mannaxxx 1
mannaxxx
Bvural41 1
Bvural41
Agora Metin2 1
Agora Metin2
berkmenoo 1
berkmenoo
farkmt2official 1
farkmt2official
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Hikaye Ekle

Batı Dünyasında anlama bakış

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan iGrand
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 198
Batı’daki dilbilim çalışmaları tarihî süreç içinde çok değişik aşamalardan geçmiştir. Özcan Başkan bu aşamaları, 4 döneme ayırmıştır: 1. Söylenceler dönemi, 2. Klasik diller dönemi, 3. Dünya dilleri dönemi, 4. Bilimsellik dönemi. (Başkan, 1988: 79)
İlk dönemde daha çok dinî, efsanevî anlatılar söz konusudur. İkinci dönemde felsefe odaklı çalışmalara rastlanır. Eski Yunan’da Doğalcılık-Uzlaşmacılık tartışmaları ön plana çıkar. Üçüncü dönemde, Grekçe ve Latincenin boyunduruğundan kurtulmak ve Kutsal Kitap’ın (İncil’in) hemen her kesim tarafından okunmasını sağlamak amacıyla yerel dillerin araştırılması girişimleri göze çarpar. İtalyan şairi Dante, 1303’te yazdığı eseriyle İtalyancanın halk arasındaki canlılığını ortaya koyarak, kuru ve yapmacıklı Klasik Latinceye olan üstünlüğünü dile getirmiştir. Dördüncü dönem bugünkü anlamda, bilimsel çalışmaların gerçekleştiği bir dönemdir. Karşılaştırmalı dilbilim çalışmaları sonucunda, özellikle Bopp ve Grimm’in incelemeleriyle, bir Hint-Avrupa dil ailesinin varlığı ortaya çıkmıştır. Grimm bu diller arasındaki benzerlik ve farklılıkları bir takım kurallara bağlamıştır.
XX. yüzyılın başlarında Saussure’le başlayan süreç, bilimsel dönemde önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Saussure, dili bütün diğer bağlamlardan kopararak, onu sistemli bir bilimsel alan olarak tanımlamış ve çağdaş dil biliminin öncülüğünü yapmıştır. Saussure'e göre dilin amacı “kendisi içinde ve kendisi için incelenmesidir.” Dili, dil (langue) ve söz (parole) olarak iki ayrı kategoriye ayırmış, gösteren, gösterilen gibi, sözcük düzeyindeki incelemeler için yeni kavramlar ortaya koymuştur. Saussure’den sonra Kopenhag Okulu, Prag Okulu ve Amerikan Okulu olmak üzere değişik dil bilimi çevreleri dile dair yeni görüşler öne sürmüşlerdir.
Batı’da anlam konusunu içeren, bilinen ilk çalışma Platon’un Kratilos (Cratylos) adlı diyalogudur. Bu diyalogda konuşanlardan Kratilos, daha önceki filozoflardan Herakletios’un fikirlerini tutmakta, karşısındaki Hermogenes ise, Demokritos’un fikirlerini yansıtmaktadır. Kratilos’a göre insan dilindeki sözcükler, anlamlarını doğuştan kazanmışlardır. Bu bakımdan sözcükler ile, bunların gösterdikleri nesneler ve kavramlar arasında doğuştan gelen bir bağ vardır. Onun için her nesne veya kavramın ancak bir tane doğru sözcüğü olmalıdır. Hermogenes’e göre ise, sözcüklerin ses yapısı ile, gösterdikleri nesne veya kavramların yapısı arasında ayrılıklar bulunmakta, ve sözcüklerin anlamları, gösterdikleri şeylerle ilgili olmamaktadır. Sözcükler anlamlarını, insanlar arasındaki karşılıklı bir anlaşmadan bir uyuşmadan sonra kazanmışlardır. Bu bakımdan sözcükler ile, gösterdikleri şeyler arasındaki bağ, insanlar tarafından meydana getirilmiş olan rastlantılı bir bağdır. Onun için, bir nesne veya kavramın yalnız bir tek doğru sözcüğü yoktur. İnsanlar karşılıklı olarak uyuşup anlaştıktan sonra herhangi bir sözcüğü kullanabilirler (Başkan, 1967:10)
John Lyons’a göre Sokrates dönemi Yunan felsefecileri ve daha sonra Plato, sorunu o günden bu yana ele alınan biçimde düzenlemişti. Bu felsefeciler için ‘sözcüklerle’ ‘nesneler’ arasındaki ilişki ‘adlandırma’ ilişkisiydi; bunun ardından ‘nesnelere’ verdiğimiz adların doğal mı yoksa saymaca mı olduğu sorunu ortaya çıktı (Lyons, 1983:361).
Anlam incelemelerinde çağdaş yaklaşımların temeli Michel Bréal tarafından atılmıştır. Yunanca sêma- (gösterge) sözcüğünden gelen semantik terimini ilk defa o kullanmış ve yeni bir bilim olarak tanıttığı çalışmalarına bu adı vermiştir. Daha sonraları Carnap başta olmak üzere Viyana Okulu çevresi matematiğinkine benzer bir dil formüllerine varmak için anlam incelemelerine girişir. 1923’te Ogden ve Richard’ın yayınladıkları The Meaning of Meaning adlı klâsik kitabıyla anlam konusu kuramsal zeminini bulmuş olur. 1933’te Polonyalı Korzybski Science and Sanity adlı kitabıyla bunu takip eder. 1931’te Trier, 1951’te Ullmann Yapısalcı dilbilim yaklaşımlarına uygun anlam anlayışları yansıtan eserler kaleme alırlar. Fransız P. Guiraud morfo-semantik alanları adıyla anlam alanı üzerine eğilir. Greimas ve Pottier ise anlamı sözlükten kurtaran, onu cümleye bağlı kılan bir anlam anlayışını benimserler. Chomsky ve onun üretici-dönüşümcü kuramıyla hareket eden Katz-Fodor temel kategorilere ayrılmış bir anlam çözümlemesi önerir.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst