Fethi Polat 1
Fethi Polat
InfernoShade 1
InfernoShade
Psych0SoociaL 1
Psych0SoociaL
onur akbaş 1
onur akbaş
noisiv 1
noisiv
xranzei 1
xranzei
Bvural41 1
Bvural41
D 1
delimuratt
ShadowFon 1
ShadowFon
Hikaye Ekle

Syonzm

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan turkmmo
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 680

turkmmo

Level 1
Gold Üye
Katılım
17 Eyl 2008
Konular
31,034
Mesajlar
0
Online süresi
5m 10s
Reaksiyon Skoru
208
Altın Konu
0
TM Yaşı
17 Yıl 9 Ay 7 Gün
Başarım Puanı
719
MmoLira
40
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

1. YAHUDİ IRKI
Yahudiler, M.Ö.21. yüzyılda Hz.İbrahim’in liderliğinde Mezopotamya’dan Filistin’e göç etmeleriyle tarih sahnesine çıkmışlardır. Bir diğer adı da İsrailoğulları olan yahudiler , M.Ö.17. yüzyılda Filistin’de yaşanan kıtlık nedeniyle Mısır’a göç ettiler. Mısır’da üç yüz yıl rahat bir şekilde yaşayan İsrailoğulları, Firavun II. Ramses’in M.Ö.14. yüzyıldaki baskılarına dayanamayarak tekrar Filistin’e döndüler ve Hz. Davud ile güçü bir krallık kurdular. Devlet, ikinci hükümdarı Süleyman döneminde en güçlü ve parlak dönemini yaşamış, Süleyman’ın ölümünden sonra ise Yahuda ve İsrailiye Krallıkları olarak ikiye ayrılmıştır.
Yahuda Krallığı M.Ö.586’da, yetmiş yıl sürecek olan Babil esareti altına girmiş, daha sonra Perslerin Babil’i almalarıyla beraber tekrar Filistin’e dönmüşlerdir. M.Ö.331 yılında Makedon, M.Ö.141 yılında da Roma hakimiyeti altına giren Yahudiler, M.S.66 yılında Roma’ya karşı ayaklandılar. Bunun üzerine Kudüs’e yürüyen Roma Orduları, şehri aldıktan sonra Yahudileri kılıçtan geçirmiş, kutsal mabedlerini de yakıp yıkmışlardır. Kaçabilen Yahudiler, dünyanın dört bir yanına sığınmışlardır.
2. YAHUDİ DİASPORASI
Az önce de belirttiğimiz gibi, Roma zulmünden kaçan Yahudiler dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır ki, buna Diaspora denmektedir. Yaklaşık iki bin yıl boyunca dünyanın farklı yerlerinde farklı milletlerle iç içe yaşayıp, farklı dilleri konuşan, farklı kültürlerde yaşayan bu ırkın, benliğini yitirmeden günümüze gelmesinde bir takım önemli etkenler olduğu açıktır:


* Üstün Irk, Seçilmiş Millet İnancı
Yahudiler, kendi ırklarını dünyadaki bütün ırklardan üstün görmektedirler. Bunun sebebi de, tanrı Yehova tarafından seçilmiş ırk olduklarına inanmalarıdır. Efsaneye göre Tanrı Yehova İsrailoğullarına şöyle demiştir: “Bütün ırklar senin önderliğinde toplanacaklar. Zira sen benim sesime kulak verdin”
İşte Yahudiler, bu dini efsaneye dayanarak ırklarını tüm ırklardan üstün görmektedirler. Ayrıca bu düşünce tarzından hareketle, Yahudiler başka bir topluluktan birisiyle evlenmemişler, evliliklerini yalnızca kendi aralarında yapmışlardır. Bununla beraber, dinlerine geçmek isteyenleri de kabul etmemişlerdir. Çünkü inanışlarına göre Tanrı Yehova bu dini yalnızca onların ırkına göndermiştir. Onlara göre, onların dinine mensup olabilmek için birinci şart, Yahudi bir anneden doğmuş olmaktır.
* Anti-Semitizm
Anti-Semitizm, kısaca Yahudi düşmanlığı anlamına gelmektedir. İlk çağlarda Yunan ve Roma’da, ve özellikle Hıristiyanlığın kabul edilmesinden sonra tüm Hıristiyan aleminde Yahudilere karşı büyük bir düşmanlık olmuştur. Özellikle Hıristiyanlığın kabulünden sonra artan anti-semitizim’in nedeni, Hıristiyanların Hz.İsa’nın katili olarak Yahudileri görmeleridir.
Ayrıca bu dini düşmanlığın yanında, özellikle Orta Çağ’da Yahudilere yönelik düşmanlığın başlıca kaynağı ekonomik güçleri olmuştur. Belli bir toprağı, yurdu olmayan Yahudiler, toprakları olmadığı için faaliyetlerini ticaret üzerine yoğunlaştırmışlar ve devrin koşullarına göre ya mal ticareti, yada bankerlik yapmışlardır. Özellikle bankerlik faaliyetleri, Avrupa’da Yahudilere duyulan kini iyice artırmıştır. Para sıkıntısı çeken halka kredi veren Yahudi bankerler, bir süre sonra halkın gözünde “kan emici” olarak görülmeye başlamışlar, bu da Yahudilere olan nefreti iyiden iyiye artırmış, daha sonra yerini Yahudilere yapılan saldırılara bırakmıştır.
Bu düşmanlık, Yahudilerin dinlerine ve birbirlerine daha sıkı bağlanmalarına ve kendilerini diğer medeniyetlere ve kültürlere kapamalarına neden olmuştur ki, bu da günümüze kadar gelmelerinde önemli bir faktördür.
* Ghetto Hayatı
Anti-Semitizm’in bir sonucu olarak, Yahudiler Orta Çağ Avrupa’sında “Ghetto”larda yaşamaya zorlandılar. Ghetto, şehrin dışında veya kenar kesimlerinde, etrafı kale tipi surlarla çevrili, ayrı Yahudi mahallelerine verilen isimdir. Ghetto’nun kapıları akşam belli bir saatte kapanmak zorundaydı ve bu saatten sonra Yahudilerin ghettonun dışına çıkmaları yasaktı. Ghetto içinde Yahudiler çeşitli özerkliklere sahiplerdi. Kendi kendilerini idare ederler; kendi usullerine, kurallarına, örf ve adetlerine göre yaşarlardı. Ghetto’nun dışına çıktıklarında ve kollarına sarı bir pazuband takmak zorundalardı.
İşte bu dışlanmışlık ve düşmanlık, Yahudilerin özellikle din ve kültürlerini korumalarındaki önemli etkenlerden birisidir.
3. DİNİ SİYONİZM
Dini Siyonizm, Yahudiliğin kurtarıcı mesih bekleyişi içinde yaşadığı büyük ümidin temellerini oluşturur. Buna göre, zamanların sonunda mesih ortaya çıktığında yeryüzünde Allah’ın saltanatı başlayacak ve dünyanın bütün ırkları tek bir ırka, yani Yahudi ırkına bağlanacaktır. Tarih içinde birçok kişi Mesih olduğu iddiasıyla ortaya çıksa da, -doğaldır ki- bunların hiçbirinin Yahudilerin beklediği mesih olmadığı anlaşılmıştır. Yahudiler, bu felsefeye o kadar çok inanmışlardır ki, bu uğurda hiçbir mantığa dayanmayacak bir taassupla hareket etmişlerdir.
Bu felsefenin ne kadar dogmatik ve mantıktan uzak olduğunu anlayabilmek için, şu örneği vermemizde yarar vardır:
Mesih olduğu iddiasıyla Musul’da ortaya çıkan İbn er-Ruhi isimli şahıs, komşu ülkelerdeki Yahudileri Filistin’e “uçurarak” götüreceğini iddia etmiş, ancak kısa sürede öldürülmüştür. Ona büyük ümitlerle bağlanmış olan Yahudiler, ölümünü kabul etmemişler ve bir gün dönüp tekrar başlarına geçeceğini beklemeye başlamışlardır. Bu “Bekleme” durumundan faydalanan iki açıkgözün oynadıkları oyun, Yahudilerin Dini Siyonizm felsefesine ne kadar kabullenmiş ve inanmış bir şekilde yaklaştıklarını ortaya çıkarıyordu.
İbn er-Ruhi’nin emriyle hareket ettiklerini bildirerek Bağdat Yahudileri ile temasa geçen iki kafadar; onları uçurarak Kudüs’e götüreceklerini, orada ise Mesih’in kendilerini karşılayacağını ve “Mesih Çağı”nın başlayacağını ilan etmişlerdi. Şehirdeki Yahudiler bütün mal varlıklarını altına çevirerek ikisine teslim ettiler ve hareket emri beklemeye başladılar. İki açıkgöz mehtapsız bir gecenin ilerleyen saatlerinde vaktin geldiğini söyleyip Yahudileri şehrin surları üzerine toplamışlar ve üzerlerine yeşil elbiseler giydirerek atlamalarını emretmişlerdir. Meleklerin kanatlarına binerek uçmak hayali ile kadın erkek, büyük küçük hepsi sabahın ilk ışıkları görünene kadar atlamaya devam etmişler, ancak o zaman vaziyet anlaşılmıştır…
4. SİYASİ SİYONİZM
Dünyanın her tarafına yayılmış olan Yahudi Diasporası’nın milli bir şuur etrafında birleşmeleri, yani “siyasi siyonizm” hareketinin doğuşu, 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da hızlanan milliyetçilik akımıyla yakından bağlantılıdır. Şöyle ki, Avrupa milliyetçiliği, aynı zamanda Yahudi aleyhtarlığını, yani Anti-Semitizm’i tahrik ediyordu. Eskiden beri Yahudileri sevmeyen Avrupalı milli toplumlarda, Yahudi aleyhtarlığı birdenbire şiddetlendi.
Anti-Semitizm’in çok yoğunlaştığı ülkelerden birisi de, -milliyetçilik hareketlerinden en az etkilenen ülke olmasına rağmen- sınırları içinde üç milyon Yahudi barındıran Rusya oldu. 1881’de Çar II. Akexandır’ın öldürülmesi üzerine Rusya’da yoğun bir Anti-Semitizm ve Yahudilere saldırılar başladı. Bu hadise, Yahudiler’in kitleler halinde Rusya’dan başka ülkelere göç etmelerine sebep oldu. Kitleler halinde yapılan bu göçlere “aliyah” denilmektedir.
Rusya’da başlayan bu Anti-Semitizm ve göçlerin en büyük neticesi, 1800 yıldan beri ilk defa, Yahudilerin örgütlenmeye başlamasıdır. Bu Yahudi aleyhtarlığı sonucunda Yahudiler, 1881 yılında Rusya’da “Zion’u Sevenler” veya “Zion Aşıkları” adı ile bir dernek kurdular. Bu dernek ile siyasi Siyonizm’in ilk adımı atılmış oldu. Çünkü derneğin amacı, Yahudilerin Filistin ve Kudüs’e yerleşmelerini sağlamaktı.
5. THEODOR HERZL, SİYASİ SİYONİZM VE DÜNYA SİYONİST TEŞKİLATI
Rusya ve Doğu Avrupa’daki bu Yahudi düşmanlığı ve özellikle Fransa’da meydana gelen “Dreyfus Hadisesi” Avusturyalı Yahudi gazeteci Theodor Herzl’in kafasında yavaş yavaş bir “Yahudi Devleti” oluşmasına sebep olmuştur.
Aslen Macar Yahudisi olan Theodor Herzl, zengin bir Avusturyalı Yahudi ailesine mensuptu. Hukuk eğitimi görmesine rağmen gazeteciliğe merak sarmış olan Herzl; Dreyfus davası sırasında, çalıştığı gazetenin Paris muhabirliğini yapmıştır. Dreyfus davasından çok etkilenen Herzl, Yahudilerin geleceği konusunda düşünmeye başlamış, çareyi bir Yahudi devleti kurulmasında görmüştür. Bu düşüncesini de 1896 yılına yayımlanan “Yahudi Devleti” isimli kitapla sistemleştirmiştir.
Herzl, kitabında temel olarak şu üç hususa değinmiş ve çözüm yolu olarak göstermiştir.
1. Başta Rusya olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerinde gerçekleşmeyen, fakat Batı’da gittikçe fazla su yüzüne çıkan “Erimeyi” reddetmek gereklidir.
2. Yahudi inanç ve kültürünü yaşatacak bir inanç ocağı değil, bir “Yahudi Devleti” kurmak gereklidir.

3. Bu devlet “boş bir arazi”de kurulmalıdır.
Siyasi Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl, dini siyonizmin felsefesine kesinlikle inanmamaktadır. Hatta Yahudiliği bir din olarak savunanlara karşı amansızca savaşmıştır. Siyasi siyonist görüş açısından Yahudiler, her şeyden önce bir “Halk”tır. Onlara yöre “Yahudi” kelimesi ile ifade edilen şey, “etnik grup” ve “din” veya “cemaat” kavramları arasında esnemektedir.
Bu sebeple Theodor Herzl için, hayalini kurduğu “Yahudi Devleti”nin nerede kurulacağının hiçbir önemi yoktur. O, olaya yalnızca siyasi ve politik yanından bakıyordu. Yani devletin Arjantin’de, veya İngiltere’nin teklif ettiği gibi Uganda’da kurulması, onun için problem yaratmıyordu. Ancak o da biliyordu ki, bu devleti yetiştirmek için en uygun toprak Filistin’di. Böylece Rusya’da kurulan ve büyük bir ekonomik güçle beraber, geniş bir lobisi olan “Sion Aşıkları” derneğinin beğenisini ve desteğini kazanacak, ayrıca yarattığı hareket kendisi inanmasa dahi dinsel geleneğin desteğine sahip olacaktı.
Nitekim “Yahudi Devleti” kitabının yayınlanmasından bir yıl sonra (1897) Herzl, İsviçre’nin Basel şehrinde ilk Siyonist kongreyi toplamayı başarmıştır. Basel Kongresinde Dünya Siyonist Teşkilatı kurulmuş ve başkanlığına Tehodor Herzl getirilmiştir.
Basel Kongresi nihai hedefini şöyle belirlemiştir:
“Siyonizm’in amacı Yahudiler için Filistin’de kamu hukukuyla güvene alınmış bir vatan yaratmaktır. Bu hedefi gerçekleştirmek için yapılması gerekenler:
- Filistin’de Yahudi kolonisinin tesisi
- Yahudilerin yaşadığı ülkelerde örgütlenme ve bu örgütlerin tek çatı altında toplanması
- Yahudi ulusallığı fikrinin pekiştirilmesi
Basel’de Dünya Siyonist Teşkilatı başkanı olan ve arkasına yeterince Yahudi destekçi alan Herzl, sinsi kampanyasına zaman kaybetmeden başlamıştı. Bu kampanya sırasında en büyük baskı ve çabaları da, Sultan II. Abdülhamid Han üzerinde yoğunlaşmıştır. Zira hayalini kurduğu devletin toprakları Osmanlı sınırları içinde bulunmaktaydı. Herzl’in Osmanlı’ya yaklaşımı, herhangi bir mülk sahibine yaklaşımının aynı idi: “Kaça satarsın”. Osmanlı’dan bu mülkü almasına yardım edecek her devleti ise farklı farklı vaadleri vardı:
- İngiltere’ye “10 milyon Yahudi sizin gönüllü ajanınız olacak” diyordu.
- Ruslara’a ise anarşist ve komünist Yahudileri alıp Filistin’e götürerek rejimlerini sağlığa kavuşturmayı vaat etmiş, ayrıca Osmanlı Devleti ile arsında takip edilecek en uygun politikayı öğütlemiştir.
- Almanlara hayranlığını ve sadece Alman İmparatorluğuna bu bölgede her türlü yardımı vaat etmiştir. Ayrıca kurulacak Yahudi devletinin, Almanca’yı resmi dil kabul eden ve alman kültürüne istinad eden bir devlet olacağını söylemiştir.
6. THEODOR HERZL VE SULTAN II. ABDÜLHAMİD
Bu kısmın ayrı bir bölüm olarak ele alınmasının sebebi, Herzl’in Basel Kongresinden hemen sonra İstanbul’un yolunu tutması ve Sultan II. Abdülhamid’i ziyaretlerinin ölümüne kadar devam etmesidir. Yani diyebiliriz ki, siyasi siyonizm faaliyetlerinin büyük kısmı Sultan II. Abdülhamid ekseninde dönmüştür. Herzl’in herkesten istediği, “Sultan’a baskı yaparak Osmanlı toprakları üzerinde -ki bu topraklar Filistin’dir- bir Yahudi Devleti kurmak hususundaki talebini ona kabul ettirmesine yardım etmeleridir. Bunun için gazeteciliğini de kullanarak, üst seviyedeki politik çalışmalarında, -özellikle devlet başkanlarıyla görüşmelerinde- herkese farklı vaadler vererek, Sultan Abdülhamid üzerine baskı kurmalarını istemiş, hedef olarak O’nu göstermiştir.
Daha önce de belirtiliği gibi Herzl, Osmanlı İmparatorluğuna, yani Sultan Abdülhamid Han’a, bir hükümdardan çok bir mülk sahibiymiş gibi yaklaşmış ve her ziyaretinde Filistin’de Yahudilere toprak tahsis etmesi karşılığı Yahudi bankerlerin ve Dünya Siyonist Teşkilatı’nın Osmanlı İmparatorluğunun tüm dış borçlarını ödeyeceğini vaad etmiştir. Ancak Sultan’ın, kendisinin de ajanı olan Newlinsky aracılığıyla Herzl’e gönderdiği cevap, Osmanlı asaletine yakışır biçimdedir:
“Kendisine bu meselede artık hiçbir teşebbüste bulunmamasını öğütleyiniz. Benim bir karış toprak vermem söz konusu olamaz. Zira, istenen toprak bana ait değildir. O milletime aittir. Bu devleti kuran ve kanıyla besleyen milletime… Herhangi birisine vermek veya bizden koparılmasına razı olmaktansa, yeniden kanımızla yıkamayı tercih ederiz. Benim, Suriye ve Filistin’den gelen iki alayım Plevne’de son neferlerine kadar şehit oldular. Türk İmpratorluk toprakları bana değil, Türk Milleti’ne aittir. Bu İmparatorluğun hiçbir parçasını hiçbir kimseye veremem. Yahudiler şimdilik milyarlarını biriktirsinler. Kimbilir, bir gün bu İmparatorluk paylaşılırsa onlar da istediklerini belki de bir şey ödemeden elde edebilirler. Fakat ancak kadavramız paylaşılır, canlı vücuttan parça koparılmasına müsaade edemem.”
7. BALFOUR DEKLARASYONU
Sultan Abdülhamid’ten istediğini alamayan Herzl, gayesini gerçekleştirebilmek için İngiltere’den yardım almak istediyse de, çalışmaları neredeyse başlamadan bitmiş, 1904 yılında ölmüştür. Herzl’den sonra da Yahudiler, bu amaçlarına ulaşabilmek için yoğun faaliyet göstermişler, hatta Osmanlı Devleti’nin tüm yasaklamalarına rağmen Filistin’e göç etmeye ve hatta burada toprak edinmeye bile başlamışlardır. Filistinli Yahudilerin toprak edinmeleri şu kurulların yardımlarıyla olmuştur:
- Zion’u Sevenler Derneği ve Mali gücü yüksek olan Yahudiler
- Zengin Yahudi banker Baron Rotschild ve 1900’den sonra onun kurduğu ve desteklediği Yahudi Kolonizasyon Derneği
- Siyonist Hareketin Filistin ofisi tarafından 1901’de toprak satın almayı desteklemek için kurulan Yahudi Milli Fonu ve Filistin Toprak Geliştirme Şirketi.
Bir yandan Filistin’deki nüfuslarını artırıp topraklarını genişleten Yahudiler, bir yandan da güçlü lobileri aracılığıyla İngiliz Hükümetine baskı yapmaktan geri kalmadılar. Bu çalışmalardan en önemlisini, Chaim Weizman isimli ünlü bir Yahudi kimyacı yapmıştır. Dönemin dışişleri bakanı olan Lord Balfour ile şahsi dostluğu bulunan Weizman, bu dostluktan yararlanarak Balfour’dan, Filistin’in Yahudi yurdu olarak kabul edilmesini istemiştir. Balfour, bu isteği tam olarak karşılamasa da, “Filistin’de Bir Yahudi Yurdu”nu kabul eden tarihi bildiriyi yayınlamışır. Bu bildiride Balfour şöyle demektedir:
Majestelerinin Hükümeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi Siyonist sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım.
“Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Museviler için bir milli yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’deki mevcut Musevi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Musevilerin sahip oldukları hak ve politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmaktadır.”
Balfour Deklarasyonuyla birlikte Yahudilerin Filistin’e göç hareketi iyice hızlanmıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’den kaçan yüzbinlerce yahudinin Filistin’e göç etmesiyle, savaş sonunda Yahudiler Filistin nüfusunun üçte birini oluşturacak kadar çoğalmışlardır.
Bu arada Filistin’in 1922’de İngiliz Mandasına girmesiyle beraber, sonu gelmez Arap-Yahudi çatışması da başlayacaktır.

8. İSRAİL DEVLETİNİN KURULMASI
İngiltere’nin desteği ile Filistin’deki topraklarını ve nüfuslarını çoğaltan Yahudiler faaliyetlerine devam ederken, batılı emperyalist devletlerin sömürü ve baskısı da, Arapları ulusal benliklerini bulmaya ve ulusal kurtuluş fikrine doğru itmekteydi. Ancak karşılarında artık sadece batılı emperyalist güçler değil; topraklarını paylaşmak ve hatta onları topraklarından atmak isteyen yeni bir faşist-emperyalist güç vardı. Yahudiler, Filistin topraklarını boş sayıyor, burada bir milletin var olduğu gerçeğini hep inkar ediyorlardı. Oysa Filistin topraklarında bağımsız bir devlet kurma hayaliyle yaşayan iki halk vardı, ancak Yahudiler bu hayallerine Araplardan çok daha yakınlardı. İki halkın çatışması 1947 yılında iyice şiddetlendi ve çözüm için Birleşmiş Milletler araya girdi. Ancak İngiltere’nin Filistin’den çekilme kararı alması, dünya tarihinin son ellibeş yılını kana bulayan çatışmaların merkezindeki devleti ortaya çıkarıyordu. 15 Mayıs 1948 günü David Ben Gurian isimli şahıs, tüm dünyaya şu metni okudu:
“Yahudi Ulusunun doğal ve tarihi hakları uyarınca, Kutsal Topraklarda Yahudi Devleti’nin kurulduğunu ilan ediyoruz. Bu devlet “İsrail” adını alacaktır.”
Theodor Herzl’in fotoğrafı altında okunan metinle, siyonist hareket amacına ulaşıyor, Yahudi ırkı 1800 yıl sonra ilk kez bir “ülke”de toplanıyordu. Ancak devletlerini kurarak kendi sorunlarını çözen Yahudiler, başka milletlerin çözümsüz sorunu olacaklardı. Ortadoğu’da “kan” akmaya başlayacaktı…
9. GÜNÜMÜZDE SİYONİST HAREKETLER VE İSRAİL
Ben Gurion’un İsrail Devleti’nin kuruluş ilkeleri arasında okuduğu şu madde çok dikkat çekicidir:
“İsrail Devleti, barış, özgürlük ve adalet için kurulmuştur ve bulunduğu coğrafyada bunların öncüsü olacaktır.”
Durumun ilginç olan tarafı şudur ki, 14 Mayıs 1948’de okunan bu sözlerden yalnızca bir gün sonra, 15 Mayıs 1948’de başlayan Arap-İsrail savaşı halen bitmiş değildir. İsrail’e karşı direnen Araplar Filistin Kurtuluş Örgütü isimli bir örgüt kurmuştur ancak sürekli Amerika ve kendi lobisi tarafından para ve silah yardımıyla beslenen İsrail’e karşı hiçbir başarı elde edememişlerdir.
İlerleyen yıllarda ise, İsrail Devleti gerçek yüzünü göstermiş, bölgede özgürlüğünü isteyen bir halkın kurduğu bir devlet değil, kana susamış bir devlet görüntüsü kısa sürede ortaya çıkmıştır. İsrail, işgal ettiği Filistin topraklarında çok fazla savaşmamak için -ki askeri gücünü tarihi emelleri doğrultusunda kullanabilsin- Filistin’deki Arapları Sünni, Dürzi, Bedevi diye ayırmış ve bunları birbirine düşürerek, kendisine karşı birlik olmuş bir güç olmalarını engellemiştir.
İsrail’in günümüzdeki dış politikasını anlayabilmek için, her zaman üzerinde hak iddia ettikleri ve devletlerinin kuruluş bildirgesinin de temelini teşkil eden “Kutsal Topraklar Efsanesi”ne bakmamız gerekir.
Yahudiler’in kutsal kitabında yazılana göre, Hz. İbrahim’in Kenan diyarında bulunduğu bir sırada yaptığı bir kahramanlık üzerine tanrı Yehova İbrahim’e rüyasında görünmüş ve “Mısır nehrinden ta… büyük nehir olan Fırat’a kadar Kenaniler, Keniziler, Radmoniler, Hetiler, Feriziler, Refiler, Amoniler, Girdusiler ve Jebusi’lerin memleketini sana veriyorum” demiştir. Efsanede bahsedilen bölge, Nil’den Fırat’a kadar olan tüm toprakları kapsamaktadır.
Yani diyebiliriz ki, İsrail devleti Siyonist hedeflerinin doğrultusunda sürekli olarak topraklarını genişletmeye çalışmakta, ve bunun içinde arkasındaki emperyalist güçleri ve kendi sinsi lobisini sonuna kadar kullanmaktadır.
Bugün İsrail’in yayılmacı ve savaşçı politikasını ne FKÖ’nün başlattığı intifada, ne de dünyanın dört bir yanında Yahudilere karşı duyulan nefret durdurmaya yetmemektedir. İlk zamanlarda kendilerine yalnızca bir yurt bulabilme telaşında olan bu millet, bugün ABD’nin desteğiyle tüm Ortadoğu’ya meydan okur hale gelmiştir.
Bunun en açık kanıtı ise, 1967 Arap-İsrail savaşında elde ettiği toprakları, Birleşmiş Milletlerin terk etmesi yönünde kararına rağmen terk etmemesidir.
İsrail işgal ettiği her toprak parçasından sonra, “Hayat alanı açtık” yorumu yapmakta, sanki işgal ettiği topraklarda kimse yaşamıyormuş gibi davranmaktadır. Nil’den Fırat’a kadar olan topraklarda -kendilerince tarihi haklarına dayanarak- o kadar rahat bir şekilde hak iddia etmektedir ki, İsrail bugün dünya barışını tehdit eden en büyük tehlike haline gelmiştir.
Bölgede barışa en çok yaklaşıldığı dönem, 1993’te başlayan “Osla Süreci”dir. bu dönemde İsrail’de ılımlı lider Yitzhak Rabin başbakan olmuş ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nü tanıyarak lideri Yasser Arafat’la masaya oturmuştur. Karşılıklı müzakereler sonucunda tüm meseleler çözülemese dahi, taraflar barış için istekli olduklarını ispat etmişler, bu da kalıcı bir barış için umutları artırmıştı.
Ancak bu bahar havası fazla uzun sürmedi ve İsrail’in tarihindeki belki de tek barışçıl başbakanı olan Yitzhak Rabin, 1995 yılında fanatik bir siyonist tarafından yapılan suikast sonucunda yaşamını yitirdi. Böylece Ortadoğu’da kısa bir süre esen barış rüzgarları, yerini yine kana bırakıyordu.
Yitzhak Rabin’i bir kenara koyarak olursak, İsrail’in hiçbir liderinin aslında barış yanlısı olmadığını görüyoruz. Özellikle şu anda Başbakan olan Ariel Şaron’un geçmişine baktığımızda, kendisinin çok fanatik bir siyonist olduğunu görebiliriz. Eski bir asker olan Şaron, Lübnan savaşı sırasında İsrail askerlerinin Beyrut’ta yaptıkları katliamın emrini bizzat vermiş, bundan dolayı da kendisine “Beyrut Kasabı” lakabı takılmıştır.
Şaron, özellikle son dönemde “Küresel Terörizmle Mücadele” kisvesi altında Filistin üzerindeki baskılarını iyice artırmış, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Yaser Arafat’ı “terörist” ilan etmiştir. Ayrıca 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin de tam desteğini alan Şaron, her türlü işgal faaliyetlerini “Terörle Mücadele” bahanesi altına gizlemektedir. 11 Eylül’den sonra oluşan yeni bir kavram vardır ki, bu da İsrail’in işgallerini tamamen meşru kılmaktadır: “Tehdidi ortaya çıkmadan vurma”. Buna göre, İsrail veya Amerika, kendileri için terör tehdidi olabilecek yerleri hemen vurmakta, bunu da “terörle mücadele” adı altında meşrulaştırmaktadırlar.
İsrail Hükümeti Arafat’ı terörü durdurmamakla, hatta teröre destek vermekle suçlamaktadır. Şaron yönetimi masaya oturmaya hazır olduklarını fakat bunun için öncelikle şiddet olaylarının tamamen durması gerektiğini ifade etmektedir. Şaron iktidara geldiğinden beri bu tezi savunmakta ve “tamamen” sözü üzerinde durmaktadır. Şaron’un bu noktadaki ısrarı, görüşmelerin yeniden başlaması yönünde çok ciddi bir engel teşkil etmektedir. İsrail yönetimi Arafat’ın şiddeti durdurabileceğini, fakat kurumlarına kadar terör kampanyası içinde olmakla suçladıkları Arafat’ı şiddeti teşkil etmekle suçlamaktadırlar. Ancak bölgede artık Arafat’ın kontrolünde bulunmayan Hamas gerçeğini de görmezden gelmeleri düşündürücüdür.
Filistin yönetimiyse masaya oturmaya hazır olduklarını, fakat Filistin topraklarını işgal altında tutmak isteyen Şaron’un barış istemediğini, Ramallah’ta İsrail tanklarının gölgesinde yaşamaya zorlanan Filistin liderinin sorumluluklarından bahsedilemeyeceğini iddia etmektedir. Filistin lideri Arafat 3 Şubat 2002 tarihli New York Times’da yayınlanan yazısında şöyle demektedir43.
“Filistin’in barış vizyonu İsrail ve Filistin halklarının barış ve güvenlik içinde yaşaması, İsrail’in yanında eşit bir komşu olarak yaşayan, 1967’de İsrail tarafından işgal edilen topraklarda bağımsız ve varlığını sürdürebilen bir Filistin Devleti’dir. 1998’de Filistin Ulusal Konseyi özellikle Birleşmiş Milletler’in 242 ve 338 nolu kararlarına uyulması için yapılan tarihi çağrıya uymuştur. Filistinliler, kalan %22 toprak üzerinde özgürce yaşamalarına izin verilmesi kaydıyla 1967’den beri İsrail’in işgali altında olan tarihi Filistin’in %78’inde İsrail varlığını tanımaktadır. İki devletli çözüm için olan vaadimiz değişmedi, ama ne yazık ki karşılık bulamadı.
Biz; kendi hava sahamızı, su kaynaklarımızı ve sınırlarımızı kontrol etme hakkını, ekonomimizi geliştirmeyi, komşularımızla ticari ilişkilerimizi normalleştirmeyi, özgürce seyahat etmeyi, gerçek bağımsızlık ve tam egemenlik istiyoruz.
Benim barış için partner olmadığım iddiaları var. Yanıt veriyorum: Ben hem İsrail’in hem de Filistin halkının barış partneriyim. Barış bireyler arasında bir anlaşma imzalanması değil, halklar arasında bir uzlaşmadır. Filistin toprakları işgal altında oldukça, Filistinlilerin özgürlüğü inkar edildikçe, önceki partnerim Yitzhak Rabin’le başlattığımız “Cesur Barışa” giden yol engellerle dolu olacaktır.
Filistin halkı, özgürlüğü inkar edilen ve hala yabancı işgali altında yaşayan tek halktır. Dünya, bu baskı, zulüm ve aşağılamayı nasıl tolere edebiliyor? Beyaz Saray’da imzalanan 1993 Oslo Anlaşması ile Mayıs 1999’a kadar Filistinlilere özgürlük vaat edilmişti. Bunun yerine Filistin halkı, İsrail’li yerleşimcilerin iki katına çıkarılmasına, Filistin topraklarındaki illegal İsrail yerleşim yerlerinin daha da artmasına ve hareket özgürlüğündeki kısıtlamalara katlanmak zorunda kalmıştır. Sözde görüşme çekilmeleri ile, son on yıldır Filistin topraklarında yoğun bir İsrail kolonizasyonu sürerken barışın ciddiyetine halkımı nasıl ikna ederim.
Terörizmi kınıyorum. İsrailli, Amerikalı, Filistinli kim olursa olsun sivillerin öldürülmesine; Filistinli ayrılıkçılar, İsrailli yerleşimciler yada İsrail hükümeti, öldüren kim olursa olsun lanetliyorum.
Filistinliler bir barış vizyonuna sahiptirler. Barış, İsrail’in 1967 sınırlarına geri dönmesine, işgalin tamamen sona ermesine Kudüs’ün İsrail ve Filistin devletlerinin başkenti olarak ve bir açık şehir olarak paylaşılmasına bağlıdır. Sıcak bir barış ekonomik ve sosyal olarak her iki tarafında yararınadır.
Filistinliler çatışmayı sona erdirmeye hazırdır. Biz, tarihe rağmen İsrail’in güvenliği ve İsrail’in demografik endişelerini göz önüne alarak zavallı mültecilere yaratıcı bir çözüm için, işgali tamamen sona erdirmek için herhangi bir İsrailli liderle görüşmeye hazırız…”
Görüldüğü gibi Filistin lideri kaybettiği toprakları geri almama pahasına barışa hazır görünmektedir. Ancak yoğun silahlanması ve hırçın dış politikasıyla Şaron yönetimi bugün barış sürecini tıkayan taraf olarak dünya kamuoyunda bilinmektedir.
Ayrıca 2000 yılı verilerine göre, dünyada kişi başına en çok askeri harcanma yapan ülke 1512 dolarla İsrail, ikincisi ise 1059 dolarla ABD’dir.44 bu da İsrail’in silahlanma konusunda ABD’den bile hızlı ilerlediğinin bir göstergesidir. Ve bu şunu da göstermektedir ki, FKÖ’yü tanımayarak barış için masaya oturmayan Şaron’un aklında yeni yeni savaşlar vardır. Zira Şaron yönetiminin son olarak Suriye’yi bombalaması, bunun bir kanıtı olarak düşünülebilir.


 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst