- Katılım
- 29 Eyl 2012
- Konular
- 6,428
- Mesajlar
- 13,741
- Reaksiyon Skoru
- 502
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 13 Yıl 8 Ay 23 Gün
- Başarım Puanı
- 340
- Yaş
- 29
- MmoLira
- -382
- DevLira
- 0
HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Batıdaki dilbilim çalışmaları tarihî süreç içinde çok değişik aşamalardan geçmiştir. Özcan Başkan bu aşamaları, 4 döneme ayırmıştır: 1. Söylenceler dönemi, 2. Klasik diller dönemi, 3. Dünya dilleri dönemi, 4. Bilimsellik dönemi. (Başkan, 1988: 79)
İlk dönemde daha çok dinî, efsanevî anlatılar söz konusudur. İkinci dönemde felsefe odaklı çalışmalara rastlanır. Eski Yunanda Doğalcılık-Uzlaşmacılık tartışmaları ön plana çıkar. Üçüncü dönemde, Grekçe ve Latincenin boyunduruğundan kurtulmak ve Kutsal Kitapın (İncilin) hemen her kesim tarafından okunmasını sağlamak amacıyla yerel dillerin araştırılması girişimleri göze çarpar. İtalyan şairi Dante, 1303te yazdığı eseriyle İtalyancanın halk arasındaki canlılığını ortaya koyarak, kuru ve yapmacıklı Klasik Latinceye olan üstünlüğünü dile getirmiştir. Dördüncü dönem bugünkü anlamda, bilimsel çalışmaların gerçekleştiği bir dönemdir. Karşılaştırmalı dilbilim çalışmaları sonucunda, özellikle Bopp ve Grimmin incelemeleriyle, bir Hint-Avrupa dil ailesinin varlığı ortaya çıkmıştır. Grimm bu diller arasındaki benzerlik ve farklılıkları bir takım kurallara bağlamıştır.
XX. yüzyılın başlarında Saussurele başlayan süreç, bilimsel dönemde önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Saussure, dili bütün diğer bağlamlardan kopararak, onu sistemli bir bilimsel alan olarak tanımlamış ve çağdaş dil biliminin öncülüğünü yapmıştır. Saussure'e göre dilin amacı kendisi içinde ve kendisi için incelenmesidir. Dili, dil (langue) ve söz (parole) olarak iki ayrı kategoriye ayırmış, gösteren, gösterilen gibi, sözcük düzeyindeki incelemeler için yeni kavramlar ortaya koymuştur. Saussureden sonra Kopenhag Okulu, Prag Okulu ve Amerikan Okulu olmak üzere değişik dil bilimi çevreleri dile dair yeni görüşler öne sürmüşlerdir.
Batıda anlam konusunu içeren, bilinen ilk çalışma Platonun Kratilos (Cratylos) adlı diyalogudur. Bu diyalogda konuşanlardan Kratilos, daha önceki filozoflardan Herakletiosun fikirlerini tutmakta, karşısındaki Hermogenes ise, Demokritosun fikirlerini yansıtmaktadır. Kratilosa göre insan dilindeki sözcükler, anlamlarını doğuştan kazanmışlardır. Bu bakımdan sözcükler ile, bunların gösterdikleri nesneler ve kavramlar arasında doğuştan gelen bir bağ vardır. Onun için her nesne veya kavramın ancak bir tane doğru sözcüğü olmalıdır. Hermogenese göre ise, sözcüklerin ses yapısı ile, gösterdikleri nesne veya kavramların yapısı arasında ayrılıklar bulunmakta, ve sözcüklerin anlamları, gösterdikleri şeylerle ilgili olmamaktadır. Sözcükler anlamlarını, insanlar arasındaki karşılıklı bir anlaşmadan bir uyuşmadan sonra kazanmışlardır. Bu bakımdan sözcükler ile, gösterdikleri şeyler arasındaki bağ, insanlar tarafından meydana getirilmiş olan rastlantılı bir bağdır. Onun için, bir nesne veya kavramın yalnız bir tek doğru sözcüğü yoktur. İnsanlar karşılıklı olarak uyuşup anlaştıktan sonra herhangi bir sözcüğü kullanabilirler (Başkan, 1967:10)
John Lyonsa göre Sokrates dönemi Yunan felsefecileri ve daha sonra Plato, sorunu o günden bu yana ele alınan biçimde düzenlemişti. Bu felsefeciler için sözcüklerle nesneler arasındaki ilişki adlandırma ilişkisiydi; bunun ardından nesnelere verdiğimiz adların doğal mı yoksa saymaca mı olduğu sorunu ortaya çıktı (Lyons, 1983:361).
Anlam incelemelerinde çağdaş yaklaşımların temeli Michel Bréal tarafından atılmıştır. Yunanca sêma- (gösterge) sözcüğünden gelen semantik terimini ilk defa o kullanmış ve yeni bir bilim olarak tanıttığı çalışmalarına bu adı vermiştir. Daha sonraları Carnap başta olmak üzere Viyana Okulu çevresi matematiğinkine benzer bir dil formüllerine varmak için anlam incelemelerine girişir. 1923te Ogden ve Richardın yayınladıkları The Meaning of Meaning adlı klâsik kitabıyla anlam konusu kuramsal zeminini bulmuş olur. 1933te Polonyalı Korzybski Science and Sanity adlı kitabıyla bunu takip eder. 1931te Trier, 1951te Ullmann Yapısalcı dilbilim yaklaşımlarına uygun anlam anlayışları yansıtan eserler kaleme alırlar. Fransız P. Guiraud morfo-semantik alanları adıyla anlam alanı üzerine eğilir. Greimas ve Pottier ise anlamı sözlükten kurtaran, onu cümleye bağlı kılan bir anlam anlayışını benimserler. Chomsky ve onun üretici-dönüşümcü kuramıyla hareket eden Katz-Fodor temel kategorilere ayrılmış bir anlam çözümlemesi önerir.
İlk dönemde daha çok dinî, efsanevî anlatılar söz konusudur. İkinci dönemde felsefe odaklı çalışmalara rastlanır. Eski Yunanda Doğalcılık-Uzlaşmacılık tartışmaları ön plana çıkar. Üçüncü dönemde, Grekçe ve Latincenin boyunduruğundan kurtulmak ve Kutsal Kitapın (İncilin) hemen her kesim tarafından okunmasını sağlamak amacıyla yerel dillerin araştırılması girişimleri göze çarpar. İtalyan şairi Dante, 1303te yazdığı eseriyle İtalyancanın halk arasındaki canlılığını ortaya koyarak, kuru ve yapmacıklı Klasik Latinceye olan üstünlüğünü dile getirmiştir. Dördüncü dönem bugünkü anlamda, bilimsel çalışmaların gerçekleştiği bir dönemdir. Karşılaştırmalı dilbilim çalışmaları sonucunda, özellikle Bopp ve Grimmin incelemeleriyle, bir Hint-Avrupa dil ailesinin varlığı ortaya çıkmıştır. Grimm bu diller arasındaki benzerlik ve farklılıkları bir takım kurallara bağlamıştır.
XX. yüzyılın başlarında Saussurele başlayan süreç, bilimsel dönemde önemli bir dönüm noktasını oluşturur. Saussure, dili bütün diğer bağlamlardan kopararak, onu sistemli bir bilimsel alan olarak tanımlamış ve çağdaş dil biliminin öncülüğünü yapmıştır. Saussure'e göre dilin amacı kendisi içinde ve kendisi için incelenmesidir. Dili, dil (langue) ve söz (parole) olarak iki ayrı kategoriye ayırmış, gösteren, gösterilen gibi, sözcük düzeyindeki incelemeler için yeni kavramlar ortaya koymuştur. Saussureden sonra Kopenhag Okulu, Prag Okulu ve Amerikan Okulu olmak üzere değişik dil bilimi çevreleri dile dair yeni görüşler öne sürmüşlerdir.
Batıda anlam konusunu içeren, bilinen ilk çalışma Platonun Kratilos (Cratylos) adlı diyalogudur. Bu diyalogda konuşanlardan Kratilos, daha önceki filozoflardan Herakletiosun fikirlerini tutmakta, karşısındaki Hermogenes ise, Demokritosun fikirlerini yansıtmaktadır. Kratilosa göre insan dilindeki sözcükler, anlamlarını doğuştan kazanmışlardır. Bu bakımdan sözcükler ile, bunların gösterdikleri nesneler ve kavramlar arasında doğuştan gelen bir bağ vardır. Onun için her nesne veya kavramın ancak bir tane doğru sözcüğü olmalıdır. Hermogenese göre ise, sözcüklerin ses yapısı ile, gösterdikleri nesne veya kavramların yapısı arasında ayrılıklar bulunmakta, ve sözcüklerin anlamları, gösterdikleri şeylerle ilgili olmamaktadır. Sözcükler anlamlarını, insanlar arasındaki karşılıklı bir anlaşmadan bir uyuşmadan sonra kazanmışlardır. Bu bakımdan sözcükler ile, gösterdikleri şeyler arasındaki bağ, insanlar tarafından meydana getirilmiş olan rastlantılı bir bağdır. Onun için, bir nesne veya kavramın yalnız bir tek doğru sözcüğü yoktur. İnsanlar karşılıklı olarak uyuşup anlaştıktan sonra herhangi bir sözcüğü kullanabilirler (Başkan, 1967:10)
John Lyonsa göre Sokrates dönemi Yunan felsefecileri ve daha sonra Plato, sorunu o günden bu yana ele alınan biçimde düzenlemişti. Bu felsefeciler için sözcüklerle nesneler arasındaki ilişki adlandırma ilişkisiydi; bunun ardından nesnelere verdiğimiz adların doğal mı yoksa saymaca mı olduğu sorunu ortaya çıktı (Lyons, 1983:361).
Anlam incelemelerinde çağdaş yaklaşımların temeli Michel Bréal tarafından atılmıştır. Yunanca sêma- (gösterge) sözcüğünden gelen semantik terimini ilk defa o kullanmış ve yeni bir bilim olarak tanıttığı çalışmalarına bu adı vermiştir. Daha sonraları Carnap başta olmak üzere Viyana Okulu çevresi matematiğinkine benzer bir dil formüllerine varmak için anlam incelemelerine girişir. 1923te Ogden ve Richardın yayınladıkları The Meaning of Meaning adlı klâsik kitabıyla anlam konusu kuramsal zeminini bulmuş olur. 1933te Polonyalı Korzybski Science and Sanity adlı kitabıyla bunu takip eder. 1931te Trier, 1951te Ullmann Yapısalcı dilbilim yaklaşımlarına uygun anlam anlayışları yansıtan eserler kaleme alırlar. Fransız P. Guiraud morfo-semantik alanları adıyla anlam alanı üzerine eğilir. Greimas ve Pottier ise anlamı sözlükten kurtaran, onu cümleye bağlı kılan bir anlam anlayışını benimserler. Chomsky ve onun üretici-dönüşümcü kuramıyla hareket eden Katz-Fodor temel kategorilere ayrılmış bir anlam çözümlemesi önerir.


