- Katılım
- 7 Eki 2010
- Konular
- 9,213
- Mesajlar
- 34,101
- Reaksiyon Skoru
- 4,131
- Altın Konu
- 1
- Başarım Puanı
- 400
- TM Yaşı
- 15 Yıl 6 Ay 19 Gün
- MmoLira
- 183
- DevLira
- 0
Metin2 EP, Valorant VP dahil tüm oyun ürünlerini en uygun fiyatlarla bulabilir, Item ve Karakterlerinizi hızlıca satabilirsiniz. HEMEN TIKLA!
TOPLUMSAL YAPI
1. Toplumsal Yapının Tanımı
Toplumbilimsel açıdan toplumsal yapı, bir topluluğun toplumsal düzeni, kuruluşu işleyişi ve bir takım görevleri getiriş yoludur. Başka bir deyişle, toplumsal yapı, yapıyı oluşturan toplumsal kurumların, bunların karşılıklı ilişkilerinden doğan toplumsal kurumların, bunların karşılıklı ilişkilerinden doğan toplumsal değerlerin karşılıklı olarak etkilendikleri bir bütündür .
Böyle bir düzenin işleyebilmesi bir takım sağlam temellere dayanmış ve oturmuş olmasıyla gerçekleşebilir. Yoksa, toplumsa dengeli tutarlılık olamaz ve toplum sürekli bir halde çözümü zor, bitmez tükenmez sorunlarla karşı karşıya kalırdı. O halde ne kadar canlı olursa olsun, bir toplumda kararlılığı sağlayan, parçalarını kaynaştırarak bütün halinde bir arada tutan nedir?
Biliyoruz ki, bir toplumu oluşturan insanlardır. Bu insanlar kendi aralarında ve içinde yaşadıkları çevrelerin çeşitli toplumsal grupları ile ilişki kurarlar. Bu ilişkilerin tabanını oluşturan, başka bir deyimle ilişkileri koşullandıran öğe ve güçlerin neler olduğunu ileriki sayfalarda göstermeğe çalışacağız. Her toplum, kendi içinde varolan bu tinsel ve özdeksel öğe güçlerin karşılıklı etki ve tepkilerine, sürekli bir biçimde uğrar, bunların ortasın da bulunmakla beraber, yine de örgütlenmiş bütünlüğünü korur. Acaba bu süreç nasıl olagelmektedir?
Toplumun örgütlenmiş durumunu koruyabilmesi, onu çevreleyen öğe ve güçler arasındaki etki-tepki ilişkilerinin bir takımının yaygın, sürekli ve tekrarlı olmasına bağlıdır. Bu olanak sonucunda belirli genel davranış kalıpları, toplumsal biçimleşmeler oluşur. Bu biçimleşme veya temel ilişki süreçleri topluluğa dengesini ve üzerinde durmak istediğimiz ana özelliklerini kazandırır.
Toplumsal yapının incelenmesinde oluşan bu ana biçimleşmelerin ve kurumların neler olduğunun bilinmesi gereklidir. Bu temel ilişki kalıpları sayesindedir ki, toplumun kuruluşunu, işleyişini, çeşitli gurup, sınıflarını ve tüm olarak da özelliklerini anlayabiliriz.
Görülüyor ki, toplumsal yapı, anlaşılması oldukça zor bir kavramdır. Bu kavram bir takım, somut veri ve ölçülere dayanılarak ele alınmadığı takdirde, anlaşılması daha güç bir olgu ile karşılaşılacağında kuşku yoktur. Bu nedenledir ki, toplumsal yapı sorununda her şeyden önce yapının ana değer ve öğelerini gözden geçirmek zorunluluğu vardır. Bu işi nasıl bir yol izleyerek yapabiliriz?
2. Toplum Yaşayışını Düzenleyen Kuralların Gerekliliği
İnsanlık daha sağlıklı, daha güzel ve yaşanılır bir toplum oluşturma çabasındadır. Geçmişin tecrübeleri ışığında elde edilen tüm toplumsal kurallar da bu hedefe hizmet etmektedir. Bu konudaki bütün çaba, insanların ortak hayatını kolaylaştırmak ve güzelleştirmek içindir.
Toplum kuralları huzurlu bir yaşamı hedefler; bunun tersi, yani kuralları yok sayma ise toplum huzurunu tehdit eder. Kuralsızlık toplumun sağlıklı işleyişini engeller, toplumda anarşi ve kargaşanın ortaya çıkmasına neden olur. Unutulmamalıdır ki toplum kuralları uzun deneyimler sonucu üretilmektedir. Bütün bu kurallar toplumların huzur ve mutluluk arayışının bir sonucudur, Kuralların her biri uyumlu bir toplum hayatının meydana getirilmesinde etkili olmaktadır. Kurallar, kişilerin kendi davranışları üzerinde öz eleştiri yapmalarını sağlar. Bu nedenle bireyler atacakları her adımda, gösterecekleri her davranışta toplum kurallarını dikkate alırlar. Toplumun huzuru büyük ölçüde kişilerin bu konudaki duyarlılığına bağlıdır. Ayıplanma ve alay edilme düşüncesine sahip bir insan, bu duygularını tüm insanları dikkate almak suretiyle yaşamaktadır. O halde toplum hayatını meydana getiren kurallar, büyük ölçüde başkalarının varlığını dikkate almaktan kaynaklanır. Bu kurallara uyan kişiler ise kendi davranış ve tutumlarının, başkalarının hürriyetleriyle sınırlı olduğunu bilir, ona göre davranırlar. İnsanın toplumda uyması gereken toplumsal davranış kuralları, görgü kuralları, ahlak kuralları, din kuralları, hukuk kuralları ile örf ve adetlerdir.
2. TOPLUMSALLAŞMA VE BENLİĞİN OLUŞMASI
Simgeler kullanma yeteneği olduğu için bireylerin bir toplumsal yaşam yaşayabileceğini görüyoruz. Bu, toplumsallaşma süreci ile olur. Emilio Williems, toplumbilim sözlüğünde toplumsallaşma kavramını şöylece tanımlayıp açıklamaktadır: “Bireyin, yalnızca biyolojik bir varlık olmaktan çıkıp belli bir topluma, ve belli kümelere bütünleştirilmesi sürecine toplumsallaşma süreci denir. Bu süreç aracılığıyladır ki birey bir kişilik kazanmakta ve belli bir toplumda yaşamasını olanaklı kılan davranışları edinmektedir. Toplumsa, en geniş anlamında çıraklık, ya da eğitim ve öğretim yoluyla olur. Bu çıraklık bireyin dünyaya geldiği andan başlar, yaşamını bitirip öldüğü ana değin sürer“. Bu süreç içinde belli bir toplum ya da küme için istenmeye değer görülen davranışların, değerlerin benimsetilmesi gibi beğenilmeyen kimi dürtülerin baskı altına alınması da söz konuşudur. Toplumsallaşma süreci, aile, arkadaşlık, okul, uğraş vb. içinde akışan bir süreçtir. Bireyin örgütlü bir yaşama biçimine uydurulması sürecidir.
Demek oluyor ki toplumsallaşma bireyin, içinde doğduğu toplum ve kümenin ekinin özdeksel (maddi) ve tinsel (manevi) öğeleriyle birlikte öğrenmesi benimsemesidir. Bu sürecin hem bireyin bir toplumsal varlık olabilmesi, başka deyişle belli bir toplum ve kümenin başarılı bir üyesi olabilmesi için, hem de toplumun ve o kümenin -başka deyişle örgütlenmiş biçimiyle toplum yaşamının- göreli sürekliliği için zorunlu olduğu açıkça görülmektedir. Demek ki toplumsallaşma bir yandan bireye belli bir benlik, bir kişilik kazandıran, bir yandan da toplumun ve kümenin göreli sürekliliğini sağlayan bir süreçtir .
1. Toplumsallaşmanın Amaçları
Toplumsallaşma sürecinin amaçlarını özetle şöyle sayabiliriz.
1. Toplumsallaşma bireylere temel davranış yollarını belletir: Ayakyolu alışkanlıklarından tutunuz bilimsel yöntem ilkelerine varıncaya değin her davranış yolu bireylere toplumsallaşma süreci ile kazandırılabilir.
Bu davranış yolu alışkanlıkları bireyde öylesine derinlere işler ki örgensel tepkimelerini bile biçimlendirir: örneğin inek sütü içmenin günah olduğuna inanan Hindu içtiği süte inek sütü karış tığı, domuz eti yemenin günah olduğuna inanan Müslüman kişi yemeğine domuz eti ya da yağı karıştığı kuşkusuna kapıldığında sindirim örgenlerinin bozulduğu görülebilir. Cinsel ilişkiden zevk almanın kadın için utanç verici sayıldığı ekinsel ortamlarda bir çok evli kadının yaşamları boyunca hiç orgazm olamadıkları bilinmektedir.
Günümüz sanayi-kent toplumu koşullarınsa çalışma yaşamı birçok insanın yemek yeme, uyuma… zamanlarını alışılmıştan apayrı saatlere kaydırmalarını (gece çalışması örneğinde olduğu gibi) gerektirebiliyor.
2. Toplumsallaşma bireylerde belli özlemler oluşturur: İyi bir anne- baba- çocuk… olma özlemi; iyi bir meslek üyesi, parti üyesi, takım arkadaşı… olma özlemi, vb. Toplum düzeni yalnızca yaşama biçimini anlatan ekinsel değerleri bireylere iletmekle yetinmez; aynı zamanda onların her birinde kimi özel özlemler de uyandırır: bir bilim kurumunu seslendiği bireylerin (öğrencilerin) kimisinin bilim adamlığını, uygulayıma (tekniğe) dayalı bir ekonomi kimi bireylerin ugulayımadamı (teknik personel) olmayı… istemelerini sağlamak zorundadır. Bu tür özlemler hatta önemli ölçüde özveriyi gerektirirler.
3. Toplumsallaşma süreci, bireylere işpaylarının (=rollerinin) öğretilmesi demektir. Bireyin üyesi olduğu türlü kümelerde kendisiyle ilişkide bulunan başka insanlar göz önünde bulundurulması gereğinden başka, belli özel işpaylarını yerine getirmesini de zorunlu kılar: önder ve ardıç, öğretici ve öğrenici… birbirinden ayrı, ama bir birini bütünleyici işpayları yerine getirirler.
4. Toplumsallaşma yoluyla yetenekler de öğrenilir: Böylece çocuk ve genç bireyler yetişkin etkinliklerine katılırlar.
Mektup yazmak, telefonla görüşmek; lokantada yemek ısmarlamak; komşularla ilişkileri yürütmek… siyasal örgütlerde ve genellikle derneklerde etkin katılım için böyle toplumsal yetenekler bir önkoşul önemindedir.
2. Toplumsallaşma ve Kişiliğin Oluşması
Toplumsallaşma kişiliğin kazanılmasında temek süreçtir; gerçekten kişilik ve toplum ayrılmaz bir biçimde birbirleriyle bağlantılıdır. Birey, toplumdan ve onun ekininden ayrı olarak var olamaz; toplum ve ekini de yalnızca bireylerin kişiliklerinde ve davranışlarında gerçeklik kazanır.
İnsanın kişiliği ve içinde yaşadığı ilişkiler, onun ruhsal davranışlarını ve bilincini belirler. Nitekim insanın kendi kendisine karşı tutumu, kendi kendisi ile ilgili görüşü ve kanısı, fiziksel, ruhsal ve toplumsal açılardan (özellikle çocukluk döneminde) başkalarının tutumlarından da etkilenir. Demek ki insan kendisini başkaları aracılığıyla da tanır. Hiçbirimiz dünyaya elimizle gelmediğimize göre önce başkalarında görüp tanırız. Bu nedenle çevremizdeki başka insanlara “ayna benlik“ denilir.
Ancak şu yanılgıdan sakınılmalıdır: insanın kişiliğini kazanması yalnızca “başkalarının kendisi üzerine etkisiyle“ açıklanamaz. İnsanın kendi-kendisine ilişkin bilinci, içinde yaşadığı nesnel çevre koşullarıyla etkileşmesi yoluyla da olmaktadır. Nesnel çevrenin onun deyinimleri içine giren nesneleri, daha da önemlisi kendi özdeksel ve tinsel deyinimlerinin ürünleri ile ilgili bilinci, kendisinin saydığı şeyler ve kendi bilincini gerçekleştirdiği şeyler (konuşma, öğretme, ayakkabı yapma, resim çizme, giysi, vb.) başkalarının etkisini kırar.
İnsanları yalnızca toplumsal-ekinsel koşulların ve yetiştirilmenin ürünleri sayan, dolayısıyla değişik insanları değişik toplumsal ekinsel koşulların ve yetiştirmelerin ürünü sayan görüş, bu koşulları yapanın da insanın kendisi olduğunu, dolayısıyla doğrudan doğruya eğiticinin de bir eğitilmeden geçmiş olmasının zorunlu olduğunu unutuyor. Bu gerçek de insanın kişiliğinin oluşmasında nesnel çevre koşullarıyla ilgili deneyimleri ve gerçekleştirdiği ürünler ile, ilgili bilincine yer vermek gerekliliğini bize göstermektedir. Toplum biliminin temel sorunu, çevrelerinin ürünü olan insanların, bu çevreyi nasıl değiştirebildiklerini açıklayabilmektir.
3.Toplumsallaşmada Sınırlılıklar
Toplumsallaşma hiçbir zaman tam olmaz, kuşaklar arası kopmalar olur. Bunu toplumun zaman içinde önemli değişmelerden geçmekte olmasıyla açıklamak olanaklıdır: Üretim araç ve gereçlerindeki, üretimin içeriğindeki değişmelerle ve bunların yerleşme yeri (köy, kent), aile, hukuk, siyasa, inanç ve değerler, eğitim, iletişim… alanlarında ortaya çıkardığı değişmelerle.
Bir de toplumu oluşturan değişik topluluk ve kümelerin ayrımlı ekonomik ve ekinsel düzeylerde olması, değişik yaşama biçimleri sürdürmesi nedeniyle, bu toplumsal kümeler arasında ekinsel ayrılıklar da vardır. Böylece her kümenin üyesi, toplumsallaşma süreci içinde, değişik yanları olan ekinsel ortamlara hazırlanmaktadırlar. Örneğin köy ve kent yaşama biçimleri arasındaki ayrılıklar: köydeki nesnel yaşama koşulları da, değerler, inançlar, davranış kuralları da kenttekilerden çok ayrıdır. Yukarı toplumsal-ekonomik düzeyde olanlarla, aşağı toplumsal-ekonomik düzeyde olanların da hazırlandıkları toplumsal-ekinsel çevre (nesnel koşullar, değerler, inançlar) birbirinden ayrıdır. Bu nedenlerle bir toplumda herkes eş ölçüde ve biçimde, özdeş toplumsal çevreye hazırlanmaz. Değişik düzeyde, değişik toplumsal çevrelere hazırlanma da söz konusudur.
4. Toplum Hayatı ve İşbölümü
Toplum hayatı aslında grup hayatıdır. Grup ise birden fazla insandan meydana gelir. Grup hayatı, insanın doğumuyla ailede başlayan, sonra da okulda ve toplumsal çevrede (sokak, işyeri, eğitimsel, kültürel ve politik ortamlar vs.) çeşitlenen örnekleri ile insan için son derece gerekli bir hayat alanıdır.
İşbölümü hayatı kolaylaştırdığı gibi insanın ihtiyaç duyduğu ürünlerde de kaliteyi artırır. İnsanlar ve meslekler arası rekabet, ürünlerdeki kaliteyi teşvik eder, daha iyi ve daha güzelin sunulmasına standartların yükselmesine neden olur.
Türk düşüncesinin önde gelen isimlerinden biri olan Ahi Evren (1171-..?.) bir çeşit siyasetname olan Letaif-i Hikmet adlı eserinde iş bölümünün önemi ve gereğini şu çarpıcı ifadelerle dile getirmektedir: “Tanrı insanları yemek, içmek, evlenmek, meslek edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Durum böyle olunca demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi demircilik, marangozluk ve diğer bütün meslekler ve sanatlar da bir takım alet ve edevatı tedarik etmek için de ayrıca çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Bu bakımdan insan (toplum) için gerekli olan bütün sanat kollarının yaşatılması ve bu işe yeterli miktarda insanın yönlendirilmesi lüzumludur. Toplum çeşitli sanat kollarını insanların muhtaç olduğuna göre bu sanat kollarını yürüten çok sayıda insanların belli bir yere toplanmaları ve her birinin belli bir sanat ile meşgul olmaları gerekir ki, toplumun bütün ihtiyacı görülmüş olsun“.
Bu kısa ve özlü yaklaşımda Ahi Evren iş bölümünün insanlar için önemi ile birlikte işbirliğinin yol açtığı mesleki çeşitliliğin gereğine de dikkat çekmektedir. İşbölümü sosyolojik anlamda kapalı toplumdan açık topluma, bir diğer deyişle kendisi için üreten ve tüketen geleneksel kapalı toplumdan uzmanlık ve mesleki çeşitliliğin ortaya çıktığı modern topluma gelindikçe belirginleşen bir olgudur. Bu nedenle denilebilir ki işbölümü sanayileşmenin neden olduğu bir sosyal gelişme olarak modern toplumun temel özelliklerinden sayılır. Sanayileşme belirli bir meslek ve iş alanının beceri ve uzmanlık gerektiren taraflarını ön plana çıkarmak suretiyle bu noktalarda iş bölümünü zorunluluk getirmiştir. Açıkça insanlar büyük yerleşim birimlerine yöneldikçe sosyolojik olmanın şartı daha etkili bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle sanayileşmenin yol açtığı modern toplum, “sosyal“i ve “sosyal hayat“ı yeni insan yaşamının önemli bir boyuta dönüştürmüştür.
İşbölümünün kültürel açıdan yararları şöyle sıralanabilir:
1. İşbölümüyle az emek ve az masrafla daha çok ürün alınabilir.
2. İşbölümü uzmanlaşmaya neden olmaktadır. Belirli bir konu ve beceri alanı uzman olma gereği işbölümünün doğal sonuçları arasındadır.
3. İşbölümü paylaşan insanlar arasında sorumluluk duygusu gelişmektedir. İnsanlar yaptıkları işin başkalarının yaptıklarına bağlı olarak anlam ve değer kazanma duygusu ile daha dikkatli ve sorumlu olmayı önemsemektedirler.
4. İşbölümü ile mekanik dayanışma organik dayanışmaya dönüşmektedir. Yani toplumda doğal olarak var olmanın getirdiği dayanışma gerçeği birbirini tamamlayan insan dayanışmasına (organik) dönüşmektedir. Mekanik dayanışma geleneksel topluma özgü bir dayanışma ve etkileşim biçimi olurken: organik dayanışma bireyleri birbirlerine karşı sorumlu varlıklar olarak düşünen mekanik toplumun ilişki biçimidir.
İşbölümünün bu yararlarının yanı sıra bazı zararlarından da söz edilmektedir. Bu zararları ise şöyle özetlemek mümkündür: İşbölümü insanın belirli bir alanda beceri ve bilgi sahibi yaptığı için insanın olası yeteneklerini köreltmektedir. Çok farklı ilgilere sahip insan yerine yalınkat ve tek boyutlu insan profili ortaya çıkmaktadır. Öte yandan işbölümünün yol açtığı seri üretim ihtiyaç fazlası ürünlere neden olurken bu olgu beraberinde ekonomik ve toplumsal sorunlara da yol açmaktadır.
Bu kavram; kısaca birlikte çalışma ve yardımlaşma demektir. Kişinin çeşitli ihtiyaçlarını tek başına karşılaması mümkün olmadığından ortak ihtiyaçlar sayesinde onun ortak değerler etrafında toplandığını görüyoruz. Bertrand Russell`a göre işbirliğinin üç sebebi vardır:
1. Menfaat (çıkar) birliği
2. İnanç birliği
3. Kan birliği
En ilkel toplumlardan en gelişmiş toplumlara kadar hemen her toplumda çeşitli biçimlerde işbirliğine rastlanmaktadır. E. Durkheim, bunlardan klanda olanına organik bağlılığın yarattığı işbirliği diyor.
Ailede, aile fertleri arasındaki işbirliğine sosyal gruplarda, köyde imece dediğimiz işbirliğine kentlerde ve büyük şehirlerde meslek mensuplarının işbirliği ve dayanışmasına şahit oluyoruz. Milletlerde ise bölgeler arası işbirliğine rastlıyoruz. Bugün artık işbirliği bölge, devlet ve millet sınırlarını aşmıştır. Ekonomik, sosyal ve askeri olanlarda bölgesel ve beynelmilel işbirliğine gidilmektedir.
İşbirliğinin tersi rekabettir. Eğitimciler, işbirliğinin insanlar üzerinde kişilik gelişiminde olumlu etkileri olduğun da müttefik olmalarına rağmen rekabette aynı görüşü paylaşmamaktadırlar. Sadece rekabetin hakim olduğu toplumlarda insanlar ruhen çöküntüye uğramaktadırlar.
Genelde rekabetçi toplumların insan özelliklerini ve işbirliğine dayanan toplumların insan özelliklerini şöylece sıralamak mümkündür. Rekabetçi toplumun insan özellikleri egosantrik, alıngan, geçimsiz, kavgacı, sadist, güvensiz, huzursuz, tembel, kararsız, umutsuz ve gösterişçi olmaktadır.
Eğitimci bu bakımdan rekabeti dozunda kullanabilmeli, öğrencileri işbirliğine yönelebilecek bir şekilde yetiştirmeli ve işbirliği fırsatları yaratabilmelidir. Eğitim, öğretim, program, müfredat, metot ve ilkeleri düzenlenirken rekabetten ziyade işbirliğine önem verilmelidir. Rekabeti ancak kendi kendini geçebilmek manasında uygun bulabiliriz. Günümüzün modern toplumu yersiz rekabetin sıkıntılarını yaşamaktadır. Bu durum “yeniden cemaate yönelme“ temayülü biçiminde ve aksiyoner yönelişlere sebep olmaktadır. Amiran Kurtkan Bilgiseven bu sebepleri şöylece özetlemektedir:
1. 20. asırda aşırı ferdiyetçiliğe karşı bir reaksiyon var.
2. 20. asırda ilmi ve dini düşünce akımlarında cemaat duygusuna yöneliş var,
3. Manen bozulmuş nesillerin ortaya çıkışı, cemaate yönelme ihtiyacını doğurmuştur.
4. Siyasi partiler dahi cemaatvari ideolojilere dayanmaktadırlar.
5. Kitle harpleri cemaat duygusunu kuvvetlendirmektedir.
6. Ailedeki çözülme temayülü büyük aile dayanışmasının önemini iyice hissedilir hale getirmiştir.
“Cemiyet hayatı bize resmi kooperasyon (yani kanunlara dayanılarak menfaat birlikleri çerçevesinde görülen dayanışmalar) yolu ile bir takım maddi menfaatler sağlaması cemaat hayatının ise bize daha sıcak ve sevgiye dayanan münasebetler ve biz şuuruna dayana bağlılıklar ve manevi tatminler sağlaması“ biçiminde bu oluşum etkisini sürdürmektedir.
1. Toplumsal Yapının Tanımı
Toplumbilimsel açıdan toplumsal yapı, bir topluluğun toplumsal düzeni, kuruluşu işleyişi ve bir takım görevleri getiriş yoludur. Başka bir deyişle, toplumsal yapı, yapıyı oluşturan toplumsal kurumların, bunların karşılıklı ilişkilerinden doğan toplumsal kurumların, bunların karşılıklı ilişkilerinden doğan toplumsal değerlerin karşılıklı olarak etkilendikleri bir bütündür .
Böyle bir düzenin işleyebilmesi bir takım sağlam temellere dayanmış ve oturmuş olmasıyla gerçekleşebilir. Yoksa, toplumsa dengeli tutarlılık olamaz ve toplum sürekli bir halde çözümü zor, bitmez tükenmez sorunlarla karşı karşıya kalırdı. O halde ne kadar canlı olursa olsun, bir toplumda kararlılığı sağlayan, parçalarını kaynaştırarak bütün halinde bir arada tutan nedir?
Biliyoruz ki, bir toplumu oluşturan insanlardır. Bu insanlar kendi aralarında ve içinde yaşadıkları çevrelerin çeşitli toplumsal grupları ile ilişki kurarlar. Bu ilişkilerin tabanını oluşturan, başka bir deyimle ilişkileri koşullandıran öğe ve güçlerin neler olduğunu ileriki sayfalarda göstermeğe çalışacağız. Her toplum, kendi içinde varolan bu tinsel ve özdeksel öğe güçlerin karşılıklı etki ve tepkilerine, sürekli bir biçimde uğrar, bunların ortasın da bulunmakla beraber, yine de örgütlenmiş bütünlüğünü korur. Acaba bu süreç nasıl olagelmektedir?
Toplumun örgütlenmiş durumunu koruyabilmesi, onu çevreleyen öğe ve güçler arasındaki etki-tepki ilişkilerinin bir takımının yaygın, sürekli ve tekrarlı olmasına bağlıdır. Bu olanak sonucunda belirli genel davranış kalıpları, toplumsal biçimleşmeler oluşur. Bu biçimleşme veya temel ilişki süreçleri topluluğa dengesini ve üzerinde durmak istediğimiz ana özelliklerini kazandırır.
Toplumsal yapının incelenmesinde oluşan bu ana biçimleşmelerin ve kurumların neler olduğunun bilinmesi gereklidir. Bu temel ilişki kalıpları sayesindedir ki, toplumun kuruluşunu, işleyişini, çeşitli gurup, sınıflarını ve tüm olarak da özelliklerini anlayabiliriz.
Görülüyor ki, toplumsal yapı, anlaşılması oldukça zor bir kavramdır. Bu kavram bir takım, somut veri ve ölçülere dayanılarak ele alınmadığı takdirde, anlaşılması daha güç bir olgu ile karşılaşılacağında kuşku yoktur. Bu nedenledir ki, toplumsal yapı sorununda her şeyden önce yapının ana değer ve öğelerini gözden geçirmek zorunluluğu vardır. Bu işi nasıl bir yol izleyerek yapabiliriz?
2. Toplum Yaşayışını Düzenleyen Kuralların Gerekliliği
İnsanlık daha sağlıklı, daha güzel ve yaşanılır bir toplum oluşturma çabasındadır. Geçmişin tecrübeleri ışığında elde edilen tüm toplumsal kurallar da bu hedefe hizmet etmektedir. Bu konudaki bütün çaba, insanların ortak hayatını kolaylaştırmak ve güzelleştirmek içindir.
Toplum kuralları huzurlu bir yaşamı hedefler; bunun tersi, yani kuralları yok sayma ise toplum huzurunu tehdit eder. Kuralsızlık toplumun sağlıklı işleyişini engeller, toplumda anarşi ve kargaşanın ortaya çıkmasına neden olur. Unutulmamalıdır ki toplum kuralları uzun deneyimler sonucu üretilmektedir. Bütün bu kurallar toplumların huzur ve mutluluk arayışının bir sonucudur, Kuralların her biri uyumlu bir toplum hayatının meydana getirilmesinde etkili olmaktadır. Kurallar, kişilerin kendi davranışları üzerinde öz eleştiri yapmalarını sağlar. Bu nedenle bireyler atacakları her adımda, gösterecekleri her davranışta toplum kurallarını dikkate alırlar. Toplumun huzuru büyük ölçüde kişilerin bu konudaki duyarlılığına bağlıdır. Ayıplanma ve alay edilme düşüncesine sahip bir insan, bu duygularını tüm insanları dikkate almak suretiyle yaşamaktadır. O halde toplum hayatını meydana getiren kurallar, büyük ölçüde başkalarının varlığını dikkate almaktan kaynaklanır. Bu kurallara uyan kişiler ise kendi davranış ve tutumlarının, başkalarının hürriyetleriyle sınırlı olduğunu bilir, ona göre davranırlar. İnsanın toplumda uyması gereken toplumsal davranış kuralları, görgü kuralları, ahlak kuralları, din kuralları, hukuk kuralları ile örf ve adetlerdir.
2. TOPLUMSALLAŞMA VE BENLİĞİN OLUŞMASI
Simgeler kullanma yeteneği olduğu için bireylerin bir toplumsal yaşam yaşayabileceğini görüyoruz. Bu, toplumsallaşma süreci ile olur. Emilio Williems, toplumbilim sözlüğünde toplumsallaşma kavramını şöylece tanımlayıp açıklamaktadır: “Bireyin, yalnızca biyolojik bir varlık olmaktan çıkıp belli bir topluma, ve belli kümelere bütünleştirilmesi sürecine toplumsallaşma süreci denir. Bu süreç aracılığıyladır ki birey bir kişilik kazanmakta ve belli bir toplumda yaşamasını olanaklı kılan davranışları edinmektedir. Toplumsa, en geniş anlamında çıraklık, ya da eğitim ve öğretim yoluyla olur. Bu çıraklık bireyin dünyaya geldiği andan başlar, yaşamını bitirip öldüğü ana değin sürer“. Bu süreç içinde belli bir toplum ya da küme için istenmeye değer görülen davranışların, değerlerin benimsetilmesi gibi beğenilmeyen kimi dürtülerin baskı altına alınması da söz konuşudur. Toplumsallaşma süreci, aile, arkadaşlık, okul, uğraş vb. içinde akışan bir süreçtir. Bireyin örgütlü bir yaşama biçimine uydurulması sürecidir.
Demek oluyor ki toplumsallaşma bireyin, içinde doğduğu toplum ve kümenin ekinin özdeksel (maddi) ve tinsel (manevi) öğeleriyle birlikte öğrenmesi benimsemesidir. Bu sürecin hem bireyin bir toplumsal varlık olabilmesi, başka deyişle belli bir toplum ve kümenin başarılı bir üyesi olabilmesi için, hem de toplumun ve o kümenin -başka deyişle örgütlenmiş biçimiyle toplum yaşamının- göreli sürekliliği için zorunlu olduğu açıkça görülmektedir. Demek ki toplumsallaşma bir yandan bireye belli bir benlik, bir kişilik kazandıran, bir yandan da toplumun ve kümenin göreli sürekliliğini sağlayan bir süreçtir .
1. Toplumsallaşmanın Amaçları
Toplumsallaşma sürecinin amaçlarını özetle şöyle sayabiliriz.
1. Toplumsallaşma bireylere temel davranış yollarını belletir: Ayakyolu alışkanlıklarından tutunuz bilimsel yöntem ilkelerine varıncaya değin her davranış yolu bireylere toplumsallaşma süreci ile kazandırılabilir.
Bu davranış yolu alışkanlıkları bireyde öylesine derinlere işler ki örgensel tepkimelerini bile biçimlendirir: örneğin inek sütü içmenin günah olduğuna inanan Hindu içtiği süte inek sütü karış tığı, domuz eti yemenin günah olduğuna inanan Müslüman kişi yemeğine domuz eti ya da yağı karıştığı kuşkusuna kapıldığında sindirim örgenlerinin bozulduğu görülebilir. Cinsel ilişkiden zevk almanın kadın için utanç verici sayıldığı ekinsel ortamlarda bir çok evli kadının yaşamları boyunca hiç orgazm olamadıkları bilinmektedir.
Günümüz sanayi-kent toplumu koşullarınsa çalışma yaşamı birçok insanın yemek yeme, uyuma… zamanlarını alışılmıştan apayrı saatlere kaydırmalarını (gece çalışması örneğinde olduğu gibi) gerektirebiliyor.
2. Toplumsallaşma bireylerde belli özlemler oluşturur: İyi bir anne- baba- çocuk… olma özlemi; iyi bir meslek üyesi, parti üyesi, takım arkadaşı… olma özlemi, vb. Toplum düzeni yalnızca yaşama biçimini anlatan ekinsel değerleri bireylere iletmekle yetinmez; aynı zamanda onların her birinde kimi özel özlemler de uyandırır: bir bilim kurumunu seslendiği bireylerin (öğrencilerin) kimisinin bilim adamlığını, uygulayıma (tekniğe) dayalı bir ekonomi kimi bireylerin ugulayımadamı (teknik personel) olmayı… istemelerini sağlamak zorundadır. Bu tür özlemler hatta önemli ölçüde özveriyi gerektirirler.
3. Toplumsallaşma süreci, bireylere işpaylarının (=rollerinin) öğretilmesi demektir. Bireyin üyesi olduğu türlü kümelerde kendisiyle ilişkide bulunan başka insanlar göz önünde bulundurulması gereğinden başka, belli özel işpaylarını yerine getirmesini de zorunlu kılar: önder ve ardıç, öğretici ve öğrenici… birbirinden ayrı, ama bir birini bütünleyici işpayları yerine getirirler.
4. Toplumsallaşma yoluyla yetenekler de öğrenilir: Böylece çocuk ve genç bireyler yetişkin etkinliklerine katılırlar.
Mektup yazmak, telefonla görüşmek; lokantada yemek ısmarlamak; komşularla ilişkileri yürütmek… siyasal örgütlerde ve genellikle derneklerde etkin katılım için böyle toplumsal yetenekler bir önkoşul önemindedir.
2. Toplumsallaşma ve Kişiliğin Oluşması
Toplumsallaşma kişiliğin kazanılmasında temek süreçtir; gerçekten kişilik ve toplum ayrılmaz bir biçimde birbirleriyle bağlantılıdır. Birey, toplumdan ve onun ekininden ayrı olarak var olamaz; toplum ve ekini de yalnızca bireylerin kişiliklerinde ve davranışlarında gerçeklik kazanır.
İnsanın kişiliği ve içinde yaşadığı ilişkiler, onun ruhsal davranışlarını ve bilincini belirler. Nitekim insanın kendi kendisine karşı tutumu, kendi kendisi ile ilgili görüşü ve kanısı, fiziksel, ruhsal ve toplumsal açılardan (özellikle çocukluk döneminde) başkalarının tutumlarından da etkilenir. Demek ki insan kendisini başkaları aracılığıyla da tanır. Hiçbirimiz dünyaya elimizle gelmediğimize göre önce başkalarında görüp tanırız. Bu nedenle çevremizdeki başka insanlara “ayna benlik“ denilir.
Ancak şu yanılgıdan sakınılmalıdır: insanın kişiliğini kazanması yalnızca “başkalarının kendisi üzerine etkisiyle“ açıklanamaz. İnsanın kendi-kendisine ilişkin bilinci, içinde yaşadığı nesnel çevre koşullarıyla etkileşmesi yoluyla da olmaktadır. Nesnel çevrenin onun deyinimleri içine giren nesneleri, daha da önemlisi kendi özdeksel ve tinsel deyinimlerinin ürünleri ile ilgili bilinci, kendisinin saydığı şeyler ve kendi bilincini gerçekleştirdiği şeyler (konuşma, öğretme, ayakkabı yapma, resim çizme, giysi, vb.) başkalarının etkisini kırar.
İnsanları yalnızca toplumsal-ekinsel koşulların ve yetiştirilmenin ürünleri sayan, dolayısıyla değişik insanları değişik toplumsal ekinsel koşulların ve yetiştirmelerin ürünü sayan görüş, bu koşulları yapanın da insanın kendisi olduğunu, dolayısıyla doğrudan doğruya eğiticinin de bir eğitilmeden geçmiş olmasının zorunlu olduğunu unutuyor. Bu gerçek de insanın kişiliğinin oluşmasında nesnel çevre koşullarıyla ilgili deneyimleri ve gerçekleştirdiği ürünler ile, ilgili bilincine yer vermek gerekliliğini bize göstermektedir. Toplum biliminin temel sorunu, çevrelerinin ürünü olan insanların, bu çevreyi nasıl değiştirebildiklerini açıklayabilmektir.
3.Toplumsallaşmada Sınırlılıklar
Toplumsallaşma hiçbir zaman tam olmaz, kuşaklar arası kopmalar olur. Bunu toplumun zaman içinde önemli değişmelerden geçmekte olmasıyla açıklamak olanaklıdır: Üretim araç ve gereçlerindeki, üretimin içeriğindeki değişmelerle ve bunların yerleşme yeri (köy, kent), aile, hukuk, siyasa, inanç ve değerler, eğitim, iletişim… alanlarında ortaya çıkardığı değişmelerle.
Bir de toplumu oluşturan değişik topluluk ve kümelerin ayrımlı ekonomik ve ekinsel düzeylerde olması, değişik yaşama biçimleri sürdürmesi nedeniyle, bu toplumsal kümeler arasında ekinsel ayrılıklar da vardır. Böylece her kümenin üyesi, toplumsallaşma süreci içinde, değişik yanları olan ekinsel ortamlara hazırlanmaktadırlar. Örneğin köy ve kent yaşama biçimleri arasındaki ayrılıklar: köydeki nesnel yaşama koşulları da, değerler, inançlar, davranış kuralları da kenttekilerden çok ayrıdır. Yukarı toplumsal-ekonomik düzeyde olanlarla, aşağı toplumsal-ekonomik düzeyde olanların da hazırlandıkları toplumsal-ekinsel çevre (nesnel koşullar, değerler, inançlar) birbirinden ayrıdır. Bu nedenlerle bir toplumda herkes eş ölçüde ve biçimde, özdeş toplumsal çevreye hazırlanmaz. Değişik düzeyde, değişik toplumsal çevrelere hazırlanma da söz konusudur.
4. Toplum Hayatı ve İşbölümü
Toplum hayatı aslında grup hayatıdır. Grup ise birden fazla insandan meydana gelir. Grup hayatı, insanın doğumuyla ailede başlayan, sonra da okulda ve toplumsal çevrede (sokak, işyeri, eğitimsel, kültürel ve politik ortamlar vs.) çeşitlenen örnekleri ile insan için son derece gerekli bir hayat alanıdır.
İşbölümü hayatı kolaylaştırdığı gibi insanın ihtiyaç duyduğu ürünlerde de kaliteyi artırır. İnsanlar ve meslekler arası rekabet, ürünlerdeki kaliteyi teşvik eder, daha iyi ve daha güzelin sunulmasına standartların yükselmesine neden olur.
Türk düşüncesinin önde gelen isimlerinden biri olan Ahi Evren (1171-..?.) bir çeşit siyasetname olan Letaif-i Hikmet adlı eserinde iş bölümünün önemi ve gereğini şu çarpıcı ifadelerle dile getirmektedir: “Tanrı insanları yemek, içmek, evlenmek, meslek edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Durum böyle olunca demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi demircilik, marangozluk ve diğer bütün meslekler ve sanatlar da bir takım alet ve edevatı tedarik etmek için de ayrıca çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Bu bakımdan insan (toplum) için gerekli olan bütün sanat kollarının yaşatılması ve bu işe yeterli miktarda insanın yönlendirilmesi lüzumludur. Toplum çeşitli sanat kollarını insanların muhtaç olduğuna göre bu sanat kollarını yürüten çok sayıda insanların belli bir yere toplanmaları ve her birinin belli bir sanat ile meşgul olmaları gerekir ki, toplumun bütün ihtiyacı görülmüş olsun“.
Bu kısa ve özlü yaklaşımda Ahi Evren iş bölümünün insanlar için önemi ile birlikte işbirliğinin yol açtığı mesleki çeşitliliğin gereğine de dikkat çekmektedir. İşbölümü sosyolojik anlamda kapalı toplumdan açık topluma, bir diğer deyişle kendisi için üreten ve tüketen geleneksel kapalı toplumdan uzmanlık ve mesleki çeşitliliğin ortaya çıktığı modern topluma gelindikçe belirginleşen bir olgudur. Bu nedenle denilebilir ki işbölümü sanayileşmenin neden olduğu bir sosyal gelişme olarak modern toplumun temel özelliklerinden sayılır. Sanayileşme belirli bir meslek ve iş alanının beceri ve uzmanlık gerektiren taraflarını ön plana çıkarmak suretiyle bu noktalarda iş bölümünü zorunluluk getirmiştir. Açıkça insanlar büyük yerleşim birimlerine yöneldikçe sosyolojik olmanın şartı daha etkili bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle sanayileşmenin yol açtığı modern toplum, “sosyal“i ve “sosyal hayat“ı yeni insan yaşamının önemli bir boyuta dönüştürmüştür.
İşbölümünün kültürel açıdan yararları şöyle sıralanabilir:
1. İşbölümüyle az emek ve az masrafla daha çok ürün alınabilir.
2. İşbölümü uzmanlaşmaya neden olmaktadır. Belirli bir konu ve beceri alanı uzman olma gereği işbölümünün doğal sonuçları arasındadır.
3. İşbölümü paylaşan insanlar arasında sorumluluk duygusu gelişmektedir. İnsanlar yaptıkları işin başkalarının yaptıklarına bağlı olarak anlam ve değer kazanma duygusu ile daha dikkatli ve sorumlu olmayı önemsemektedirler.
4. İşbölümü ile mekanik dayanışma organik dayanışmaya dönüşmektedir. Yani toplumda doğal olarak var olmanın getirdiği dayanışma gerçeği birbirini tamamlayan insan dayanışmasına (organik) dönüşmektedir. Mekanik dayanışma geleneksel topluma özgü bir dayanışma ve etkileşim biçimi olurken: organik dayanışma bireyleri birbirlerine karşı sorumlu varlıklar olarak düşünen mekanik toplumun ilişki biçimidir.
İşbölümünün bu yararlarının yanı sıra bazı zararlarından da söz edilmektedir. Bu zararları ise şöyle özetlemek mümkündür: İşbölümü insanın belirli bir alanda beceri ve bilgi sahibi yaptığı için insanın olası yeteneklerini köreltmektedir. Çok farklı ilgilere sahip insan yerine yalınkat ve tek boyutlu insan profili ortaya çıkmaktadır. Öte yandan işbölümünün yol açtığı seri üretim ihtiyaç fazlası ürünlere neden olurken bu olgu beraberinde ekonomik ve toplumsal sorunlara da yol açmaktadır.
Bu kavram; kısaca birlikte çalışma ve yardımlaşma demektir. Kişinin çeşitli ihtiyaçlarını tek başına karşılaması mümkün olmadığından ortak ihtiyaçlar sayesinde onun ortak değerler etrafında toplandığını görüyoruz. Bertrand Russell`a göre işbirliğinin üç sebebi vardır:
1. Menfaat (çıkar) birliği
2. İnanç birliği
3. Kan birliği
En ilkel toplumlardan en gelişmiş toplumlara kadar hemen her toplumda çeşitli biçimlerde işbirliğine rastlanmaktadır. E. Durkheim, bunlardan klanda olanına organik bağlılığın yarattığı işbirliği diyor.
Ailede, aile fertleri arasındaki işbirliğine sosyal gruplarda, köyde imece dediğimiz işbirliğine kentlerde ve büyük şehirlerde meslek mensuplarının işbirliği ve dayanışmasına şahit oluyoruz. Milletlerde ise bölgeler arası işbirliğine rastlıyoruz. Bugün artık işbirliği bölge, devlet ve millet sınırlarını aşmıştır. Ekonomik, sosyal ve askeri olanlarda bölgesel ve beynelmilel işbirliğine gidilmektedir.
İşbirliğinin tersi rekabettir. Eğitimciler, işbirliğinin insanlar üzerinde kişilik gelişiminde olumlu etkileri olduğun da müttefik olmalarına rağmen rekabette aynı görüşü paylaşmamaktadırlar. Sadece rekabetin hakim olduğu toplumlarda insanlar ruhen çöküntüye uğramaktadırlar.
Genelde rekabetçi toplumların insan özelliklerini ve işbirliğine dayanan toplumların insan özelliklerini şöylece sıralamak mümkündür. Rekabetçi toplumun insan özellikleri egosantrik, alıngan, geçimsiz, kavgacı, sadist, güvensiz, huzursuz, tembel, kararsız, umutsuz ve gösterişçi olmaktadır.
Eğitimci bu bakımdan rekabeti dozunda kullanabilmeli, öğrencileri işbirliğine yönelebilecek bir şekilde yetiştirmeli ve işbirliği fırsatları yaratabilmelidir. Eğitim, öğretim, program, müfredat, metot ve ilkeleri düzenlenirken rekabetten ziyade işbirliğine önem verilmelidir. Rekabeti ancak kendi kendini geçebilmek manasında uygun bulabiliriz. Günümüzün modern toplumu yersiz rekabetin sıkıntılarını yaşamaktadır. Bu durum “yeniden cemaate yönelme“ temayülü biçiminde ve aksiyoner yönelişlere sebep olmaktadır. Amiran Kurtkan Bilgiseven bu sebepleri şöylece özetlemektedir:
1. 20. asırda aşırı ferdiyetçiliğe karşı bir reaksiyon var.
2. 20. asırda ilmi ve dini düşünce akımlarında cemaat duygusuna yöneliş var,
3. Manen bozulmuş nesillerin ortaya çıkışı, cemaate yönelme ihtiyacını doğurmuştur.
4. Siyasi partiler dahi cemaatvari ideolojilere dayanmaktadırlar.
5. Kitle harpleri cemaat duygusunu kuvvetlendirmektedir.
6. Ailedeki çözülme temayülü büyük aile dayanışmasının önemini iyice hissedilir hale getirmiştir.
“Cemiyet hayatı bize resmi kooperasyon (yani kanunlara dayanılarak menfaat birlikleri çerçevesinde görülen dayanışmalar) yolu ile bir takım maddi menfaatler sağlaması cemaat hayatının ise bize daha sıcak ve sevgiye dayanan münasebetler ve biz şuuruna dayana bağlılıklar ve manevi tatminler sağlaması“ biçiminde bu oluşum etkisini sürdürmektedir.



