- Katılım
- 1 May 2009
- Konular
- 9,746
- Mesajlar
- 20,749
- Çözüm
- 3
- Online süresi
- 29d 15h
- Reaksiyon Skoru
- 7,326
- Altın Konu
- 211
- Başarım Puanı
- 559
- MmoLira
- 11,934
- DevLira
- 18
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
KULLANDIĞIMIZ YÖNTEME DAİR: Küba siyasal sistemini incelerken birbirini tamamlayabileceğini düşündüğümüz iki yöntemi bir arada kullanacağız. Öncelikle; salt Küba siyasal sisteminin değil tüm diğer sistemlerin de bütünlüklü bir biçimde analiz edilmesine elverişli bir yöntem oluşu itibariyle, Küba siyasal-toplumsal hayatının önemli dönemeçlerinden hareketle dönemlemeye başvuracağız.
Kabaca; devrim öncesi, devrim süreci ve devrim sonrası şeklinde incelenecek bu dönemler çerçevesinde, tarihten ve onun bir alt disiplini olan kronolojiden önemli ölçüde yardım alacak ve tarihsel arka plana dayanarak, siyasal kırılma süreçlerine ışık tutmaya çalışacağız. Ancak bu yöntemin; dönemler arası bağlantıları yeterince kuramadığı ve dönemlerin ardındaki toplumsal yapıya yeterince değinemediği takdirde, dönemleri ciddi biçimde birbirinden koparma riskini de taşıdığını düşündüğümüz için, ikinci bir bakışın da ilkiyle bir arada kullanılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu çerçevede; siyasal kırılma dönemlerinin birbirleriyle olan ilişkisini kavrayabilmek için, yine tarihsel süreç içerisinde toplumsal sistemin diğer alt sistemlerine de sık sık atıfta bulunacağız. Dolayısıyla siyasal sistemi doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyen ve ondan etkilenen ekonomik, sosyal ve kültürel yapıyı da incelemeye çalışacağız. Ve elbetteki tüm sistemler için genel ve fakat Küba siyasal sistemi için özel bir öneme sahip olduğunu düşündüğümüz, uluslararası(dış) çevrenin sistem üzerindeki etkilerine de sıkça değineceğiz. Böylece; Küba siyasal sistemini, mekanik bir şekilde salt iktidar değişimleri tarihine ya da idealist biçimde liderlerin kahramanlıklarının ya da katliamlarının tarihine indirgemekten önemli ölçüde uzaklaşacağımızı umuyoruz.
DEVRİM ÖNCESİ DÖNEM
İspanyollar ve Kübanın Bağımsızlığı: Fransız Devriminin rüzgarlarını Antillerle taşıyan Toussaint Louvertureün ayaklanması sayesinde, Haitide kölelik 18.yüzyıl sonunda kaldırılır ve hatta özgür bir siyah cumhuriyeti ilan edilirken, Kübada kölelik ancak 19.yyın sonlarında kaldırıldı. Ama özellikle toplumsal ve tarımsal sorunlar devam etti. Tarımsal üretim kahve ve şekerde yoğunlaştı. Küba İspanyolların egemenliğinden kurtulan son Latin Amerika ülkesi olurken aynı zamanda 19.yüzyıl sonlarından itibaren yükselmekte olan ABD emperyalizminin yöneldiği ilk hedef olacak ve çevresindeki diğer adalarla birlikte ABD hegemonyası altına düşecekti.
A.B.Dnin güneyinde Meksikaya doğru uzanan Küba ve bölgede yer alan diğer adalar, sömürgecilerin gelişiyle yerli halkların ortadan kalkışına ve Afrikadan getirilen siyah kölelerin el emeği ile oluşturulan büyük ekim alanlarının doğuşuna tanık oldu. İthal edilen köleler şeker plantasyonlarında günde 20 saat çalıştırılıyor, tütün ve meyve üreticileri de şeker üretimine katılmak zorunda bırakılıyordu. Daha 1792de, hayvancılık iflas ettiği için, kısa bir süre önce ihraç maddesi olan kurutulmuş et ithal edilmeye başlanmıştır.
İspanyanın adaya verdiği önem ve şeker sanayinin yaygınlaşması sonucu siyah nüfusun artışının bir siyah ayaklanmasına yol açacağı korkusu Kübanın yüzyıl başına kadar İspanyaya bağımlı kalmasını kolaylaştırdı. Egemen sınıflar çoğunlukla İspanyol sömürgesi olmayı bir siyah cumhuriyeti olmaya tercih ediyorlardı.
Öte yandan; dünya piyasasının 1850lerin sonunda girdiği bunalım, etkisini Kübada da gösterdi. Kahve ve şeker fiyatlarındaki büyük düşüş bir yandan köleliği bir yük haline getirirken, öte yandan İspanyol egemenliğinin de tartışılmasına yol açtı. 1868de, Kübanın daha sonra ihtilal kaynağı haline gelecek olan Oriente bölgesinde Carlos Manuel de Cespedes adında bir toprak sahibi, köleliği kaldırdığını ilan ederken aynı zamanda Kübanın da bağımsızlığını ilan etti. Bu olay Kübadaki egemen gruplarla, İspanyol yönetimi arasında uzun süredir devam etmekte olan çelişki ve çatışmaların vardığı doğal bir sonuçtu. İspanyaya karşı ayaklanan büyük toprak sahipleri siyahları silahlandırdı. İspanyollarla isyancılar arasındaki savaş on yıl kadar sürdü ve 1878de Zanjon Anlaşması imzalandı. Kübalılar bu anlaşmayla hiçbir zaman uygulanmayacak olan bazı kısmi haklar elde edebilmişlerdi.
Amerikan Müdahaleciliği ve İşgali: ABD daha 1823de Kübanın İspanyol egemenliğinden koparılarak kendisi ile birleşmesini istiyordu. Amerikan müdahalesi tehdidi, İspanyolları yumuşatarak Kübaya yönetsel özerklik tanımalarını sağladı. 1880lerin sonunda ise, Amerikan sermayesi kahve ve şeker kamışı üretimi yapılan madenlerin yer aldığı toprakları kapatmaya başladı. Kısa sürede tütün üretimi ABDnin denetimine girdi. Öyle ki, Havanadaki sigara fabrikaları, işlemek için tütünü yeniden ithal etmek zorunda kaldılar. ABD bir yanda da adayı kendisine satması için İspanyaya sürekli baskı yapmaktaydı.
ABD; 1898de İspanyaya savaş ilan etti ve hemen ardından İspanyol yönetim merkezini ele geçirdi. Böylece ada tamamen Amerikalıların denetimi altına girdi. Kübayı bir Amerikan eyaleti haline getirmek yüksek maliyetli olacağından sözde bağımsızlıkla Amerikan sömürgesi haline getirildi. 1901de Amerikan tarzı başkanlığı öngören bir anayasa onaylandı. Amerikaya Kübada 99 yıl süreyle Guantanamoda bir üs bulundurma hakkı tanındı. Bu, ABDnin Kübayı kurtarmasının bir bedeli idi ve bu üssü Küba Devrimi bile adadan söküp atamayacaktı1.
İşte tam bu noktada bir parantez açmak gerekiyor. 1901 yılı, Küba tarihindeki önemli siyasal kırılmalardan birini teşkil etmektedir. Kübalılar; İspanyol egemenliğinden daha yeni kurtulmuşken, sözde bağımsızlık yoluyla ABD sömürgesi haline gelmiştir. Bu yöntem; Küba gibi az gelişmiş, geleneksel tarım toplumlarının gelişmiş devletler eliyle-zoruyla kapitalistleştirilmesi ve tüm ekonomik kaynaklarının sömürülmesi politikasının açık bir göstergesidir. Aynı zamanda diğer klasik sömürgeleştirme politikalarının hem bir benzeridir, hem de ondan çeşitli özellikleriyle ayrılır. Amerika bu kez önce işgal etmiş ancak özellikle ekonomik alandaki sömürü ilişkilerini yeterince tesis ettikten ve egemenliğini kesin olarak ilan ettikten sonra, siyasal iktidarını bir anlamda kendisinin desteklediği yerlilere teslim etmiştir. Bu oldukça önemlidir çünkü Kübanın (ve aslında diğer pek çok Latin Amerika ülkesinin) bundan sonraki tarihinde, bu egemenliğin izlerine ve etkilerine sık sık rastlayacağız. Darbeler ve diktatörlükler aracılığıyla ABD dizginleri elinde tutmak isteyecek, Kübanın siyasal-toplumsal olaylarına müdahale edecek, bunda kimi kez başarılı olacak kimi kez de bu politikalara karşı yükselen muhalefete yenik düşecektir.
Küba; Kuzey Amerika sermayesinin ülke ekonomisine girişiyle, tek ürün üzerine yoğunlaşsa da kapitalist dünya sistemine eklemlenmeye başlamıştı. Ülkede bir komprador burjuvazi ortaya çıkarken, diğer yandan da ihracata yönelik bir hizmet sektörünün gelişmesiyle özellikle kıyı bölgelerinde şehirleşme de artarak sürmüş, bu şehirlerde yerleşik bir orta sınıf tabakası oluşmaya başlamıştı. Sermayenin Kübaya girmesiyle birlikte, özellikle iç piyasaya yönelik küçük çapta da olsa bir sanayileşme başlamıştı ve şehirli bir proleterya ortaya çıkmıştı. Şeker kamışı plantasyonlarında, büyük çapta üretim gereğince köylülerin ücretli tarım işçisi olarak çalıştırılmaları da yaygınlaşmıştı. Tarım işçileri tam anlamıyla proleterleşmemiş, örgütlenmeye yatkın olmayan, buna karşılık ayaklanmaya en yatkın kesimlerden birini oluşturuyorlardı. Tütün, inşaat ve tekstil sektöründe de işçiler yoğunlaşmıştı.
Bağımsızlıktan sonra yapılan seçimlerde, halk Mambi hareketinin önderlerine oy veriyordu. Ama bunlar tehdit ve rüşvet gibi araçlarla Amerikan elçilerinin güdümüne boyun eğme durumunda kaldılar. Sonuç olarak, bağımsızlığın ilk yılları, görüşlerden çok kişilerin etrafında oluşan partilerle ve vaad ettiklerinin tersini yapan liderlerle geçti. 1921de Liberal Partiden ayrılıp, Halk Partisini kuran ve ardında da bu partiyi Muhafazakar Parti ile birleştiren Zayas devlet başkanı seçildi. Zayas bakanlarını Amerikalı generaller ile birlikte hazırlayacaktı.
Şeker fiyatlarının birden yükseldiği ve ülkenin kişi başına düşen ihracatta dünya rekoru kırdığı, 1920 yılında sonra, şeker fiyatları bütün dünyada, özellikle de Kübanın hemen tüm şekerini alan ABDde, %80e varan oranda düşmesi Küba Ulusal Bankası da dahil bütün Küba ve İspanya bankalarının iflasına neden oldu. Ayakta kalanlar sadece bankalarıydı. Kübada iflasa sürüklenen fabrika ve rafineriler çok ucuza el değiştiriyordu ve ABD felç olan Küba ekonomisine, fiilen el koydu.
Machado Diktası: 1925deki başkanlık seçimlerinde ABDnin desteklediği aday Machado idi. Machadonun iktidarının üçüncü ayında Küba Komünist Partisi kuruldu. Partinin içinde başlangıcı İspanyollara karşı bağımsızlık savaşına kadar uzanan çeşitli akımlar yer aldı. Machado iktidarının tek destekleyicileri; faşist eğilimli iktidar partisi Yurtsever Birlik, polis ve artık bölünmeye başlamış olan ordu idi. Pratikte diktaya karşı mücadelede toplumun bütün katmanları birleşmiş gibiydi.
1924de Machado iktidarı sırasında başlangıçta bir istikrara kavuşan Küba ekonomisi, 1929 bunalımı sırasında tekrar krize girdi. Tek ürün ihraç eden bir ülke olarak Küba ekonomik bağımlılığının acısını 1929 bunalımı sırasında fazlasıyla çekti. ABDye bağımlılığı nedeniyle şeker ihracatı düştü, kırsal kesimde açlık tehlikesi baş gösterdi. Şehirlerde ise işsizlik büyük boyutlara ulaştı. Ve umutsuzluk duygularının yanı sıra diktatörlüğe karşı mücadele yeni bir hız kazandı.
Machado, diktasına karşı büyük yürüyüşler düzenlendi, ciddi bir toplumsal hareketlilik baş gösterdi ve genel grev ilan edildi. Genel grev KP çizgisini izlemeyip ayaklanmaya dönüşünce, işçi ve halk hareketleri birleşti ve KP kitlelerden tecrit oldu. Daha sonra parti birbirinden çok farklı noktalara savrulurken sadece resmi Sovyet politikasını izlemekle yetindi. Bu sürecin de gelecek dönemde Küba siyasal sisteminde oldukça önemli bir tercihi ifade ettiğini söyleyebiliriz. Zira bu tercih aynı zamanda Kübanın Sovyet sosyalizmiyle arasına koyduğu mesafenin de bir ön belirtisi olarak değerlendirilebilir. Dış politikada ileriki dönemlerde çeşitli nedenlerle yakınlaşacak olsalar da Küba devriminin en özgül niteliklerinden biri olan SBKPye tabi olmama karakterinin öncülleri bu halk hareketlerine dayanmaktadır.
1933de gelişen ve genişleyen paralel grevler ile Machado diktasının iktidarı sallanmaya başlamıştır. Nihayetinde 12 Ağustos 1933de diktatörlük yıkıldı ve yerine yine ABDnin desteklediği Carlos Manuel Cespedes getirildi. Ancak bir ay bile dayanamadan o da yerini 1933de Çavuşlar Devrimini gerçekleştiren Batistaya bıraktı.
Önemli bir nokta: ABD iki kez Kübada belli bir noktaya gelen mücadeleyi sabote ederek rotasından çıkarmayı başardı. Bunlardan birincisi, Kübanın ulusal bağımsızlık mücadelesiydi. Bu dönemde ABD dayattığı anlaşmalarla (Platt Anlaşması) Kübanın geleceğine bir anlamda ambargo koydu. Bir diğeri de işte bu dönemdir ve 1933de toplumsal muhalefetin başarısızlıkla sonuçlanmasını sağlamıştır.
Batista Rejimi:Çavuşlar; devrimci Directoria ile ittifak kurdu ve Küba Yeni Devrimci Gruplaşması olgunlaştı. Cespedes devrildi, iktidar Beşler Konseyine devredildi. Devrimci blok, Machado diktasını devirecek güçteydi ancak iktidarı yürütme yeteneğinden yoksundu. Çünkü çok farklı çıkarları bünyesinde barındırıyordu. Beşli Konsey, bu güçler arasındaki dengeyi yansıtıyordu. İşçi Hareketi, diktatörlüğü deviren güçler arasında yer almakla birlikte, yeni dönemde kendisini ekonomik taleplerle sınırlamıştı. KPde daha çok sendikal faaliyetlerde yoğunlaştı. Sonuç olarak Küba proleteryası, diktatörlüğün devrilmesinde belirleyici olmakla birlikte, geleneksel iktidar bloku olan burjuva demokratik güçler ve ordu arasında, devletin denetimini almak için girişilen mücadelede varlığını hissettiremedi.
Beşli Konseyde iki güç bir aradaydı: Egemen sınıflar blokunun üyeleri ve devrimci küçük burjuvazinin temsilcileri. Bu iki grup arasında arabuluculuk görevini Grau San Martin yerine getiriyordu. 1934de San Martin ordunun ve ABDnin baskısıyla hükümet başkanlığını Albay Carlos Mendieta ya devretti. Batista hükümeti doğrudan devralmamıştı ama gerçek önderin o olduğunu artık herkes biliyordu. Bu dönemde Batista siyasi açıdan çok bilinçli olmayan halk tarafından Machadoya karşı yürütülen mücadelenin liberal ve demokratik geleneklerinin mirasçısı olarak görülüyordu.
1932 yılı itibariyle; şeker fiyatları ve Kübanın ihracatı üç yıl öncesinin ¼üne düşmüştü. Şeker satıp şekerleme ithal eden Kübadaki işsizlik oranına herhangi bir ülkenin ulaşması mümkün değildi.
Batista ilk başta demokratik bir görüntü sergilese de daha sonra yeni bir dikta oluşturmuştur. Demokratik halk devrimi örtüsü altında Kübanın yeni diktatörü siyaset sahnesine girmekteydi. Popülizmi, eski düzen sağlandıktan sonra halkı yeniden ezmek üzere, onları aldatmak için bir manevra aracı olarak kullandı. Bir yandan milliyetçilik bayrağını yükseltirken diğer yandan ülkeyi yabancılara teslim etti.
Sendikalar ve işçi hareketi diktatörlüğün saldırılarını diğer güçlere oranla daha az zararla atlatırlar. Öte yandan askeri hükümet kendi toplumsal tabanını belirli bir sınırın üstünde daraltamazdı. 1935de düzenlenen başarılı genel grev ve bunu izleyen köylü isyanları, öğrenci hareketi ile işçi hareketi arasındaki bağların yeniden sıkılaşması, Batistayı devirmese de geriletti. Ekonomik mücadeleler kısa sürede siyasi nitelik kazandı. Bu dönemde; Küba tarihinin en demokratik anayasası, 1940 Anayasası, çıkarıldı. Bu anayasa kesinlikle Batistanın bir hediyesi değil, işçi hareketinin Batista karşısındaki kazanımı idi. Daha sonra devrim sürecine girildiğinde bir kere daha göreceğiz ki, o dönemde toplumsal muhalefetin siyasal sisteme yönelttiği taleplerin başında 1940 anayasasının yeniden yürürlüğe girmesi yer alacaktır.
1944de Grau San Martin, seçimlerde oyların %55ini alarak iktidara geldi. Ancak Grau yine Latin Amerika popülist hükümetlerinin klasik macerasını bir farkla yaşadı. Latin Amerikadaki popülist hükümetlerin çoğunluğu kısmen de olsa yerli kapitalistlerin ulusal taleplerini yansıtmaktaydı ve içi boşaltılmış bir anti-emperyalizm vurgusu yapmaktaydı. Oysa Grau açıkça emperyalizm yanlısıydı ve baskı politikaları hızla gelmeye başladı. Rüşvet ve yolsuzluklar artarak devam etti. Grau şiddeti kurumsallaştırdı ve silahlı fraksiyonlara alan yaratarak birbirlerini yok etmelerini sağladı. Bu şekilde Devrimci Sosyalist Hareket ve Ayaklanma Birliği birbirlerini tükettiler.
Diğer yandan bu dönemde İşçi Hareketleri de bir parçalanma ve bürokratikleşme süreci yaşadılar. Sendika bürokrasisi sınıf ile devlet arasında nispi bir özerklik ve önemli bir karar gücü haline geldi. Tüm bu çürümeye karşı yine karizmatik bir kişi önderliğinde (Eduardo Chibas) güçlü bir ahlaki tepki hareketi yükseldi. Chibasizm özellikle gençlik içerisinde örgütlendi. Otantikler içindeki fraksiyonunu Ortodoks Partiye dönüştürdü. Fidel Castroda ilk olarak bu hareket içerisinde yer alır.
Tam bu dönemde Batista ikinci darbesini yaptı (Yeni Şafak darbesi-1952) Darbenin amacı yaklaşan seçimlerde Ortodoks Partinin kesin başarısını engellemekti. Darbenin yapıldığı gün üniversiteye girildi ve 1940 anayasası yakıldı.
DEVRİM SÜRECİ
Moncada Kışlası Baskını: 26 Temmuz Moncada baskını eylemi(1953), Küba devriminin başlangıcı kabul edilir. Castronun da içinde yer aldığı Moviemento hem bir çıkış yapmak hem de silah temin etmek için bu eylemi yapmaya karar verdi. Bu baskın büyük etki yaratmış ancak beklenen başarıyı gösterememiştir. Bu başarısızlık sonucunda Moviemento büyük hasar gördü denebilir. Fidel Castro; 15 yıl hapse mahkum oldu ancak afla üç yıl sonra çıktı. Çıktıktan sonra Moviementonun 26 Temmuz Harketi adını alması kararlaştırıldı.
F.Castro yakalandığı dönem, yaptığı savunmasında , gelecekteki devrimci hareketin toplumsal temelini ele almış, sınıf yerine halk kavramından söz etmiştir. Halk kavramı, sınıf kavramına egemendi. Castro kent ve kır yoksullarının ittifakını öneriyordu. Bu ittifak küçük ve topraksız köylünün, sanayi proleteryasının, orta sınıfın ve küçük burjuvazinin bazı kesimlerinin ittifakıydı.
Emperyalist yayılmanın yeni ve eski biçimleri, egemen blok içinde farklı tavırlara neden oluyordu. ABD, Batistayı destekleyerek, modernleştirici bir askeri rejimle Latin Amerikanın artan yükünü atmayı hedefliyordu. Egemen blok içindeki mücadele; şeker oligarşisi ile Kuzey Amerikalı yatırımcılar ve yerli sanayiciler arasında geçiyordu. ABD bağımlılık ilişkilerinin modernleşmesini, teknolojik yayılma ile Kuzey Amerika kapitalizmine bir yol açmayı tasarlıyordu. Ancak kısa süre içinde Batistanın egemen blok içindeki çatışmaları çözebilecek durumda olmadığı anlaşıldı.
Sierra Maestra Manifestosu: 1957de, 26 Temmuz Hareketi, Sierra Maestra Manifestosunu yayınladılar. Bu manifesto da diktatörlüğe karşı çıkılması ve en kısa zamanda bir geçici hükümetin kurulması isteniyordu.
Fidel Castro; 1958de genel savaşı başlattı ve aynı yıl diğer muhalif örgütlerle Caracas Paktı imzalandı. Buna göre; tiranlığı yıkmak için ortak mücadele gerekiyordu. Bu dönemde askeri ve siyasal merkezileşmeye gidilirken, ittifaklar politikası da yaygın ve esnek bir görünüm aldı.
26 Temmuz Hareketi en zorlu savaşı Batista kuvvetlerinin top yekün saldırıya geçtiği 1958 Temmuzunda yaptı. Jigue savaşında Batista yenildi ve orduda artık çözülmeye başladı. Bu olayların ardından 59 Ocak ayında Batista ülkeden kaçtı ve siyasal devrim gerçekleşmiş oldu.
DEVRİM SONRASI DÖNEM:
1961de Castro Küba devriminin sosyalist bir devrim olduğunu ilan etti. Ülke içinde halkçı bir politika izleyen Küba, dışda da bağımsız ve tarfsız bir konumu benimsedi. ABDnin Küba etrafındaki ablukayı daraltmasıyla birlikte, SSCB ve diğer Doğu Avrupa ülkeleriyle ittifak politikasına girdi.
17 Nisan 1961de Domuzlar Körfezi çıkarması başladı. İsyan güçlerinin başarıyla püskürtülmesi, sanayinin millileştirilmesi ve toprakta kamu mülkiyetinin sağlanması önemli adımlardı. 26 Temmuz 1961de Castro tek bir devrimci partinin, Sosyalist Devrim Partisinin kurulduğunu açıkladı.
Batista rejiminin yıkılmasının ardından yerli burjuvazinin temsilcileri, kendilerine verilen görevlerden uzaklaştırıldı. Bu gelişme burjuva devlet aygıtının yeni bir bileşimini olanaksız kıldı. Devlet ve yönetim aygıtlarının asi ordu egemenliği zemini üzerinde yeniden inşa edilmesi sonucunu yarattı.
Latin Amerika tarihi içinde bir çok kez gerici diktatörlükler yıkılmış, hatta bazılarının orduları dağıtılmıştı.Ama egemen sınıf mülksüzleştirilmemiş, siyasal iktidar dağıtılmamıştı.Ve yarı sömürge bir ülkede sarsıntıya uğramış bir burjuva ordusunu yeniden toparlamak ileri bir kapitalist ülkeye oranla çok daha kolaydı. 26 Temmuz hareketinden sonra Kübada da böylesi bir çaba görülmüştür. Büyük kitle seferberliği, genel grevler ve radikal bir tarım reformunu başlatma kararı bu mücadele sırasında devlet aygıtını dağıttı.
Küba devriminin en önemli özelliklerinden birisi de Çin devriminden sonra görülmemiş bir kitle hareketliliğinin örgütlenmesinin devrimci hareketin ve inisiyatifin başlaması idi. Kitle eylemi ve özgürlüğün yaratıcı yanları birçok alanda görülebiliyordu. Havanadaki villaların taşradan eğitim görmek üzere başkente gelen öğrenciler için yurtlara dönüştürülmesi, devrimci sanatın çok yönlü gerçek bir patlama göstermesi, kamu binalarının korunması için çok sayıda kadının da yer aldığı silahlı milisin örgütlenmesi, cehaleti yok etmek için eğitim kampanyaları, kamu hizmetleri için ödenecek bedellerin radikal bir biçimde ortadan kaldırılması, tüketim mallarının köylülüğün en yoksul kesimleri ve kırsal proleterya lehine yaygın dağıtımı başlıca gelişmelerdendir. Ancak devrimde görülen temel zayıflık kurumsallaşmış işçi iktidarının, başka bir deyişle konseylerin yokluğuydu.
Devrim sonrası durumu ve devrimin geleceğinin belirlenmesinde iki olayın önemli yeri oldu. Birincisi devrim Küba işçi sınıfının çoğunluğunun aktif desteği ve katılımı ile tamamlandı, ikincisi devrimci hükümet köylülüğe verdiği toplumsal taahhütleri yerine getirmeye başladı. Her iki nedenle de Küba Devrimi başından itibaren toplumsal bir kitle devrimi olarak şekillendi. Sonraki dönemler, ordunun hacmi küçültüldü, temel değişimlerin yolunu açmak için eski rejimin polisi dağıtıldı.
Castro ilk başta, yerli ve yabancı sermaye ile gelişmeyi planladı ancak bunun başarısız olması sonucu 1960da Planlama Kurulunu kurdu. Devrimin adından uygulanan ekonomi politikaları; tarımsal üretimin çeşitlendirilmesi, endüstrileşme ve yeni ticari partnerlerin kazanılmasına dayanıyordu. Devrimden hemen sonra, kiraların ve fiyatların düşürülmesi gibi uygulamalar sonucunda artan talep ve satın alma gücü karşılığını artan tüketim maddeleri üretiminde buldu. 61de Küba tarihinin ikinci en yüksek şeker mahsulü elde edildi. Aynı yıllarda, sanayi üretiminde elde edilen başarıların nedenlerinin başında, devrim öncesi atıl bırakılan kapasitelerden devrimden sonra yararlanmaya başlanılmasıdır. 64ten sonra hızlı sanayileşme ve tarımın çeşitlendirilmesi politikalarına son verildi. Gerek uygulanan ambargolar, gerekse teknisyen ve uzman kadroların önemli bir bölümünün ülkeyi terk etmeleri bu eğilimin gerçekçi olmadığını ortaya çıkardı. Bunun yerine şeker üretimini azami düzeye çıkararak bundan elde edilen dövizle üretimi modernleştirmek hedeflendi.
Devrimin ikinci on yılında başka bir ekonomik program uygulanacaktı. Söz konusu politika planlamaya daha sert olacak şekilde yeniden düzenlemeyi amaçlıyordu. Üretimin örgütlenmesi yöntemlerinin, üretkenliği artıracak şekilde elden geçirilmesi ve çalışmadan kaçılması ile mücadele etmek ve genel anlamıyla üretim disiplini hedefleniyordu. Bu önlemle daha önce uygulanmakta olan eşitlikçi yöntemlere karşıydı. İşçileri hedef alıyordu. 71de zorunlu çalışma ile ilgili yasanın çıkarılması, hiç şüphesiz 60ların iradeci ama eşitlikten yana anlayışıyla derin bir kopma meydana getiriyordu.
Bugün ise; kitlelerin üretim süreçlerine katılımlarının halen beklenen düzeyde olmadığı görülüyor. Tarımda büyükçe bir özel sektör hala varlığını koruyor ve tüm bu sorunlar rasyonelleşmenin ve mekanizasyonun önünde engel olmaya devam diyor.
Öte yandan; Küba, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından özellikle dış politikada önemli bir yalnızlaşma sorunuyla karşı karşıya. Yıllardır süren ekonomik ambargolar, tabandan gelen taleplerin karşılanması noktasında büyük sıkıntılar doğuruyor. Tarımın büyük bölümü hala tütün ve şeker kamışı üretimine dayanıyor. Devlet hedeflenenin aksine oldukça güçlü ve bürokratik bir düzeyde örgütlenmiş durumda. Ücretler oldukça düşük düzeyde.
Bunlar ve benzeri pek çok sorunun karşısında sistemi ayakta tutan girdiler de elbetteki mevcut. Bu girdilerin en önemlilerinden biri, elbetteki lider Fidel Castroya olan güven. Bununla birlikte yukarıda fazla değinilmemekle birlikte, Küba başta olmak üzere neredeyse tüm Latin Amerika ülkelerinde Chenin bir devrimciden çok daha öte anlamları var. Neredeyse kutsal bir değer atfediliyor. Che ve Castro gibi ikonlar sisteme yöneltilen yaygın desteğin temelini oluşturuyor denebilir. Diğer taraftan yine yukarıda ayrıntılarıyla ele alındığı üzere, Küba ve pek çok Latin Amerika ülkesi tarihte sık sık emperyalist baskılara maruz kalmış ve bu nedenle güçlü bir anti-emperyalist duyarlılığa sahip. Bugünkü dünya sisteminde egemen konumda bulunan ABDye karşı beslenen öfke de rejimin korunması gerektiğine olan inanç noktasında oldukça önemli .
Diğer yandan; her türlü ambargoya ve ekonomik yetersizliklere rağmen, eğitim, sağlık, barınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçların ücretsiz karşılanıyor olması da oldukça önemli. Bu sayede Küba; özellikle eğitim alanındaki çalışmaları sonucu, nüfusun tamamına yakını okur-yazar ve çok yüksek oranda üniversite mezunu bir nüfusa sahip. Ve Kübanın dünyada varolan bağımlılık ilişkilerinin önemli ölçüde dışında oluşu, uluslar arası sistemden gelen etkilerden bir ölçü de olsa korunmasını sağlıyor.
Dip Not:
1 Bilindiği gibi ABDnin Guantanamo üssü, 11 Eylül saldırısının ardından Afganistana yönelik olarak yapılan operasyon çerçevesinde yeniden gündeme geldi. Yakalanan Taliban askerleri bu üste toplandılar ve uluslararası gözlemcilerin raporlarına göre de oldukça kötü koşullarda tecrit altına alınmış durumdalar. Son derece gayri insani şartlarda tutulduklarını gösteren çok sayıda haber ve görüntü tüm dünya medyasında yayınlanıyor. Çeşitli uluslararası kuruluşların defalarca uyarmasına rağmen ABDnin kayıtsız kalması aslında çok da yeni bir durum değil. Özellikle Latin Amerika halkları için bu durum hiç de yeni olmasa gerek. Zira yine bilindiği gibi ABD; dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Latin Amerikada da gerek yönlendirdiği diktatörlükler, cuntalar gerekse de finanse ettiği sivil çeteler yoluyla iç savaşlara yol açmış ve binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Latin Amerika siyasi ve toplumsal tarihi bunu kanıtlayan sayısız örnekle doludur.
Kabaca; devrim öncesi, devrim süreci ve devrim sonrası şeklinde incelenecek bu dönemler çerçevesinde, tarihten ve onun bir alt disiplini olan kronolojiden önemli ölçüde yardım alacak ve tarihsel arka plana dayanarak, siyasal kırılma süreçlerine ışık tutmaya çalışacağız. Ancak bu yöntemin; dönemler arası bağlantıları yeterince kuramadığı ve dönemlerin ardındaki toplumsal yapıya yeterince değinemediği takdirde, dönemleri ciddi biçimde birbirinden koparma riskini de taşıdığını düşündüğümüz için, ikinci bir bakışın da ilkiyle bir arada kullanılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu çerçevede; siyasal kırılma dönemlerinin birbirleriyle olan ilişkisini kavrayabilmek için, yine tarihsel süreç içerisinde toplumsal sistemin diğer alt sistemlerine de sık sık atıfta bulunacağız. Dolayısıyla siyasal sistemi doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyen ve ondan etkilenen ekonomik, sosyal ve kültürel yapıyı da incelemeye çalışacağız. Ve elbetteki tüm sistemler için genel ve fakat Küba siyasal sistemi için özel bir öneme sahip olduğunu düşündüğümüz, uluslararası(dış) çevrenin sistem üzerindeki etkilerine de sıkça değineceğiz. Böylece; Küba siyasal sistemini, mekanik bir şekilde salt iktidar değişimleri tarihine ya da idealist biçimde liderlerin kahramanlıklarının ya da katliamlarının tarihine indirgemekten önemli ölçüde uzaklaşacağımızı umuyoruz.
DEVRİM ÖNCESİ DÖNEM
İspanyollar ve Kübanın Bağımsızlığı: Fransız Devriminin rüzgarlarını Antillerle taşıyan Toussaint Louvertureün ayaklanması sayesinde, Haitide kölelik 18.yüzyıl sonunda kaldırılır ve hatta özgür bir siyah cumhuriyeti ilan edilirken, Kübada kölelik ancak 19.yyın sonlarında kaldırıldı. Ama özellikle toplumsal ve tarımsal sorunlar devam etti. Tarımsal üretim kahve ve şekerde yoğunlaştı. Küba İspanyolların egemenliğinden kurtulan son Latin Amerika ülkesi olurken aynı zamanda 19.yüzyıl sonlarından itibaren yükselmekte olan ABD emperyalizminin yöneldiği ilk hedef olacak ve çevresindeki diğer adalarla birlikte ABD hegemonyası altına düşecekti.
A.B.Dnin güneyinde Meksikaya doğru uzanan Küba ve bölgede yer alan diğer adalar, sömürgecilerin gelişiyle yerli halkların ortadan kalkışına ve Afrikadan getirilen siyah kölelerin el emeği ile oluşturulan büyük ekim alanlarının doğuşuna tanık oldu. İthal edilen köleler şeker plantasyonlarında günde 20 saat çalıştırılıyor, tütün ve meyve üreticileri de şeker üretimine katılmak zorunda bırakılıyordu. Daha 1792de, hayvancılık iflas ettiği için, kısa bir süre önce ihraç maddesi olan kurutulmuş et ithal edilmeye başlanmıştır.
İspanyanın adaya verdiği önem ve şeker sanayinin yaygınlaşması sonucu siyah nüfusun artışının bir siyah ayaklanmasına yol açacağı korkusu Kübanın yüzyıl başına kadar İspanyaya bağımlı kalmasını kolaylaştırdı. Egemen sınıflar çoğunlukla İspanyol sömürgesi olmayı bir siyah cumhuriyeti olmaya tercih ediyorlardı.
Öte yandan; dünya piyasasının 1850lerin sonunda girdiği bunalım, etkisini Kübada da gösterdi. Kahve ve şeker fiyatlarındaki büyük düşüş bir yandan köleliği bir yük haline getirirken, öte yandan İspanyol egemenliğinin de tartışılmasına yol açtı. 1868de, Kübanın daha sonra ihtilal kaynağı haline gelecek olan Oriente bölgesinde Carlos Manuel de Cespedes adında bir toprak sahibi, köleliği kaldırdığını ilan ederken aynı zamanda Kübanın da bağımsızlığını ilan etti. Bu olay Kübadaki egemen gruplarla, İspanyol yönetimi arasında uzun süredir devam etmekte olan çelişki ve çatışmaların vardığı doğal bir sonuçtu. İspanyaya karşı ayaklanan büyük toprak sahipleri siyahları silahlandırdı. İspanyollarla isyancılar arasındaki savaş on yıl kadar sürdü ve 1878de Zanjon Anlaşması imzalandı. Kübalılar bu anlaşmayla hiçbir zaman uygulanmayacak olan bazı kısmi haklar elde edebilmişlerdi.
Amerikan Müdahaleciliği ve İşgali: ABD daha 1823de Kübanın İspanyol egemenliğinden koparılarak kendisi ile birleşmesini istiyordu. Amerikan müdahalesi tehdidi, İspanyolları yumuşatarak Kübaya yönetsel özerklik tanımalarını sağladı. 1880lerin sonunda ise, Amerikan sermayesi kahve ve şeker kamışı üretimi yapılan madenlerin yer aldığı toprakları kapatmaya başladı. Kısa sürede tütün üretimi ABDnin denetimine girdi. Öyle ki, Havanadaki sigara fabrikaları, işlemek için tütünü yeniden ithal etmek zorunda kaldılar. ABD bir yanda da adayı kendisine satması için İspanyaya sürekli baskı yapmaktaydı.
ABD; 1898de İspanyaya savaş ilan etti ve hemen ardından İspanyol yönetim merkezini ele geçirdi. Böylece ada tamamen Amerikalıların denetimi altına girdi. Kübayı bir Amerikan eyaleti haline getirmek yüksek maliyetli olacağından sözde bağımsızlıkla Amerikan sömürgesi haline getirildi. 1901de Amerikan tarzı başkanlığı öngören bir anayasa onaylandı. Amerikaya Kübada 99 yıl süreyle Guantanamoda bir üs bulundurma hakkı tanındı. Bu, ABDnin Kübayı kurtarmasının bir bedeli idi ve bu üssü Küba Devrimi bile adadan söküp atamayacaktı1.
İşte tam bu noktada bir parantez açmak gerekiyor. 1901 yılı, Küba tarihindeki önemli siyasal kırılmalardan birini teşkil etmektedir. Kübalılar; İspanyol egemenliğinden daha yeni kurtulmuşken, sözde bağımsızlık yoluyla ABD sömürgesi haline gelmiştir. Bu yöntem; Küba gibi az gelişmiş, geleneksel tarım toplumlarının gelişmiş devletler eliyle-zoruyla kapitalistleştirilmesi ve tüm ekonomik kaynaklarının sömürülmesi politikasının açık bir göstergesidir. Aynı zamanda diğer klasik sömürgeleştirme politikalarının hem bir benzeridir, hem de ondan çeşitli özellikleriyle ayrılır. Amerika bu kez önce işgal etmiş ancak özellikle ekonomik alandaki sömürü ilişkilerini yeterince tesis ettikten ve egemenliğini kesin olarak ilan ettikten sonra, siyasal iktidarını bir anlamda kendisinin desteklediği yerlilere teslim etmiştir. Bu oldukça önemlidir çünkü Kübanın (ve aslında diğer pek çok Latin Amerika ülkesinin) bundan sonraki tarihinde, bu egemenliğin izlerine ve etkilerine sık sık rastlayacağız. Darbeler ve diktatörlükler aracılığıyla ABD dizginleri elinde tutmak isteyecek, Kübanın siyasal-toplumsal olaylarına müdahale edecek, bunda kimi kez başarılı olacak kimi kez de bu politikalara karşı yükselen muhalefete yenik düşecektir.
Küba; Kuzey Amerika sermayesinin ülke ekonomisine girişiyle, tek ürün üzerine yoğunlaşsa da kapitalist dünya sistemine eklemlenmeye başlamıştı. Ülkede bir komprador burjuvazi ortaya çıkarken, diğer yandan da ihracata yönelik bir hizmet sektörünün gelişmesiyle özellikle kıyı bölgelerinde şehirleşme de artarak sürmüş, bu şehirlerde yerleşik bir orta sınıf tabakası oluşmaya başlamıştı. Sermayenin Kübaya girmesiyle birlikte, özellikle iç piyasaya yönelik küçük çapta da olsa bir sanayileşme başlamıştı ve şehirli bir proleterya ortaya çıkmıştı. Şeker kamışı plantasyonlarında, büyük çapta üretim gereğince köylülerin ücretli tarım işçisi olarak çalıştırılmaları da yaygınlaşmıştı. Tarım işçileri tam anlamıyla proleterleşmemiş, örgütlenmeye yatkın olmayan, buna karşılık ayaklanmaya en yatkın kesimlerden birini oluşturuyorlardı. Tütün, inşaat ve tekstil sektöründe de işçiler yoğunlaşmıştı.
Bağımsızlıktan sonra yapılan seçimlerde, halk Mambi hareketinin önderlerine oy veriyordu. Ama bunlar tehdit ve rüşvet gibi araçlarla Amerikan elçilerinin güdümüne boyun eğme durumunda kaldılar. Sonuç olarak, bağımsızlığın ilk yılları, görüşlerden çok kişilerin etrafında oluşan partilerle ve vaad ettiklerinin tersini yapan liderlerle geçti. 1921de Liberal Partiden ayrılıp, Halk Partisini kuran ve ardında da bu partiyi Muhafazakar Parti ile birleştiren Zayas devlet başkanı seçildi. Zayas bakanlarını Amerikalı generaller ile birlikte hazırlayacaktı.
Şeker fiyatlarının birden yükseldiği ve ülkenin kişi başına düşen ihracatta dünya rekoru kırdığı, 1920 yılında sonra, şeker fiyatları bütün dünyada, özellikle de Kübanın hemen tüm şekerini alan ABDde, %80e varan oranda düşmesi Küba Ulusal Bankası da dahil bütün Küba ve İspanya bankalarının iflasına neden oldu. Ayakta kalanlar sadece bankalarıydı. Kübada iflasa sürüklenen fabrika ve rafineriler çok ucuza el değiştiriyordu ve ABD felç olan Küba ekonomisine, fiilen el koydu.
Machado Diktası: 1925deki başkanlık seçimlerinde ABDnin desteklediği aday Machado idi. Machadonun iktidarının üçüncü ayında Küba Komünist Partisi kuruldu. Partinin içinde başlangıcı İspanyollara karşı bağımsızlık savaşına kadar uzanan çeşitli akımlar yer aldı. Machado iktidarının tek destekleyicileri; faşist eğilimli iktidar partisi Yurtsever Birlik, polis ve artık bölünmeye başlamış olan ordu idi. Pratikte diktaya karşı mücadelede toplumun bütün katmanları birleşmiş gibiydi.
1924de Machado iktidarı sırasında başlangıçta bir istikrara kavuşan Küba ekonomisi, 1929 bunalımı sırasında tekrar krize girdi. Tek ürün ihraç eden bir ülke olarak Küba ekonomik bağımlılığının acısını 1929 bunalımı sırasında fazlasıyla çekti. ABDye bağımlılığı nedeniyle şeker ihracatı düştü, kırsal kesimde açlık tehlikesi baş gösterdi. Şehirlerde ise işsizlik büyük boyutlara ulaştı. Ve umutsuzluk duygularının yanı sıra diktatörlüğe karşı mücadele yeni bir hız kazandı.
Machado, diktasına karşı büyük yürüyüşler düzenlendi, ciddi bir toplumsal hareketlilik baş gösterdi ve genel grev ilan edildi. Genel grev KP çizgisini izlemeyip ayaklanmaya dönüşünce, işçi ve halk hareketleri birleşti ve KP kitlelerden tecrit oldu. Daha sonra parti birbirinden çok farklı noktalara savrulurken sadece resmi Sovyet politikasını izlemekle yetindi. Bu sürecin de gelecek dönemde Küba siyasal sisteminde oldukça önemli bir tercihi ifade ettiğini söyleyebiliriz. Zira bu tercih aynı zamanda Kübanın Sovyet sosyalizmiyle arasına koyduğu mesafenin de bir ön belirtisi olarak değerlendirilebilir. Dış politikada ileriki dönemlerde çeşitli nedenlerle yakınlaşacak olsalar da Küba devriminin en özgül niteliklerinden biri olan SBKPye tabi olmama karakterinin öncülleri bu halk hareketlerine dayanmaktadır.
1933de gelişen ve genişleyen paralel grevler ile Machado diktasının iktidarı sallanmaya başlamıştır. Nihayetinde 12 Ağustos 1933de diktatörlük yıkıldı ve yerine yine ABDnin desteklediği Carlos Manuel Cespedes getirildi. Ancak bir ay bile dayanamadan o da yerini 1933de Çavuşlar Devrimini gerçekleştiren Batistaya bıraktı.
Önemli bir nokta: ABD iki kez Kübada belli bir noktaya gelen mücadeleyi sabote ederek rotasından çıkarmayı başardı. Bunlardan birincisi, Kübanın ulusal bağımsızlık mücadelesiydi. Bu dönemde ABD dayattığı anlaşmalarla (Platt Anlaşması) Kübanın geleceğine bir anlamda ambargo koydu. Bir diğeri de işte bu dönemdir ve 1933de toplumsal muhalefetin başarısızlıkla sonuçlanmasını sağlamıştır.
Batista Rejimi:Çavuşlar; devrimci Directoria ile ittifak kurdu ve Küba Yeni Devrimci Gruplaşması olgunlaştı. Cespedes devrildi, iktidar Beşler Konseyine devredildi. Devrimci blok, Machado diktasını devirecek güçteydi ancak iktidarı yürütme yeteneğinden yoksundu. Çünkü çok farklı çıkarları bünyesinde barındırıyordu. Beşli Konsey, bu güçler arasındaki dengeyi yansıtıyordu. İşçi Hareketi, diktatörlüğü deviren güçler arasında yer almakla birlikte, yeni dönemde kendisini ekonomik taleplerle sınırlamıştı. KPde daha çok sendikal faaliyetlerde yoğunlaştı. Sonuç olarak Küba proleteryası, diktatörlüğün devrilmesinde belirleyici olmakla birlikte, geleneksel iktidar bloku olan burjuva demokratik güçler ve ordu arasında, devletin denetimini almak için girişilen mücadelede varlığını hissettiremedi.
Beşli Konseyde iki güç bir aradaydı: Egemen sınıflar blokunun üyeleri ve devrimci küçük burjuvazinin temsilcileri. Bu iki grup arasında arabuluculuk görevini Grau San Martin yerine getiriyordu. 1934de San Martin ordunun ve ABDnin baskısıyla hükümet başkanlığını Albay Carlos Mendieta ya devretti. Batista hükümeti doğrudan devralmamıştı ama gerçek önderin o olduğunu artık herkes biliyordu. Bu dönemde Batista siyasi açıdan çok bilinçli olmayan halk tarafından Machadoya karşı yürütülen mücadelenin liberal ve demokratik geleneklerinin mirasçısı olarak görülüyordu.
1932 yılı itibariyle; şeker fiyatları ve Kübanın ihracatı üç yıl öncesinin ¼üne düşmüştü. Şeker satıp şekerleme ithal eden Kübadaki işsizlik oranına herhangi bir ülkenin ulaşması mümkün değildi.
Batista ilk başta demokratik bir görüntü sergilese de daha sonra yeni bir dikta oluşturmuştur. Demokratik halk devrimi örtüsü altında Kübanın yeni diktatörü siyaset sahnesine girmekteydi. Popülizmi, eski düzen sağlandıktan sonra halkı yeniden ezmek üzere, onları aldatmak için bir manevra aracı olarak kullandı. Bir yandan milliyetçilik bayrağını yükseltirken diğer yandan ülkeyi yabancılara teslim etti.
Sendikalar ve işçi hareketi diktatörlüğün saldırılarını diğer güçlere oranla daha az zararla atlatırlar. Öte yandan askeri hükümet kendi toplumsal tabanını belirli bir sınırın üstünde daraltamazdı. 1935de düzenlenen başarılı genel grev ve bunu izleyen köylü isyanları, öğrenci hareketi ile işçi hareketi arasındaki bağların yeniden sıkılaşması, Batistayı devirmese de geriletti. Ekonomik mücadeleler kısa sürede siyasi nitelik kazandı. Bu dönemde; Küba tarihinin en demokratik anayasası, 1940 Anayasası, çıkarıldı. Bu anayasa kesinlikle Batistanın bir hediyesi değil, işçi hareketinin Batista karşısındaki kazanımı idi. Daha sonra devrim sürecine girildiğinde bir kere daha göreceğiz ki, o dönemde toplumsal muhalefetin siyasal sisteme yönelttiği taleplerin başında 1940 anayasasının yeniden yürürlüğe girmesi yer alacaktır.
1944de Grau San Martin, seçimlerde oyların %55ini alarak iktidara geldi. Ancak Grau yine Latin Amerika popülist hükümetlerinin klasik macerasını bir farkla yaşadı. Latin Amerikadaki popülist hükümetlerin çoğunluğu kısmen de olsa yerli kapitalistlerin ulusal taleplerini yansıtmaktaydı ve içi boşaltılmış bir anti-emperyalizm vurgusu yapmaktaydı. Oysa Grau açıkça emperyalizm yanlısıydı ve baskı politikaları hızla gelmeye başladı. Rüşvet ve yolsuzluklar artarak devam etti. Grau şiddeti kurumsallaştırdı ve silahlı fraksiyonlara alan yaratarak birbirlerini yok etmelerini sağladı. Bu şekilde Devrimci Sosyalist Hareket ve Ayaklanma Birliği birbirlerini tükettiler.
Diğer yandan bu dönemde İşçi Hareketleri de bir parçalanma ve bürokratikleşme süreci yaşadılar. Sendika bürokrasisi sınıf ile devlet arasında nispi bir özerklik ve önemli bir karar gücü haline geldi. Tüm bu çürümeye karşı yine karizmatik bir kişi önderliğinde (Eduardo Chibas) güçlü bir ahlaki tepki hareketi yükseldi. Chibasizm özellikle gençlik içerisinde örgütlendi. Otantikler içindeki fraksiyonunu Ortodoks Partiye dönüştürdü. Fidel Castroda ilk olarak bu hareket içerisinde yer alır.
Tam bu dönemde Batista ikinci darbesini yaptı (Yeni Şafak darbesi-1952) Darbenin amacı yaklaşan seçimlerde Ortodoks Partinin kesin başarısını engellemekti. Darbenin yapıldığı gün üniversiteye girildi ve 1940 anayasası yakıldı.
DEVRİM SÜRECİ
Moncada Kışlası Baskını: 26 Temmuz Moncada baskını eylemi(1953), Küba devriminin başlangıcı kabul edilir. Castronun da içinde yer aldığı Moviemento hem bir çıkış yapmak hem de silah temin etmek için bu eylemi yapmaya karar verdi. Bu baskın büyük etki yaratmış ancak beklenen başarıyı gösterememiştir. Bu başarısızlık sonucunda Moviemento büyük hasar gördü denebilir. Fidel Castro; 15 yıl hapse mahkum oldu ancak afla üç yıl sonra çıktı. Çıktıktan sonra Moviementonun 26 Temmuz Harketi adını alması kararlaştırıldı.
F.Castro yakalandığı dönem, yaptığı savunmasında , gelecekteki devrimci hareketin toplumsal temelini ele almış, sınıf yerine halk kavramından söz etmiştir. Halk kavramı, sınıf kavramına egemendi. Castro kent ve kır yoksullarının ittifakını öneriyordu. Bu ittifak küçük ve topraksız köylünün, sanayi proleteryasının, orta sınıfın ve küçük burjuvazinin bazı kesimlerinin ittifakıydı.
Emperyalist yayılmanın yeni ve eski biçimleri, egemen blok içinde farklı tavırlara neden oluyordu. ABD, Batistayı destekleyerek, modernleştirici bir askeri rejimle Latin Amerikanın artan yükünü atmayı hedefliyordu. Egemen blok içindeki mücadele; şeker oligarşisi ile Kuzey Amerikalı yatırımcılar ve yerli sanayiciler arasında geçiyordu. ABD bağımlılık ilişkilerinin modernleşmesini, teknolojik yayılma ile Kuzey Amerika kapitalizmine bir yol açmayı tasarlıyordu. Ancak kısa süre içinde Batistanın egemen blok içindeki çatışmaları çözebilecek durumda olmadığı anlaşıldı.
Sierra Maestra Manifestosu: 1957de, 26 Temmuz Hareketi, Sierra Maestra Manifestosunu yayınladılar. Bu manifesto da diktatörlüğe karşı çıkılması ve en kısa zamanda bir geçici hükümetin kurulması isteniyordu.
Fidel Castro; 1958de genel savaşı başlattı ve aynı yıl diğer muhalif örgütlerle Caracas Paktı imzalandı. Buna göre; tiranlığı yıkmak için ortak mücadele gerekiyordu. Bu dönemde askeri ve siyasal merkezileşmeye gidilirken, ittifaklar politikası da yaygın ve esnek bir görünüm aldı.
26 Temmuz Hareketi en zorlu savaşı Batista kuvvetlerinin top yekün saldırıya geçtiği 1958 Temmuzunda yaptı. Jigue savaşında Batista yenildi ve orduda artık çözülmeye başladı. Bu olayların ardından 59 Ocak ayında Batista ülkeden kaçtı ve siyasal devrim gerçekleşmiş oldu.
DEVRİM SONRASI DÖNEM:
1961de Castro Küba devriminin sosyalist bir devrim olduğunu ilan etti. Ülke içinde halkçı bir politika izleyen Küba, dışda da bağımsız ve tarfsız bir konumu benimsedi. ABDnin Küba etrafındaki ablukayı daraltmasıyla birlikte, SSCB ve diğer Doğu Avrupa ülkeleriyle ittifak politikasına girdi.
17 Nisan 1961de Domuzlar Körfezi çıkarması başladı. İsyan güçlerinin başarıyla püskürtülmesi, sanayinin millileştirilmesi ve toprakta kamu mülkiyetinin sağlanması önemli adımlardı. 26 Temmuz 1961de Castro tek bir devrimci partinin, Sosyalist Devrim Partisinin kurulduğunu açıkladı.
Batista rejiminin yıkılmasının ardından yerli burjuvazinin temsilcileri, kendilerine verilen görevlerden uzaklaştırıldı. Bu gelişme burjuva devlet aygıtının yeni bir bileşimini olanaksız kıldı. Devlet ve yönetim aygıtlarının asi ordu egemenliği zemini üzerinde yeniden inşa edilmesi sonucunu yarattı.
Latin Amerika tarihi içinde bir çok kez gerici diktatörlükler yıkılmış, hatta bazılarının orduları dağıtılmıştı.Ama egemen sınıf mülksüzleştirilmemiş, siyasal iktidar dağıtılmamıştı.Ve yarı sömürge bir ülkede sarsıntıya uğramış bir burjuva ordusunu yeniden toparlamak ileri bir kapitalist ülkeye oranla çok daha kolaydı. 26 Temmuz hareketinden sonra Kübada da böylesi bir çaba görülmüştür. Büyük kitle seferberliği, genel grevler ve radikal bir tarım reformunu başlatma kararı bu mücadele sırasında devlet aygıtını dağıttı.
Küba devriminin en önemli özelliklerinden birisi de Çin devriminden sonra görülmemiş bir kitle hareketliliğinin örgütlenmesinin devrimci hareketin ve inisiyatifin başlaması idi. Kitle eylemi ve özgürlüğün yaratıcı yanları birçok alanda görülebiliyordu. Havanadaki villaların taşradan eğitim görmek üzere başkente gelen öğrenciler için yurtlara dönüştürülmesi, devrimci sanatın çok yönlü gerçek bir patlama göstermesi, kamu binalarının korunması için çok sayıda kadının da yer aldığı silahlı milisin örgütlenmesi, cehaleti yok etmek için eğitim kampanyaları, kamu hizmetleri için ödenecek bedellerin radikal bir biçimde ortadan kaldırılması, tüketim mallarının köylülüğün en yoksul kesimleri ve kırsal proleterya lehine yaygın dağıtımı başlıca gelişmelerdendir. Ancak devrimde görülen temel zayıflık kurumsallaşmış işçi iktidarının, başka bir deyişle konseylerin yokluğuydu.
Devrim sonrası durumu ve devrimin geleceğinin belirlenmesinde iki olayın önemli yeri oldu. Birincisi devrim Küba işçi sınıfının çoğunluğunun aktif desteği ve katılımı ile tamamlandı, ikincisi devrimci hükümet köylülüğe verdiği toplumsal taahhütleri yerine getirmeye başladı. Her iki nedenle de Küba Devrimi başından itibaren toplumsal bir kitle devrimi olarak şekillendi. Sonraki dönemler, ordunun hacmi küçültüldü, temel değişimlerin yolunu açmak için eski rejimin polisi dağıtıldı.
Castro ilk başta, yerli ve yabancı sermaye ile gelişmeyi planladı ancak bunun başarısız olması sonucu 1960da Planlama Kurulunu kurdu. Devrimin adından uygulanan ekonomi politikaları; tarımsal üretimin çeşitlendirilmesi, endüstrileşme ve yeni ticari partnerlerin kazanılmasına dayanıyordu. Devrimden hemen sonra, kiraların ve fiyatların düşürülmesi gibi uygulamalar sonucunda artan talep ve satın alma gücü karşılığını artan tüketim maddeleri üretiminde buldu. 61de Küba tarihinin ikinci en yüksek şeker mahsulü elde edildi. Aynı yıllarda, sanayi üretiminde elde edilen başarıların nedenlerinin başında, devrim öncesi atıl bırakılan kapasitelerden devrimden sonra yararlanmaya başlanılmasıdır. 64ten sonra hızlı sanayileşme ve tarımın çeşitlendirilmesi politikalarına son verildi. Gerek uygulanan ambargolar, gerekse teknisyen ve uzman kadroların önemli bir bölümünün ülkeyi terk etmeleri bu eğilimin gerçekçi olmadığını ortaya çıkardı. Bunun yerine şeker üretimini azami düzeye çıkararak bundan elde edilen dövizle üretimi modernleştirmek hedeflendi.
Devrimin ikinci on yılında başka bir ekonomik program uygulanacaktı. Söz konusu politika planlamaya daha sert olacak şekilde yeniden düzenlemeyi amaçlıyordu. Üretimin örgütlenmesi yöntemlerinin, üretkenliği artıracak şekilde elden geçirilmesi ve çalışmadan kaçılması ile mücadele etmek ve genel anlamıyla üretim disiplini hedefleniyordu. Bu önlemle daha önce uygulanmakta olan eşitlikçi yöntemlere karşıydı. İşçileri hedef alıyordu. 71de zorunlu çalışma ile ilgili yasanın çıkarılması, hiç şüphesiz 60ların iradeci ama eşitlikten yana anlayışıyla derin bir kopma meydana getiriyordu.
Bugün ise; kitlelerin üretim süreçlerine katılımlarının halen beklenen düzeyde olmadığı görülüyor. Tarımda büyükçe bir özel sektör hala varlığını koruyor ve tüm bu sorunlar rasyonelleşmenin ve mekanizasyonun önünde engel olmaya devam diyor.
Öte yandan; Küba, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından özellikle dış politikada önemli bir yalnızlaşma sorunuyla karşı karşıya. Yıllardır süren ekonomik ambargolar, tabandan gelen taleplerin karşılanması noktasında büyük sıkıntılar doğuruyor. Tarımın büyük bölümü hala tütün ve şeker kamışı üretimine dayanıyor. Devlet hedeflenenin aksine oldukça güçlü ve bürokratik bir düzeyde örgütlenmiş durumda. Ücretler oldukça düşük düzeyde.
Bunlar ve benzeri pek çok sorunun karşısında sistemi ayakta tutan girdiler de elbetteki mevcut. Bu girdilerin en önemlilerinden biri, elbetteki lider Fidel Castroya olan güven. Bununla birlikte yukarıda fazla değinilmemekle birlikte, Küba başta olmak üzere neredeyse tüm Latin Amerika ülkelerinde Chenin bir devrimciden çok daha öte anlamları var. Neredeyse kutsal bir değer atfediliyor. Che ve Castro gibi ikonlar sisteme yöneltilen yaygın desteğin temelini oluşturuyor denebilir. Diğer taraftan yine yukarıda ayrıntılarıyla ele alındığı üzere, Küba ve pek çok Latin Amerika ülkesi tarihte sık sık emperyalist baskılara maruz kalmış ve bu nedenle güçlü bir anti-emperyalist duyarlılığa sahip. Bugünkü dünya sisteminde egemen konumda bulunan ABDye karşı beslenen öfke de rejimin korunması gerektiğine olan inanç noktasında oldukça önemli .
Diğer yandan; her türlü ambargoya ve ekonomik yetersizliklere rağmen, eğitim, sağlık, barınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçların ücretsiz karşılanıyor olması da oldukça önemli. Bu sayede Küba; özellikle eğitim alanındaki çalışmaları sonucu, nüfusun tamamına yakını okur-yazar ve çok yüksek oranda üniversite mezunu bir nüfusa sahip. Ve Kübanın dünyada varolan bağımlılık ilişkilerinin önemli ölçüde dışında oluşu, uluslar arası sistemden gelen etkilerden bir ölçü de olsa korunmasını sağlıyor.
Dip Not:
1 Bilindiği gibi ABDnin Guantanamo üssü, 11 Eylül saldırısının ardından Afganistana yönelik olarak yapılan operasyon çerçevesinde yeniden gündeme geldi. Yakalanan Taliban askerleri bu üste toplandılar ve uluslararası gözlemcilerin raporlarına göre de oldukça kötü koşullarda tecrit altına alınmış durumdalar. Son derece gayri insani şartlarda tutulduklarını gösteren çok sayıda haber ve görüntü tüm dünya medyasında yayınlanıyor. Çeşitli uluslararası kuruluşların defalarca uyarmasına rağmen ABDnin kayıtsız kalması aslında çok da yeni bir durum değil. Özellikle Latin Amerika halkları için bu durum hiç de yeni olmasa gerek. Zira yine bilindiği gibi ABD; dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Latin Amerikada da gerek yönlendirdiği diktatörlükler, cuntalar gerekse de finanse ettiği sivil çeteler yoluyla iç savaşlara yol açmış ve binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Latin Amerika siyasi ve toplumsal tarihi bunu kanıtlayan sayısız örnekle doludur.

