yerini korku almıştı. Ağızları sessiz bir çığlıkla açıldı. Dönüp kaçmaya, tökezleyip düşmeye başladılar. Azir hepsini ümitsiz bir sessizlik içinde izledi, halkının son anlarına çaresizce bir kez daha tanık oldu.
Görünmeyen bir enerji dalgasıyla yok oldular, toza dönüştüler ve rüzgâra kapılıp savruldular. Yükseliş töreninde ters giden ve tüm bu felakete yol açan şey neydi?
Azir dikkatini topladı. Daha kararlı adımlar atmaya başladı. Yükseliş Merdivenine ulaştı ve basamakları beşer beşer çıkmaya başladı.
Sadece en güvendiği askerleri, ruhban sınıfı üyeleri ve kraliyet soyundan gelenler merdivene ayak basabilirdi. Bu ayrıcalığa sahip kişilerin kumdan suretleri yolun iki yanına dizilmişti. Rüzgârda savrulmadan önce, yüzlerinde acı ve sessiz bir yakarışla yukarı baktılar.
Koşmaya başladı; basamakları hızla çıkarken pençeleri taş zemine saplanıyor, çentikler açıyordu. Kumdan figürler, o koşarken iki yanında yükselip, ardından tekrar dağılıyorlardı.
Basamakların tepesine ulaştı. Burada, son seyircileri gördü: en yakın yardımcıları, akıl hocaları, yüksek rahipler. Ailesi.
Dizlerinin üzerine çöktü. Tüm detaylarıyla mükemmel bir şekilde kumdan vücut bulmuş ailesi, içini acıtırcasına tam karşısındaydı. Karnında bebeğiyle karısı; hemen yanında annesinin elini tutmuş, utangaç kızı. Dimdik ayakta duran, yakında çocukluktan erkekliğe geçecek olan oğlu.
Azir, dehşet içinde suratlarının değiştiğini gördü. Olacakları bilse de, bakışlarını kaçıramadı. Kızı, yüzünü annesinin elbisesinin eteğine gömerken; oğlu, meydan okuyan bir haykırışla kılıcına uzandı. Karısınınsa gözleri, hissettiği çaresizlik ve üzüntü ile irileşmişti.
Görünmez felaket, onları yok oluşa sürükledi.
Buna katlanmak çok güçtü, ama Azirin gözleri ıslanmadı. Yükselişe ermiş hali, etraftaki hüzünlü tabloyu sonsuza dek dağıttı. Kalbi buruk, kendini ayağa kalkmaya zorladı. Soyu hayatta kalmıştı, emindi bundan. Ama nasıl?
Onu bekleyen son bir hatıra daha vardı.
İlerledi, Platforma bir basamak kala durdu ve kumların tekrar canlandırdığı o sahneyi yeniden izledi.
Kolları iki yana doğru açılmış, beli arkaya savrulmuş ölümlü bedeninin, Güneş Kursunun altında havaya yükselişini gördü. Bu anı hatırlıyordu. Güç, vücudunun içinden akarak geçmiş, benliğini kuşatarak onu ilahi kuvveti ile doldurmuştu.
Kumlar, yeni bir şekle büründü. Güvenilir kölesi, büyücüsü Xerathtı bu.
Dostunun dudaklarından, sessiz bir kelime döküldü. Azir, tıpkı camdanmış gibi paramparça oluşunu, bedeninin kum zerreleri halinde etrafa saçılışını seyretti.
Xerath dedi Azir, fısıltıyla.
Hainin suratında anlaşılamaz bir ifade vardı; ama Azirin görebildiği tek şey, bir katilin yüzüydü.
Bu nefrete ne sebep olmuştu? Azir bunu daha önce hiç fark etmemişti.
Xerathın kumdan sureti, Güneş Kursunun ona odaklanan enerjisi ile havada yükselmeye başladı. Yüksek muhafızlardan oluşan bir grup ona doğru atılsa da, çok geç kalmışlardı.
Acımasız bir kum dalgası etrafı sarıp sarmaladı ve Shurimanın son anlarını dağıtarak etrafa savurdu. Azir, geçmişinin giderek soluklaşan hatırasının ortasında, tek başına durdu.
Halkını öldüren buydu demek.
Arkasını döndü, tepesindeki Güneş Kursunun üzerine, yeni söken şafağın ilk ışıkları vuruyordu. Göreceğini görmüştü. Dönüşmüş Xerathın kumdan bedeni, ardında dağılıp yok oldu.
Doğan güneş, Azirin kusursuz, altın zırhı üzerinde etrafı kör eden bir ışıltıyla parladı. O anda, hainin hâlâ hayatta olduğunu anladı. Büyücünün özünü, etrafındaki havada hissedebiliyordu.
Elinin tek hareketiyle, Yükseliş Merdiveninin başladığı yerde seçkin savaşçılarından oluşan kumdan bir ordu yükseldi.
Xerath dedi, öfke dolu bir sesle. İşlediğin suçlar, cezasız kalmayacak.



