farkmt2official 1
farkmt2official
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Bvural41 1
Bvural41
Hikaye Ekle

Sağlık Hukuku

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan DoStNaMe
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 28
  • Görüntüleme Görüntüleme 3K
Sağlık Bakanlığının Eş Değer İlaç Genelgesi Hukuka Aykırı mı?

Sağlık Bakanlığı, eş değer ilacın verilmesini engellemeye yönelik davranışlarda bulunan hekimlerin uyarılması ve ısrar edenler hakkında yasal işlem yapılmasını istedi (Medimagazin). Burada tartışmak istediğim husus, Sağlık Bakanlığının hukuksal olarak böyle bir genelge yayınlamaya hakkı olup olmadığıdır.

Hekimlik mesleğinin icrasının temelinde anayasal dayanağı da bulunan “tedavi özerkliği (özgürlüğü)“ (mesleki özerklik) bulunmaktadır. Bu özgürlüğün sonuçlarından biride, hekimin vicdanıyla çelişen metotların veya belirli bir ilaç tedavisinin uygulanmasına zorlanamamasıdır.

Nitekim Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi`nin 6. maddesinde de bu özgürlük tanınmıştır:
“Tabip ve diş tabibi, sanat ve mesleğini icra ederken, hiçbir tesir ve nüfuza kapılmaksızın, vicdanî ve meslekî kanaatine göre hareket eder.
Tabip ve diş tabibi, tatbik edeceği tedaviyi tayinde serbesttir.“

Yargı organı da dâhil olmak üzere devlet tıbbi yöntem tartışmalarına müdahil olmamalıdır. Devlet, hekim ile hastanın doğru tedavi yöntemine ilişkin tasavvurları yerine kendi tedavi tasavvurlarını zorlamamalıdır. Anayasa`da yer alan (md. 17) vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı prensibinin devlete böyle bir müdahale yetkisi verdiği söylenemez. Hastanın kendi geleceğini kendisinin belirlemesi hakkına, başka yöntemleri tercih etme, hatta bu yöntemlerde yanılma, genel olarak kabul edilen yöntemleri kabul etmeme ve dolayısıyla başarısızlık rizikosunu üstlenme de dâhildir. Ancak, kanun koyucu tehlikeyi önleme bakış açısıyla, hekim ve hastaların bu yöntemi tercihlerini engellemek amacıyla, tedavi yöntemlerinden bazılarını veya yüksek rizikolu bazı alanları kısıtlayabilir (yani bu yöntem ve alanların arzını engelleyebilir). Ancak devlet sağlık alanını, etkisi önceden devlet tarafından onaylanmış yöntemlerle sınırlayamaz.

Burada tartışılması gereken bir konu da, tedavi özgürlüğünün sınırlarından birinin “masraf bakış açısı“ olup olmadığıdır. Dünya Sağlık Örgütü 1992 yılında Roma`da yaptığı toplantıda, sağlık hizmetlerinin belli bir toplumun sahip olduğu mali, insani ve maddi kaynaklarla sınırlı olduğunu belirtmiştir. Ancak bu noktada dengeyi iyi bir kurmak gerekmektedir. Dolayısıyla, yüksek harcama gerektiren bir hastalığın sırf masrafların çokluğu düşüncesiyle tedavisinin yapılmaması düşünülemez. Önleyici tedbirler noktasında masraflar göz önünde bulundurulabilirken, tedavi alanında bu bakış açısının sınırlı etkisi olması gerektiği düşünülmektedir.

Uygulamada da ekonomik kriz zamanı (1920`lerde) masrafları mümkün olduğunca az tutmak amacıyla röntgen çekimi yaptırtmayan hekimin sorumlu olduğuna karar verilmiştir. Bir başka kararda ise tutarsız davranışlar gösteren bir hasta hastaneyi terk etmek istemiş, eşi çağırılarak ikna edilmiş; o gün sakinleşmişse de, ertesi gün 3. kattaki odasından atlayarak yaralanmıştır. Mahkeme, basit tedbirlerle bu tip bir durumdaki kimsenin kendisine zarar vermesinin önlenmesinin mümkün olacağını, bu tedbirlerin bazı masraflara yol açacak olması durumunda ise (pencereye demir takılması vs. gibi), hastanın güvenliğinin hastanenin ilk vazifesi olması gerektiğini, masrafların ise tehlike ve tehlikenin yakınlığı karşısında çok orantısız olmadıkça bir neden olamayacağına karar vermiştir.

Bütün bu veriler ışığında değerlendirildiğinde, Sağlık Bakanlığının veya başka bir kamusal organın hekimlere bu konuda talimat veremeyeceği, hekimi sınırlayan tek hususun tıbbi standart ve mesleki gereklilikler olduğu anlaşılmaktadır. Anayasa ile garanti altına alınan meslek özgürlüğü karşısında Sağlık Bakanlığının özellikle de genelge ile bu tür bir sınırlama getirmesi kesinlikle hukuka aykırıdır. Genelge Anayasa dışında yukarıda belirtilen diğer mevzuata da aykırıdır.

Eş değer ilaç ile ilgili olarak ancak yasal bir düzenlemeyle hekimlerin reçeteye etken madde yazmaları şeklinde bir hüküm getirildiği takdirde, eczacıların eş değer ilacı verme yetkileri doğabilir. Böyle bir yasal düzenleme olmaksızın Sağlık Bakanlığı çıkardığı genelge ile sadece hekime verilmiş olan ilaç belirleme yetkisini, eczacıya aktarmaktadır (kaldı ki bu tür bir yasa Anayasa`ya aykırılık iddiasıyla karşı karşıya kalabilir). Böylece eczacı hekim tarafından yazılmış ilacı değiştirme yetkisine sahip ve hekim rolünün bir kısmını üstlenmiş olmaktadır.

Bu genelge dolayısıyla bazı hukuksal sorunlar da ortaya çıkabilecektir.
l Bir kere hekimin özellikle orijinal ilacı hastasına uygun görmesine rağmen, bu noktada Sağlık Bakanlığı tarafından bir genelge ile sınırlanması hekim açısından bir hukuka uygunluk sebebi oluşturmayacaktır. Gerçekten de sadece orijinal ilacın hasta açısından gerekli olduğu bir durumda, hekimin genelge dolayısıyla eş değer ilaç yazmak zorunda kaldığı gibi bir savunması geçerli olmayacaktır. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı da az da olsa orijinal ilaç ile eş değer ilaç arasında bir fark var ve bu nedenle hasta zarar görürse sorumlu olacaktır.

* Bir diğer sorun, hekim, hastaya eczacı tarafından somut olarak hangi ilacın verildiğini bilemediğinden, ancak etken maddeye göre bir aydınlatma yapabilecektir. Başka ifadeyle, hastayı sadece etken madde bulunan ilacın tipik özellikleri ve etken maddenin riskleri konusunda aydınlatacaktır. Ancak yan etki riskleri bazen bir ilacın özel tertibinden kaynaklanabileceği için, hekim bu durumda aydınlatma yükümlülüğünü tam olarak yerine getirmiş olmayacaktır. Bundan dolayı hastanın zarar görmesi söz konusu olabilir. Bunun sorumlusu da Sağlık Bakanlığı olacaktır.

* Ayrıca önemle belirtmek gerekir, bu takdirde eczacının da sorumluluğu söz konusu olabilir. Orijinal ilaç yerine eş değer ilaç verilmesi nedeniyle hasta zarar gördüğü takdirde bunun sorumlusu aynı zamanda eczacı olacaktır. Ayrıca eczacı eş değer ilaç verdiğini hastaya özellikle açıklamak ve daha geniş bir aydınlatma yapmak durumundadır, aksi takdirde aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle de sorumlu olabilecektir.

Ayrıntılı bilgi için bkz. Hakeri, Hakan, Tıp Hukuku, Ankara 2007 ve İlaç Hukuku (baskıda).

Prof. Dr. Hakan HAKERİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı.

Öğrencilerin Yaptığı Tıbbi Müdahalelerin Hukuka Uygunluğu Sorunu

Gerek hekimlik, gerekse hemşirelik, ebelik veya diğer sağlık personeli eğitimi alan ve fakat henüz hekim, hemşire olmayan kimselerin yapmış olduğu tıbbi müdahaleler bakımından herhangi bir hukuksal sorumluluğun bulunup bulunmadığı çokça karşılaşılan sorunlardandır. Bu sorunun basit cevabı, bu kimseler henüz hekim, hemşire vs. olmadıklarından ve ancak hekim ve hemşire gibi sağlık personeline bu yetki verildiğinden, bu kimselerin tıbbi müdahalelerinin hukuka uygun olmayacağıdır. Oysa öğrencilerin de pratik yaparak öğrenmeleri bir zaruret olduğuna göre, öğrencilerin tıbbi müdahalelerine belirli şartlarda müsaade etmek gerekir.

Konuya ilişkin mevzuata baktığımızda, gerçekten de henüz öğrenci statüsünde olan kişilere de belirli şartlar altında tıbbi müdahale yapma yetkisinin verildiği görülmektedir:
Doktorluk, Hemşirelik, Ebelik, Diş Hekimliği, Veterinerlik, Eczacılık ve Mimarlık Eğitim Programlarının Asgari Eğitim Koşullarının Belirlenmesine Dair Yönetmelik`in 3/3-ç maddesi, tıp eğitimi sonunda mezun olan hekimlerin, yetkililerin gözetiminde, hastanelerde gerçekleştirilecek yeterli klinik deneyime sahip olmalarını aramaktadır. Keza aynı Yönetmeliğin 4/4-c maddesi de hemşirelerin, programın özüne ve amacına uygun olarak planlanmış, nitelikli hemşireler tarafından denetlenen ve hasta bakımı için gerekli olan sayıda nitelikli hemşire ve malzemenin bulunduğu yerlerde klinik uygulamalar yaparak yeterli bir klinik deneyimden geçmeleri gerektiğini şart koşmaktadır. Bu hükümler, gerek hekimlerin ve gerekse hemşirelerin eğitim sürecinde de bazı klinik uygulamaları gözetim altında yapmalarına yetki vermektedir. Hatta aynı Yönetmelik ebeler bakımından daha eğitim sürecinde en az 40 doğumu kendisinin yapmasını öngörmektedir (md. 5/5). Ebeler bakımından da pratik ve klinik eğitim şart koşulmakta ve bu eğitimin uygun gözetim ve denetim altında verilmesi gerektiği de vurgulanmaktadır. Görüldüğü üzere, henüz hekim, hemşire, ebe olmamış kişiler bakımından bu işlemlere sınırlı ölçüde izin verilmekte ve ayrıca mutlak olarak denetim altında yaptırılması şartı getirilmektedir.

Uzmanlık öğrencileri bakımından da durum ele alınmalıdır. Esasen uzmanlık öğrencisinin pratisyen hekim statüsünde olduğu unutulmamalıdır. Böylece uzmanlık gerektirmeyen tıbbi müdahaleleri yapması mümkündür. Ancak uzmanlık gerektiren tıbbi müdahalelere dahi belirli şartlarda izin verilmiştir. Tıpta ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği`nin 26. maddesinin 3. fıkrası da, “uzmanlık öğrencisi, eğitim sorumlusunun gözetim ve denetiminde araştırma ve eğitim çalışmalarında ve sağlık hizmeti sunumunda görev alır, deontolojik ve etik kurallara uyar.“ demektedir.

Bu hükümler karşısında, söz konusu şartlara sıkı sıkıya uymak kaydıyla, öğrencilerin yaptığı tıbbi müdahaleler de hukuka uygun olacaktır. Ancak burada gözetim sorumluluğu olan kişilerin, öğrencilerin durumunu, eğitimini ve yeteneğini göz önünde bulundurmaları gerektiği; öğrencilerin de yapamayacakları bir görevi üstlenmemeleri gerektiğine dikkat çekilmelidir. Aksi takdirde öğrenciler bakımından üstlenme kusuru, gözetim yükümlülüğü olanlar bakımından da hatalı tıbbi uygulama söz konusu olabilecektir.

Prof. Dr. Hakan HAKERİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı

Beyin Ölümü ve Hukuk

Sağlık Bakanlığı ile Organ Nakli Koordinatörleri Derneği tarafından 4 haftadır Ankara`da beyin ölümüne ilişkin bir eğitim semineri düzenleniyor. Toplam 400`ü aşkın hekimin katıldığı bu toplantıda beyin ölümüne ilişkin tıbbi bilgiler verilirken, ben de beyin ölümü kavramına hukukun bakışını anlatıyorum.
Ölüm kavramının gerek miras hukukunda gerekse ceza hukukunda ve diğer birçok hukuk dalındaki önemine karşın, bu kavram yasalarda tanımlanmamıştır.

Örneğin; insan öldürme suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu ölümün ne olduğunu belirlememiştir. Öğretide bu konuya ilişkin olarak 2238 sayılı Organ ve Doku Nakli Kanunu`nun esas alınması gerektiği kabul edilmektedir. Bu kanun ise doğrudan bir ölüm kriteri ortaya koymamış, tıbbi ölüm halinin bilimin ülkede ulaştığı düzeydeki kurallar ve yöntemler uygulanmak suretiyle hekimler kurulunca oy birliği ile belirleneceğini hükme bağlamıştır (md. 11). Buna karşılık 1 Haziran 2000 tarihli Organ ve Doku Hizmetleri Yönetmeliği Ek-1 başlığı altında “Beyin Ölümü Kriterleri“ni düzenlemiştir. Esasen bu Yönetmelik de beyin ölümünü geçerli ölüm kriteri olarak kabul ettiğini açıkça belirtmemiştir. Ancak Ek-1 başlığı altında bu kriterlerin düzenlenmiş olması ve beyin ölümünün “klinik bir tanıdır ve beyin fonksiyonlarının tam ve irreversibl kaybıdır“ tanımlanmış olması karşısında bugün için hukukumuzda tanınan ölümün “beyin ölümü“ olduğu söylenebilir.

Bu noktada, eğitim seminerinde tarafıma yöneltilen sorular üzerinde kısaca durmak istiyorum. Ancak öncelikle belirtmem gerekir ki, hukukumuzda beyin ölümü gerçekleşmiş bulunan bir kimse artık ölü kabul edildiğinden, ölmüş bir kimsenin öldürülmesi söz konusu olamaz. O nedenle, beyin ölümü ile birlikte kişi hakkında ölüm kaydı düşülecek ve artık miras hukuku kuralları devreye girecek, bu kimse üzerinde insan öldürme suçu da artık gerçekleştirilemeyecek, başka bir ifadeyle bu kimse artık insan öldürme suçunun konusu olamayacaktır.

Bana yöneltilen sorulardan biri, beyin ölümünün tespiti noktasında bir ek teste gereksinim olup olmadığıdır. Yukarıda belirtmiş olduğum Yönetmelik bu testi zorunlu görmektedir. Ancak ne tür bir test olması gerektiğini belirlememekte, bunu hekimler kuruluna bırakmaktadır: “Klinik beyin ölümü tanısı almış hastalarda, hekimler kurulunun uygun göreceği bir laboratuvar yöntemiyle beyin ölümü teyit edilmelidir.“ Bu test zorunluluğunun bir yönetmelik değişikliği ile kaldırılacağı söylenmekteyse de, bu aşamada herhangi bir hukuksal sorun yaşanmaması bakımından ek testin yapılmasının gerekli olduğunu belirtmek isterim.

İkinci soru, beyin ölümü gerçekleşmiş hastanın yakınlarının “Madem hastamız öldü, o zaman onu cihazdan çıkarın ve bize teslim edin“ şeklindeki bir taleplerinin bulunması durumunda nasıl hareket edilmesi gerektiğidir. Öncelikle yukarıda belirttiğim gibi, ölmüş bir kimsenin hâlâ cihaza bağlı tutulmasının bir anlamı yoktur. Bu kimse hukuken artık ölü bir kimsedir. O nedenle, hekimler her an için cihazı kapatabilirler. Bununla birlikte, yukarıda belirtmiş olduğum Yönetmelik, cihazın kapatılmasına iki durumda izin vermiştir. Birincisi organ bağışı yapılması, ikincisi de organ bağışı yapılmamakla birlikte, ailenin yaşam desteğinin kesilmesine izin vermesidir. Bu durumda, organ bağışı yapmayan aile, cihazın kapatılmasına izin veriyorsa, derhal cihaz kapatılmalı ve ölen hasta yakınlarına teslim edilmelidir. Ailenin izninin tutanağa bağlanması da unutulmamalıdır.

Üçüncü bir soru, beyin ölümü gerçekleşmiş hastaya uygulanan tıbbi desteğin yavaşlatılıp yavaşlatılamayacağı veya kesilip kesilemeyeceği yönündedir. Yönetmelik yaşam desteğini ailenin iznine bağlarken, tıbbi desteğin kesilmesini hekimin takdirine bırakmıştır. Yönetmeliğe göre, “Hasta yakınına beyin ölümü deklare edildikten sonra hastaya uygulanan tıbbi destekler kesilebilir.“ Bu durumda, hekimin tıbbi desteği yavaşlatması veya kesmesine yönelik herhangi bir hukuksal engel bulunmamaktadır. Ancak her ne kadar bu konuda hekime takdir yetkisi verilmişse de, cihaza ihtiyacı olabilecek başka hastaların varlığı durumunda, bu takdir yetkisinin, tıbbi desteğin derhal kesilmesi yönünde kullanılması gerektiğine şüphe yoktur.

Prof. Dr. Hakan HAKERİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı .
 
Şifa Garantisi Yasağı-I

Tıbbi Hizmetlerin Kötü Uygulanmasından Doğan Sorumluluk Kanunu Tasarısı`nın 12. maddesine göre, “Tıbbi hizmetlerle ilgili olarak, hasta ile tıp biliminin sınırları haricinde sözlü veya yazılı olarak tıbbi anlaşmalar yapılamaz, güvenceler verilemez.“

Hekimin tedavi özerkliği, özgürlüğü, hekimin şifa konusunda garanti verebilmesine hak vermemektedir. Nitekim Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi 13. maddede, “Tabip ve diş tabibi, ilmî icapları uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder. Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez“ denilmektedir.

Yargıtay da aynı görüştedir: Vekil, iş görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden değil de, bu sonuca ulaşmak için yaptığı uğraşların özenle görülmemesinden sorumludur.

Hekim hastasına şifa garantisi veremezse de, estetik cerrahi ve diş hekimliğinde protez vb. bakımından istenilen hususun gerçekleşmemesi halinde hekimden tazminat talep edilebilir. Nitekim Yargıtay da kararlarında bunu ifade etmektedir: “Bir hasta ile onu tedavi eden doktor ve bir avukat ile onun müvekkili arasındaki ilişki, vekâlet sözleşmesinin konusunu oluşturur. Doktor, hastasına tıbbi yardımda, avukat da hukuki yardımda bulunmayı taahhüt ederler; ancak, hastayı iyileştirme ve davayı kazanma gibi bir sonucun taahhüdü, vekâlet sözleşmelerinde söz konusu olamaz. Hasta ölse veya dava kaybedilse dahi, tıbbi yardımda bulunan doktor ile hukuki yardımda bulunan avukat, yaptıkları yardımın karşılığı olan ücrete hak kazanırlar ve kusurları dışında sorumlu olamazlar. Eser (istisna) sözleşmelerinde ise sadece bir hizmette bulunmak değil, aynı zamanda “eser“ denilen olumlu-olumsuz bir sonucun taahhüdü söz konusudur. Sonuç gerçekleşmezse, meydana gelen zarardan yüklenici sorumlu olur. Bir diş doktorunun kanal tedavisi değil de, takma diş yapması (protez) işi ve bir cerrahın tedavi değil de güzellik amacıyla insan vücudu üzerindeki tıbbi müdahalesi (olayımızda olduğu gibi) işi, Borçlar Kanunu`nun 355 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş bulunan istisna (eser) sözleşmesinin konusunu oluşturur. Eser sözleşmesi uyarınca davalı doktorun tedavi niteliği olmayan tıbbi müdahalede bulunması ifa yönünden yeterli değildir. Yaptığı işin, hangi yöntemi kullanırsa kullansın ayıpsız (kusursuz) olarak ortaya çıkması da gerekir. Davacının kolundaki dövmeyi estetik amaçla silmek için müdahalede bulunan doktor, aynı zamanda izi tamamen yok etmeyi de, eser sözleşmesinin niteliği itibariyle taahhüt etmiş sayılır. Oysa dosya kapsamına ve fotoğraflara göre, davacının kolundaki eski durumu aratırcasına, sağlıksız ve çirkin görünümlü yeni bir iz, cerrahi müdahalenin izi olarak ortaya çıkmıştır. Yapılan iş, Borçlar Kanunu`nun 360. maddesi gereğince, kabule icbar edilemeyecek derecede ayıplı bir iştir…“

Konuya bir sonraki yazımda devam edeceğim.

Prof. Dr. Hakan HAKERİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı.

Şifa Garantisi Yasağı II

Tıp hukukunun temel taşlarından birisi hekimin tedavi özerkliği ise de bu husus, hekime şifa konusunda garanti vermesine hak vermemektedir. Nitekim Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi 13. maddede, “tabip ve diş tabibi, ilmî icapları uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder. Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez“ denilmektedir.

Bu hususun Yargıtay tarafından da kabul gördüğünü, ancak diş hekimliğinde ve estetik cerrahide istisnaları bulunduğunu önceki yazımda açıklamıştım.

Benzer durum, karşılaştırmalı hukukta da karşımıza çıkmaktadır. Nitekim ABD`de gerçekleşen bir olayda, estetik cerrahın sanatçı olan kadın hastanın burnunu küçülteceğini ve görünüşünü yumuşatacağını taahhüt etmesi, ancak bunun gerçekleşmemesi dolayısıyla hekim tazminat ödemeye mahkûm edilmiştir. Mahkeme, hekimin herhangi bir ihmalinin olmamasının önemi olmadığını açıklamıştır. Esasen, Amerikan Hukuku`nda sadece estetik cerrahi ve protez bakımından değil, genel olarak hekimin vermiş olduğu sözleri yerine getirememesi sözleşme ihlali olarak kabul edilmekte ve bu husus hasta tarafından ispat edilebildiği takdirde, hekim tazminat ile sorumlu tutulmaktadır.

Belirtmek gerekir ki, şifa garantisi, aydınlatmanın geçerli bir aydınlatma olmasını da engelleyebilir. Nitekim peptik ülser hastası olan bir kimseye, ameliyat sonrasında bütün ilaçları bırakacağını, ameliyatın hiçbir tehlikesinin bulunmadığını, birkaç gün hastanede kalacağını, sonrasında da 3-4 hafta kadar çalışamayacağını söyleyen hekim, hastanın üç ayrı ameliyata daha maruz kalmak zorunda olması, hepatit olması, 85 kg`dan, 50 kg`a düşmesi, uyku problemleri yaşaması nedeniyle sorumlu tutulmuştur. Buradaki sorumluluk, hekimin şifa garantisi vermesi ve eksik ya da yanlış aydınlatma yapmasından kaynaklanmaktadır.

Son olarak önemle vurgulamak gerekir ki, şifa garantisi hekimin koşulları gerçekleşmişse “dolandırıcılık“ suçu nedeniyle sorumlu tutulmasına da neden olabilir.

Prof. Dr. Hakan HAKERİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı.
 
Sahte Rapor Düzenleme Suçu - I

Sağlık personelinin görev alanı ile ilgili düzenlediği çeşitli belgeler söz konusu olabilmektedir. Bunlar hastalık raporu, ölüm raporu, sağlık raporu, sürücü muayene raporu gibi belgelerdir.

Kamu görevlisi bir hekim tarafından düzenlenen rapor, resmi belge niteliğindedir. Bu raporun sahte olması değişik ihtimallerde söz konusu olabilir. Örneğin; bir kimse hasta olmadığı halde rapor verilmiş veya hastalık iki günde iyileşebilecekken, 10 gün rapor verilmiş olabilir. Bu durumlarda raporun sahte olduğu söylenir ve sağlık personelinin düzenlediği belgelerde sahtecilik resmi belgede sahtecilik hükümlerine tabidir. Buna göre, “görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmî belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır“ (TCK 204/2).

Mevzuatımızda konuya ilişkin özel hükümler de bulunmaktadır. Örneğin; 1219 sayılı Kanun`un 73. maddesine göre, “protokol defterlerinde tahrifat yapan ve mugayiri hakikat malumat derceylediği sabit olan tabipler, diş tabipleri, dişçiler ve ebeler Türk Ceza Kanunu`nun belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümlerine göre cezalandırılır.“ Esasen bu hüküm olmasa bile resmi belge niteliğinde olan protokol defterlerine ilişkin sahtelikler yine TCK hükümlerine göre cezalandırılacaktır.

Belgenin sahteliğinden kast edilen ise TCK 204`e göre, belgenin içeriğinin sahte olması, yani gerçek olmayan bir olayı gerçekmiş gibi göstermesi (yapılmayan ameliyatın yapılmış gibi gösterilmesi) veya gerçek bir belge üzerinde tahrifat yapılmasıdır (hasta dosyası üzerinde yapılan tahrifatlar gibi). Kanun ayrıca, sahte resmi belgenin kullanılmasını da aynı kapsamda cezalandırmaktadır.
Hekimin, hastanın hastalığını, tedavisini vs. yazılı olarak belgelediği evrak niteliğindeki yazıya hastalık raporu adını vermekteyiz. Genel kurallar gereğince, hekim raporu kamu görevlisi olan bir hekim tarafından düzenlenmişse ceza hukuku anlamında bir resmi evrak, bir özel hastanede veya muayenehanesinde serbest çalışan bir hekim tarafından düzenlenmişse özel evrak niteliğindedir. Ancak yeni ceza kanunumuz sağlık personeli tarafından düzenlenen belgelerle ilgili olarak böyle bir belge kamu görevlisi olmayan sağlık personeli tarafından düzenlenmiş olsa bile TCK 210/2 kapsamında değerlendirmiştir.

Sağlık raporundan kasıt, bir kimsenin hâlihazırdaki veya geçmişteki veya gelecekteki muhtemel sağlık durumu konusunda verilen belgelerdir. Raporda doğal vakıalara ilişkin bilgiler (örneğin; muayenenin zamanı, objektif bulgular) ve bunların hekim tarafından değerlendirilmesi veya çıkarılan sonuçlar (örneğin; hastalığın gelişimi, hastalığın türü, kalan zararlar, şüphe teşhisi vs.) yer alır.
Ölüm raporundaki sahtelikler de bu maddenin ihlali niteliğindedir.

Sağlık personelinin düzenleme yetkisi olan değişik belgeler söz konusu olabilir. Ancak Türk Hukuku`nda sadece hekimlerin sağlık raporu düzenleme yetkisi olduğundan, sağlık raporları açısından fail olarak sadece hekimler söz konusu olabilir. Gerçekten de, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San`atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun`un 13. maddesine göre, “bir şahsın ahvali bedeniye ve akliyesi hakkında rapor tanzimine münhasıran bu kanunla icrayı sanata salahiyeti olan tabipler mezundur. Türkiye'de icrayı sanat salahiyetini haiz olmayan tabiplerin raporları muteber olamaz.“ Esasen “Memurların Hastalık Raporlarını Verecek Hekim ve Sağlık Kurulları Hakkında Yönetmelik“in 2/II maddesinde, “resmi ve özel hekim bulunmaması ve hastanın tıbbi sebeplerle veya ulaşım şartlarının elverişsizliği yüzünden hekim veya sağlık kurulu olan bir yere gönderilememesi halinde, sağlık memuru, hemşire ve ebeler memurun hasta olduğunu ve bir hekim tarafından muayene edilmesinde zaruret bulunduğunu gösteren hastalık belgesi düzenler“ ve 3. maddesinde de “hastalık raporlarında;

a. Resmi sağlık kurulları, lüzum gördükleri süre kadar,
b. Tek hekim 20 güne kadar,
c. Sağlık memuru, hemşire ve ebeler 7 güne kadar,
hastalık izni verilmesine lüzum gösterebilirler“ denilmektedir.

Böylece bu tür durumlarda bahsi geçen sağlık personeli de sahte rapor düzenledikleri takdirde sorumlu tutulabilir.

Prof. Dr. Hakan HAKERİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı

Sahte Rapor Düzenleme Suçu II

Sahte rapor düzenlemesi suçunun oluşması için raporun düzenlenmesi yeterli olup, raporun gerçekten de kullanılıp kullanılmaması önemli değildir. Failin raporu düzenlerken belirli bir amaç gütmesi gerekli değildir. Hekim, örneğin; kendisine veya bir başkasına hukuka aykırı maddi yarar sağlamak veya haklı bir hedef gütmek gibi amaçlarla suçu işleyebilir ki, bunlar suçun maddi unsuru bakımından önem arz etmeyen hususlardır.

Sağlık raporunun sahteliği denildiğinde söz konusu olan, esaslı tespitlerin, örneğin; bulguların, belirli bir muayenenin yapılmasının, raporun fiili esaslarının gerçekle veya tıp biliminin tanınan esaslarıyla uyuşmamasıdır. Hastanın genel sağlığının değerlendirmesi isabetli olsa bile, yukarıda belirtilen müstakil hususlara ilişkin yanlış bilgiler raporun sahteliğini gösterir. Hekimin raporu düzenlerken, hastayı hiç görmemiş olması veya esasen hiç muayene yapmamış olması halinde de, raporun sahte olduğu kabul edilmektedir, zira hekimin hiç muayene yapmadan düzenlediği belgenin ispat değeri ile hekimin muayene sonrası yaptığı tespitlerin aksini belirterek düzenlediği belgenin ispat değeri arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Her iki durumda da hekimin raporda ulaştığı sonuçlar objektif ve ciddi çaba, bilgi ve tecrübelere dayanmamaktadır. Hatta raporda tespit edilen hastalık veya sair sağlık durumu gerçek olsa bile bu suç oluşur. Nitekim hekimin özel muayenehanesinde sağlık karnesine ilaç yazıp, reçeteyi hastanede onaylatması durumunda da belgede sahtecilik suçu oluşur.

Uygulamada da, hastanın telefondaki ifadelerine dayanarak rapor veren hekimin sahte rapor düzenlediği kabul edilmiştir. Kararda ayrıca, hekimin hastasını güvenilir bulması ve şikâyetlerini yeterince ve gerektiği gibi aktarma konusunda yetenekli görmesi durumunda, bir istisna yapılabileceği ve telefonla da teşhis koyulmasının mümkün olacağı da aktarılmaktadır. Ancak, mahkemeye göre, bu durumda, hekimin hastanın durumu dolayısıyla kendisine gelmesinin mümkün olmaması dolayısıyla telefonda verilen bilgilere dayanılarak raporun verildiğinin rapora not düşülmesi gerekir.

Yargıtay ise bir kararında eylemin görevi ihmal suçu oluşturduğuna karar vermiştir: “Devlet hastanesi hekimi sanığın, alkolmetre cihazıyla ölçüm ve yönteme uygun bir muayene yapmadan, gönderilen kişinin “alkolsüz“ olduğuna ilişkin yasal soruşturmaya dayanak oluşturacak adli rapor düzenleme biçimindeki eyleminin, TCK`nın 230. maddesine uyduğu gözetilmeden, yetersiz gerekçeyle aynı Kanun`un memur olmayan sağlık görevlilerinin eylemlerini düzenleyen 354. maddesinin (sağlık raporunda sahtecilik) uygulanması bozmayı gerektirmiştir.“

Suçun subjektif unsuru bakımından hekimin düzenlediği raporun herhangi bir yönüyle yanlış olduğunu bilmesi ve bunu istemesi gerekir. Hekim düzenlediği raporun doğru olduğunu sanıyorsa, fiili cezalandırılmaz. Bu madde yanlış teşhisi cezalandırmamaktadır. Failin gerçeğe aykırı belgeyi bilerek ve isteyerek düzenlemesi gerekmektedir. Bu nedenle de, uygulamada kastın ispatının oldukça güç olduğunu belirtmek gerekir. Hatta bu hükmün sağlık raporları yönünden uygulamada hemen hemen “ölü“ bir hüküm olarak kaldığı belirtilmektedir.

Önemle belirtmek gerekir ki, hekimin verdiği sağlık raporunun aksine bir raporun bir müddet sonra verilmiş olması, hekimin doğrudan bu suçtan dolayı sorumlu tutulmasını gerektirmez. Hekimlerin teşhislerinin ve buna bağlı olarak düzenledikleri belgelerin, subjektif bir kanaati ifade ettiği, durumun gerek bir başka hekim tarafından başka türlü değerlendirilebileceği ve gerekse hastanın durumunun zaman içinde değişmiş olabileceği göz ardı edilmemelidir.

Prof. Dr. Hakan HAKERİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı .

Sahte Rapor Düzenleme Suçu III

Son yazımı şu cümlelerle kapatmıştım: “Hekimin verdiği sağlık raporunun aksine bir raporun bir müddet sonra verilmiş olması, hekimin doğrudan bu suçtan dolayı sorumlu tutulmasını gerektirmez. Hekimlerin teşhislerinin ve buna bağlı olarak düzenledikleri belgelerin, subjektif bir kanaati ifade ettiği, durumun gerek bir başka hekim tarafından başka türlü değerlendirilebileceği ve gerekse hastanın durumunun zaman içinde değişmiş olabileceği göz ardı edilmemelidir.“

Bu durumda ortaya çıkan soru şudur: Örneğin; sağlık müdürlüğü, bir hekimin son 1-2 yıl içindeki raporlarını inceleyerek, çok sayıda rapor verdiğini belirlese ve bu raporlardan bir kısmında da ilaç yazılmamış olduğu görülse, hekim sahte rapor düzenlemekten sorumlu tutulabilir mi?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, bir hastalık için ne kadar süre rapor verilmesi gerektiği veya hangi hallerde ilaç yazmadan rapor verilebileceği hususu, hukukçuların belirleyeceği bir husus değildir; bu konu tamamen hekimin tıbbi veriler içinde takdirine bırakılmıştır. O nedenle, sonradan geçmişe dönük olarak raporlar incelendiğinde, hekimin rapor verme süresini aştığı iddia edilecek olursa, bu iddia ancak tıbbi veriler ile desteklenebilir. Tıbben örneğin; A hastalığında hastaya yazılması gereken rapor 5 gün ise, hekim de devamlı olarak bu tür hastalıkta 10 gün rapor yazmışsa, bu durumda, hastanın özel bir durumunu rapora aktarmadığı takdirde, bu raporun sahteliği düşünülebilir. Ancak yukarıda da ifade ettiğim gibi, hekimin teşhis ve tedavisi subjektif bir kanaati ifade etmektedir. O nedenle, hekimin sahte rapor düzenlediğinden söz edebilmemiz için, bu bahsedilen türdeki eylemlerinin çok bariz bir hukuka aykırılık oluşturması gerekir.

Dolayısıyla böyle bir iddia söz konusu olduğunda, hekim raporlarının bir tıbbi bilirkişiye gönderilerek, raporların tıbbi uygunluğu değerlendirilmelidir. Ancak tekrar belirtmek isterim ki, bir hastalıkta örneğin; 5 ila 7 gün arası rapor mümkünse, hekimin subjektif kanaati ve hastanın somut durumunu gözeterek, 10 gün rapor yazmış olması, hemen de raporun sahteliği anlamına gelmez. Dolayısıyla burada hekimin sorumluluğu için kasten böyle bir rapor yazmış olduğunun ortaya konulması gerekir. Bu noktada da, bilirkişinin raporunun da subjektif bir kanaat niteliği taşıdığı unutulmamalıdır. Kaldı ki, bu tür durumlarda bilirkişi raporuna itiraz edilebilir.

Yine belirtmek gerekir ki, hastanın somut durumuna göre verilecek rapor değişebilir. O nedenle, bilirkişinin verilen raporun tıbbi verilere uygun olmadığını belirlerken, hastanın somut durumunu da mümkün olduğunca gözetmesi gerekir ki, seneler sonra bu belirlemenin yapılmasının da güç olduğunu belirtmek isterim.

Bir sonraki yazımda konuya ilişkin Yargıtay kararları ile devam edeceğim.

Prof. Dr. Hakan HAKERİ

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst