- Katılım
- 7 Tem 2014
- Konular
- 872
- Mesajlar
- 5,136
- Çözüm
- 8
- Online süresi
- 1mo 11d
- Reaksiyon Skoru
- 1,287
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 11 Yıl 11 Ay 14 Gün
- Başarım Puanı
- 304
- MmoLira
- 4,128
- DevLira
- 0
HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
İmkansıza ulaşmanın tek yolu, onun mümkün olduğuna inanmaktır.
- Katılım
- 13 Mar 2009
- Konular
- 3,415
- Mesajlar
- 16,860
- Online süresi
- 2d 22h
- Reaksiyon Skoru
- 1,542
- Altın Konu
- 2
- TM Yaşı
- 17 Yıl 3 Ay 6 Gün
- Başarım Puanı
- 421
- MmoLira
- 670
- DevLira
- 0
Ne güzel bir akşam. Ruh halim yine her zamanki gibi. Pozitif gücün büyüsü içindeyim. Negatif tüm olguları üzerimden attıktan sonra geriye, bu olguların yarattığı negatif tozları süpürmek kalmıştı. Heyecan ve panik olma dürtülerim, bilinçaltımın negatif olgular tarafından hükmedildiği dönemden kalma saçmalıklardan ibaretti ve bunun tespitine yakın zamanda vardım. Bir ay içinde dünyanın en heyecansız insanlarından biri olacağım! . Nasıl hedef ama? Daha doğrusu, neden heyecan olgusuna bu kadar kafayı taktım?
Heyecan öyle bir illet ki, farkında olmadan yaptığın her hamleyi negatif etkileyecek güce sahip. İki sene üst üste girdiğim üniversite sınavlarından beklediğim puanı alamamamı heyecan ve stres olgularına borçluyum (!) diyebilirim. Her gün saatlerce, verimli bir şekilde çalışıp sınav zamanı süreyi yetiştirememem tüm emeklerimi boşa çıkardı. İşin ilginç yanı heyecan ve stres birbirine zincirlenmişti ve bu zincirlenme, benim bu dürtüleri hissetmemi engelliyordu. Yani özet olarak, negatif olgular bilinçaltıma hükmetmiş ve benim bu olaydan büyük bir ders çıkarmamı sağlamıştı. O zamanki çaresizliğim, panik ataklığa varan heyecanım ve yarısı su dolu bardağa yarısı boş demem, şu anki Çağatayın bilinçaltının lügatında yer almayan, almayacak olan negatifliklerden ibaretti.
Heyecan güzel bir şey, ta ki belli bir sınırı aşmayana kadar. sözüne katılmıyorum. Kişi sorumluluk sahibi ve iradeliyse heyecanlanması, kişinin verimini düşürür. diyorum ve ekliyorum. İradesiz, sorumsuz biri heyecanlanırsa onun işi, iradeli olanın işinden daha çok sarpa sarar. . Eskisine göre çok daha heyecansızım. Ne kadar heyecansız olursam o kadar başarılı olurum. Bunu hissediyorum, hem de çok derinden hissediyorum. Üniversitede, yazılarımda ve günlük hayatımda performansım her geçen gün artıyor.
Arkadaş çevreme bundan bahsettiğimde bana sordukları soru genelde şu oluyor: Aşık olunca insan heyecanlanır. Sen aşık olmayacak mısın? Aşk, kişinin kendisine en yakın olana hissettiği duygudur. diyorum ve ekliyorum. O kişi, kişinin kendisidir. Yani kişi sadece kendisine aşık olabilir. İşte bu tezi Erdal Demirkıranın kitabından okudum. Tez hakkında günlerce düşündüm ve bu tezin oldukça mantıklı olduğu sonucuna vardım. Bunu kabataslak açıklamak yerine sorular üzerinden ilerlemek istiyorum. Ancak bu soruları büyük bir içtenlikle cevaplamalısın.
Partnerine aşık olduğunu düşünüyorsun. Onunla bir senedir berabersin ve onu her şeyden çok sevdiğini, onsuz yapamayacağını düşünüyorsun. Ve bir gün sana Ben başkasına aşığım, seni altı aydır aldatıyorum ve artık bunu öğrenmen gerekiyor. Seni terk ediyorum. Elveda! diyor. O an ne hissederdin? Eğer gerçekten aşıksan Hiç önemli değil, senin mutluluğun benim için her şeyden önemli. dersin ve bunu söylerken içinde hiçbir kırgınlık olmaz. Peki bu tezi nasıl çürütebilirim? Aldatanların cinayet işlemesi, o kişiyi başkasıyla aldatması, ona tehditler savurması, aldattığı kişiyi darp etmesi ve türevleri Peki bu örnekler gerçekte var mı? EVET. Olmalı mı? HAYIR! Şiddet, olmaması gereken temel olgulardan biridir. Bununla ilgili yazacağım, hem de oldukça detaylı yazacağım ama şu an konuma dönmeliyim. Verdiğim örnekleri de unut, sadece sorduğum soruyu düşün. O itirafı duyduğunda içinde bir kırgınlık olur mu? İşte bu yüzden karşı cinse karşı aşk yoktur. Bilim adamlarının Aşkın ömrü altı aydır. açıklaması da tamamen yanlıştır. Çünkü şunu net bir şekilde söylemeliyim ki bu aşk değil, tutkudur. Tutkunun da aşk ile uzaktan yakından alakası yoktur.
Peki çocuğuna olan aşka ne diyeceksin diye soranlar var. Erkekte küpeye, kızlarda buruna halka takılmasına, genel açıdan da dövme yaptırmaya karşı olduğunu düşün. Çocuğun da bunlardan birini vücudunda barındırmak istiyor. Eğer çocuğuna aşıksan, bunlara karşı olduğun halde çocuğunu desteklersin. Çocuğumun iyiliğini düşünüyorum, saçmalıyorsun. diyenler var. Çocuğunun iyiliğini düşünüyorsun ama çocuğun üzüldü bir kere. Ek olarak sen bu sözünle benim düşüncemi doğrulamış oluyorsun. Çünkü kendi isteğinin olmasını istiyorsun. Çünkü kendine aşıksın. Çocuğuna duyduğun çok daha farklı bir duygudur ve adı aşk değildir. Ancak yine de aşk kadar güzeldir.
Bu konunun üstünde durmamın sebebi, kişinin kendine olan aşkını göz ardı etmemesi gerektiğini belirtmektir. Ayrıca aşk, egoizm barındırmaz. Hatta bununla ilgili geçen hafta bir söz yazdım.
ENleri hedeflemek egoizmi barındırmaz; kişinin kendine olan aşkını sembolize eder. dedim; bunu açmak istiyorum. ENleri hedeflemek gerekir. Çünkü ENleri hedeflemek kişinin kendisinin farkında olduğunu gösterir. ENleri hedeflemek kişinin kendine aşık olduğunun farkına vardığını gösterir. Kişinin özgüveninin sonsuz olduğunu, ayaklarının yere daima sağlam bastığını gösterir. Ancak bunu egoizmle karıştırmamak gerekir. Çünkü egoist biri sadece kendini düşünür ve hem kendine, hem de çevresine negatif enerji saçar. Bu da biraz önce belirttiğim hiçbir niteliğin gerçekleşemeyeceğini gösterir. Bu yüzden birbirini kötüleyen kimseler değil, birbirini öven kişiler hayattaki performansını artırır ve unutma ki ENleri hedefleyenler asla birbirini kötülemez; aksine birbirini daima över.
Ha unutmadan, Aşk yoktur düşüncesine karşı olanların en büyük dayanağı intihar olgusudur. İntihar eden kişinin hem dinde, hem de toplumda hiçbir değeri yoktur. Şuursuzluğun nirvanasıdır. Benliğini sonsuza kadar kaybedemeyeceği için kendinden kaçamayacaktır. Bunun temelinin, kişinin bilinçaltının terazisinin negatif kefesinin çok ama çok daha ağır basmasından oluştuğunu düşünüyorum. Pozitif olgular üzerine yaratılmış evrende negatif olguların hiçbir katkısı yoktur. Bu yüzden bilinçaltının doğası da pozitif olgulara göredir . Tabii bu konudan çıkarılan en net sonuç, intihar eden kişilerin ruhsal sorunlarının olduğudur. Yani bu tez, Aşk yoktur düşüncesini çürütemez.
Karşı cinsle sevgili olmak bir zorunluluk değildir. TVdeki ve beyaz perdedeki dizi filmlerin ele aldıkları ana olguların temelidir. Bunun saçma olduğunu TV izlemeyi bıraktıktan sonra anladım. Aşık olmak istiyorum! ve Biri uğruna yaşamadıktan sonra yaşam çok monoton! diyen kişilerin bu sözleri içten söylediklerini sanmıyorum. Bu ithamlarda bulunan kişilerin sayısı tahmin edilenden çok daha fazladır. Bilinçaltı terazisinin negatif yanı ağır bastığından dolayı, ağızlarından negatif cümleler çıkmaktadır. Aşık olmak istiyorum! demek bana göre negatifliktir. Diyelim ki kişi aşktan değil, tutkudan bahsediyor. Kişi isteğine kavuştuğunda heyecanlanacak ve işlerini tam verimle devam ettiremeyecektir. Tutkulandığı kişi kıskançsa tamamen zararla karşılaşacaktır. Partneri, kişinin yaptığı işlere destek çıkmıyorsa, aksine kişinin işlerine engel oluyorsa sıkıntı büyüktür. Daha kötüsü de var. İki tarafın da amaçsızca, boş bir şekilde yaşaması!
Bu sözlerimden evliliğe karşı olduğumun çıkarılması saçma olur. Evlilik, geleceğe yönelik en büyük yatırımdır. Soyun devam etmesinden ve kişinin yaşlandığında dahi kabalalık bir aile ortamında yaşamına devam etmesinden yanayım. Evliliğin sadece bu iki etmenden ibaret olmadığını da belirtmek isterim. Evlilik öncesi birliktelikte olduğu gibi evlilikte de yanlış kişiyi seçenlerin sayısı, doğru kişiyi seçenlerin sayısından çok ama çok daha fazla ki bunu kadına şiddet oranından rahatlıkla görebiliriz.
Not: Bundan iki ay öncesine kadar bu açıdan yaptığım saçmalıkları düşünüyorum da, iyi ki saçmalamışım. Saçmalamasam nasıl tecrübelenebilir ve şu anki düşünceleri nasıl savunabilirdim? Ben, ilişkinin kişilerin birbirine destek çıktığı zaman rayına oturduğuna inanıyorum. Ve bir soru ile notumu sonlandırıyorum. Acaba TVde gönül ilişkileri adına değil, bireyin ve toplumun bilinçlenmesi adına, tamamen gelişim adına diziler olsaydı; insanlar bir anda ortaya çıkan ve moda adıyla adlandırılan akımlara kapılmasaydı ( örneğin Selfie akımı ) nasıl bir dünya olurdu?
Uzun süredir kitap yazma planları yapıyorum ve Roman yazabilir miyim? sorusuna dün gece cevap verdim. Kurgusal bir yazıyı rahatlıkla yazabiliyorum ve olay örgüsünü eskisine göre çok daha sistematik bağlayabiliyorum. Dün yaptığım tespit, yazacağım kitabın tahmin edilenden farklı olabileceğini gösterdi. Açıkçası ilk kitabımı yazmaya başlayana kadar kendimi çok daha geliştirmeliyim. Sabırlıyım; sabırsız olsaydım geçen aydan yazmaya başlardım. Ama bu saçmalığı yapmadım ve Kitap Okuma Kültürü ve Önyargı olguları hakkında iki eşsiz yazımı sana sundum.
Yazımı sonlandırmadan önce şunu da eklemek isterim ki bugünkü mutluluğumun bir sebebi daha var. İçerik editörlüğünü yaptığım sosyal ağ, Türkiyenin sıfırdan hazırlanan ilk microblog sosyal ağı Freelyshout müthiş bir yenilik yaptı. Kullanıcılar, kişinin Shoutını Reshoutlarken yorum yazabilecekler. Bu tarz büyük yenilikler beni daima mutlu kılmıştır ve kılmaya devam edecektir.
Heyecan öyle bir illet ki, farkında olmadan yaptığın her hamleyi negatif etkileyecek güce sahip. İki sene üst üste girdiğim üniversite sınavlarından beklediğim puanı alamamamı heyecan ve stres olgularına borçluyum (!) diyebilirim. Her gün saatlerce, verimli bir şekilde çalışıp sınav zamanı süreyi yetiştirememem tüm emeklerimi boşa çıkardı. İşin ilginç yanı heyecan ve stres birbirine zincirlenmişti ve bu zincirlenme, benim bu dürtüleri hissetmemi engelliyordu. Yani özet olarak, negatif olgular bilinçaltıma hükmetmiş ve benim bu olaydan büyük bir ders çıkarmamı sağlamıştı. O zamanki çaresizliğim, panik ataklığa varan heyecanım ve yarısı su dolu bardağa yarısı boş demem, şu anki Çağatayın bilinçaltının lügatında yer almayan, almayacak olan negatifliklerden ibaretti.
Heyecan güzel bir şey, ta ki belli bir sınırı aşmayana kadar. sözüne katılmıyorum. Kişi sorumluluk sahibi ve iradeliyse heyecanlanması, kişinin verimini düşürür. diyorum ve ekliyorum. İradesiz, sorumsuz biri heyecanlanırsa onun işi, iradeli olanın işinden daha çok sarpa sarar. . Eskisine göre çok daha heyecansızım. Ne kadar heyecansız olursam o kadar başarılı olurum. Bunu hissediyorum, hem de çok derinden hissediyorum. Üniversitede, yazılarımda ve günlük hayatımda performansım her geçen gün artıyor.
Arkadaş çevreme bundan bahsettiğimde bana sordukları soru genelde şu oluyor: Aşık olunca insan heyecanlanır. Sen aşık olmayacak mısın? Aşk, kişinin kendisine en yakın olana hissettiği duygudur. diyorum ve ekliyorum. O kişi, kişinin kendisidir. Yani kişi sadece kendisine aşık olabilir. İşte bu tezi Erdal Demirkıranın kitabından okudum. Tez hakkında günlerce düşündüm ve bu tezin oldukça mantıklı olduğu sonucuna vardım. Bunu kabataslak açıklamak yerine sorular üzerinden ilerlemek istiyorum. Ancak bu soruları büyük bir içtenlikle cevaplamalısın.
Partnerine aşık olduğunu düşünüyorsun. Onunla bir senedir berabersin ve onu her şeyden çok sevdiğini, onsuz yapamayacağını düşünüyorsun. Ve bir gün sana Ben başkasına aşığım, seni altı aydır aldatıyorum ve artık bunu öğrenmen gerekiyor. Seni terk ediyorum. Elveda! diyor. O an ne hissederdin? Eğer gerçekten aşıksan Hiç önemli değil, senin mutluluğun benim için her şeyden önemli. dersin ve bunu söylerken içinde hiçbir kırgınlık olmaz. Peki bu tezi nasıl çürütebilirim? Aldatanların cinayet işlemesi, o kişiyi başkasıyla aldatması, ona tehditler savurması, aldattığı kişiyi darp etmesi ve türevleri Peki bu örnekler gerçekte var mı? EVET. Olmalı mı? HAYIR! Şiddet, olmaması gereken temel olgulardan biridir. Bununla ilgili yazacağım, hem de oldukça detaylı yazacağım ama şu an konuma dönmeliyim. Verdiğim örnekleri de unut, sadece sorduğum soruyu düşün. O itirafı duyduğunda içinde bir kırgınlık olur mu? İşte bu yüzden karşı cinse karşı aşk yoktur. Bilim adamlarının Aşkın ömrü altı aydır. açıklaması da tamamen yanlıştır. Çünkü şunu net bir şekilde söylemeliyim ki bu aşk değil, tutkudur. Tutkunun da aşk ile uzaktan yakından alakası yoktur.
Peki çocuğuna olan aşka ne diyeceksin diye soranlar var. Erkekte küpeye, kızlarda buruna halka takılmasına, genel açıdan da dövme yaptırmaya karşı olduğunu düşün. Çocuğun da bunlardan birini vücudunda barındırmak istiyor. Eğer çocuğuna aşıksan, bunlara karşı olduğun halde çocuğunu desteklersin. Çocuğumun iyiliğini düşünüyorum, saçmalıyorsun. diyenler var. Çocuğunun iyiliğini düşünüyorsun ama çocuğun üzüldü bir kere. Ek olarak sen bu sözünle benim düşüncemi doğrulamış oluyorsun. Çünkü kendi isteğinin olmasını istiyorsun. Çünkü kendine aşıksın. Çocuğuna duyduğun çok daha farklı bir duygudur ve adı aşk değildir. Ancak yine de aşk kadar güzeldir.
Bu konunun üstünde durmamın sebebi, kişinin kendine olan aşkını göz ardı etmemesi gerektiğini belirtmektir. Ayrıca aşk, egoizm barındırmaz. Hatta bununla ilgili geçen hafta bir söz yazdım.
ENleri hedeflemek egoizmi barındırmaz; kişinin kendine olan aşkını sembolize eder. dedim; bunu açmak istiyorum. ENleri hedeflemek gerekir. Çünkü ENleri hedeflemek kişinin kendisinin farkında olduğunu gösterir. ENleri hedeflemek kişinin kendine aşık olduğunun farkına vardığını gösterir. Kişinin özgüveninin sonsuz olduğunu, ayaklarının yere daima sağlam bastığını gösterir. Ancak bunu egoizmle karıştırmamak gerekir. Çünkü egoist biri sadece kendini düşünür ve hem kendine, hem de çevresine negatif enerji saçar. Bu da biraz önce belirttiğim hiçbir niteliğin gerçekleşemeyeceğini gösterir. Bu yüzden birbirini kötüleyen kimseler değil, birbirini öven kişiler hayattaki performansını artırır ve unutma ki ENleri hedefleyenler asla birbirini kötülemez; aksine birbirini daima över.
Ha unutmadan, Aşk yoktur düşüncesine karşı olanların en büyük dayanağı intihar olgusudur. İntihar eden kişinin hem dinde, hem de toplumda hiçbir değeri yoktur. Şuursuzluğun nirvanasıdır. Benliğini sonsuza kadar kaybedemeyeceği için kendinden kaçamayacaktır. Bunun temelinin, kişinin bilinçaltının terazisinin negatif kefesinin çok ama çok daha ağır basmasından oluştuğunu düşünüyorum. Pozitif olgular üzerine yaratılmış evrende negatif olguların hiçbir katkısı yoktur. Bu yüzden bilinçaltının doğası da pozitif olgulara göredir . Tabii bu konudan çıkarılan en net sonuç, intihar eden kişilerin ruhsal sorunlarının olduğudur. Yani bu tez, Aşk yoktur düşüncesini çürütemez.
Karşı cinsle sevgili olmak bir zorunluluk değildir. TVdeki ve beyaz perdedeki dizi filmlerin ele aldıkları ana olguların temelidir. Bunun saçma olduğunu TV izlemeyi bıraktıktan sonra anladım. Aşık olmak istiyorum! ve Biri uğruna yaşamadıktan sonra yaşam çok monoton! diyen kişilerin bu sözleri içten söylediklerini sanmıyorum. Bu ithamlarda bulunan kişilerin sayısı tahmin edilenden çok daha fazladır. Bilinçaltı terazisinin negatif yanı ağır bastığından dolayı, ağızlarından negatif cümleler çıkmaktadır. Aşık olmak istiyorum! demek bana göre negatifliktir. Diyelim ki kişi aşktan değil, tutkudan bahsediyor. Kişi isteğine kavuştuğunda heyecanlanacak ve işlerini tam verimle devam ettiremeyecektir. Tutkulandığı kişi kıskançsa tamamen zararla karşılaşacaktır. Partneri, kişinin yaptığı işlere destek çıkmıyorsa, aksine kişinin işlerine engel oluyorsa sıkıntı büyüktür. Daha kötüsü de var. İki tarafın da amaçsızca, boş bir şekilde yaşaması!
Bu sözlerimden evliliğe karşı olduğumun çıkarılması saçma olur. Evlilik, geleceğe yönelik en büyük yatırımdır. Soyun devam etmesinden ve kişinin yaşlandığında dahi kabalalık bir aile ortamında yaşamına devam etmesinden yanayım. Evliliğin sadece bu iki etmenden ibaret olmadığını da belirtmek isterim. Evlilik öncesi birliktelikte olduğu gibi evlilikte de yanlış kişiyi seçenlerin sayısı, doğru kişiyi seçenlerin sayısından çok ama çok daha fazla ki bunu kadına şiddet oranından rahatlıkla görebiliriz.
Not: Bundan iki ay öncesine kadar bu açıdan yaptığım saçmalıkları düşünüyorum da, iyi ki saçmalamışım. Saçmalamasam nasıl tecrübelenebilir ve şu anki düşünceleri nasıl savunabilirdim? Ben, ilişkinin kişilerin birbirine destek çıktığı zaman rayına oturduğuna inanıyorum. Ve bir soru ile notumu sonlandırıyorum. Acaba TVde gönül ilişkileri adına değil, bireyin ve toplumun bilinçlenmesi adına, tamamen gelişim adına diziler olsaydı; insanlar bir anda ortaya çıkan ve moda adıyla adlandırılan akımlara kapılmasaydı ( örneğin Selfie akımı ) nasıl bir dünya olurdu?
Uzun süredir kitap yazma planları yapıyorum ve Roman yazabilir miyim? sorusuna dün gece cevap verdim. Kurgusal bir yazıyı rahatlıkla yazabiliyorum ve olay örgüsünü eskisine göre çok daha sistematik bağlayabiliyorum. Dün yaptığım tespit, yazacağım kitabın tahmin edilenden farklı olabileceğini gösterdi. Açıkçası ilk kitabımı yazmaya başlayana kadar kendimi çok daha geliştirmeliyim. Sabırlıyım; sabırsız olsaydım geçen aydan yazmaya başlardım. Ama bu saçmalığı yapmadım ve Kitap Okuma Kültürü ve Önyargı olguları hakkında iki eşsiz yazımı sana sundum.
Yazımı sonlandırmadan önce şunu da eklemek isterim ki bugünkü mutluluğumun bir sebebi daha var. İçerik editörlüğünü yaptığım sosyal ağ, Türkiyenin sıfırdan hazırlanan ilk microblog sosyal ağı Freelyshout müthiş bir yenilik yaptı. Kullanıcılar, kişinin Shoutını Reshoutlarken yorum yazabilecekler. Bu tarz büyük yenilikler beni daima mutlu kılmıştır ve kılmaya devam edecektir.
- Katılım
- 8 Ara 2009
- Konular
- 406
- Mesajlar
- 4,625
- Online süresi
- 3h 42m
- Reaksiyon Skoru
- 433
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 16 Yıl 6 Ay 11 Gün
- Başarım Puanı
- 197
- MmoLira
- 182
- DevLira
- 0
Kaybettiğin tek savaş uğrunda savaşmaktan vazgeçmektir. -Che.
- Katılım
- 13 Mar 2009
- Konular
- 3,415
- Mesajlar
- 16,860
- Online süresi
- 2d 22h
- Reaksiyon Skoru
- 1,542
- Altın Konu
- 2
- TM Yaşı
- 17 Yıl 3 Ay 6 Gün
- Başarım Puanı
- 421
- MmoLira
- 670
- DevLira
- 0
Standart bir yaşam sürdürmek istemeyen, ENleri hedefleyen işkolikler ( çalışma aşkıyla yanıp tutuşan hariç insanlar ) e en içten saygılarımı ve teşekkürlerimi sunarım.
Hakkıyla para kazananlar, zamanından fedakârlık yaparak ve sistematik açıdan ilerleyerek bunu başarmışlardır. Ayrıca statü sahipleridir ve amaçlarına ulaşırlar; çünkü tam anlamıyla kazanmak istiyorlardır. Ayrıca bu kişiler para kazanma amacı gütmeden, hedeflerine yönelik ilerleyen kişilerdir. Peki neden bunu az kişi başarıyor?
Bu, '' çalışan kazanır '' klişesine benzer. Bu bir klişedir, herkes tarafından bilinir ve bu tabuya inanılır. Ancak neden az kişi kazanmaktadır? İşte burada çok ince bir detay mevcut. '' Çalışma '' kavramı.
Bunu açıklamak için okulların ödev ve sınav olgularına değinmek istiyorum. Ödevi n literatürdeki amacı öğrenilen konuyu pekiştirmektir. Sınavın amacı da, edinilen bilgilerin test edilmesidir. Eksikler sınav yoluyla tespit edilir ve eksikler giderilecek şekilde tekrarlar yapılır. 50NİN ALTINDA PUAN ALAN SINIFTA KALACAKTIR! ÖDEVİ YAPMAYAN DÜŞÜK NOT ALACAKTIR! laflarıyla ilkokuldan itibaren öğrencileri korkutanlar yüzünden kopya çekiliyor belki de. Her şey sistematik olarak ilerleseydi, öğrencinin gözü korkutulmasaydı sistem de amacına ulaşmış olurdu.
HEM OKUL, HEM DE İŞ HAYATINDA BAŞARILI OLMANIN YOLU KENDİNİ SEVMEKTEN GEÇER.
RAHATINA DÜŞKÜN OLAN BAŞARAMAZ!
Paralel örnekleme tekniğine başvurarak sadece çalışma olgusunu değil, konu içi birçok olguyu ele alacağım.
Scott, kendini bildi bileli uzay bilimcisi olma hayali kurmaktaydı. Ülkesinde uzay sektörü gelişmemişti. Bu etmen onu yıldırmadı, çünkü bahaneden haz etmiyordu. Matematiği idealleri için öğrenmişti, diğerleri gibi sınıfı geçmek için değil. Fizik en sevdiği dersti, çünkü o, hayatının geri kalanında Fizik temelli çalışacaktı. İngilizceyi öğrenme amacı, uzay bilimci olduğunda tüm dünyadaki meslektaşlarıyla rahatlıkla iletişim kurabilmekti. Aşkı kişinin kendine olan dürtüleri olarak tanımlıyordu. Tutkusu sınıfındaki selvi boylu kız değil, mesleğiydi. Üniversite sınavını ilk seneden kazandı ve istediği bölüme yerleşti. Üstel gelişimi, sistematik ilerleyişi ve varolan temeli, onu ilk aydan EN iyi öğrenci kıldı ki zaten bu zamana kadar hep EN idi. Scottın hata yapmaya tahammülü yoktu. Okulunu bitirmeden uzay sektöründe başrol oynayan ülkelerin odağı olmuştu. Dördüncü senesinde kendi tezini hazırladı ve dünya basınında yer almayı başardı. Ancak onun asıl amacı ünlü olmak değil, gezegeninin diğer yıldız sistemlerine erişebilmesini sağlamaktı. Hedefini en başından ortaya koymuştu. Eğitiminde Master yaptı ve ülkesini temsil ederek uzay sektörünün başrolü olan ülkeye gitti. Gidişinden on sene sonra kendi teorilerinden birkaçını kanıtladı ve bu durum, onun bilim tarihinin en iyileri arasına girmesini sağladı. Solucan Deliği olgusunun teorikten pratiğe geçmesinin sağlanmasında başrol oynadı. On beş sene sonra Scottın ülkesi uzay sektöründe adeta devleşmişti. Scott, kendi ülkesini daima el üstünde tutmuştu. Uzay sektöründe, ülkesinden iki bin bilim insanıyla ve dünya genelinden yaklaşık otuz bin kişiyle birlikte çalışarak Gliese 581 g gezegenine saniyeler içinde insansız uzay aracı yolladı. On sekiz sene sonra ilk insanlı ziyaret gerçekleşti. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Scott, dünyada pozitif iz bırakan, ideallerini gerçekleştiren, dünyanın en büyük bilim insanlarından biriydi artık
----
Scott, kendini bildi bileli uzay bilimcisi olma hayali kurmaktaydı. Ülkesinde uzay sektörü gelişmemişti. Bu etmen onu başta yıldırmamıştı; ancak televizyon denen aygıtla tanıştıktan sonra sadece ana idealinden vazgeçmedi, hiçbir ideali kalmayacak noktaya gelinceye kadar kendini o kutuya hapsetti. Dizilerin müptelasıydı. Dizi karakterlerini yönlendirmeye çalışmaya başladı, şizofreniye doğru gidiyordu. Sınıfı geçsem yeter düşüncesiyle her seneyi geçti; hatta sınıfta kalmadığı için kendini başarılı sanıyordu. Aşk ( ! ) hayatı yoğundu; birçok sevgilisi oldu. Her sevgilisiyle bir dünya tartışmaya girdi, hep acı çekti. Yüzü de gülüyordu tabii, ancak çok nadir. Hedefi iş bulmak idi. İş buldu. Birçok kez işten çıkarıldı. Ancak her seferinde iş bulma başarısı gösteriyordu; malum işsiz sayısı azımsanamayacak kadar çokken onun yaptığı başarı sayılırdı ( ! ) . Evlendi ve mutlu bir evlilik geçirdi. Her şey istediği gibi standarttı. Eve geldiğinde ailesiyle birlikte televizyonun karşısına geçip, ülkenin en popüler dizisini izliyordu. Scott kendi amacına ulaştı, ancak esas amaca yaklaşamadı bile. Dünyada pozitif iz bırakamadı
İki örnek, aynı kişi. Bir etmen insanın hayatını nasıl değiştirdi değil mi? Scott, saçma sapan TV programları yerine onu azimlendirecek uzay belgeselleri izleseydi, yine ilk örnekteki gibi iz bırakacaktı.
TELEVİZYON İZLEMEYE KARŞI DEĞİLİM, PROGRAMLARIN %99UNUN AMAÇSIZ OLMASINI AKLIM, MANTIĞIM ALMIYOR!
Scott birinci hikayede çalışmanın ne olduğunu biliyordu. Amacına ulaşmak için birçok yoldan geçti ve attığı her adım ona tecrübe katıyordu. İkinci hikâyede ise standarttı. Çalışmak ona negatif bir olgu gibi geliyordu.
Ancak ne olursa olsun hiçbir şey için iş işten geçmiş değil. İstedikten sonra sen ikinci hikâyedeki Scott olmaktan çıkar, birincisi olur ve kendi hikâyeni kendin yazarsın.
Hakkıyla para kazananlar, zamanından fedakârlık yaparak ve sistematik açıdan ilerleyerek bunu başarmışlardır. Ayrıca statü sahipleridir ve amaçlarına ulaşırlar; çünkü tam anlamıyla kazanmak istiyorlardır. Ayrıca bu kişiler para kazanma amacı gütmeden, hedeflerine yönelik ilerleyen kişilerdir. Peki neden bunu az kişi başarıyor?
Bu, '' çalışan kazanır '' klişesine benzer. Bu bir klişedir, herkes tarafından bilinir ve bu tabuya inanılır. Ancak neden az kişi kazanmaktadır? İşte burada çok ince bir detay mevcut. '' Çalışma '' kavramı.
Bunu açıklamak için okulların ödev ve sınav olgularına değinmek istiyorum. Ödevi n literatürdeki amacı öğrenilen konuyu pekiştirmektir. Sınavın amacı da, edinilen bilgilerin test edilmesidir. Eksikler sınav yoluyla tespit edilir ve eksikler giderilecek şekilde tekrarlar yapılır. 50NİN ALTINDA PUAN ALAN SINIFTA KALACAKTIR! ÖDEVİ YAPMAYAN DÜŞÜK NOT ALACAKTIR! laflarıyla ilkokuldan itibaren öğrencileri korkutanlar yüzünden kopya çekiliyor belki de. Her şey sistematik olarak ilerleseydi, öğrencinin gözü korkutulmasaydı sistem de amacına ulaşmış olurdu.
HEM OKUL, HEM DE İŞ HAYATINDA BAŞARILI OLMANIN YOLU KENDİNİ SEVMEKTEN GEÇER.
RAHATINA DÜŞKÜN OLAN BAŞARAMAZ!
Paralel örnekleme tekniğine başvurarak sadece çalışma olgusunu değil, konu içi birçok olguyu ele alacağım.
Scott, kendini bildi bileli uzay bilimcisi olma hayali kurmaktaydı. Ülkesinde uzay sektörü gelişmemişti. Bu etmen onu yıldırmadı, çünkü bahaneden haz etmiyordu. Matematiği idealleri için öğrenmişti, diğerleri gibi sınıfı geçmek için değil. Fizik en sevdiği dersti, çünkü o, hayatının geri kalanında Fizik temelli çalışacaktı. İngilizceyi öğrenme amacı, uzay bilimci olduğunda tüm dünyadaki meslektaşlarıyla rahatlıkla iletişim kurabilmekti. Aşkı kişinin kendine olan dürtüleri olarak tanımlıyordu. Tutkusu sınıfındaki selvi boylu kız değil, mesleğiydi. Üniversite sınavını ilk seneden kazandı ve istediği bölüme yerleşti. Üstel gelişimi, sistematik ilerleyişi ve varolan temeli, onu ilk aydan EN iyi öğrenci kıldı ki zaten bu zamana kadar hep EN idi. Scottın hata yapmaya tahammülü yoktu. Okulunu bitirmeden uzay sektöründe başrol oynayan ülkelerin odağı olmuştu. Dördüncü senesinde kendi tezini hazırladı ve dünya basınında yer almayı başardı. Ancak onun asıl amacı ünlü olmak değil, gezegeninin diğer yıldız sistemlerine erişebilmesini sağlamaktı. Hedefini en başından ortaya koymuştu. Eğitiminde Master yaptı ve ülkesini temsil ederek uzay sektörünün başrolü olan ülkeye gitti. Gidişinden on sene sonra kendi teorilerinden birkaçını kanıtladı ve bu durum, onun bilim tarihinin en iyileri arasına girmesini sağladı. Solucan Deliği olgusunun teorikten pratiğe geçmesinin sağlanmasında başrol oynadı. On beş sene sonra Scottın ülkesi uzay sektöründe adeta devleşmişti. Scott, kendi ülkesini daima el üstünde tutmuştu. Uzay sektöründe, ülkesinden iki bin bilim insanıyla ve dünya genelinden yaklaşık otuz bin kişiyle birlikte çalışarak Gliese 581 g gezegenine saniyeler içinde insansız uzay aracı yolladı. On sekiz sene sonra ilk insanlı ziyaret gerçekleşti. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Scott, dünyada pozitif iz bırakan, ideallerini gerçekleştiren, dünyanın en büyük bilim insanlarından biriydi artık
----
Scott, kendini bildi bileli uzay bilimcisi olma hayali kurmaktaydı. Ülkesinde uzay sektörü gelişmemişti. Bu etmen onu başta yıldırmamıştı; ancak televizyon denen aygıtla tanıştıktan sonra sadece ana idealinden vazgeçmedi, hiçbir ideali kalmayacak noktaya gelinceye kadar kendini o kutuya hapsetti. Dizilerin müptelasıydı. Dizi karakterlerini yönlendirmeye çalışmaya başladı, şizofreniye doğru gidiyordu. Sınıfı geçsem yeter düşüncesiyle her seneyi geçti; hatta sınıfta kalmadığı için kendini başarılı sanıyordu. Aşk ( ! ) hayatı yoğundu; birçok sevgilisi oldu. Her sevgilisiyle bir dünya tartışmaya girdi, hep acı çekti. Yüzü de gülüyordu tabii, ancak çok nadir. Hedefi iş bulmak idi. İş buldu. Birçok kez işten çıkarıldı. Ancak her seferinde iş bulma başarısı gösteriyordu; malum işsiz sayısı azımsanamayacak kadar çokken onun yaptığı başarı sayılırdı ( ! ) . Evlendi ve mutlu bir evlilik geçirdi. Her şey istediği gibi standarttı. Eve geldiğinde ailesiyle birlikte televizyonun karşısına geçip, ülkenin en popüler dizisini izliyordu. Scott kendi amacına ulaştı, ancak esas amaca yaklaşamadı bile. Dünyada pozitif iz bırakamadı
İki örnek, aynı kişi. Bir etmen insanın hayatını nasıl değiştirdi değil mi? Scott, saçma sapan TV programları yerine onu azimlendirecek uzay belgeselleri izleseydi, yine ilk örnekteki gibi iz bırakacaktı.
TELEVİZYON İZLEMEYE KARŞI DEĞİLİM, PROGRAMLARIN %99UNUN AMAÇSIZ OLMASINI AKLIM, MANTIĞIM ALMIYOR!
Scott birinci hikayede çalışmanın ne olduğunu biliyordu. Amacına ulaşmak için birçok yoldan geçti ve attığı her adım ona tecrübe katıyordu. İkinci hikâyede ise standarttı. Çalışmak ona negatif bir olgu gibi geliyordu.
Ancak ne olursa olsun hiçbir şey için iş işten geçmiş değil. İstedikten sonra sen ikinci hikâyedeki Scott olmaktan çıkar, birincisi olur ve kendi hikâyeni kendin yazarsın.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 65



