- Katılım
- 25 Ocak 2013
- Konular
- 6,740
- Mesajlar
- 21,611
- Online süresi
- 2d 13h
- Reaksiyon Skoru
- 2,176
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 13 Yıl 4 Ay 19 Gün
- Başarım Puanı
- 509
- MmoLira
- 2,783
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Sorunlarım azalmamış aksine çoğalmıştı. Bu sebeple en yakın arkadaşımla buluşup hayıflanacaktım. Çünkü onlar -en yakın arkadaşlar- bunun için varlar. Belki yardımını isterdim, yapabilecek başka bir şey bulamamıştım ki.
Keşke ailemle aynı şehirde olsaydım o zaman kira parası derdim olmazdı, lanet!
Denizle telefonda konuşurken anlattığı yeri bulmaya çalışıyordum, arkadaşım berbat bir navigasyon cihazıdır da.
Ne diyorsun Allah aşkına? diye patladım sonunda. Yok köşe var mı, kırmızı meyveli ağacı gördün mü, orada sarı vosvos park edilmiş mi? Sokağın adını söylese bulacağım!
Beni dinlesene Ayşe! diyerek azarladı bir de beni. Dişlerimi dudaklarıma geçirirken içimden sabır mırıldanıyordum, bugün o kafeyi bulacağım, öyle ya da böyle!
Gördün mü mavi tabelalı kafeyi?
Ah be Deniz, keşke Su kafe desen daha kolay anlasam!
Gördüm, gördüm. diye homurdandıktan sonra kapattım telefonu. Boşuna dakikalar gitmesin canım değil mi? Telefonumu çantamın derinliklerine göndererek derin bir nefes aldım.
Haydi bakalım. Bu sefer ne gibi bir bela alacağım başıma?
Kapıyı yavaşça aralayarak en köşede oturmuş, boya olduğu belli olan kızıl saçlarla bana el sallayan Denize baktım. Direk adımlarımı o tarafa çevirdiğimde yanındakilere göz ucuyla dönmedim bile. Şu an dikkatim biraz sonra dalga geçeceğim arkadaşımdaydı.
Kızıl Denizden mi esinlendin? diyerek buluşmamızın ilk ve en iğrenç esprisini yaptım.
İsmi ve saçıyla dalga geçtiğimi umursamadan ayaklanıp sarılıverdi bana. Çantanı çaldırdığını duyunca çok üzüldüm! derken samimice yüzünü buruşturdu. Onu arayıp söyleyen bendim, dedikoducu arkadaşlarım yoktu, çok şükür.
Neyse oturalım anlatacağım ben sana. diyerek hemen karşısındaki sandalyeye yerleştim. Denizin gözleri omzumun üzerine kilitlendi, bakışları an be an özür dilercesine bir hal aldı. Ne olduğunu anlamak amacıyla geriye bakacaktım ki arkadaşımın sesini duydum. Yemin ederim burada olduğunu bilseydim seni çağırmazdım.
Kimden bahsettiğini anlamak için çok zeki olmaya gerek yoktu.
Gülce.
Lise hayatımı mahveden ve beni dalga konusu yapan, sebepsizce nefretini üzerime çektiğim o kız. Kolunda ise eski konuştuğum çocuk. Daha sevgili aşamasına geçmemiştik Allahtan! Masamızın yanında durduklarında içimdeki cazgır kız ayaklandı. Yine laf atacak ve cevabını alarak yanımdan uzaklaşacaktı.
Merhaba Ayşe Nur. dedi ağzını yayarak. Aslında kendiliğinden gelen sarışınlığı, dipsiz ela rengi gözleriyle çok tatlı birisiydi. Ah, kişiliği dış görünüşünü yok ediyordu tabii. Saçlarını maşayla şekillendirmiş, gözlerine eyeliner çekmişti.
Tamam, kıskançlık damarımı bastırabilirim.
Merhaba Gülce. dedim aynı şekilde başımı yana eğerek. Kaşlarıyla yanımdaki adamı işaret ettikten sonra Sevgilin mi yoksa? diye sordu. Dudaklarında beliren arsız gülüş bile niyetini belli etmişti.
Onun düşüncesi şu yöndeydi; evet diyecektim ve iki gün geçmeden Gülce onu tavlayacaktı. Tabii ki öyle bir aptallık yapmayacaktım. Tam ağzımı açacağım sırada sözümü kesti. Yoksa parayla mı tuttun?
Bugün buraya beni çağıran Deniz olmasa, yanında oturan adam da benimle tanıştıracağı yeni sevgilisi olmasa saçına yapışmıştım Gülce. Ne yazık! dedim dudaklarımın alayla iki yana kıvrılmasını sağlamaya çalışarak. Beni kendine benzetmen canımı yaktı.
Denizin işte bu kızım diye haykıran bakışlarını es geçtikten sonra yanımdaki adama döndüm. Koyu mavi gözleri şaşkınca tartışmamızı izliyor, kumral saçları ise dağınık duruyordu. Üzerine basit bir kot ve gözlerinin rengini daha da ortaya çıkaran beyaz-mavi çizgili bir tişört giymişti. Oldukça Tanıdık bir siması vardı.
Denizin arkadaşı olduğuna emindim, daha önce karşılaşmışızdır.
Bu adamın seninle ilgilenmesine imkân yok! diye parlayan Gülcenin ela gözleri yeşil tonuna çalmaya başlamıştı. Ki bu çok fazla öfkelendiğini ve küçük düştüğünü belli ediyordu. Birazdan saçıma yapışırsa şaşırmazdım. O kadar terbiyesiz ve düşük birisiydi ki!
Şanssızlığım yine ve yeniden beni bulmuş, koskoca İstanbulda binlerce kafenin arasında Gülcenin gittiği yere gelmiştik. Hem de aylar sonra ilk görüşümdü onu!
Ayrıca adamın bana alıcı gözle baktığına bile şüpheliydim. Tanışamamıştık ki! Sağ olsun Gülce ortamımızı bozmaya gelmişti. Yanımızda duran iki adam tek kelime etmeden gergince beklemeye devam ettiler.
Senin keçiler gelmiş yine. diyerek önüme döndüm. Onunla daha fazla muhatap olarak arkadaşımın hevesini kırmaya niyetim yoktu.
Ayşe Nur! diye bağırarak elini hırsla masaya çarptı. Etraftaki tüm bakışları üzerimize topladığımızı fark edince önüne geçemediğim öfkem baş gösterdi. Ne ulan ne? diye atarlandım.
Sessiz kalmaya çalışmıştım, Deniz bunu biliyordu.
Söyle! Söyle de git artık başımızdan. Yeterince gerginlik kaynağı oldun. Bari senden sonra günümüz mutlu geçsin!
Dediklerim onu sindirmemiş aksine hırsını alevlendirmişti. Bu adamı üfürükçüyle kendine bağlattırdın değil mi? Yoksa imkânı yok seninle işi olmaz.
Gerçekten anlamıyordum, neden dönüp dolaştırıp lafı karşımdaki adama getiriyor? Yanındaki konuştuğum ve şu an adını hatırlamadığım kişiyi belirginleştirebilmek amacıyla mı?
Yo, gayet de işi olur. Hatta onlar iki aydır sevgili!
Ağzımı küfür etmek için aralamıştım ama konuşamadım. Benden önce davranan Deniz gururla çenesini dikleştirdi. İkinci kez yanıma dönüp baktığımda adamın irileşmiş gözlerle muhabbetimizi dinlediğini anladım. Hay şansıma da, Denize de edeyim!
Gülce fazladan tek kelime edemeden dudaklarını dişledi ve saçını geriye atarak yanımızdan uzaklaştı. Onun kıvırtarak ilerleyen bedenine bakarken içimde kabaran duygular tiksinti ve Denize karşı beslediğim sonsuz nefretti.
Beni rezil etmişti, sağ olsun!
Geriye şaşırmış bir ben, ne olduğunu anlamamış yabancı, öfkeyle dudaklarından birkaç kelime kaçıran utanmış en yakın arkadaş ve son olarak o en yakın arkadaşın şaşkaloza dönmüş sevgilisi olarak kalakaldık.
İlk kendini toplayan daima olduğun gibi Denizdi. Tek suçu; yanımdaki sandalyede oturmak olan adama mahcupça gülümseyerek Özür dilerim. dedi. Sürekli Ayşeyi aşağılayınca dayanamadım.
Sorun değil. diye cevap verdi yanımdaki yabancı. Ardından bakışlarımız kesişti. Yok, ben bu adamı bir yerlerde gördüğüme eminim. Sanki ne düşündüğümü hissetmişçesine Sizinle daha önce karşılaşmış mıydık? diye sordu.
Bilemiyorum. dedim hararetle. Bende sizi bir yerden çıkaracağımı-
Telefon hırsızı!
Cümlemi yarıda keserek işaret parmağıyla beni gösterip bağırıverdi. İçimden ona küfür yağdırırken ah be canım sen yanlış geldin, ben hırsız değilim, hırsız benim çantayı çalan demek geçse de sadece boğazımı temizledim.
Efendim?
Sen o gece dirseğini burnuma vurup telefonu çalmaya çalışan kadınsın.
O an bütün olayların başladığı geceyi hatırlamıştım zaten. Tek kişilik telefon kulübesine birlikte girdiğimiz adam. Ne hoş bir tesadüf. Yuh be adam! diye homurdandım nazikliği kenara bırakarak. Telefon hırsızıymış! Aklından zorun mu var? Devlet malı o be! Dikmişler oraya telefon kulübesini. Hırsız diyor bir de. Ayıp vallahi çok ayıp!
Birazdan yaşlı teyzeler gibi dizlerime vurarak cık, cık, cık dersem şaşırmayın.
Deniz kocaman olmuş gözleriyle ikimizin hararetli tartışmasını izliyor, mantık çerçevesine yerleştirmeye çalışıyordu.
Siz tanışıyor musunuz?
Evet!
Hayır!
Tabii ki ben olumsuz, yanımdaki bana telefon hırsızı diyen öküz ise olumlu cevap vermişti. Ben ne olduğunu anlatayım! diyerek konuşmasına izin vermedim. Saçma sapan anlatıp beni hem en yakın arkadaşıma hem de en yakın arkadaşımın sevgilisine rezil edecekti!
Çantamı çaldırdım ya ben. Onun üstüne polise gidecektim, yakınlarda karakol yok dediler. Cebindeki telefon kartını bulunca daldım bir parka. Amacım; polisi arayıp çantamı çaldırdığımı söylemek. Tam adım atacağım kulübeye, manyağın teki durdurdu beni.
Manyağın teki derken kaşlarımla yanımda oturan kişiyi işaret etmiştim. Sinirlendim ben de tabii. Acil işi olduğunu söyledi, bende benimkinin daha acil olduğunu. Neyse ufak bir tartışma yaşadık ve ben asaletimden dolayı kulübeyi ona bırakarak çıkıp gittim.
Deniz alayla kaşlarını kaldırınca gözlerimi devirdim. Olayı ben açısı bu kadardı kardeşim!
Hı tabii. Bacağıma tekme atıp dirseğiyle burnumu kanatan dedendi değil mi? diyerek çirkinleşti yanımdaki adını öğrenmediğim adam.
Denizin erkek arkadaşının gözleri korkuyla bana dönünce içimden ona küfür ettim.
Bana kira paramı ödemeyi teklif ettin! diye çemkirdim. Ne kadar incindiğimi tahmin edebilir misin?
Ne kadar berbat bir insansam yardım etmeyi teklif etmişim! diye homurdandığında birazcık utandım. Şartlar öyle değildi, diyerek kendimi savunmaya çalıştım.
Her neyse! diyerek ortamı yumuşatmak adına adım attı Deniz. Hadi şimdi bir şeyler yiyelim.
İkimizde özellikle karar almış gibi sustuk. Ben yönümü diğer tarafa doğru çevirdim ve diğer masaları izlemeye başladım. Hayatımın en berbat gecelerinden birini paylaştığım yabancıyla tekrar karşılaşmakta vardı kaderim de! Şu an rap bile yapabilirim, o ruh halindeyim!
Garson gelip ne alacağımızı sorunca bir süre düşündüm.
Kaşarlı simit!
Kaşarlı simit!
Aynı anda konuştuğumuzdan olsa gerek biraz kıllanmıştım. Işık hızıyla kafamı ona doğru çevirdim. Benimle dalga mı geçiyor yoksa ciddi mi onu anlamayı denemiştim. Benimkine benzer bir şaşkınlığı o da yaşıyordu.
Hı, aynı şeyi mi sipariş ettik şimdi? Gereksiz adam. Kalkıp gitseydi ya!
İki kaşarlı simit. Başka bir şey var mı? diye sordu garson hevesle masamıza bakarak.
Ayran. dememle onun Çay. demesi bir oldu. Heh, en azından içecekleri aynı söyleyip daha fazla rezil olmadık. Deniz ve sevgilisi hiçbir şey istememişti. Garson yanımızdan ayrılınca rahatlayabildim.
Bir süre sonra gözünü kırpmaya başladı Deniz. Tikin mi şey yaptı? diye sorarak arkadaşıma doğru eğilmiştim.
Aslında bana kaş-göz yaptığını anlamıştım fakat fark etmemiş rolü yapıyordum. Dönüp yanımdaki adamla tanışamam yani! Hem tekme attım hem de dirseğimle burnunu kanattım, lütfen.
Tanıştırayım. Ayşe Nur, Oğuz ve Tarık
Hepimizi tek tek eşleştirmeden tanıştırdığı için minnettardım. Ortaya başımı salladım, ne yapayım başka? Oğuz bana gülümsedi, Tarık denen öküz ise takmadı bile!
Aman canım, bana ne?
Kaşarlı simitlerimiz geldiğinde çevreme bakınmadan yemeğimle bütünleştim. Sıcacık hamurun, yumuşak kaşarla olan uyumu mükemmeldi. Bir de yeni çıkarmışlar fırından. Değmeyin keyfime.
Tam en güzel anlardayım, yanımdaki arkadaşın telefonu çalmaya başladı. Tarık kısa bir fısıltılı konuşmanın ardından Ben kaçar! dedi. Ayağa kalkarak Denizi yanağından öptü ve Oğuzun omzunu dostane tavrıyla sıktı. Ardından bana döndü.
En nefret ettiğim o an.
El mi sıkışacağız, yanaktan öpüşüp görüşürüz mü diyeceğiz yoksa sadece çıkıp gidecek mi? Şimdi ben elimi uzatsam, sıkmazsa kötü olur. Aslında ben ondan iğnelemeli, imalı bir laf bekliyordum. Ki beklenen atak geldi!
Vurdu, gol oldu, sayın seyirciler.
Kendi kendine laf dalaşına girebilen nadir insanlardan biriyim, bunu da not düşelim kenara bir yere.
Umarım bir daha görüşmeyiz.
Keşke ailemle aynı şehirde olsaydım o zaman kira parası derdim olmazdı, lanet!
Denizle telefonda konuşurken anlattığı yeri bulmaya çalışıyordum, arkadaşım berbat bir navigasyon cihazıdır da.
Ne diyorsun Allah aşkına? diye patladım sonunda. Yok köşe var mı, kırmızı meyveli ağacı gördün mü, orada sarı vosvos park edilmiş mi? Sokağın adını söylese bulacağım!
Beni dinlesene Ayşe! diyerek azarladı bir de beni. Dişlerimi dudaklarıma geçirirken içimden sabır mırıldanıyordum, bugün o kafeyi bulacağım, öyle ya da böyle!
Gördün mü mavi tabelalı kafeyi?
Ah be Deniz, keşke Su kafe desen daha kolay anlasam!
Gördüm, gördüm. diye homurdandıktan sonra kapattım telefonu. Boşuna dakikalar gitmesin canım değil mi? Telefonumu çantamın derinliklerine göndererek derin bir nefes aldım.
Haydi bakalım. Bu sefer ne gibi bir bela alacağım başıma?
Kapıyı yavaşça aralayarak en köşede oturmuş, boya olduğu belli olan kızıl saçlarla bana el sallayan Denize baktım. Direk adımlarımı o tarafa çevirdiğimde yanındakilere göz ucuyla dönmedim bile. Şu an dikkatim biraz sonra dalga geçeceğim arkadaşımdaydı.
Kızıl Denizden mi esinlendin? diyerek buluşmamızın ilk ve en iğrenç esprisini yaptım.
İsmi ve saçıyla dalga geçtiğimi umursamadan ayaklanıp sarılıverdi bana. Çantanı çaldırdığını duyunca çok üzüldüm! derken samimice yüzünü buruşturdu. Onu arayıp söyleyen bendim, dedikoducu arkadaşlarım yoktu, çok şükür.
Neyse oturalım anlatacağım ben sana. diyerek hemen karşısındaki sandalyeye yerleştim. Denizin gözleri omzumun üzerine kilitlendi, bakışları an be an özür dilercesine bir hal aldı. Ne olduğunu anlamak amacıyla geriye bakacaktım ki arkadaşımın sesini duydum. Yemin ederim burada olduğunu bilseydim seni çağırmazdım.
Kimden bahsettiğini anlamak için çok zeki olmaya gerek yoktu.
Gülce.
Lise hayatımı mahveden ve beni dalga konusu yapan, sebepsizce nefretini üzerime çektiğim o kız. Kolunda ise eski konuştuğum çocuk. Daha sevgili aşamasına geçmemiştik Allahtan! Masamızın yanında durduklarında içimdeki cazgır kız ayaklandı. Yine laf atacak ve cevabını alarak yanımdan uzaklaşacaktı.
Merhaba Ayşe Nur. dedi ağzını yayarak. Aslında kendiliğinden gelen sarışınlığı, dipsiz ela rengi gözleriyle çok tatlı birisiydi. Ah, kişiliği dış görünüşünü yok ediyordu tabii. Saçlarını maşayla şekillendirmiş, gözlerine eyeliner çekmişti.
Tamam, kıskançlık damarımı bastırabilirim.
Merhaba Gülce. dedim aynı şekilde başımı yana eğerek. Kaşlarıyla yanımdaki adamı işaret ettikten sonra Sevgilin mi yoksa? diye sordu. Dudaklarında beliren arsız gülüş bile niyetini belli etmişti.
Onun düşüncesi şu yöndeydi; evet diyecektim ve iki gün geçmeden Gülce onu tavlayacaktı. Tabii ki öyle bir aptallık yapmayacaktım. Tam ağzımı açacağım sırada sözümü kesti. Yoksa parayla mı tuttun?
Bugün buraya beni çağıran Deniz olmasa, yanında oturan adam da benimle tanıştıracağı yeni sevgilisi olmasa saçına yapışmıştım Gülce. Ne yazık! dedim dudaklarımın alayla iki yana kıvrılmasını sağlamaya çalışarak. Beni kendine benzetmen canımı yaktı.
Denizin işte bu kızım diye haykıran bakışlarını es geçtikten sonra yanımdaki adama döndüm. Koyu mavi gözleri şaşkınca tartışmamızı izliyor, kumral saçları ise dağınık duruyordu. Üzerine basit bir kot ve gözlerinin rengini daha da ortaya çıkaran beyaz-mavi çizgili bir tişört giymişti. Oldukça Tanıdık bir siması vardı.
Denizin arkadaşı olduğuna emindim, daha önce karşılaşmışızdır.
Bu adamın seninle ilgilenmesine imkân yok! diye parlayan Gülcenin ela gözleri yeşil tonuna çalmaya başlamıştı. Ki bu çok fazla öfkelendiğini ve küçük düştüğünü belli ediyordu. Birazdan saçıma yapışırsa şaşırmazdım. O kadar terbiyesiz ve düşük birisiydi ki!
Şanssızlığım yine ve yeniden beni bulmuş, koskoca İstanbulda binlerce kafenin arasında Gülcenin gittiği yere gelmiştik. Hem de aylar sonra ilk görüşümdü onu!
Ayrıca adamın bana alıcı gözle baktığına bile şüpheliydim. Tanışamamıştık ki! Sağ olsun Gülce ortamımızı bozmaya gelmişti. Yanımızda duran iki adam tek kelime etmeden gergince beklemeye devam ettiler.
Senin keçiler gelmiş yine. diyerek önüme döndüm. Onunla daha fazla muhatap olarak arkadaşımın hevesini kırmaya niyetim yoktu.
Ayşe Nur! diye bağırarak elini hırsla masaya çarptı. Etraftaki tüm bakışları üzerimize topladığımızı fark edince önüne geçemediğim öfkem baş gösterdi. Ne ulan ne? diye atarlandım.
Sessiz kalmaya çalışmıştım, Deniz bunu biliyordu.
Söyle! Söyle de git artık başımızdan. Yeterince gerginlik kaynağı oldun. Bari senden sonra günümüz mutlu geçsin!
Dediklerim onu sindirmemiş aksine hırsını alevlendirmişti. Bu adamı üfürükçüyle kendine bağlattırdın değil mi? Yoksa imkânı yok seninle işi olmaz.
Gerçekten anlamıyordum, neden dönüp dolaştırıp lafı karşımdaki adama getiriyor? Yanındaki konuştuğum ve şu an adını hatırlamadığım kişiyi belirginleştirebilmek amacıyla mı?
Yo, gayet de işi olur. Hatta onlar iki aydır sevgili!
Ağzımı küfür etmek için aralamıştım ama konuşamadım. Benden önce davranan Deniz gururla çenesini dikleştirdi. İkinci kez yanıma dönüp baktığımda adamın irileşmiş gözlerle muhabbetimizi dinlediğini anladım. Hay şansıma da, Denize de edeyim!
Gülce fazladan tek kelime edemeden dudaklarını dişledi ve saçını geriye atarak yanımızdan uzaklaştı. Onun kıvırtarak ilerleyen bedenine bakarken içimde kabaran duygular tiksinti ve Denize karşı beslediğim sonsuz nefretti.
Beni rezil etmişti, sağ olsun!
Geriye şaşırmış bir ben, ne olduğunu anlamamış yabancı, öfkeyle dudaklarından birkaç kelime kaçıran utanmış en yakın arkadaş ve son olarak o en yakın arkadaşın şaşkaloza dönmüş sevgilisi olarak kalakaldık.
İlk kendini toplayan daima olduğun gibi Denizdi. Tek suçu; yanımdaki sandalyede oturmak olan adama mahcupça gülümseyerek Özür dilerim. dedi. Sürekli Ayşeyi aşağılayınca dayanamadım.
Sorun değil. diye cevap verdi yanımdaki yabancı. Ardından bakışlarımız kesişti. Yok, ben bu adamı bir yerlerde gördüğüme eminim. Sanki ne düşündüğümü hissetmişçesine Sizinle daha önce karşılaşmış mıydık? diye sordu.
Bilemiyorum. dedim hararetle. Bende sizi bir yerden çıkaracağımı-
Telefon hırsızı!
Cümlemi yarıda keserek işaret parmağıyla beni gösterip bağırıverdi. İçimden ona küfür yağdırırken ah be canım sen yanlış geldin, ben hırsız değilim, hırsız benim çantayı çalan demek geçse de sadece boğazımı temizledim.
Efendim?
Sen o gece dirseğini burnuma vurup telefonu çalmaya çalışan kadınsın.
O an bütün olayların başladığı geceyi hatırlamıştım zaten. Tek kişilik telefon kulübesine birlikte girdiğimiz adam. Ne hoş bir tesadüf. Yuh be adam! diye homurdandım nazikliği kenara bırakarak. Telefon hırsızıymış! Aklından zorun mu var? Devlet malı o be! Dikmişler oraya telefon kulübesini. Hırsız diyor bir de. Ayıp vallahi çok ayıp!
Birazdan yaşlı teyzeler gibi dizlerime vurarak cık, cık, cık dersem şaşırmayın.
Deniz kocaman olmuş gözleriyle ikimizin hararetli tartışmasını izliyor, mantık çerçevesine yerleştirmeye çalışıyordu.
Siz tanışıyor musunuz?
Evet!
Hayır!
Tabii ki ben olumsuz, yanımdaki bana telefon hırsızı diyen öküz ise olumlu cevap vermişti. Ben ne olduğunu anlatayım! diyerek konuşmasına izin vermedim. Saçma sapan anlatıp beni hem en yakın arkadaşıma hem de en yakın arkadaşımın sevgilisine rezil edecekti!
Çantamı çaldırdım ya ben. Onun üstüne polise gidecektim, yakınlarda karakol yok dediler. Cebindeki telefon kartını bulunca daldım bir parka. Amacım; polisi arayıp çantamı çaldırdığımı söylemek. Tam adım atacağım kulübeye, manyağın teki durdurdu beni.
Manyağın teki derken kaşlarımla yanımda oturan kişiyi işaret etmiştim. Sinirlendim ben de tabii. Acil işi olduğunu söyledi, bende benimkinin daha acil olduğunu. Neyse ufak bir tartışma yaşadık ve ben asaletimden dolayı kulübeyi ona bırakarak çıkıp gittim.
Deniz alayla kaşlarını kaldırınca gözlerimi devirdim. Olayı ben açısı bu kadardı kardeşim!
Hı tabii. Bacağıma tekme atıp dirseğiyle burnumu kanatan dedendi değil mi? diyerek çirkinleşti yanımdaki adını öğrenmediğim adam.
Denizin erkek arkadaşının gözleri korkuyla bana dönünce içimden ona küfür ettim.
Bana kira paramı ödemeyi teklif ettin! diye çemkirdim. Ne kadar incindiğimi tahmin edebilir misin?
Ne kadar berbat bir insansam yardım etmeyi teklif etmişim! diye homurdandığında birazcık utandım. Şartlar öyle değildi, diyerek kendimi savunmaya çalıştım.
Her neyse! diyerek ortamı yumuşatmak adına adım attı Deniz. Hadi şimdi bir şeyler yiyelim.
İkimizde özellikle karar almış gibi sustuk. Ben yönümü diğer tarafa doğru çevirdim ve diğer masaları izlemeye başladım. Hayatımın en berbat gecelerinden birini paylaştığım yabancıyla tekrar karşılaşmakta vardı kaderim de! Şu an rap bile yapabilirim, o ruh halindeyim!
Garson gelip ne alacağımızı sorunca bir süre düşündüm.
Kaşarlı simit!
Kaşarlı simit!
Aynı anda konuştuğumuzdan olsa gerek biraz kıllanmıştım. Işık hızıyla kafamı ona doğru çevirdim. Benimle dalga mı geçiyor yoksa ciddi mi onu anlamayı denemiştim. Benimkine benzer bir şaşkınlığı o da yaşıyordu.
Hı, aynı şeyi mi sipariş ettik şimdi? Gereksiz adam. Kalkıp gitseydi ya!
İki kaşarlı simit. Başka bir şey var mı? diye sordu garson hevesle masamıza bakarak.
Ayran. dememle onun Çay. demesi bir oldu. Heh, en azından içecekleri aynı söyleyip daha fazla rezil olmadık. Deniz ve sevgilisi hiçbir şey istememişti. Garson yanımızdan ayrılınca rahatlayabildim.
Bir süre sonra gözünü kırpmaya başladı Deniz. Tikin mi şey yaptı? diye sorarak arkadaşıma doğru eğilmiştim.
Aslında bana kaş-göz yaptığını anlamıştım fakat fark etmemiş rolü yapıyordum. Dönüp yanımdaki adamla tanışamam yani! Hem tekme attım hem de dirseğimle burnunu kanattım, lütfen.
Tanıştırayım. Ayşe Nur, Oğuz ve Tarık
Hepimizi tek tek eşleştirmeden tanıştırdığı için minnettardım. Ortaya başımı salladım, ne yapayım başka? Oğuz bana gülümsedi, Tarık denen öküz ise takmadı bile!
Aman canım, bana ne?
Kaşarlı simitlerimiz geldiğinde çevreme bakınmadan yemeğimle bütünleştim. Sıcacık hamurun, yumuşak kaşarla olan uyumu mükemmeldi. Bir de yeni çıkarmışlar fırından. Değmeyin keyfime.
Tam en güzel anlardayım, yanımdaki arkadaşın telefonu çalmaya başladı. Tarık kısa bir fısıltılı konuşmanın ardından Ben kaçar! dedi. Ayağa kalkarak Denizi yanağından öptü ve Oğuzun omzunu dostane tavrıyla sıktı. Ardından bana döndü.
En nefret ettiğim o an.
El mi sıkışacağız, yanaktan öpüşüp görüşürüz mü diyeceğiz yoksa sadece çıkıp gidecek mi? Şimdi ben elimi uzatsam, sıkmazsa kötü olur. Aslında ben ondan iğnelemeli, imalı bir laf bekliyordum. Ki beklenen atak geldi!
Vurdu, gol oldu, sayın seyirciler.
Kendi kendine laf dalaşına girebilen nadir insanlardan biriyim, bunu da not düşelim kenara bir yere.
Umarım bir daha görüşmeyiz.



