HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Ölümsüz klasiklere imza atan büyük
yazarlar yalnızca betimlemelerle
kalmayıp, kişilik tahlilleri de
yapmışlar. İnsanların davranışlarının
kökenine inip, nedenlerini
araştırmışlar. Bu tahliller insanı
anlama misyonunu paylaşan
psikologlar için ipucu niteliğinde
olabilir. Uzun dönemler içinde
insanın içinde bulunduğu şartlara
uyumunu konu edinen romanlar,
psikoloji biliminin karşılaştığı
"zaman" sorunun aşmayı
becerebilmiş. Örneğin, Charles
Dickens'ın Kasvetli Ev romanında
dönemin hukuk sistemindeki
yetersizliklerin ve çarpıklıkların
toplumdaki sosyal ilişkileri ve
bireylerin yaşantılarını nasıl
değiştirdiği konu edilmiş. Böylesi on
yılları içine alan uzun soluklu
araştırmalar bilimde ne yazık ki pek
çok sorunu da beraberinde
getirmekte (araştırmayı yıllarca
destekleyecek maddi kaynak sıkıntısı,
araştırmaya katılan bireylerin yaşam
ömrü, izi kaybedilen katılımcılar
vs...). Edebiyat bu açıdan bir tür
kaynak olarak görülebilir.
Edebiyatın psikolojiye el uzattığı bir
diğer noktaysa yazarların kimi zaman
bir filozof gibi kahramanlarının
ağzından bilimsel sorulara
değinmeleri. Örneğin Tolstoy, Anna
Karenina romanında şöyle sormuş:
"İnsanın psikolojik ve fizyolojik
gerçekliği arasına bir çizgi çekilebilir
mi?" Eğer ki çekilebilirse, bu çizgi
nerededir?" Bu soru, bugün
psikologların da çalışma alanlarından
biri: Beyin ile zihin arasındaki ilişki
nedir?" Benzer başka bir örnekse
Marcel Proust'un romanlarında göze
çarpıyor. İnsanın belleğini bireysel,
pasif ve soyutlanmış olarak değil de
sosyal etkileşimleriyle yeniden
yapılanan aktif bir işleyiş olarak
gören yazarın bu fikirleri bugün
psikoloji laboratuvarlarında tekrar
kimlik bulmakta. Bu örnekler
çoğaltılabilir.
Edebiyat, psikolojiyi yalnızca
sunduğu vaka örnekleriyle değil kimi
zaman araştırma yöntemleriyle de
besleyebiliyor. Psikoloji tarihinde
insan davranışlarını araştırmak üzere
ilk deney laboratuvarını kuran
Wundt'tan çok daha önce
Shakespeare, Hamlet adlı oyununda
babasının tahtına geçen amcasının,
babasının katili mi olduğunu
anlayabilmek amacıyla bir tür
"deney" yapmış. Benzer bir öldürme
sahnesini tiyatro oyununa taşıyan
Hamlet, amcasının vereceği herhangi
bir sözel ya da fizyolojik (terlem,
kızarma...) tepkiden babasının katili
olup olmadığını anlayacakmış.
Hamlet, eş zamanlı olarak arkadaşı
Horatio'dan da gözlem yapmasını
isteyerek bir anlamda deneyinin
"güvenilirliğini" arttırmış.
yazarlar yalnızca betimlemelerle
kalmayıp, kişilik tahlilleri de
yapmışlar. İnsanların davranışlarının
kökenine inip, nedenlerini
araştırmışlar. Bu tahliller insanı
anlama misyonunu paylaşan
psikologlar için ipucu niteliğinde
olabilir. Uzun dönemler içinde
insanın içinde bulunduğu şartlara
uyumunu konu edinen romanlar,
psikoloji biliminin karşılaştığı
"zaman" sorunun aşmayı
becerebilmiş. Örneğin, Charles
Dickens'ın Kasvetli Ev romanında
dönemin hukuk sistemindeki
yetersizliklerin ve çarpıklıkların
toplumdaki sosyal ilişkileri ve
bireylerin yaşantılarını nasıl
değiştirdiği konu edilmiş. Böylesi on
yılları içine alan uzun soluklu
araştırmalar bilimde ne yazık ki pek
çok sorunu da beraberinde
getirmekte (araştırmayı yıllarca
destekleyecek maddi kaynak sıkıntısı,
araştırmaya katılan bireylerin yaşam
ömrü, izi kaybedilen katılımcılar
vs...). Edebiyat bu açıdan bir tür
kaynak olarak görülebilir.
Edebiyatın psikolojiye el uzattığı bir
diğer noktaysa yazarların kimi zaman
bir filozof gibi kahramanlarının
ağzından bilimsel sorulara
değinmeleri. Örneğin Tolstoy, Anna
Karenina romanında şöyle sormuş:
"İnsanın psikolojik ve fizyolojik
gerçekliği arasına bir çizgi çekilebilir
mi?" Eğer ki çekilebilirse, bu çizgi
nerededir?" Bu soru, bugün
psikologların da çalışma alanlarından
biri: Beyin ile zihin arasındaki ilişki
nedir?" Benzer başka bir örnekse
Marcel Proust'un romanlarında göze
çarpıyor. İnsanın belleğini bireysel,
pasif ve soyutlanmış olarak değil de
sosyal etkileşimleriyle yeniden
yapılanan aktif bir işleyiş olarak
gören yazarın bu fikirleri bugün
psikoloji laboratuvarlarında tekrar
kimlik bulmakta. Bu örnekler
çoğaltılabilir.
Edebiyat, psikolojiyi yalnızca
sunduğu vaka örnekleriyle değil kimi
zaman araştırma yöntemleriyle de
besleyebiliyor. Psikoloji tarihinde
insan davranışlarını araştırmak üzere
ilk deney laboratuvarını kuran
Wundt'tan çok daha önce
Shakespeare, Hamlet adlı oyununda
babasının tahtına geçen amcasının,
babasının katili mi olduğunu
anlayabilmek amacıyla bir tür
"deney" yapmış. Benzer bir öldürme
sahnesini tiyatro oyununa taşıyan
Hamlet, amcasının vereceği herhangi
bir sözel ya da fizyolojik (terlem,
kızarma...) tepkiden babasının katili
olup olmadığını anlayacakmış.
Hamlet, eş zamanlı olarak arkadaşı
Horatio'dan da gözlem yapmasını
isteyerek bir anlamda deneyinin
"güvenilirliğini" arttırmış.
