Krutzo 1
Krutzo
shrpnl 1
shrpnl
Best Studio 1
Best Studio
D 1
delimuratt
Aliyldrim 1
Aliyldrim
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
melankolıa18 1
melankolıa18
Agora Metin2 1
Agora Metin2
Cannn6161 1
Cannn6161
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Dünya Devriminin Olasılıkları

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan DeepSubjecT
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 1
  • Görüntüleme Görüntüleme 352

DeepSubjecT

Level 8
Fahri Üye
TM Üye
Katılım
4 Nis 2013
Konular
1,555
Mesajlar
2,936
Online süresi
15h 13m
Reaksiyon Skoru
156
Altın Konu
0
TM Yaşı
13 Yıl 2 Ay 3 Gün
Başarım Puanı
221
MmoLira
71
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

DÜNYA DEVRİMİNİN OLASILIKLARI

Giriş

Aşağıdaki metin dünya devriminin perspektifleri hakkında Marksist eğilimin tutumunu detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır. Metin, kapitalizmin küresel krizini, gelişmiş kapitalist ülkelerde sınıf savaşımının ulaştığı seviyeyi ve ekonomik gidişatı, eski sömürge ülkelerdeki devrimci gelişmeleri, dünya çapındaki emperyalizm karşıtı mücadeleyi, Marksistlerin savaş karşısındaki tutumlarını, kitle partilerinin ve işçi sendikalarının içinde yaşananları ve devrimci eğilimin görevlerini incelemektedir.

Bu metin marxist.com’un uluslararası yandaşlarının tamamlanmış program niteliğindeki önermeleridir. Metin, dünya çapında kitlesel bir Marksist hareket yaratma mücadelemizin ideolojik temelidir.

Bizler, marxist.com’un okuyucularından ve destekleyicilerinden bu metni tercüme etmelerini, yayınlamalarını ve gençler ve işçiler arasında mümkün olan en geniş dağıtımını yapmalarını istiyoruz. Fikirlerimiz hakkındaki yorumlarınızı ve sorularınızı bekliyoruz. Son olarak, bu fikirleri kabul eden herkesi Marksizmin güçlerini inşa etme mücadelesinde ve daha da ötesi dünya sosyalist devrimi davasında bize katılmaya davet ediyoruz.

Londra,

16 Eylül 2002

Bölüm 1

Mevcut durum ve görevlerimiz

Dünyadaki durum her düzeyde giderek artan bir istikrarsızlıkla karakterize olmaktadır. Üretici güçlerin, özel mülkiyet ve ulus-devlet deli gömleğine karşı isyanı, günümüzdeki küresel krizle kendini göstermektedir. Gerçekleri artık daha fazla inkâr edemeyecek duruma gelen burjuva ekonomistler ABD ekonomisinin resesyonda olduğunu kabullenmişlerdir. Sermaye stratejistlerinin korkuları çeşitli makalelerde dile getiriliyor. Bu bir dönüm noktasını temsil ediyor.

Marksizm, tarihsel süreci son tahlilde üretici güçlerdeki gelişmeye göre açıklar. Kapitalizmin motor gücü, metaların, özellikle de sermaye mallarının üretimidir. Son boom döneminde, Amerika ve diğer ülkelerin burjuvaları yeni teknolojiye, yeni fabrikalara ve yeni makinelere devasa miktarda yatırım yaptılar. Artık dünya çapında muazzam bir aşırı üretim (“aşırı kapasite”) söz konusu. Sadece Asya’da bile, kullanılamayan çok büyük bir üretim kapasitesi mevcuttur. Bunların üstesinden gelindiğinde dahi, geçmiş dönemdeki gibi bir ateşli büyümeye geri dönmek mümkün olmayacak. Bütün ülkelerde yüksek bir işsizlik oranının eşlik ettiği yavaş bir büyüme dönemi gelecektir.

1945’ten bu yana ilk kez savaş ve yavaş büyümeyle karakterize olan bir küresel istikrarsızlık yaşanmaya başlamıştır. Kapitalist sistem uzun bir süre boyunca, tam istihdamın, gelişmiş kapitalist ülkelerde yaşam standartlarının yükselmesinin ve devletler arası ilişkilerde göreli bir istikrarın gözlendiği hızlı bir büyüme yaşadı. 1974’ten beri bugün ilk kez dünya ekonomisi eş zamanlı bir yavaşlama dönemine giriyor. Bu görülmemiş durum sermaye stratejistlerini derin düşüncelere itmektedir.

1929 çöküşünün sonrasında bile, çöküş bütün büyük kapitalist ülkeleri eş zamanlı etkilememişti. Amerika krize ilk girendi, ardından Almanya ve Avusturya, sonra da Britanya girmişti, hatta 1934’te Fransa krize girdiğinde Amerika çöküşten çıkmak üzereydi. Bunlar keşfedilmemiş sulardır ve kapitalistler bu sularda başlarına ne geleceğini bilmiyorlar. Egemen sınıfın giderek artan telâşının nedeni budur ve bu telâş faiz oranlarındaki sürekli düşüşte yansımasını bulmaktadır.

Yaşanan kriz, tarihsel süreçte bir dönüm noktasına işaret etmektedir. 10 yıl önce Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra burjuvazi artık “Komünizm”in kendini tehdit etmeyeceğine inanıyordu. Kapitalist sistem (“serbest piyasa ekonomisi”) üstün olduğunu kanıtlamıştı. Egemen sınıf kendinden son derece emindi. Ekonomik boom’un sonsuza kadar süreceğini hayal ediyorlardı. Ekonomi uzmanları “yeni ekonomik paradigma” üzerine yazmaktaydılar.

Bu durum bütün sınıfların psikolojisini de etkiledi. Orta sınıf (İşçi Partisi bürokrasisi dahil olmak üzere) burjuvazinin ve onun “piyasa” ideolojisinin peşine takıldı. İşçi sınıfı hiçbir alternatif görememekteydi ve problemlerine bireysel çözümler aramakla meşguldü. İşçiler üzerindeki aşırı basınç, borç, uzun çalışma saatleri, stres ve aşırı yorgunluğa rağmen, yaşam standartlarında göreli bir iyileşme elde edilmesi geçici bir dönem için mümkündü. Reformizmin ve özellikle de onun sağ kanadının (Blair vb.) gücü ve Marksizmin güçlerinin yalıtılmışlığı ve zayıflığı buna dayanıyordu.

İşçilerin mücadeleye katılmadığı dönemde kapitalizmin, işçi örgütleri, özellikle de örgüt yöneticileri üzerindeki basıncı on kat arttı. Reformist önderler, sendika aygıtları ve Sosyal Demokrasi, sınıf basıncından kurtularak görülmemiş bir “bağımsızlık” kazandılar; yani burjuvaziye ve onun ideolojisine bağımlı hale geldiler. Kitlesel işçi örgütlerindeki çürüme uç noktalara vardı. Fakat artık bu süreç kendi sınırlarına dayanmıştır. Kısa sürede önemli olaylar kitle örgütlerini sarsarak kendine getirecektir. Tüm süreç tersine dönecektir.

Dünya ekonomik krizi

Ekonomik resesyonun katı gerçekliğiyle yüz yüze gelen burjuvazinin sözcüleri, yaşananları çok iyimser yorumlamaktadırlar. Alan Greenspan şunları söylemektedir: “inişin yumuşak ve kısa süreli oluşu, ekonominin gücünü çabuk toparlayabilmesinde ve esnekliğinde dikkate değer bir iyileşmenin kanıtıdır. Sürekli sağlıklı büyümeye geri dönüş için temeller uygundur: stoklarda ve sermaye mallarında ortaya çıkan dengesizlikler büyük ölçüde giderilmiştir; enflasyon oldukça düşüktür ve böyle kalması beklenmektedir; üretkenlikteki gelişme oldukça güçlüdür, ki bu da ev ve iş yeri harcamalarına hatırı sayılır bir desteğin yanı sıra maliyet ve fiyat basıncından potansiyel bir kurtuluşa da işaret ediyor.” Bu sadece hüsnükuruntudur.

2002’nin ilk çeyreğinde ve Ağustos ayında Avrupa ve ABD’deki borsalarda yaşanan geçici düzelmeler, tamamen münferit gelişmelerdi. Ağustostaki %20’lik iyileşmenin ardından, dünya borsaları Eylül başında tekrar keskin bir şekilde düştü. Japon Nikkei Endeksi 1983’ten bu yana en düşük değerine indi. New York Dow Jones Sanayi Ortalama Endeksi 350 puandan daha fazla düştü. Benzer düşüşler Londra ve diğer borsalarda da yaşandı.

Birçok ekonomist, ABD’nin sözde “çifte iniş” resesyonuyla yüz yüze olduğunu artık kabul ediyor. Bu, her zaman belirttiğimiz bir saptamayı doğruluyor: bu yılın başlarında yaşanan toparlanma, yalnızca dünya ekonomisindeki daha aşırı ve dik bir düşüşün başlangıcıdır. Dünya borsalarında şu an yaşanan düşüşler, buzdağının görünen yüzüdür. Dünya ekonomisi hâlâ tepe taklak yuvarlanıyor.

Temmuz ve Ağustos ayları boyunca ABD ekonomisine dair her yeni rakam, öncekinden daha kötüydü. Amerikan halkının elinde tuttuğu net varlık (hisse senetleri, bonolar ve mülkler dahil olmak üzere) son iki yıl boyunca, yani dünya borsalarında “düşme eğilimli piyasa”nın başladığı Mart 2000’den bu yana, %20’den fazla düştü. ABD Konferans Yönetiminin Temmuz ayı tüketici güven endeksi 106,4’ten 97,1’e düştü, bu değer Şubattan bu yana görülen en düşük seviyedir. Tüketicinin gelecek hakkındaki beklentileri umutsuzluğa dönüşmüştür. Gelecek beklentileri 107,2’den 95,7’ye ani düşüş göstermektedir. Dünya ekonomisinin ABD’deki tüketime aşırı ölçüde bağlı olduğunu hatırlarsak, bu rakamlar bize inişin çok ciddi boyutlarda olduğunu gösterir.

Dükkânlarda satışlar düşmektedir. ABD imalatçıları arasındaki güven ölçüm endeksleri de zayıflamıştır ve imalat çıktısı bu yılın ilk kısmındaki sınırlı canlanmadan sonra tekrar resesyon düzeylerine düşmüştür. En önemlisi, ABD gerçek gayri safi milli hasıla rakamları bu yılın ikinci çeyreğinde yalnızca %1,1 artmıştır. Daha önceki çeyrekler ABD ekonomisinin 2001 yılında gerçekten de resesyona girdiğini ve ancak bu yılın ilk çeyreğinde küçük bir iyileşme gösterdiğini tekrar gözler önüne sermiştir.

Yatırımlar aralıksız yedi çeyrektir düşmektedir. Diğer taraftan tüketici harcamaları, ilk çeyrekte %3,1’lik büyümenin ardından yalnızca %1,9 artarak emekleme hızına düşmüştür. Yalnızca devlet harcamaları artmıştır. Kuşkusuz kısa bir süreliğine de olsa düşük faizler nedeniyle emlak boom’u devam etmektedir, bu boom Birleşik Krallık, Avustralya ve diğer OECD ülkelerinde de yaşanmaktadır.

Kârlılık seviyesi düzelmeden ABD kapitalizmi için gerçek bir düzelme söz konusu dahi olamaz. ABD’nin ilk 500 şirketi ikinci çeyrek kazançlarını kısa bir süre önce açıkladılar. Bu raporlar, geçen senenin aynı dönemdeki çok düşük seviyelerle kıyaslandığında yalnızca %1 artmıştır. Geçen sene 2 milyonun üzerinde Amerikalı işini kaybetti. Kârlar yeterince artmadığı sürece, yatırım artışı gerçekçi bir perspektif değildir, ki yatırımlar boom’un motor gücüdür.

Avrupa’da da gidişat daha iyi değildir. Avrupa ülkelerinin çoğu bu yılın ikinci çeyreğindeki ekonomik büyüme raporlarını açıkladılar. Aslında, bu ülkelerde büyüme neredeyse yaşanmamıştır. Almanya %0,3, İtalya %0,1 büyüdüler. En çok büyüyen Britanya ise yalnızca %0,7 büyüdü. Japonya’da üretim bir yılda %0,5-1,0 arasında düşmektedir. Deflasyon, düşen fiyatlarla birlikte hükmünü sürdürmeye devam ediyor. Hükümet 12 yıl boyunca süren resesyonun ardından ne yapacağı konusunda aptallaşmış durumdadır. Hatta hizmet sektörü savaş sonrası işsizlik rekorlarını zorlamaktadır. Kamu borçları hâlâ kesintisiz olarak artmaktadır.

Arjantin’de ekonomik ve politik kaos bir çıkış işareti olmaksızın devam ediyor. Brezilya da bugün çöküşün eşiğine gelmiştir. Benzer şekilde, IMF tarafından büyük miktarlarda para pompalanmasına rağmen Türk kapitalist politikacılar kavga etmeye devam ediyorlar, bu da ABD’nin sözde Terörle Savaşındaki bu kilit müttefikini ekonomik bunalıma sürüklemekle tehdit ediyor.

Dünya kapitalizmi iki balon tarafından da tehdit edilmektedir. Bu balonlardan ilki, ABD dolarının gücüdür. Geçen yıl bu balon biraz indi, önümüzdeki dönemde ise daha da sönecektir. ABD ayda 37 milyar dolar ticaret açığı verdiğinden ABD doları bugünkü değerini sürdüremez. Doların değeri belli bir noktaya geldiğinde yabancı kapitalistler tarafından elde tutulan 9 trilyon dolarlık sermaye yurtdışına çıkacaktır, bu da doların değerinde ani bir düşüşe neden olacaktır. Şişmeye devam eden ikinci büyük balon ise emlak sektörüdür. Bugün Amerika’daki %10 ve Britanya’daki %20’lik fiyat artışları devam etmeyecektir. İnşaat sektöründeki bir düşüş, tüketim harcamaları üzerinde negatif bir etkiye sahip olacak ve bu da ekonomiyi daha da aşağıya çekecektir.

Dünya ekonomisi üzerinde bir kara bulut gibi asılı duran ise Irak’taki savaş olasılığıdır. Yıkıcı politik sonuçlarını bir kenara bıraksak dahi, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik askeri harekâtı, kaçınılmaz olarak petrol fiyatlarında ani bir artışa yol açacaktır. Savaş Amerika’nın istediği biçimde devam etse dahi bu kaçınılmazdır. Savaş uzun sürerse, ki muhtemeldir, dünya ekonomisi ciddi biçimde zarar görecektir.

Burjuva ekonomistlerin abartılı iddialarının aksine, geride bıraktığımız dönem boyunca gerçekleşen ekonomik büyüme, İkinci Dünya Savaşını takip eden onyıllardakinden daha zayıftı. ABD’de, 1942’den 1966’ya kadar GSMH büyüme hızı yıllık %4,5’ti. 1975’ten 1999’a kadar ise yalnızca %3,2’dir. 1942-66 döneminde sanayi üretiminde elde edilen büyüme %5,3’tür. 1975 ile 1999 arasında yalnızca %3,4’tir. Buna ilâveten, 1966’da tüketici borçlarının yıllık kişisel net gelire oranı %64 iken, 1999’da %97’ye çıkmıştır.

Enflasyon korkusu ile dünya çapında ekonomik çöküş korkusu arasında kalan ABD Merkez Bankası, sonunda fazla tasalanmamaya karar verdi. Merkez Bankası 12 aydan daha kısa bir sürede faiz oranlarını 11 kez düşürdü; bu görülmemiş bir olaydır. Faiz oranları Amerika’da şu an %1,75’tir –1961’den bu yana görülen en düşük seviye. Fakat bunun ne kadar süreceğinin ve ne sağlayacağının bir sınırı vardır. Şurası kesin ki, faiz oranları sıfırın altına indirilemez. Ne var ki ABD’de gerçek faiz oranları, tüketici fiyatları endeksiyle kıyasladığında negatiftir ve bu 1930’ların Büyük Krizinden beri görülmemiş bir olaydır.

Marx, kredinin, kapitalist sistemi normal sınırlarının ötesine taşıyan bir araç olduğunu açıklar. Pazar yapay olarak bir süreliğine genişletilir, fakat aslında bu, gelecekteki talebin azalması pahasına yapılır, çünkü alınan kredi eninde sonunda geri ödenmelidir ve tabii ki faizi ile birlikte. 1990’lı yılların boom döneminde devasa bir borç birikti, özellikle de ABD’de. Merkez Bankası ve Greenspan’ın faiz oranlarını ani bir biçimde indirmesi, küresel ekonomik çöküş korkusunun güdülediği panik önlemleridir. Fakat bu kesintilerle hedefledikleri sonuçları bir türlü elde edemediler. Borçlar aşırı arttığı için bu önlemler yeni borçları ve açıkları engelleyemez. Bu yola bir kez girdiklerinde kötülerin en kötüsünü –ABD ekonomisini uzun süre boyunca tırpanlayabilecek bir stagnasyon ve enflasyon karışımını– bulacaklardır. Buna ilâveten, şirket kazançları serbest düşüşe geçmiştir. Bir önceki yıla kıyasla %44,9 daha az kazandılar. Şirket kazançları bu düzeylere en son 1938 yılının üçüncü çeyreğinde ve 1932 yılının (Büyük Kriz) dördüncü çeyreğinde saplanıp kalmıştı.

Pratikte, gelecek dönem elde edecekleri tek şey daha büyük bütçe açıklarıdır. Fakat bu hiçbir şeye çözüm getirmeyecek, yalnızca krizi derinleştirecektir. 1939’da krizi dünya savaşı aracılığıyla “çözdüler”. Fakat bu çözüm yolu onlar için şimdilik kapalı görünmektedir. Bu koşullar altında bütçe açığı finansmanı onlara yardım etmeyecektir. Japonya deneyiminde de görüldüğü üzere, böylesi bir yol, gidişatı daha da kötüleştirecektir.

Japonya’da faiz oranları gerçekten sıfırlandı. Fakat bunun kamu borçlarını eşi görülmedik ve artık sürdürülemez bir düzeye yükseltmekten başka hiçbir etkisi olmadı. Amerika’da özel borçların bu yüksek düzeyi, faiz oranları bu kadar düşük de olsa, bireylerin ve şirketlerin yeni krediler alma heveslisi olmayacakları anlamına geliyor.

Bu, burjuvazinin krizden çıkmak için Keynesci politikaları kullanmayacağı anlamına gelmez. Fakat Japon deneyimi günümüz koşulları altında Keynesci yöntemlerin temel sorunu çözemediğini göstermiştir. Bu yöntemler yalnızca kötünün en kötüsüyle, yani stagflasyonla –stagnasyon ve enflasyon karışımı– sonuçlanan ciddi dengesizliklere yol açacaktır.

Gerçekte Japonya –bir zamanlar dünya ekonomisinin yıldızıydı– bir boom bile yaşamaksızın bir resesyondan diğerine sürüklenmektedir. Benzer bir durum ABD’de de oluşabilir, üstelik uzunca bir dönem küresel ekonominin tamamını etkileyecek bir biçimde. Japonya on yıl boyunca resesyon yaşadıktan sonra şimdi açıkça deflasyon yaşamaktadır. 10 yıl önce Japonya’da yaşanan durumla şu an arasında kesin paralellikler mevcuttur. Belirleyici faktör Japonya’nın 1980’lerde yaşanan son boomdan kalan borçluluk seviyesinin görülmemiş değerlerde oluşudur. On yıllık bir dönem boyunca Japon ekonomisinin tekrar toparlanamamasının nedeni de budur. İki yıl boyunca Japon hükümeti, Fransa’nın toplam GSMH’sine denk bir parayı boşu boşuna harcamıştır.

Ekonomik çöküşün gerçek doğasını, yani derinliğini ve süresini belirlemek güçtür. Fakat her ihtimalde bu çöküş 1974’ten ve belki de İkinci Dünya Savaşından bu yana yaşananların en ciddisi olacaktır. Bunun 1929’u takiben yaşanan depresyona dönüşme olasılığı göz ardı edilemez. Çöküşün yoğunluğu ve bundan kaynaklanan pazar mücadelesi genelleşmiş bir korumacılığa yol açarsa, bu hiç de beklenmedik bir şey olmayacaktır. Fakat durum bu olmasa bile, ABD bu gerileyişten büyük zorluklarla çıkacak ve ardından, tıpkı 1990-91 resesyonu sonrası Japonya’da olduğu gibi, büyüme hızının son derece küçük olduğu bir döneme girecektir. Nedenler çok benzerdir: bir önceki dönemden sarkan devasa borçların birikmesi. Bu açıkça şu olgunun bir ifadesidir: kapitalizm bir önceki dönemde normal sınırlarının ötesine geçmiştir.

Durumun kesin olan ciddiyetine rağmen burjuva ekonomistler olayları en iyimser yorumlarla değerlendirmekte ısrar ediyorlar. Yatırımcıların şevkini yüksek tutmak için basında sürekli kampanyalar düzenleniyor. Her olumlu bilgi kırıntısı tünelin ucundaki ışık olarak sunuluyor. Kolay etkilenen yatırımcılar bu kampanyalarla aldatılıyor, hiçbiri bu ışığın karşıdan gelen bir trene ait olabileceğinin farkında değil. Borsadaki çılgınca aşağı yukarı salınışlar, borsa yatırımcılarının genel sinirliliğinin ve istikrarsızlığının bir belirtisidir (üstelik bu borsa yatırımcılarının arasında risk almayı seven kumarbazlar hiç de az değildir). Bu da toplumun genel durumunun ve gelişmekte olan ruh halinin çok iyi bir aynasıdır ve bu ruh hali yakında politik olarak kendini ifade edecektir.

Bununla birlikte borsa hareketlerinin, reel ekonominin sürekli kötüye giden hareketini yansıtmadığı iyi bilinir. Afgan savaşı patladığında ve 11 Eylül şokunun ardından Wall Street göreli bir düzelme yaşarken, Ford, kayıpların dördüncü çeyrekte analizcilerin kötümser tahminlerinden dört kat fazla olacağı uyarısında bulunmuştu. Detroit şirketi, daha fazla fabrika kapatma ve işçi atma anlamına gelen yeni bir yeniden yapılanma planı üzerinde çalışıyor.

Şirket kârları konusundaki uyarılar çığ gibi artmıştır. Hatta büyük şirketler iflâsın eşiğine gelmişlerdir. 2 Aralık 2001’de Amerika’nın yedinci büyük firması Enron’a iflâs yasasının 11. maddesi uygulandı. Hisseleri 89 dolardan bir dolara indi ve şirket iflâs etmeden önce “çöp” olarak adlandırıldı. İşçilerinin büyük bir kısmı hisse senetlerine sahip olduğundan, binlerce işçi hem işlerini hem de emeklilik birikimlerini kaybetti. Bu olayı nice iflâslar ve skandallar takip etti, görülmemiş bir finansman skandalının yaşandığı dev WorldCom şirketi de bunlardan biriydi. Bu skandallar toplumdan tepki gördü ve ABD’deki tüm anonim şirket sistemi sorgulanmaya başlandı.

Aşırı üretim

Marx’ın açıkladığı gibi, kapitalizmin her gerçek krizinin nihai nedeni aşırı üretimdir, yani kapitalistlerin artı-değer için duyduğu sınır tanımaz açgözlülük ile kitlelerin sınırlı tüketme gücü arasındaki uzlaşmaz çelişkidir. Şu anki kriz de bunun bir istisnası değildir. ABD ve Asya’daki krizin temel nedeni, ileri teknoloji ürünlerinin, özellikle de bilgisayar ve hafıza çiplerinin aşırı üretimidir. Bu yeni teknolojileri alabilecek insan sayısı sınırlıdır. Fakat kapitalist üretimin anarşik ve plansız doğası, yeni teknolojiyi alabilecek insanların az sayıda olmasını dikkate almaz.

Bu durum diğer metalara da uygulanabilir. Otomobil sanayiinde aşırı üretim, vahşi fiyat savaşlarına yol açar, Ford ve diğer büyük şirketler artı-ürünlerinden kurtulmak için çılgınca fiyat indirmek zorundadırlar. Bu da otomobil satış miktarında geçici yükselmelere neden olur. ABD’de perakende satışlarda aylık yüzde 7,1 artışla rekor kırılan Ekim 2001 ayında, bu artışın ardında yatan şey otomobil satışlarıydı (%26,4 artış sağlanmıştı). Bu da indirimlerin olduğu ve faiz oranlarının sıfırlandığı “Amerika’yı Yuvarlanmaktan Koru” kampanyasının sonucuydu. Fakat otomobil satışlarındaki artış, gelecekteki satışların düşmesi ve kâr marjlarının inanılmaz bir noktaya çekilmesi pahasına yapıldı; böylelikle de otomobil sanayiinin krizi dünya çapında derinleştirildi.

Şirketler kâr marjlarını sürdürmek için, işten çıkarmalara, ücret kesintilerine, maliyetleri kısmaya, boom sırasında elde ettikleri değerleri bir anda gözden çıkarmaya zorlanırlar. Borçlar için de aynı şeyler geçerlidir. Güney Kore firması olan yarı-iletken üreticisi Hynix gibi büyük şirketler ürünlerini satamadı ve kendilerini bir anda borç içinde buldular. Bankalar tarafından verilen kredilerin süreleri ekonominin genişleme dönemlerinde kolayca uzatılırken, kriz dönemlerinde bir an önce geri ödenmesi istenir. Artık herkesin peşin paraya ihtiyacı vardır. Bu da, Hynix gibi şirketleri, ABD pazarına girebilmek ve daha fazla fon bulabilmek için ABD’nin büyük şirketlerinden Micron Technology ile evlenmeye zorlamaktadır. Eğer bu evlilik gerçekleşirse sonuçta dünyanın en büyük hafıza çipi üreten şirketi ortaya çıkacaktır. Demek ki, boom döneminde görülmedik boyutlara çıkan sermaye yoğunlaşması ve tekelleşme süreci, çöküş döneminde de kesintiye uğramadan devam eder.

İmalat sektöründeki krizler er ya da geç hizmet sektörünü de içine alır. 11 Eylül şoku, havayolları, oteller ve turizm gibi sektörlerdeki krizleri şüphesiz körüklemiştir. ABD’de, yalnızca havayolu sektöründe 100 binden fazla işçi atılmıştır. Bu sayı krizin gerçek derinliğini tam açıklayamaz, çünkü başka pek çok sanayi de havayolu sektörüne bağlıdır. Belçika’da Sabena krizi, keskin işçi çatışmaları doğurmuştu.

ABD’nin en büyük indirimli perakende satış zinciri WalMart, 2001’in üçüncü çeyreğinde kârını 1,5 milyar dolara çıkararak satışlarda yüzde 15,5 artışla rekor kırdığını ilân etmişti. Halbuki bu rekor, krize tepki olarak daha fazla sayıda Amerikalının daha ucuz alışverişi tercih ettiğini göstermektedir. Bu eğilim diğer perakendecileri fiyat indirimine zorlayarak uzun dönemde kâr marjını daha da daraltacaktır. Diğer taraftan lüks mal şirketleri her çöküş döneminde olduğu gibi zarara uğramaktadırlar.

Resmi mitolojinin tersine, hizmet sektöründeki krizin nedeni 11 Eylül değildi; bu kriz genel krizin bir parçasıdır. 220 bin işçi de havayolları ya da turizmle ilişkisi olmayan sektörlerde işini kaybetti. İşçiler daha az çalıştırıldıklarından haftalık ücretleri düşmektedir.

Ekonominin korkunç durumu reklâm sektöründeki çöküşte kendini göstermektedir. Britanyalı reklâm şirketi Cordiant Communications, Aralık 2001’de dört ay içinde üçüncü kez kâr etmediğini açıkladı ve durumun daha da kötüleştiğini belirtti. Şirket bir yıl boyunca işgücünün onda biri olan 1100 kişiyi işten atmasına rağmen daha fazla işten çıkarmanın gündemde olduğunu açıkladı. Dev sigorta şirketi Lloyds of London, kayıplarını 1,7 milyar sterlin (2,7 milyar dolar) olarak açıkladı. Bu sayı ilk tahminlerden 600 milyon dolar fazladır ve Lloyd’un 300 yıllık tarihindeki en büyük kaybı ifade etmektedir. Yıllardır ilk kez, Londra resesyonda olduğunu resmen ilân etti. Bu da hizmet sektöründeki bir krize işaret ediyor ve bu kriz sadece ekonomik faaliyetteki genel düşüşün dışavurumudur.

Durumun ciddiyetini anlamak için petrol fiyatlarına bakmak yeterlidir. Normalde, Ortadoğu’da savaş olasılığı ya da istikrarsızlık oluştuğunda, petrol temininin zorlaşacağı korkusuyla petrol fiyatları aniden artar. Halbuki 11 Eylülden bu yana petrol fiyatları, OPEC’in öngördüğü varil başına 22-28 dolar aralığının bile altına düşmüştür. Şu anda, OPEC’in üretimi kısma çabalarına rağmen, az miktardaki iyileşmeden önce petrolün varil fiyatı 20 doların altına inmişti. Bu da küresel talebin düşmesinin bir göstergesidir.

ABD’nin piyasaya sürdüğü “resesyonun kısa olacağı” propagandasına rağmen, bugün gelecek hakkında kötümser olan iktisatçıların sayısı artıyor. The Economist 2001 yılının sonunda bakın nasıl uyarılarda bulunuyor: “Ne yazık ki, iyimser olma seçeneği artık anlamını yitirmiştir. Şirketler Amerikası’nın, tasarruf tedbirlerinin sonuna yaklaştığına dair işaretler mevcuttur. Sermaye harcamalarındaki ani inişe rağmen (ikinci çeyrekteki yıllık yüzde 14,6’lık düşüşün ardından, üçüncü çeyrekte yüzde 12 inmiştir) şirketlerin hâlâ aşırı kapasitesi ve büyük finansman açığı bulunuyor. 1990’ların sonlarındaki yatırım bolluğunun giderilmesi zaman alacaktır. Bu arada dünyanın çehresi kararmaya devam ediyor. Japonya onyılda dördüncü resesyonu yaşarken, Avrupa tıkanmıştır.”

Korumacılık

Kapitalist sistem için ana tehlike çöküş olasılığı değildir. Boom-çöküş döngüleri 200 yıldır kapitalizmin değişmez özelliğidir. Kapitalistler en derin çöküşlerden bile er ya da geç çıkacaklarını bilirler. Gerçek tehlike çöküşün sonucu olarak serbest ticaretin bir tarafa bırakılması ve korumacılığın yükselmesidir. 1929-33 çöküşünü İkinci Dünya Savaşına kadar sürecek olan bir dünya depresyonuna dönüştüren şey de buydu. Dünya ticaretinin genişlemesi son yarım yüzyılda can alıcı bir rol oynadı, özellikle de son yirmi yıldır. Bu da kapitalistlerin ulus devletin sınırlamalarını kısmen ve geçici süre de olsa aşmasını sağladı. Fakat bunun dayandığı temel son derece kırılgandır ve kolaylıkla ortadan kaldırılabilir, özellikle de herkesin sınırlı pazarlar için mücadele verdiği bir dünya ölçekli çöküş koşullarında.

Avrupa ile Amerika arasında, ticari konularla ilgili Seattle müzakerelerini yarıda kesecek kadar gerilimler mevcuttur. Bazı sorunlar çözülse de, her an yeni çatışmalar çıkmaktadır. Özellikle ABD’de korumacılık eğilimleri yeşermektedir. Amerika dünyanın en büyük ekonomisidir ve kendi pazarını koruma altına alırken yabancı pazarları ele geçirmek için kaslarını kullanmaya hazırlanıyor. ABD düşük gümrük duvarlarından en çok yararlanan ülkeydi, bu nedenle halkı serbest ticarete her zaman olumlu baktı. Fakat Kongredeki Cumhuriyetçiler (ve de Demokratlar) Amerika’nın tarımsal ve sınai çıkarlarını korumak için serbest ticaret ilkesinden ödün vermeye hazırlar. Buna yakın zamanlarda çelik, tarım ürünleri, tekstil, kereste ve diğer alanlardaki korumacı önlemlerde şahit olduk.

Kapitalistler Dakar’da yapılan Dünya Ticaret Örgütü toplantısında, ticaret kısıtlamalarının azaltılmasını içeren yeni öneriler sunarak “serbest ticaret”e devam dediler. Uruguay’da alınan kararları yerine getirmek on yıl aldı. Bu seferki daha uzun ve zor olacaktır. Dünya resesyonunun genişlemesi, son yarım yüzyıldır inşa etmek için uğraşılan narin dünya ticaret ağını tehdit eden korumacılık eğilimini kaçınılmaz olarak kamçılayacaktır. Sermaye stratejistlerinin en büyük korkusu budur. Marksistlerin yıllar önce açıkladığı şeyi anlamış görünüyorlar; dünya ekonomisinin temel motor gücü dünya ticaretinin gelişmesidir (“küreselleşme”).

Boom döneminde bile dünya pazarı rakip bloklara ayrılma eğilimi taşımaktaydı. ABD emperyalizmi Kanada ve Meksika’yı içeren ve Rio Grande’nin hem kuzeyi hem de güneyini, kısaca bütün Amerika kıtasını kontrol amacını güden NAFTA’yı yarattı. Avrupa, Balkanlar’ı, Kuzey Afrika’yı ve Doğu Avrupa’yı kontrol altına almak için Avrupa Birliği’ni yarattı. Asya’da Japonya daha gevşek bir yen bölgesi oluşturdu. Çöküş derinleştikte bu rakip ticaret blokları arasındaki çelişkiler artacaktır. Avrupa ile Amerika ve Amerika ile Japonya arasındaki gerilimler bu koşullarda yoğunlaşacaktır. Amerika misilleme olarak işsizliği Avrupa ve Japonya’ya ihraç etmeye çalışacaktır. Ticari savaşların ve rekabete dönük devalüasyonların yaşanma ihtimali gittikçe kuvvetlenmektedir ki, bu da krizi derinleştirecek ve uzatacaktır.

Avrupa Birliği

Avrupalı kapitalistler, daha bir yıl önce, resesyona girmeyeceklerini gururla ilân etmişlerdi. Şimdi bu böbürlenmelerin içinin boş olduğu görüldü. İroniye bakın ki, yeni genişleme döneminde Avrupa kapitalizminin ana motor gücü olduğu düşünülen iletişim sanayii (cep telefonları) resesyondan en çok etkilenen sektör oldu.

Britanyalı büyük cep telefonu şirketi Vodafone, Aralık 2001 başında altı ayda 8,4 milyar sterlin (12 milyar dolar) vergi öncesi kayıpları olduğunu açıkladı. Cep ve sabit telefon bölümlerindeki yeniden yapılanma maliyetleri ve varlıkların nominal değerlerinin düşürülmesi de eklendiğinde, Alman mühendislik devi Siemens’in kârları Eylül sonu itibariyle yüzde 76 düştü. Almanya’da işsizlik resmi rakamlara göre işgücünün yüzde 8’i civarında dolaşmaktadır.

Daha önceki metinlerde Avrupa Birliği’nin kurulma nedenleri üzerinde durmuştuk. Şurası doğru ki, bizler, Avrupalı kapitalistlerin ulaşabilecekleri uzlaşma ve ekonomik ve parasal birlik düzeylerini küçümsedik. Euronun bu kadar başarılı olacağını düşünmedik. Bu ancak, Avrupa’ya yarayan ve farklı kapitalistlerin ayrılıklarını (geçici olarak) bir kenara koymasını mümkün kılan bir uzayan dünya boomu temelinde mümkün olabilirdi.

Şu an euro, 12 Avrupa Birliği devletinde ortak para birimi olarak kullanılmaktadır. Bu önemli bir gelişmedir. Ortak para birimi Avrupa’nın bütünleşmesine gitmenin ilk koşuludur. Ortak para birimi iç ticareti kamçılayacak ve üretici güçlerin gelişimine güçlü bir itki sağlayacaktır. Fakat euro en kötü zamanda piyasaya sürüldü. İşsizliğin arttığı, pazar mücadelesinin kızıştığı dünya krizi koşullarında, katı Maastricht kriterleri krizi şiddetlendirecek ve AB devletleri arasındaki karşıtlıkları artıracaktır.

The Economist, euronun başarılarına dair olumsuz bir bilânço çıkardı: “Euro on yıl önce tasarlandığında, Avrupa’da rekabeti ne kadar kamçılayacağına, yapısal reformları hızlandıracağına ve hatta Avrupa’nın dünyanın ekonomik dinamosu olma rolünü Amerika’dan alacağına dair pek çok düşüncesiz söz ediliyordu. Fakat Avrupa Komisyonunun derlediği son rapor, Avrupa ile Amerika arasında kişi başına düşen GSMH ve üretkenlik farkının geçmiş on yıl içinde daralacak yerde giderek açıldığını belirtiyor. Birliğin en büyük ekonomisi Almanya durma noktasına gelince, euro sayesinde Avrupa’nın küresel resesyonun etkilerinden uzak kalacağına dair bu yıl ileri sürülen teori çöküverdi. Adeta Avrupa’nın zaaflarını ilân edercesine, euro, fiktif yaşamının ilk üç yılının büyük kısmını dolar karşısında yeni düşüşlerle geçirdi.” (The Economist, 1/12/2001). Dolar karşısında euronun bugünkü başarıları, euronun gücünden ziyade doların zayıflığında aranmalıdır.

Avrupa burjuvazisinin ümitlerine karşın, euro doğumundan itibaren cılız bir para birimi olmuştur. Diğer para birimleri karşısında seviyesini koruma ihtiyacı, Avrupa’da faiz oranlarının Amerika’daki kadar hızlı düşmemesinin nedenlerinden biridir. Bu da önümüzdeki aylarda Avrupa’daki krizi şiddetlendirecek ve işsizliği artıracaktır. Tarihin cilvesine bakın ki, Almanlar Maastricht kurallarına sıkı bir biçimde uyulması konusunda en kararlı olanların başını çekerken, şimdi bunun sonuçlarına 4 milyon işsizle katlanmak durumunda kalıyorlar. Avrupa’nın motor gücü görevini üstlenecek Alman ekonomisinin kendi motoru bozulmuştur.

Daha düşük faiz oranlarını Duisenberg ve Avrupa Bankasının sürekli reddetmesi, Avrupa hükümetleri ile Banka arasındaki çatışmaya zemin hazırlamıştır. Hükümetler ihracatı kamçılamak için euronun daha çok değer kaybetmesini istemektedirler; geçen dönemde euro bölgesindeki ülkelerin göreceli başarısının ana nedeni euronun değer kaybetmesiydi. Halbuki bu başarıya rağmen, çekirdek ülkelerin, özellikle de Almanya ve İtalya’nın performansı berbattı ve bu ülkelerin sorunları daha da artacaktır. İşsizlik tekrar tırmanmaya başlamıştır.

Ortak para birimine geçişin bir sonucu da, sınır ötesi rekabetin kızışmasıdır. Amaç cılız şirketleri elimine ederek üretkenliği artırmaktır. Fakat bu, İtalya, Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi ülkeleri zor durumda bırakır. Rekabeti kızıştırma, daha fazla iflâs, fabrika kapanması ve işsizlik anlamına gelir. Bunlardan da yeni çelişkiler doğacaktır. Geçmişte İtalya düştüğü zor durumdan parasını devalüe ederek kurtulmuştu. Fakat artık bu yol Maastricht anlaşması ile kapatılmıştır. Ulus devletlerin devalüasyon yapması yasaktır ve İtalya’ya diğer ülkelerin yardım etmesi de yasaklanmıştır. Bu yüzden, krizin bütün yükü işçi sınıfının omuzlarına yüklenecektir. İtalyan işverenler gerekli önlemleri alması konusunda Berlusconi’yi sıkıştırmaktadırlar. Tarih sahnesi, Avrupalı ülkelerde birbiri ardına sınıf mücadelelerinin patlamasına hazırlanmaktadır.

Bu da Avrupa’nın bütünleşmesine değil, olsa olsa ulusal devletler arasındaki uzlaşmaz karşıtlıklara ve gerilimlere ivme verecektir. Sonuçta, euro deneyiminin karşılıklı suçlamalar arasında yarı yolda kalması muhtemeldir. Şimdiden, her hükümet kendi kapitalistini dış rekabetten korumaya çabaladığından, euro bölgesindeki devletler arasındaki çelişkilerin göstergeleri ortadadır. Elbette, gelecek yirmi yıl boyunca kesintisiz kapitalist yükseliş yaşanırsa Avrupalı kapitalistler ekonomik bütünleşmeyi gerçekleştirebilirler. Fakat bize göre durum bu olmayacaktır.

İki yıl önce Lizbon Zirvesinde AB hükümetlerinin başbakanları 2010 yılında AB’yi dünyanın en rekabetçi ekonomisi yapmak için daha fazla liberalleşme programı konusunda anlaştılar. Ne oldu? Fransa liberalleşme için çok az enerji harcadı ve pazarını tamamen açma konusunda tarih belirlemeye yanaşmadı. Posta hizmetlerinde tam rekabete geçilmesi ertelendi. Almanya, üzerinde 12 yıl çalışılmış olan şirket devirleriyle ilgili bir AB direktifini çiğneyiverdi ve ardından Alman mülk sahiplerini korumak için yeni düzenlemeler yaptı. Büyük çaplı finans hizmetlerini liberalleştirmede uygulanacak Lamfalussy planı, Mart ayında Stockholm’de herkes tarafından onaylanmasına karşın, Avrupa parlamentosunda prosedür manevralarıyla sabote edildi. AB patent rejimi anlaşması, dil politikasındaki anlaşmazlıklar tarafından engellendi. Bu örnekler uzatılabilir.

Bu örnekler şunu gösterir, her ulusal hükümet “Avrupa bütünleşmesi ideali”ne yalandan bağlılığını ilân ederken esasen kendi “ulusal çıkarları”yla, yani kendi burjuvazinin çıkarlarıyla ilgileniyor. Öyle ki, Almanya’nın şirket satın almalarıyla ilgili yasayı sabote etme kararı, kendi şirketlerini yabancıların satın almasından –örneğin Vodafone’un Mannesmann’ı almak istemesi– koruma arzusunca güdülenmiştir. Enerji sektöründe liberalleşmeye Fransızların gösterdiği muhalefet, kendi devlet işletmeleri olan Electricité de France’ı desteklemek için tasarlanmıştı. Fransız hükümeti, daha açık pazarları olan devletlerin şirketlerini ele geçirmek için hırçın bir politika güderken, kendi ulusal tekelini korumaktadır.

“Avrupalılık” söyleminin arkasında, en güçlü Avrupalı devletlerin, özellikle de Avrupa’yı yönetmenin yollarını arayan Almanya ve Fransa’nın arzuları ve çıkarları yatıyor. Avrupalılık ideali söylemini, ancak daha küçük ülkeler ciddiye alıyor, çünkü kendi başlarına ayakta durmak için çok zayıflar ve aptalca bir şekilde Avrupa sahnesinde önemli oyuncular olabileceklerini düşünüyorlar. Buna ek olarak, onların da savunacakları bencil çıkarları var.

Belçika “Avrupa kurumlarının” ana merkezi olma durumundan yararlanmaktadır ve bunun devlet hazinesine epeyce katkısı olmaktadır. Bu yüzden de “Avrupalılığı” en çok benimseyen ülke odur. Yunanistan, Portekiz, İrlanda ve İspanya gibi daha cılız ekonomiler, Avrupa Birliği’nin sübvansiyonlarını genişletebildikleri ölçüde “Avrupalılığa” arzu duymaktadırlar. Ancak, bu sübvansiyonlar azaldığında ya da kaldırıldığında –ki yaşanan budur– bu arzular bir anda sönecektir. Ve önümüzdeki dönemde ekonomik kriz Almanya’yı yiyip bitirmeye başladığında, bugüne kadar faturanın büyük kısmını ödeyen Almanya bu rolden artık sıkılıverecek, bu da sübvansiyonların kaldırılması anlamına gelecektir.

Gerçek şudur ki, Avrupa’nın küçük devletlerinin önemi çok azdır. Bu 11 Eylül’ün ardından açığa çıkmıştır. Britanya (Amerika’nın yarı uydusu) Almanya ve Fransa’yla birlikte her şeye karar verdi. Diğerleri Londra’daki akşam yemeğine davet bile edilmediler. İtalyanlar avazları çıktığı kadar protesto ettiler. Diğerleri de bu durumdan şikayetçiydiler: “Bizlere AB’ye katılmak isteyen adaylar gibi davrandılar. Kararlar alındı ve sonra bizlere bildirildi.” Fakat ilişkilerin gerçek durumu aslında budur, yalnızca bu durum alenen dile getirilmiyor o kadar. Ancak Blair’in tipik kabalığı bunu açığa çıkardı. AB’nin ikincil kurumlarının paylaşımı üzerine Leaken’deki son kavga, Berlusconi’yi bütün kararları veto etmeye itti. İsveç Başbakanı, ülkesine hiçbir kurum bırakılmadığından şikayet ettiğinde, Chirac ona, belki de “böyle ‘güzel kızlar’a sahip oldukları için AB model ajanslarının üssü olmayı isteyebileceklerini” söyledi! Dört büyüklerin diğer Avrupa ülkelerini hor görmesinin örneklerinden biri.

AB’nin daha fazla genişlemesi, sorunu daha da kötüleştirecektir. Almanya, Fransa ve Britanya’nın diğer 22 Avrupa liderini davet etmeksizin toplantı yapamayacağını kabulleneceklerine cidden inanan var mıdır? Alman kapitalistler, Doğu Avrupa’da kendilerine yakın duran Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ni Birliğe sokmak istiyor. Buna karşı çıkan Fransa, Romanya’nın da girmesini teklif ediyor. Bu da Alman ve Fransız çıkarlarının çeliştiğinin bir başka örneğidir. Sonunda, genişleme büyük bir olasılıkla devam edecektir. Fakat bu durumda, büyük AB devletleri, her halükârda egemen olmanın bir yolunu bulacaklardır.

Britanya burjuvazisinin Avrupa ve euroya karşı belirsiz tutumu çeşitli faktörlerle açıklanmaktadır. Avrupa’da ticaret yapmak isteyen ve yüksek değerli sterlini istemeyen imalat sektörü ile yakın zamanlarda gücüne güç katan Londra’da çöreklenmiş parazit finans sektörü arasındaki keskin ayrım bu nedenlerden biridir. İmparatorluğunu kaybetmiş ve Avrupa’nın kıyısında ikinci-sınıf bir güce dönüşmüş olan Britanya egemen sınıfı, dünya gücü olma hayallerini terk etmek istememekte ve Avrupa’da bir rol oynama ile ABD emperyalizminin uydusu olma arasında gidip gelmektedir. Ancak euronun zayıflığı ve geleceği hakkındaki kuşkular da şüphesiz hesaba katılması gereken önemli faktörlerdir.

Gelişen kriz Avrupa devletleri arasındaki çelişkileri yoğunlaştıracaktır, özellikle de Almanya ile Fransa arasındaki çelişkileri; buna bir de her ikisi arasında manevra yapan Britanya’yı ekleyelim. Fakat ABD ile rekabet ihtiyacı yüzünden, AB’nin dağılması küçük bir olasılıktır. Avrupalı kapitalistler ayrı ayrı asılma korkusu yüzünden birlikte asılmayı tercih ediyorlar. Ama kapitalist bir temelde birleşik Avrupa hayali üzerine söylenecek tek söz, Lenin’in bir zamanlar söylediği sözdür: gerici bir ütopya.

Savaş ve dünya ekonomisi

Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından, Batıda sık sık “Barış Çağı”ndan söz edildi. Bütün dünyanın, ABD’nin himayesi altında uzun dönemli bir barış ve refah dönemine girdiği bir yeni dünya düzeni öne sürüldü. Fakat işler çok farklı gelişti. Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasının bir sonucu olarak ABD’de silahlanma harcamalarında biraz azalma oldu. Mutlak rakamlarla ABD silahlanma bütçesi muazzam boyutlarda olsa da, Clinton döneminde ABD savunma harcamaları GSMH’nin yüzde 6,2’sinden yüzde 3,8’ine düştü. Artık bu durum değişmek zorunda. Amerikalı yorumcular, çoktandır, GSMH’nin en az yüzde 1’i kadar bir artışın söz konusu olabileceğinden söz ediyorlar. ABD bütçesinin bir kez daha açık vereceği dikkate alındığında, bu para, okullar ve hastaneler gibi daha az gerekli diğer kalemlerden kesilerek kapatılacaktır.

ABD emperyalizmi tepeden tırnağa silahlanma sürecindedir. Mevcut krizden önce bile, Birleşik Devletler, her Amerikan vatandaşı için yılda 804 dolarlık silah harcaması yapıyordu. Fransa silah harcamasında 642 dolarla ikinci sırada yer almaktadır. Ekonomik ve sınai gücünü tamamen kaybetmesine rağmen, Britanya hâlâ çok güçlüymüş gibi davranarak kişi başına 484 dolar harcamaktadır; bu rakam yıllar önce imparatorluğunu ve sınai üstünlüğünü yitirmiş bir ülke için anormaldir. Bu rakamlar, yaşadığımız çağın gerçek durumunu yansıtmaktadır: krizler, savaşlar, devrimler ve karşı-devrimler dönemi. Bunun sonucu, bütün gezegenin askerileştirilmesi yönünde genel bir eğilim olacaktır. Bir kez daha, bütün hükümetlerin nakaratı, “tereyağından önce silah” olacaktır.

Kimileri, ABD’nin askeri harcamalarındaki muazzam artış nedeniyle dünyanın resesyondan kurtulabileceğini iddia ediyorlar. Verilen tarihsel örnekler ise İkinci Dünya Savaşı, Kore Savaşı ve Vietnam Savaşıdır. Fakat gerçekte, bu tür tarihsel paralellikler hiçbir şeyi kanıtlamaz. Amerikan emperyalizminin silahlanma harcamalarındaki büyük artışları kabul ettirmek için yaşanan krizi kullandığı doğrudur. 11 Eylül’den önce niyetleri buydu, fakat Cumhuriyetçiler muhalefetin korkusuyla rahat davranamıyorlardı. Artık istedikleri gibi doldurabilecekleri boş bir çeke sahipler.

Seçilir seçilmez Bush, yeniden silahlanma davullarını çalmaya başladı. Eylül 1999’da yaptığı bir konuşmada –yani ABD ekonomisi resesyona girmeden önce– Bush, Amerikan silahlı kuvvetlerini “zayıf” bıraktığı ve yeniden silahlanma programını istemediği için Clinton’ı suçlamıştı: “Son yedi yıl, ataletle ve boş konuşmalarla harcanmıştır.” “Artık geleceğe yeni anlayışlarla, yeni stratejilerle, yeni bir kararlılıkla şekil vermeliyiz.” (BusinessWeek, 24 Aralık 2001)

11 Eylül öncesinde bile, Pentagon 3700 savaş uçağına 340 milyar dolardan fazla harcama yapmayı planlıyordu: Lockheed Martin Şirketinin F-22 Raptor, Joint Strike Fighter ve Boeing’in Superhornet uçakları. Fakat bunlar, yeni geliştirilen kitle imha silahlarıyla kıyaslandığında, gerçekten antika oyuncak olarak kalırlar. BusinessWeek (24 Aralık 2001) şu raporu veriyor:

“Nokta hedefli silahlar da öncelikli olacak. Bulutlar yüzünden körleşebilen lazer güdümlü bombalara ilâveten, ABD, her türlü hava koşulunda hedeflerini bulabilmek için Küresel Yer Bulma Sistemini (GPS) kullanan Birleşik Doğrudan Saldırı Silahlarını (JDAM) kullanacaktır.” Boeing geçenlerde Predator gibi insansız savaş uçakları yapmak için bir birim oluşturdu, bunlar keşif uçağı olarak kullanılmalarının yanı sıra füze de ateşleyebilecekler.

SSCB’nin ortadan kalkması dünya ölçeğinde yeni bir durum yaratarak ABD silah planlamacılarını yeni stratejiler geliştirmeye zorladı. Avrupa’da muazzam Sovyet konvansiyonel kuvvetleriyle karşı karşıya gelmeye hazırlanmış bir ordu yerine, dünyanın herhangi bir yerine hızla konuşlandırılabilecek, daha küçük, daha esnek kuvvetler ve daha küçük, teknolojik olarak ileri, “akıllı” silahlar geliştiriyorlar. Nokta hedefli bombaların ve insansız kara araçlarının (UAV) geliştirilmesi, ABD’ye öyle korkunç bir ateş gücü sağladı ki, Rus Bilimler Akademisinden Alexander Saevliev gibi savunma analizcileri “savaşın karakterinin değiştiği”ni ileri sürdüler.

Bununla birlikte, tarih, savaşın karakterinin 2000 yıl boyunca sürekli değiştiğini gösteriyor bizlere. Burada farklı olansa, yeni teknolojiler değil dünya ölçeğindeki güçler dengesidir. SSCB’nin çöküşü, tek bir süper gücün var olduğu anlamına gelmiştir. Devasa askeri gücüne rağmen savaşın karakteri köklü bir şekilde değişmemiştir. Son tahlilde, savaşları tek başına bombalar değil karada savaşan askerler kazanır ya da kaybeder. Eli bıçaklı ve maket bıçaklı bir avuç adamın dünyanın en büyük süper gücüne bu kadar korkunç bir zarar vermesi şaşırtıcı bir olgudur. Düşük teknolojik yöntemlerle (en etkin taşıma yöntemi eşektir) yürütülen Afganistan’daki savaş, halen başarılı bir şekilde çözülmekten çok uzaktır.

ABD’nin savunma harcama politikaları, çoğunlukla ekonomik değil politik ve stratejik nedenlerce belirlenmektedir. Bu, ekonominin çıkarları için manipüle edilecek bir Merkez Bankası şubesi değil, ABD askeri yönetiminin ihtiyaçlarının ve ABD emperyalizminin dünya rolünün bir ifadesidir. Askeri harcamalar ekonominin bir kesimine (askeri ekonomik kompleks) yardımcı olsa da ve bu sektördeki krizi kısmen hafifletse de, bu yalnızca sermaye ve kaynakları ekonominin diğer sektörlerinden çekmeye yarar. Gerçek ekonomik düzelmenin mümkün olmadığı bir ortamda, bunun şirket kârlılığının genel düzeyini iyileştirme yönünde hiçbir etkisi olmayacaktır. Uzun dönemde enflasyonist sonuçlara yol açacak ve durumu daha kötü hale getirecektir. Her halükârda, bazı insanların hayal ettiği etkiyi yaratmayacaktır.

Mevcut dünya durumu, 1941, 1952 ya da 1964’teki durumdan oldukça farklıdır. 1941’de Amerika resesyondan henüz çıkmıştı ve savaşın geniş silahlanma programının işsizliğin azaltılmasında ve üretimin artırılmasında belirleyici bir etkisi olmuştu. Bugün ABD ekonomisi uzun bir boomdan sonra resesyona girmiştir. Dünya ekonomisinin gidişatı hızlı bir iyileşmeye işaret etmemektedir. 7 Ağustos 1964’te, Kongre, Vietnam’a yönelik ABD müdahalesinin artırılmasını destekleyen Tonkin Körfezi kararını onayladığında, ekonomi 1961’in başlarında sona eren 10 aylık bir resesyondan çıkıp çoktan iyileşmişti. Vietnam Savaşı boyunca askeri harcamalar bu genişlemenin ilerlemesine (ve son sürat giden enflasyon sürecinde) yardımcı oldu, fakat bir iyileşmeye yol açmadı.

Öte yandan askeri harcamaların miktarı 1939-45 yıllarındaki durumla hiçbir şekilde kıyaslanamaz. İkinci Dünya Savaşı sırasında, ABD’nin silah harcamaları 1944’te tepe noktasına ulaşmıştı. O yıl, silahlanma harcaması, Amerika’nın savaş öncesi GSMH’sinin yüzde 60-70’i kadardı. 1952’deki Kore Savaşının tepe noktasında, ABD askeri harcamaları, GSMH’nin yüzde 11’i kadardı. Vietnam Savaşının tepe noktasında ise, GSMH’nin yüzde 2’sinde kaldı. Fakat on yıl önceki Körfez Savaşında bu rakam GSMH’nin yalnızca yüzde 0,3’üydü, ve pek çok ekonomist bir yıl sonra başlayan ekonomik iyileşmede bu harcamanın rolünün çok küçük olduğu ya da hiç olmadığı konusunda hemfikirdir. Her halükârda bu son derece yavaş karaktere sahip bir iyileşmedir.

Irak 7 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal ettiğinde, ABD ekonomisi sekiz aydır resesyondaydı. ABD petrol fiyatlarındaki artıştan kötü şekilde etkilenmişti, askeri harcamalardaki cüzi ve geçici artış ekonomiye ciddi anlamda bir ivme vermek için yeterli değildi. Dünyanın geri kalanının, özellikle de o sırada hızlı bir büyüme yaşayan Asya “kaplanları”nın verdiği itki, resesyonun depresyona dönüşmesini engelledi. BusinessWeek’te (5/11/2001) yazan Robert J. Baro şu yorumu yapıyor: “Diğer üç savaştan çıkan analizler, iyileşmenin çok küçük bir kısmının Körfez Savaşından kaynaklandığı izlenimini uyandırmaktadır.”

Şimdiki durum, İkinci Dünya Savaşı, Vietnam ya da Kore Savaşındaki durumdan daha çok, on yıl önceki durumu benzemektedir. Yalnız bir farkla, dünya ekonomisinin durumu çok daha berbat. Daha 11 Eylül arifesinde, Birleşik Devletler’in keskin bir düşüşe uğradığı ve tarihteki en uzun dönemli ekonomik genişlemenin artık sona erdiği çok açıktı. Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırı, bu resesyonist eğilimleri hızlandırıcı ve kötüleştirici bir katalizör görevi gördü yalnızca.

Mevcut “terörle savaş”, çok özgül türden bir “savaş”tır. Oysa İkinci Dünya Savaşı ve daha az oranda olmak üzere Vietnam ve Kore Savaşları, tankların ve diğer ekipmanların çoğunun yenilenmek zorunda kalacak şekilde tahrip edilmesine yol açmışken, Afganistan’da tüketilenler sadece ve sadece bombalardır. Bunun da üretime fazla itki verici bir etkisi olamaz, hatta askeri rakamlara bile. Ve kesinlikle dünya ölçekli genel bir aşırı üretim krizinin etkilerini gideremez. Bush’un aldığı önlemler kâğıt üzerinde mükemmel görünebilir, fakat 1941’deki genel seferberliğin ABD ekonomisine pompaladığı muazzam miktarlarla kıyaslandığında oldukça yetersiz kalmaktadır
 
Paylaşımınız için teşekkürler.​
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst