romegames 1
romegames
Krutzo 1
Krutzo
shrpnl 1
shrpnl
Best Studio 1
Best Studio
D 1
delimuratt
Aliyldrim 1
Aliyldrim
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

19. YÜzyil Felsefesi

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan turkmmo
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 2K

turkmmo

Level 1
Gold Üye
Katılım
17 Eyl 2008
Konular
31,034
Mesajlar
0
Online süresi
5m 10s
Reaksiyon Skoru
208
Altın Konu
0
TM Yaşı
17 Yıl 8 Ay 24 Gün
Başarım Puanı
719
MmoLira
40
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

19. YÜZYIL FELSEFESI
19. yüzyilin en tipik özelligi siyasi ideolojiler çagi olmasidir.
18.yy.da aydinlanma sadece dine ve gelenege degil,
siyasi otoriteyede baskaldirarak devletin gücünü azaltip bireyin gücünü arttirmayi amaçlamistir.
O yüzden de siyasette ve ekonomide liberalizmin yildizi parlamistir.
Ancak arzu edilen esitlik, güvenlik yine saglanamamistir. Buna tepki olarak 19.yy.da sosyalizm ortaya çikmis ve esitlik kavramina önem vermistir.
19.yy liberalizm ile sosyalizmin çekistigi bir ideolojiler çagi olmustur.
genel özellikleri
Sosyal ve siyasal sorunlara yönelme
ideolojilerin öne çikmasi
Olgulara dayali biim anlayisi
Din ve gelenege karsi olma
Yeni kültür ve insan tipi arayislarina yönelmedir
SAINT-SIMON
Düsünce tarihinde, toplumun bilimi olarak gördügü sosyolojinin düsünce babasi olarak taninan Fransiz filozof ve iktisatçisi. Temel eserleri: De la Reorganisation de la Societe europenne [Avrupa Toplulugunun Yeniden Örgütlenmesi Üzerine], Du Systeme industriel [Sanayi Sistemine Dair], Cateschisme des Industriels [Sanayicilerin Ilmihali].
Saint-Simon, toplumda bir reforma gitmeyi amaçlamis, toplumun endüstri çaginin, endüstrinin gereklerine göre düzenlenmesi gerektigini savunmustur. Bilimsel düsünceye dayanan bir toplum bilimi kurmanin zamaninin geldigini, artik pozitif bilim çaginin baslamis oldugunu öne sürdügü için, ayni zamanda pozitivizmin de kurucusu olarak da bilinen Saint-Simon’un en büyük düsü, insan toplumunun reformdan geçirilmesi olmustur. Ona göre, Fransiz Devrimi mutluluk getirmemistir. Evrensel insan haklarinin ilani, Saint-Simon’a göre, asagi siniflarin cehaletini ve yoksullugunu ortadan kaldirmamistir. Toplumdaki tüm insanlarin mutlulugunun yeni bir toplumsal düzenleme, bir sosyal reformla saglanabilecegine inanan Saint-Simon, toplumda gerçeklestirilecek reformun toplumsal yasalarin bilgisi-ne dayandigini ve bunun bilimlerde de bir reformu gerektirdigini düsünmüstür.
Bundan dolayi, onun felsefesi öncelikle toplum konusunu ele alir ve bir toplum felsefesi olarak ortaya çikar. Toplumu bir organizma olarak gören ve bu organizmanin evrimini inceleyen Saint-Simon’a göre, toplumun kökeninde çikar ögesi vardir. O, bir toplumun insanlarinin birbirlerine gelisigüzel yaklasmadigini söyler. Insanlar, ancak bir çikar durumu ortaya çikinca, bir toplum halinde bir araya gelirler. Toplum, Saint-Simon’a göre, çikar ögesinin bir sonucu olarak uzlasmayla kurulur. Bir toplumun kurulabilmesi, çikarin sonucu olan bir toplumsal bagin var olmasina ve dolayisiyla kollektif bir vicdanin olusmasina baglidir.
Saint-Simon’a göre, insanlar kendileri ne özgü orijinal varliklar olmanin yaninda, dogada hüküm süren determinizme tabi olan varliklardir. Fizik ve kimya alanindaki agirlik merkezi yasasi gibi, toplumlari yöneten bir ilerleme yasasi vardir. Sosyoloji biliminin görevi, bu yasanin varligini gösterip, insanlara bu yasaya itaat etmeyi ögretmektir. Zira, Saint-Simon’a göre, bu yasayi insanlar koymus degildir. Biz, bu ilerleme yasasini, siyasi, ahlâki, ekonomik, vb, olaylar içinde görürüz. Sosyolojinin tarihsel yöntemi benimseyen bir gözlem bilimi olmasinin nedeni budur. O, bu ilerleme yasasini düzenli bir yöntemle açiklayarak, Avrupa Uygarliginin toplumsal ve siyasi evriminin genel yasalarini elde etmeye çalismistir.
Insanin toplumsal tarihinin kendilerine ayri düsünce tarzlarinin karsilik geldigi üç ayri asamadan, yani sirasiyla çoktanricilik/ kölelik, teizm/feodalizm ve pozitivizm/endüstriyalizm evrelerinden geçtigini öne süren Saint-Simona göre, toplumsal degisme ve düzenin yasalari, pozitivizmin marifetiyle, bulunabilir. Toplumun, ona göre, baslica görevi, yasamak için gerekli nesneleri çogaltan üretimi gelistirmektir; çünkü mutluluk ancak bu sekilde saglanir. Yeni düzende toplumu anlar, yani endüstri alaninda çalisanlar yönetecektir. Endüstri alaninda çalisanlarla, o zanaatlarla ugrasanlari, çiftçileri, fabrikatörleri, yatirima açtiklari kredilerle üretime katilan bankerleri, türlü üretim dallarindaki uzmanlari anlatmak ister. Toplumu endüstri alaninda çalisanlarin yönetmesi. yoksullari yoksulluklarindan kurtaracaktir; ona göre, bilimle, akla uygun olarak düzenlenecek üretim, bütün çalisanlari her bakimdan yükseltecektir. Herkes çalistigi, görevini yerine getirdigi ölçüde, üretimden payina düseni alacaktir. Üretimi yönetenler, Saint-Simon’a göre, halki keyiflerine göre degil, fakat üretimi gelistirmenin gereklerine göre yöneteceklerdir. Bu yöneticilerin görevlerini kötüye kullanmalarina, halki aldatmalarina, halka ödevlerini anlatacak yeni bir din ile toplumu aydinlatacak bilginler engel olacaktir.
Su halde, ekonomik ve siyasi yönetimin basinda banka, fabrika, maliye uzmanlarinin bulunmasina karsilik, inanç ve egitim gibi islerin basinda da bilim, sanat uzmanlari bulunacaktir. Yeni din, kardeslik ve sevgiye dayanan bir inanç olmali ve her türlü hurafeden arindirilmalidir. Baska bir deyisle, modern toplumun yön ve düzeninin, üretici olmayan bürokratlar tarafindan degil de, bilim adamlari ve sanayiciler tarafindan belirlendigini öne süren Saint-Simon’a göre, modern toplumdaki kriz de, pozitivizme dayanan yeni bir din ile çözülebilir.
O, bilim konusunda, tüm bilimlerin simdiye dek bilimsel olmayan yöntem ve adimlarla ise baslamis oldugunu söyler. Bundan baska, her bilim birtakim dini tasarimlar, metafizikle ilgili sanilarla yüklüdür. Baslangiçta, teolojik bir temeli olan ve metafizik kavramlarla gelistirilen, gerçek olmayan bir bilimin yerine, Saint-Simon’un çaginda gerçek bilim, pozitif bilim geçmistir. Ona göre, ilerlemeyi saglayan etken de bilimin, baslangiçta onun içine karismis olan bu ögelerden temizlenmesidir. Saint-Simon, artik pozitif bilim çaginin baslamis oldugunu söyler
AUGUSTE COMTE


Comte, Auguste 1798-1857 yillari arasinda yasamis olan, pozitivizmin kurucusu Fransiz filozofu. Temel eserleri: Course de Philosophie Positive (Pozitif Felsefe Dersleri), Systeme de politique positive (Pozitif Politik sistem).
Kartezyen veya Aydinlanma geleneginin en önemli temsilcilerinden olan Comte'un temel amaci, toplumun reformdan geçirilmesi, toplumun yeni bastan düzenlenmesi olmustur. Bu amaç, ona göre, toplumu yöneten yasalarin bilgisini, toplumu konu edinen bir bilimi gerektirir. Bu bilim için ise, yeni bir bakis açisina, yeni bir felsefe anlayisina gerek duyulur. Bu nedenle, Comte arzuladigi toplumsal reform ve düzenlemeyi bilimsel temelleri olan bir felsefe, pozitif felsefe ya da pozitivizm üzerine insa edilmis olan bir toplum bilimi gelistirerek gerçeklestirebilecegini düsünmüstür. O, pozitivizmi yalnizca yeni bir felsefe anlayisi, bir düsünce tarzi olarak degil, fakat toplum problemi için temelli bir çözüm olarak öne sürmüstür.
Comte'a göre, inançlarin herkesçe ortak olarak benimsenmedigi, düsüncelerdeki anarsinin toplumda anarsiye yol açtigi bir çagda kurtulusu saglayacak tek çözüm pozitivizmdir. O, tarihin akisini tersine çevirmenin ve toplumsal birlik ve düzeni, Fransiz Devriminden önceki dini ve manevi degerlerle saglamanin imkansiz oldugunu savunmustur. Esitlik, insan haklari ve halkin egemenligi gibi kavramlarin ise metafizikle ilgili içi bos soyutlamalar ve dogmalar oldugunu söyleyerek, demokrasinin yöntemlerini savunanlara da karsi çikan ve pozitivizmi, bu çerçeve içinde genel bir zihin hali, bir arastirma ruhu olarak tanimlayan pozitivist Auguste Comte'un söz konusu felsefe anlayisi, insan için olumlu ve yapici olanin yalnizca olgulari gözlemleyerek tasvir etmek oldugunu öne sürer. Onun pozitivizminin en önemli özelligi, doganin yüce ve mutlak bir amaci oldugu fikrini reddetmesinden meydana gelir. Comte'un pozitivizmi, ikinci olarak varliklarin özünü ya da varliklarin gizli, içsel nedenlerini bulma çabasindan vazgeçer. Bu felsefe yalnizca olgulari arastirmak, varliklar arasindaki sabit iliskileri gözlemlemek gerektigini öne sürer.
Comte'a göre, bilimin tek amaci olgular arasinda varolan sabit iliskileri belirlemek, doga yasalarini bulmaktir. Bu amaç, yalnizca gözlem ve deney yoluyla gerçeklestirilebilir. Baska bir deyisle, bilim deneysel yöntemi kullanir ve bu sekilde, yani deneysel yöntemle kazanilan bilgi, pozitif bilgidir. Comte, insanlarin zihniyetlerinin degistirilmesinde, toplumun yeni bastan düzenlenmesinde, söz konusu pozitif bilginin kullanilmasi gerektigini belirtir. Pozitif bilgi tarihsel bir evrimin sonucu olan bir bilgidir ve insan zihninin tarihsel olarak ulastigi en yüksek düzeyi gösterir.
Sosyolojinin bir anlamda kurucusu olarak görülen Comte, toplumsal yapinin, bir ilerleme ortaminda varliklarini sürdüren nitelikleri ve organlari ile kendi basina var oldugunu söyler. Toplumun statik yönüyle dinamik yönünü birbirinden ayiran Comte'a göre, toplumun statik yönü mülkiyet, dil, din gibi toplumun belirli duragan yönlerinden olusur. Toplumun statik yönü, insanin dogal yapisina baglidir. O, toplumun dinamik yönünü, toplumun ilerleme gücü olarak tanimlamistir.
Ilerleme ise, düsüncedeki ilerlemedir, statik yapidan en yüksek ölçüde nasil yararlanmamiz gerektigi konusundaki kavrayisimizi gelistirmekle ilgili bir husustur. Yoksa, ilerleme toplumun statik yönünü olusturan ögelerin degisimiyle ilgili bir konu degildir. Örnegin, aile kurumu, insanlar metafizik evreden pozitif evreye geçerken degisiklige ugramaz. Fakat pozitivizmin dinamik etkisi, kadinlara yeni bir statü kazandirmaktan olusur. Ayni sekilde, yeni düzende mülkiyetten, tek bir insanin çikarini degil, fakat baskalarinin çikarini da hesaba katacak bir biçimde yararlanilacaktir.
Öte yandan, bütün sistemin anahtari dindir; bununla birlikte, Comte'un yeni dini, insanliga inanmaktan olusacaktir. Buradan da anlasilacagi üzere, o bir tür insanlik dini kurtarmaya çalismistir. Onun bu yeni dini, ayin ve törenlerine kadar, Hiristiyanligin bütün inançlarina baglidir, fakat o Tanri'nin yerine insanligi, ermislerin yerine bilginleri geçirir. Bu insanlik dini, devletin yönetim sekline de yansiyacaktir. Artik, Comte'a göre, tek insan diye bir sey olmayacaktir. Tek insan kendi kisisel çikarini degil de, toplumun çikarini düsünecek, onu kendi çikarina üstün tutacak sekilde yetistirilecektir. Bu toplumda benciligin yerini, özgecilik alacaktir.
KARL MARX
Karl Marx bir Alman filozofudur.Günümüzde insanligi en çok etkileyen filozoflardan biridir.Düsüncelerinden dolayi ülkesinden ayrilmak zorunda kalmis , belli bir süre Belçika ve Fransa'da yasamis ve oralardanda sürülerek Ingiltere'nin Londra kentine yerlesmek zorunda kalmistir , oradada ölmüstür.En önemli eseri '' Daskapital ( Kapital Sermaye )'' dir.
Marx'a göre gerçek var olan maddedir , evren sürekli bir degisim içinde olan maddeden baska bir sey degildir .
Ancak , degisim evrimsel degil devrimseldir. Madde , siçramalar ve niteliksel dönüsümler biçiminde degistigi için baslangica geri götürülemez.Var olan sey , maddenin degismis bir görüntüsüdür.Madde , degisik fiziksel ve kimyasal süreci baslatmistir .( cansiz doga ). O da siçrama ve niteliksel degismelerle biyokimyasal ( canli ) düzeye ulasmistir. Canli degiserek tekrar degiserek bilinç kazanmis ,böylece zihinsel süreç baslamistir ( insan ) .
Tarihi ve toplumu yaratan insandir .Tarih , insanin dogayla verdigi mücadelenin bir öyküsüdür. Tarih ve düsünce üretim iliskilerinin bir sonucudur.Insan etkin bir varliktir.Hem kendini hemde dogayi degistirerek ona biçim kazandirir.
Marx herseyin temelinde maddeyi görür. Ancak madde diyaletik bir degisim süreciyle diger varliklara dönüsür.Hiç bir sey duragan degildirHersey degisir , olusur ve birbaska seye dönüsmek üzere yok olur. Insan etkin bir varliktir.dogayi ve kendini degistirme gücüne sahiptir.Doganin edilgen ( pasif ) bir üyesi degildir.
Marx diyalektik yöntemi gelistirirken Hegel'den etkilenmistir. Hegel ,idealist bir filozoftur. O , aklin ( idenin ) , kendine yabancilasarak ,kendini yadsiyarak doga haline geldigini , sonrada insan bilincinde kendine döndügünü söylüyordu. Hegelde , diyalektik aklin bir degisim sürecidir. Oysa Marx , '' basinin üzerinde duran '' diyalektigi ayaklarinin üzerine oturtugunu söyleyerek diyalektik degisim sürecini madde ile baslatir. Yani diyalektik ,Marx 'ta maddesel temele oturur.Marx'a göre diyalektik hem doganin hemde düsüncenin gelisim yasasidir.
Diyalektik maddecilik bes ilkeye dayanir .
BÜTÜNSELLIK :Var olanlarin hepsi birbiriyle ilintilidir.Herhangi bir nesne tek basina digerlerinden soyutlanamaz.
DEGISME :Var olan hersey bir durumdan baska bir duruma dönüserek degisir.
NICEL DEGISMELERIN NITEL DEGISMELERE DÖNÜSMELERI :Nicelik degisimleri belli ve yogunluga ulastiktan sonra bir nitelik degisimi gösterir ( Suyun 100 °C 'ye kadar kaynatilinca sivi halden buhar haline dönüsmesi gibi.)
ÇELISME :Degisim , karsitlarin çatismasidir.Her varlik ziddini kendi içinde tasir.Varlik kendisi ile çelisir.Çelisme olmasaydi gelisme olmazdi.Tez kendi antiteziyle çatisarak sentezde yeni bir varliga dönüsür.Yeni varlik , öncekinden daha yüksek bir düzeyde ve gelismis olarak ortaya çikar. Diyaletige göre degisme sürekli olarak basladigi noktaya dönme biçiminde degilde helezonik ( sarmal ) bir sekilde geliserek yükselmekte ve ilerlemektedir.
ASMA : Asma , varligin çelisme ve olumsuzlanmalardan geçerek ilerleyisidir.
Toplumlarin en ilkel biçimlerinde mülkiyet ortaktir. Ortaklasa mülkiyet genellikle özel mülkiyete dogru gelismis ve kapitalizmi dogurmustur.Kapitalizm, kendi çeliskilerini içinde toplayarak karsitini yani SOSYALIZM'i ortaya çikarmistir.
Marx , insan varligini açiklarken de felsefenin temeline ''yabancilasma'' kavramini koyar. Insan, ürünleri ortaya koyarken birçok zenginlikler yaratir.Bu zenginlikler onun karsisina para olarak dikilir.. Onu egemenligine alir. O, paranin oyuncagi haline gelir. Insanin yarattigi nesneler , kendi basina büyük bir dünya kurarak onu yönetmeye kalkarlar. Iste insanin, bu durumun bilincine varmasi , yabancilasmasidir.Marx materyalizmi diyalektik materlalizmdir Bu özelligiyle mekanik maddecilikten ayrilir ve onu reddeder.Mekanikçilere göre, hersey maddeden meydana gelmistir.Madde, dogada hep vardir. Degisim maddenin hareketi ve yer degistirmesidir. Tüm varliklar, maddenin mekaniksel yer degismesiyle olusur ; doganin bir parçasidir. Insanda doganin edilgen bir ürünüdür.
19. Yüzyil boyunca, en azindan Kita Avrupasi’ndaki en etkileyici düsünür Karl Marx’ti. Marx, kapitalizm teorisinde insan toplumlarinin gelismelerinin tunç yasalarini kesfettigini ileri sürdü. Marx’in teorisine göre, tarihi safhalarin birbiri pesisira akisi sürecinde, kapitalizmin yeri, kaçinilmaz olarak, önce sosyalizm ve daha sonra tam-tesekküllü komünizm ve sinifsiz toplum tarafindan alinacakti. Marx’la sosyalizm “bilimsel”-sonun pesinen bilindigi ve sürecin akisini degistirme tesebbüslerinin basarisizliga mahkûm oldugunu öngören bir fikirler yapisi- oldu.
Bütün sosyalist partiler Marx’in fikirlerinin etkisi altina girdi. Bugün dahi, Marksizm sol kanattaki pekçok kimsenin düsünce yapisinda önemli roller oynar. Baska bir degisle Marx ölmemistir. Marx ve izleyicileri insanlik tarihi teorileriyle öylesine mesguldüler ki, kendi konumlarinin sosyalizmin etik bir sistem olma iddiasiyla bagdasmazligini kavramadilar. Eger tarih kaçinilmaz olarak sinifsiz topluma dogru akis halindeyse, olaylarin gidisini degistirmek veya hizlandirmak yolundaki bütün tesebbüsler anlamsiz-faydasiz olacaktir. Marx’in teorisindeki kimi belirsizlik ve muglaklilara ragmen, sosyalist filozoflar arasinda tartisilan tek konu bir devrimin mi yoksa genel oy hakki tarafindan hizlandirilmis bariscil gelismenin mi tarihin sonuna ulasmak için gerekli ve yeterli olduguydu. Bu mevzu etrafindaki tartisma, Avrupa kitasindaki sol siyasî hareketlerin bir tarafta komünist ve devrim taraftari bir kanada ve diger tarafta toplumun mesru amacina demokratik yollarla ulasmanin lehinde olan sosyal demokrat gruba bölünmesinin sebeplerinden birisidir.
Bunlara karsin görüsleriyle insanlik tarihinin degismesinde etkili olan en önemli düsünürlerden biridir.
SOREN KIERKEGAARD
Kierkegaard’a göre felsefe Aristoteles’ten bu yana hep özlerle, idealarla, her türden mantiksal kurgularla ilgilenmistir. Bu yüzden bireyin gerçek yasami gözden kaçmistir.
Kierkegaard, ilk elestirilerini bu tutuma ve bu tutumun büyük temsilcisi Hegel’e karsi yapar; ona göre soyut düsüncelere dalmak ile ya da doga bilimlerinde yapildigi gibi ölçüp biçmekle bireyin varolusu anlasilamaz. Varolus, “somut, öznel ve uyanik insanin yasamidir.”
Varolus terimini modern anlamda kullanan ilk filozoftur Kierkegaard. Varolus derken ne anliyor? Ilkin soyut düsünmeye karsi somut düsünüse yönelir o. Soyut düsünme de varolusla ilgili kaygilariyla birlikte tek kisi unutulmustur. Ikinci olarak nesnel düsünceye karsi çikar. Nesnel düsünce de kisisel tutkunun, sevgi ve nefretin, ilginin kisaca her içten olan seyin öldügüne inanir. Nesnel düsünme karsisina, öznel düsünmeyi koyar. Öznel düsünen, kendi geçek varolusunun iç yönünü ortaya koyarak felsefe yapar en çok karsi çiktigi filozofta yukarida belirttigimiz gibi “soyut düsünür” Hegel’dir. Hegel’de öznel varolusu içinde tek kisinin ortadan kalkmasina dahinin bile düsüncenin sürükledigi bos bir yaprak gibi olmasina karsilik, bu yeni felsefesi ile Kierkegaard tek kisiyi, kendi, asil varolusunu en uyanik bilinci içinde toplamak ister.
Bu felsefe dogrudan dogruya su çagriyi duyurmak ister: “yasamini bosuna harcama, günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol!”
Kendisi “bütün yasamini, doymuslugu içinde uyuklayan insanlari nasil uyandirabilecegini düsünmekle geçirdigini” söyler. Belki insanlari biri ciliz biri kanatli –esit olmayan- iki atin çektigi bir arabaya oturup yürü diye bagirsa! Belki o zaman uyanacaktir. Kanatli at sonsuzluk, ciliz at zaman, arabaci da içimizden her biri. Zaman içinde sonsuzlugun kendisine parildadigi kimse, kendi varolusunda uyanmis olan kimsedir. En iyi uyandirma araci da kaygili korku ya da iç-daralmasidir.
Her insanin içinde bu korku yerlesiktir. Ona göre dünya da yapa yalniz kalabilecegi, tanri tarafindan unutulmus olabilecegi, milyonlarca, milyonlarca is güç arasinda gözden kaçmis olabilecegi korkusu. Ama korku, bu iç daralmasi korkak ruhlar için degildir. Ancak korkuyu ta yüreginde bütün uyanikligi ile tutan ve bundan kaçmayan kimse, bu korkuyla varolusunun uyanikligini sürdürebilir. Böylece varolus sorusuna Kierkegaard’in verdigi yanit: varolus, somut, öznel ve uyanik insanin yasamidir. Varolus, uyanik insanin yasamini en açik sorumlulugu içinde sürdürdügü bir bölümüdür, bir parçasidir. Ancak varolus, üzerinde düsünmeye elverisli degildir, onu düsündügümüz anda onu ortadan kaldirmis oluruz. “kendisini düsündürmeyen bir sey vardi” diyebiliriz ancak, o da su: varolmus olan. Kavranamayan, olaganüstü bir sey ona ancak sezerek ve inanarak yakinlasabiliriz. Varolus öyle ise irrasyonel yani us disidir. Onu kavramlarimizla kavramaya çalisir çalisilmaz kaçip gider elimizden. Öyle ise varolus, paradoksal birseydir. Ancak düsünmeden önce veya sonra, ancak tutkular ve eylemlerle bir an için onu yakalayabiliriz, bir anlik, birden bire olan bir parlama içinde onu görebiliriz. Büyük ruh hareketlerinde ve tutkulu eylemlerde mantiksal düsünme çözülür, kaybolur. Düsünmek ve varolus-olmak birlesemez.
NIETZSCHE
Nietzsche(1844-25.8.1900) yasami bakimindan 19. Yüzyila, felsefesi ve yol açtigi etkiler bakimindan ise hem 20. yüzyila hem de gelecege aittir. ‘Gelecek’ kavrami ve ‘insanin gelecegi’ sorunu, onun üzerinde en çok durdugu sorunlarin basinda gelir. Nietzsche, çok yönlü bir insandir: filolog, yazar, filozoftur. Ama ayni zamanda sairdir. Hemen hemen bütün eserlerinde düsünsel yön ile edebi/sanatsal yönlerin iç içe geçmis oldugunu saptayabiliriz. Nietzsche’de felsefi ve estetik ögeler sürekli birlikte, birbirini gerektiren bir biçimde bulunur. Yani felsefe ile siir arasindaki iliski, onun insan anlayisiyla bagintilidir. Nietzsche insani, yasama eylemleri içinde gerçeklesecek, ortaya çikacak bir yetkin varlik (bütünlük) olarak düsündügü için, bu bütünlügün gerek olusmasinda gerekse kavranilmasinda hem akilsal (felsefi) hem de coskusal (estetik) boyutlar ayrilmaz biçimde birbirine baglidir.
Insan ve kültürle ilgili problemler baslica ilgi konusunu olusturdugu için, onu bir kültür filozofu olarak görebiliriz. Bir kültür filozofu olarak Nietzsche, tüm yasami boyunca, bir insan ve kültür felsefesi olusturmustur. (Bu felsefe ugrasinda özellikle nihilizm problemiyle bir hesaplasma ve yine bununla bagintili olarak üstinsan kavrami ve düsüncesinin islenmesi söz konusudur.) Onun felsefesi ayni zamanda bir kültür elestirisi olma özelligini tasimistir. Nietzsche'nin Avrupa kültürünün en güçlü elestiricilerinden biri sayilmasi da, hakli nedenlere dayanmaktadir. Çünkü onun kadar kendisiyle, toplumuyla, tarihiyle ve kültürüyle cesur bir sekilde hesaplasmayi deneyen kimse pek olmamistir. Avrupa kültürü ve felsefesinin karsimiza çikan en önemli sorunlarindan biri ve belki de baslicasi olan nihilizmden kurtulmak için, aslinda ona neden olan seylere sarilma egiliminin agir basmasi da, insanlarin, gerçek anlamda nihilizmle hesaplasmayi göze alamadiklarinin göstergesidir.
Nietzsche’nin adiyla birlikte çogu insanin aklina ilk gelen baslica bazi kavram ve deyimler mevcuttur: “iyinin ve kötünün ötesi”, “degerlerin yeniden degerlendirilmesi”, “tanrinin ölümü”, “üstinsan”, “güç istemi” vb. Gerçekten de bu ve benzeri kavramlar/sözcükler Nietzsche’nin tüm yapitlarinda sikça yer alirlar. Ancak insanlarin belleginde iz biraktigi anlasilan bu kavramlarin her zaman dogru biçimde ya da filozofun öngördügü biçimde anlasilmis oldugunu söylemek de mümkün görünmemektedir. Yani Nietzsche’nin yanlis anlasilmasi da söz konusudur. Özellikle “üstinsan” anlayisinin çarpitilmasi, fasist bir ideolojiye malzeme yapilmasi söz konusudur. Üstinsanin ortaya çikmasini bekleyen Nietzsche, nasyonal sosyalizmin yol açtigi soykirimdan degilse de, felsefi yanilgilarindan bir ölçüde sorumlu tutulabilir.
Nietzsche’nin Felsefe Anlayisi
Bazi filozoflar nüfuzlarini korumak amaciyla bilimin arkasina saklanirlar. Nietzsche ise, felsefenin bilim yapilmasina karsidir. Ona göre, asil felsefe problemi: hala filozoflar var mi? olabilir mi? sorusudur. Çünkü filozof bir birey olarak, bir yaratici olarak varolabilir. Nietzsche’ye göre, filozoflarin tarih duygusundan yoksun olmalari, bu ezeli hatalari, onlari öncesiz-sonrasiz olgulari ve mutlak hakikatleri aramaya yöneltmektedir. Felsefenin gerçek karakterini Nietzsche söyle tanimlar: felsefe ancak kendine özgü bir tasarima göre dünyayi yaratabilir. Felsefenin gerçek karakterinin anlasilmasi sonucunda, öncesiz-sonrasiz degerler veya hakikatlere olan inancin yikilmasi da söz konusudur. Buna bagli olarak kavramlar ve tin alanina ait olan hersey, olus içinde görülmeye baslanir. Bu konuda Nietzsche sunlari söyler: "sözde sorunlar üstüne düsünmedim, -harcamadim kendimi. (..) “Tanri" “ruhun ölmezligi”, “kurtulus”, “öte dünya”, daha çocukken bile ne dikkatimi, ne de vaktimi verdigim kavramlar hepsi, -belki de bunlar için yeterince çocuksu olmadim hiç.”
Nietzsche’nin yasama tarzi ile düsünme ve felsefe yapma tarzi birbirine baglidir. O, filozofun felsefesine göre, yani ona uygun biçimde yasamasini savunur. Bu nedenle, ifade ettigi felsefe yapma tarzi açisindan da “çagina aykiri” bir filozof konumundadir: “Baski yapilan, zorlanan ve distan tek biçimliligi olan bir dünyada, felsefe, tek basina, yalniz dolasanin bilgince bir monologu, tek tek kisilerin avda rasgele ele geçirdikleri av hayvanlari, akademik yaslilarla gençler arasinda geçen kapali kapilar ardindaki oda gizleri ya da zararsiz gevezelikler olarak kalir. Kimse felsefe yasasini kendinde gerçeklestirmeye cesaret edemiyor, onu yasaminda uygulamayi göze alamiyor, kimse filozofça yasamiyor, antik insani, bir kez Stoa’ya baglilik sözü verdikten sonra, nerede olursa olsun, neyle ugrasirsa ugrassin, onu bir Stoa’li olarak davranmaya zorlayan o yalin erkek bagliligi ile yasamiyor. Bütün modern felsefe yapmalar, politika ve polisçe islerle sinirli yönetimler, kiliseler, akademiler, insanlarin töreleri ve korkakliklari araciligiyla bilgince bir görünüse bürünmüslerdir: bu felsefe boyuna iç çekisle “olsaydi” fisiltisinda ya da “bir zamanlar” bilgisinde kalir. (...) Gerçekten filozofça düsünülüyor, yaziliyor, yayimlaniyor, konusuluyor, ögretiliyor –bu kadariyla az çok her seye izin verilmistir, ancak eylemde, davranislarda, adina yasama denilen seyde durum degisir: orada her zaman ancak tek bir seye izin verilmistir ve tüm baska seyler de yalnizca olanaksizdir: tarih egitimi, kültürü bunu böyle istiyor. Iste o zaman insan, “acaba bunlar da insan midirlar, yoksa belki de yalnizca düsünme, yazma ve konusma makineleri midirler?” diye kendi kendine soruyor.”
Nietzsche, daha çok “aforizmalar” tarzinda yazan bir filozoftur. Onun için sistemcilik ve “izmler” dar görüslülük anlamina gelir. Ona göre, yarinin filozoflari denemelerin adami olanlardir. Çünkü her felsefi düsünme yeni bir deneme demektir. Nietzsche’yle birlikte yeni bir felsefecinin ve felsefe yapma biçiminin ortaya çiktigini söyleyebiliriz.
Nietzsche’nin geçmis felsefenin tarihçisi olarak tavri ile filozof olarak yarattigi felsefedeki tavri örtüsür. Her iki açidan da göz önünde tuttugu, “üstinsan” kavramidir. Bu da onun insani, felsefesinin arka planindan öte, temelinde yer alan bir varlik olarak gördügünü ifade eder. Kendini “ilk trajik filozof” olarak görmekle birlikte, felsefenin geçmisinde kendilerinden esinledigi kisileri/kisilikleri de anar: “Bir tek Herakleitos üzerinde kuskum var; zaten onun yakininda kendimi her yerden daha sicak, daha rahat duymusumdur hep. Yok olusun, yok edisin olumlanmasi ki, Dionysosça bir felsefenin can alici noktasidir, -karsitliklara, savasa ve “varlik” kavramini kökünden yadsiyarak –olusa evet deyis.”
Iyinin ve Kötünün Ötesi ya da Degerlerin Yeniden Degerlendirilmesi
Nietzsche, tüm insanligi yasadigi bir yanilgidan uyandirmak, o güne kadar deger olarak taninan/bilinen seylerin hiç de öyle olmadigiri göstermek ister. Geri kalan insanlikla onun arasindaki siniri çizen, ona ayri bir yer veren sey, “Hiristiyan ahlakini bulmus” olmasidir: “Hayatin en basta gelen içgüdülerini küçümsemeyi ögretmeleri; bedeni haklamak için bir “ruh” , bir “tin” uydurmalari; hayatin temel kosulunu, cinselligi ayip bir sey olarak duymayi ögretmeleri; (...) Surasi kesin ki, ona (insanliga) yalniz decadence degerleri en yüksek degerler olarak ögretildi. (...) Bu ölçüde yanilmak, hem de kisi olarak, ulus olarak degil, insanlik olarak. Simdiye dek ögretilen biricik ahlak, derinden derine yadsir hayati.” Bu nedenle, ahlakin kendisini decadence/çöküs belirtisi olarak almak, çok önemli ve benzersiz bir yeniliktir. Nietzsche, ilk kez kendisinin bu gerçek karsitligi gördügünü söyler: “Bir yanda, hayata karsi alttan alta öç güden o yozlasmis içgüdü (örnekleri Hiristiyanlik, Schopenhauer felsefesi, bir anlamda daha o zamandan Platon felsefesi, idealizmin bütünü); öbür yanda doluluktan, dolup tasmaktan dogmus en yüksek bir olumlama ilkesi, sinirlama bilmeyen bir evet deyis, acinin kendisine, varligin sorunsal ve yabanci nesi varsa hepsine.”
Felsefe tarihine baktigimizda, Antik Yunanda degerler probleminin, bir erdem ve ahlak problemi olarak anlasildigini saptayabiliriz. Nietzsche de, Sokrates’ten beri Avrupa tarihinde ortak belirtinin, diger bütün degerleri ahlaki degerlerin boyunduruguna sokma denemesi oldugunu söyler. Ona göre Sokrates’in düsüncelerinde temelini bulan Bati dünyasinin bu ahlak görüsü, insan hayatina ve insan dogasina aykiri bir degerler görüsü durumundadir. Bu nedenle Nietzsche, degerler ve degerlendirme problemini, ahlakin bir problemi olarak degil, insanin bütün etkinlikleriyle ilgili bir problem olarak görür ve bu bakimdan da bizzat ahlakin kendisini “problematik” olarak anlar. Baska bir deyisle degerlendirme sorunu, ahlakin bir sorunu degil, antropolojinin bir sorunu olarak anlasilmalidir.
Insani kurtarmaya çalisan Nietzsche, onu anlam ve degerlerin yaraticisi olarak görür. Ama bu bir hümanizm degildir. Çünkü hümanizm, soyut ve genel bir insan sevgisinin ifadesi oldugu için, Nietzsche’nin felsefi temelleriyle/ilkeleriyle uygun düsen bir sey degildir. Burada sunu özellikle belirtmek gerekir ki, Nietzsche’nin asil basarisi ve özgünlügü, yüzyillar boyunca, insan-üstü güçlerde/ilkelerde aranan hayatin ve dünyanin anlamini, insanin kendi anlam verme gücünde bulunabilecegini göstermis olmasidir.
Nietzsche’nin yeniden degerlendirmek istedigi bir sey de, çaginin “modern toplum”u, baska bir deyisle çaginin kültür anlayisidir. Insanlarin seviyesinin yükselmesi: bu, onun insanlara koydugu “erek”tir. Çünkü insan topluluklari degil, insan söz konusu oldugunda, kültür, insanin ve en basta onu ayakta tutan yaratici kisilerin seviyesi anlamina gelir. Bu nedenle, Nietzsche’nin insan anlayisina ve “üstinsan” kavramina deginmek yerinde olur. Çünkü degerleri yeniden degerlendiren, eski degerlerin yerine yenilerini ortaya koyacak olan, yaratici insanlardan baskasi degildir.
Nietzsche’nin Insan Anlayisi ve Üstinsan Kavrami
Onun insan anlayisinin simgesi durumundaki “Üstinsan”(Zerdüst) kavrami birçok tartismanin merkezinde yer almistir. Çünkü Nietzsche yalnizca kendinden önceki insan anlayislarini elestirip asmaktan çok, “insani insan olarak asmak” istemini ifade eder: “Nasil katlanirdim insan olmaya, ayni zamanda ozan, bilici, rastlantinin kurtaricisi olmasaydi insan?(...) Zerdüst baska bir yerde de, olabildigince kati yüreklilikle, kendisi için “insan” ne olabilir, bunu anlatiyor, -bir sevgi, hele acima konusu degil hiç, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmistir. Zerdüst: Onun gözünde insan biçimlenmemis özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir tastir.”
Nietzsche’nin ortaya koydugu felsefi perspektifte, insana, gerçekligi degerlendirmesi açisindan bakilmaktadir. Yani insanin dogayla iliskilerinde degil, insanlararasi iliskilerinde kavranilmasi söz konusudur. Nietzsche’ye göre insanlar, gerçekligi görebilme ya da görememeleri ve bundan ötürü de gerçekligi baska tarzlarda degerlendirmeleri bakimindan üç tipe ayrilmaktadirlar: sürü insani, özgür insan ve trajik insan ya da üstinsan. Nietzsche’nin sürü, kalabalik, yigin, halk, bilge olmayan, iyi insan, zayif insan ve buna benzer adlar verdigi insan tipi, geçerlikte olan ahlak içinde yasamini devam ettiren insandir. Bu insan tipi, kendi gözleriyle görmedigi gerçekligi söz konusu ahlakin deger yargilarina göre degerlendirir ve ayni zamanda kendini ve kendine benzeyenleri ayakta tutan bir degerlendirme tarzini, çevresinin ve çaginin ahlaki haline getirir. Sürü insani ahlakli insandir. Nietzsche, sürüden “yigin”i degil, aralarinda belli bir ahlakla bagli, o sürünün bir zamanlar ayakta durmasini saglamis bir ahlakla bagli insan birliklerini anlamaktadir. Bunlar arasinda aile birlikleri, cemaatler,devletler, uluslar, kiliseler, partiler ve her türlü gruplasmalar sayilabilir. Bir sürüyü o sürü yapan, onun ahlakindan baska bir sey degildir. Özgür insan ise, ahlakdisi insandir. Içinde yetistigi ve yasadigi sürüden kopmus, kendi yolunu arayan, insanla ilgili seyleri, insanin herseyini kendi gözleriyle görmek isteyen insandir. Ama özgür olma yolunda her kisi, birkaç dönem geçirmek, birkaç basamak inip çikmak zorundadir. Geçerlikte olan ahlakin disina çikaran ilk adim, “büyük kopma”dir. Ahlaki degerlerin ve deger yargilarinin havada kaldiginin farkina varan kisi, “büyük kopma”nin sinirina gelmis demektir. Iste bu noktada insanin karsisina nihilizm sorunu çikmaktadir. Bu temel problem karsisinda ancak “etkin” (aktif) olan kisi, terkettigi degerlerin yerine yeni degerler yaratma/ortaya koyma imkani bulabilir.
Üstinsan yeni basarilar, “yeni degerler” ortaya koyan insandir. Yaratici insan bu yeni basarilariyla, bir yandan ‘geçmisi kurtarir’; ama diger yandan da gelecege, insanin gelecegine yön verir: onun asil islevi budur. Bu konuda Nietzsche sunlari söyler: “Ödevim, insanligin en yüksek anlamda kendine dönecegi, geriye bakacagi, ileriye bakacagi, rastlantinin, rahiplerin boyundurugundan kurtulup, niçin, neden sorularini ilk kez toptan ortaya koyacagi o ani, o büyük ögleyi hazirlamak olan ödevim, su kaninin zorunlu sonucudur: Insanlik dogru yolu bulmamistir kendi basina; yönetilisi hiç de tanrisal degildir; tersine, o yadsiyan, bozucu içgüdüler, decadence içgüdüsü onu bastan çikarmis, hem de en kutsal degerleri arasinda hüküm sürmüstür. Ahlaki degerlerin kaynagi sorusu bu yüzden benim için en basta gelen sorulardan biridir; insanligin gelecegi bunun cevabina baglidir çünkü.”
Yaratici insan yaptigi degerlendirmelerle ölçü veren, “yasalar koyan”, “buyuran” insandir: onun isi budur, yalnizca degerleri saptamak degil. Ama bunu yaparken, ‘bu böyle olmalidir’ derken, bunun tehlikelerini de hisseder. Yaratici insanlar insanlik için ortaya koyduklari amaçlari ve degerleri, önce kendilerinde denerler: kendileri, yapip ettikleri ve eserleri bunun göstergesidir. Bu açidan Nietzsche’nin “Zerdüst” tipi ile yapmak istedigi sey, insani ayakta tutan ve ona degerini kazandiran, gelecege yön veren, hedef koyan üstinsanlarin ortaya çikisini rastlantinin elinden alip, insanlara “hedef olarak koymak”, yeryüzü kültürünün hedefi yapmaktir.
Filozoflarin kendilerini iyi ve kötünün ötesindeki bir yere koymalarini, ahlaki yargi yanilgisinin üstünde olmalarini isteyen Nietzsche, “bugünkü insanla yetinebilir miyiz” diye sorar. Zerdüst adli eseri bir bakima, bu ve buna bagli baska sorularin yanitlarinin ortaya konulusudur. Ancak onu harekete geçiren insanliga yeni bir yol göstermek, degerleri yeniden degerlendirmek istegi olmakla birlikte, yine de düsüncelerinin ve girisimlerinin “insanlik disi” olarak anlasilabilecegini de öngörür: “Simdiye dek kutsal, iyi, dokunulmaz, tanrisal bilinen her seyle bir çocuk gibi, yani bilmeksizin oyun oynayan, agzina dek güç ve bereket dolu düsüncenin ülküsü; uluslarin hakli olarak deger bildigi en yüce seyleri olsa olsa bir tehlike, çökme, alçalma ya da en azindan bir körlük, arada sirada kendini unutma sayan birinin ülküsü; insanca, üstinsanca bir iyiligin, iyilikseverligin ülküsü, ki çogu zaman insanlik disi gözükecektir.” Çünkü Nietzsche’ye göre, insanin “her an asilmakta” oldugunun bir simgesi ve kisilesmesi olan Zerdüst’te, “üstinsan kavrami en büyük gerçek olmustur burada, -simdiye dek insanda büyük bilinen ne varsa, hepsi de sonsuz uçurumlar boyu asagida kalmistir.” Nietzsche, Zerdüst’ün kisiliginde Üstinsan’i bir varolus tarzi olarak sunmaktadir: “Bu mutlu sessizlik, bu tüy gibi ayaklar, bir an eksik olmayan bu hayinlik, bu kabina sigmazlik, Zerdüst’ün kisiligini yapan ne varsa, hiçbiri büyüklügün ayrilmaz bir parçasi olarak düsünülmemistir daha önce. Zerdüst kendini iste bu yüzden, böyle genis uzaylarda yasayip, en çelisik seylere böylesine açik oldugu için, en büyük varolus biçimi saymaktadir; kendisinin bunu nasil tanimladigini duyunca, onu baska bir seye benzetmekten vazgeçer artik insan.”
Kendi döneminde yeterince anlasilmamis bir düsünür olan Nietzsche’nin gelecege (20 yüzyila) iliskin pekçok öngörüsü gerçeklesmistir. Yaklasan çagin savaslara, milliyetçi asiriliklara ve tehlikeli gelismelere gebe oldugunu düsünen Nietzsche’nin insan ve degerler problemi üzerinde önemle durmasinin nedensiz olmadigi anlasilmaktadir. Evet, onun ölümünden bu yana yüz yillik bir zaman geçti. Simdilerde yeni bir çagin baslangiçlarinda bulunuyoruz. Ama geçmiste oldugu gibi bugün de gelecek, yani insanin/insanligin gelecegi problemi aklimzdan hiç çikmayan önemli bir problem. Bu probleme yanitlar bulmada ve bulunan/verilen yanitlari degerlendirmede Nietzsche’den ögrenilecek seylerin oldugunu düsünüyorum. Ayrica kendi kültürel ve tarihsel gerçekligimizi degerlendirme konusunda da onun felsefesinde yol gösterici unsurlarin fazlasiyla bulundugunu da söylemek yanlis olmasa gerek
HENRI BERGSON
1859-1941 yillari arasinda yasamis olan çagdas düsünür.
Temel Ilkeler: Temel eserleri arasinda Essais sur les Donnees immediates de la Conscience (Bilincin Dolayimsiz Verileri Üzerine Denemeler), Matiere et Memoire (Madde ve Bellek), Les Deux Sources de la Morale et de la Religion (Ahlak ve Dinin Iki Kaynagi) ve L'Evolution creatrice (Yaratici Evrim) gibi kitaplar bulunan Bergson, Almanya'da dogup gelismis olan idealist yasama felsefesinin Fransa'daki temsilcisi olarak taninir. Ayni zamanda, süreç felsefesi adi verilen felsefe türünün de en önemli temsilcilerinden olan Bergson, pozitivizmin ya da oldukça dar bir çerçeve içinde kalan bilimsel yorumlarin iddialarina siddetle karsi çikarken, insani ve tinsel degerlerin önemini vurgulamistir. O, iste bu çerçeve içinde, 20. Yüzyilda gelisen akla karsi baskaldirinin önemli öncülerinden biri olmak durumundadir.
Baska bir deyisle, ondokuzuncu yüzyilda ortaya çikan maddecilik dirimselcilik karsitligindan yogun bir biçimde etkilenen Bergson, bilimin bulgularini özü itibariyle bilimsel olmayan bir gerçeklik anlayisina ulasmak için kullanmistir. Metafizigi, dinamizm ve sürekliligin önemini vurguladigi, aklin gerçekligin yapisini bilmeye yetili olmadigini dile getirdigi için, Bergson Romantik gelenek içinde yer alir. Baska bir deyisle, diskürsif düsüncenin ve dolayisiyla, tüm determinizmi ve mekanizmiyle bilimin kapsami ve açiklama alaninin oldukça dar olduguna dikkat çekmis ve yasam fenomeni, bilinç ve özgürlügün sadece ve sadece dolayimsiz sezgi ile anlasilabilecegini öne sürdügü için, Bergson ayni zamanda yasam felsefesinin 20. Yüzyildaki en önemli temsilcisi sayilabilir.
Metafizigi:
Gerçekligin sezgi yoluyla bilinebilecegini savundugu için ondokuzuncu yüzyil Alman düsünürü Schopenhauer'a çok yaklasan Bergson, bununla birlikte, bir ilerleme ögretisi olarak evrim teorisini çok ciddiye alip metafizigine temel yaptigi için, onun kötümserligini paylasmaz.
Ilk arastirmalarini zihin ve beden arasindaki iliski konusuna ayiran filozof, zamaninin bu konudaki gözde ögretisi olan psiko-fizyolojik paralelizme, yani her psikolojik olguya onu belirleyen fizyolojik bir olgunun karsitlik geldigini dile getiren ögretiye siddetle karsi çikmistir. Bergson, bu baglamda bellegin, ve dolayisiyla zihin ya da ruhun bedenden bagimsiz oldugunu ve amaçlarini gerçeklestirebilmek için bedeni kullandigini öne sürmüstür.
Yasam düsüncesini incelerken, evrimin gerçekligini kabul eden, onu kesin olarak belgelenmis ya da kanitlanmis bir teori diye gören Bergson, evrimin mekanist bir tarzda gelismeyip yaratici oldugunu iddia etmistir. O, bu gelisme sürecinde, biri içgüdü, digeri de zeka yoluyla gelisen iki çizgi bulundugunu söylemis ve bunlardan her ikisinin de, evrenin her yerinde is basinda olan yasam atiliminin eseri oldugunu savunmustur.
Bilgi Görüsleri:
Bilgi görüsünde, rasyonel düsünceye güvenmeyen, kuru bir akilcilik ve bilimcilige karsi çikip, bunun yerine sezgiyi temel alan Bergson, bilincin her zaman bir seyin bilinci oldugunu, bizim dogrudan ve aracisiz olarak yalnizca kendi tecrübemizi bilebilecegimizi ve dolayisiyla en iyi ve en yetkin bir biçimde kendi bilinç akisimizi ve süreyi idrak edecegimizi belirtmistir. Bu ise, kavramsallastirilabilen bir bilgi degildir; yani, bu, akil ve analiz yoluyla degil de, ancak yasanarak, ve sezgi yoluyla bilinebilir.
Baska bir deyisle, Bergson felsefesinde öncelikle, kavramsal bilgiye siddetli bir elestiri yöneltmistir. Kavramlarin sürekli ve dinamik bir gerçekligi, onu statik hale getirmek ve bölmek suretiyle çarpittigini öne süren Bergson, 'biricik' olan gerçeklikle ilgili hakikatlerin kavramsal yolla söze dökülemez, ifade edilemez oldugunu söylerken, bir yandan da bizi gerçekligin özüne götürecek bilgi türü olarak sezgiden söz etmistir. Bilimi reddetmeyen, fakat bilimsel bilginin en önemli bilgi türü olarak görülmesine karsi çikan Bergson'a göre, gerçeklige nüfuz eden, nesnelerle dogrudan ve aracisiz bir temas kuran baska bir bilgi türü daha vardir. Bu bilgi dile getirilemez, söze dökülemez. Bu bilgiye, en azindan bilimsel bilgi kadar önem ve deger verilmesi gerektigini öne süren Bergson, analiz adini verdigi bilimsel, rasyonel bilginin karsisina, sözcüklerle dile getirilemez olan sezgiyi geçirmistir.
Bergson'a göre, sezgi bize, gerçekligin semasini degil de, bizzat kendisini bilme olanagi verir. Su halde, Bergson bir seyi bilmenin iki yolunu birbirinden ayirir. Bu yollardan birincisi bizi bilinecek nesnenin çevresinde hareket ettirir, oysa ikincisi nesneye nüfuz etmemizi saglar. Birincisinden elde edilen bilgi, nesneyi gözlemledigimiz bakis açisina baglidir; dolayisiyla, bu bilgi göreli bir bilgidir. Buna karsin, ikincisinde nesneyle dogrudan bir temas içinde olur ve herhangi bir bakis açisinin sinirlamalarindan kurtuluruz. Burada nesneyi gerçekte oldugu sekliyle kavrariz. Bunlardan birincisi analiz, ikincisi sezgidir.
Sezginin bize gösterdigi gerçeklik nedir? Bergson bu konuda aradigi ipucunu kisinin kendi dogasina iliskin sezgide bulur. Ona göre, kendi içimize dönüp baktigimizda tecrübe ettigimiz sey, degisen haller veya özellikleri degisen seyler degil de, degismenin bizzat kendisi, süre ve yasamdir. Sezgi yoluyla bilinen benden hareket eden Bergson, burada kalmayip daha sonra dünyanin ayni süreden meydana geldigini iddia etmistir. Baska bir deyisle, gerçekligin bilimin varsaydigi gibi, madde olmadigini göstermeye çalisan, doganin, bilimin söyledigi gibi, yalnizca mekan içindeki maddi cisimlerden olusmadigini savunan Bergson, insanlarin mekanla düsünmeye çalistiklari için, maddecilige egilimli olduklarini iddia etmistir. Oysa, zaman mekandan daha temel olup, bütün gerçekligin özü zamandir, süredir.
Anlamamiz gereken seyin, zamanin bir birikim, bir büyüyüp gelisme, bir süre oldugunu belirten Bergson, bir adim daha ileri giderek, sürenin yalnizca akip giden bir sey olmakla kalmayip, yaratici oldugunu savunur. Baska bir deyisle, süre görünüsün gerisindeki gerçeklik, bilimlerin arastirdigi gözle görülür empirik dönüsümlerin gerisindeki esas nedendir. Buna göre, türlerin evrim geçirdigi hipotezini dogrulanabilen deneysel bir hipotez olarak benimseyen Bergson, buradan bütün bu evrimsel gelismenin gerisindeki esas gücün, temel nedenin süre oldugu metafiziksel tezine geçmistir.
Bergson'a göre, gerçekten varolan sey madde, cansiz varlik degildir; gerçeklik süredir ve bunu yalnizca sezgi kavrayabilir. Zaman bir birikimdir. Gelecek hiçbir zaman geçmisin ayni olamaz, zira her adimda yeni bir birikim ortaya çikar. O bilinçli bir varlik için var olmanin degismek oldugunu kabul eder, zira degismek demek olgunlasmak demektir; olgunlasmak ise, sonsuzca kendi kendini yaratmak demektir. Bu, yalnizca bilinçli insan varligi için degil, fakat bütün gerçeklik için böyledir. Bergson gelismeyi, ancak süre olarak anladigimiz takdirde açikliga kavusabilecegimizi savunur.
Ona göre, insan iste bu yasamda maddeyi yener, mekanin sinirlarinin üstüne çikar ve içinde salt süreyi yasar. Insan kendisini bütün benligiyle bir ise verdigi zaman da ayni seyi duyar. Geçmis, sürekli olarak bugüne ve gelecege dogru akar. Iste, bu biricik gerçeklik olarak süredir. Bergson'a göre, süreyi yasayabilmemizin kosulu bellektir. Bellek zaman araliklarini yener, geçmis, simdi olarak yasanir. Süreyi bütünlügü içinde yakalayiveren ise sezgidir.
JEREMY BENTHAM
1748-1832 yillari arasinda yasamis olan, yararciligin kurucusu Ingiliz filozofu. Temel eserleri: An Introduction to the Principles of Morals and Legislation [Ahlâk ve Yasamanin Ilkelerine Giris]. Deontology [Deontoloji] ve Science of Morality [Ahlâk Bilimi]; A Fragment on Government [Idare Üzenine Bir Çalisma], The Rationale of Reward (Ödülün Mantigi).
Siyaset felsefesi:
Siyaset felsefesini etik görüsüne dayandirmak isteyen Bentham, diger bir deyisle kisinin kendisine dönük hazlarla, disa dönük hazlar arasinda bir ayirim yapmistir. Bunlardan binincileri salt hazla ve kisinin kendi mutluluguyla ilgili iken, ikincileri bir iyilik ifadesi olup, baskalarinin mutluluguyla iliskilidir. Bireysel mutlulukla en yüksek sayida insanin mutlulugunun bir ve ayni olmadiginin fazlasiyla farkinda olan Bentham, bencillikle toplumun iyiligi veya en yüksek sayida insanin mutlulugu arasindaki uçurumun asilabilmesi için, iki araçtan faydalanmaya çalismistir.
Bu araçlardan birincisi, egitimdir. Ona göre, insanlar egitim sayesinde zihinsel melekelerin ve yeterliliklerini arttirir, kendilerini tam olarak gerçeklestirebilmenin yollarini ögrenir ve böylelikle de, bir kisinin akilci yollarla elde ettigi mutlulugun baskalarina yönelik sevgi ve hayirseverligi, ötekinin iyiligini kapsadigini anlayabilirler.
Bentham’da bireyin kendisine dönük ilgiyi toplumsal bir ilgiyle tamamlamanin ikinci yolu kurumsal bir çerçeve yaratmak geçer. Ona göre, insan bencil çikar ve zorlamalari bu sayede ve kurumsal bir çerçeve içinde, toplum için yararli amaçlara dönüstürebilir. Liberalizmin en önemli teorisyenlerinden biri olan Bentham, siyaset felsefesinde, yine güçlü bir halk egemenliginin savunuculugunu yapmis ve söz konusu egemenligin tek meclisli yasama organiyla temsilini istemistir. 0, denetim ve kuvvetler ayriligi ilkesinin tam çalisan bir demokrasiyi önlemek üzere hazirlanmis aygitlar olarak degerlendirirken, din konusunda kuskucu bir tavir takinmistir. Benthama göre, din ilerlemeyi engelleyen özellikle de entellektüel ilerlemeye set çeken bir kurumdur. Dahasi, o dinin inanmayanlara karsi düsmanlik uyandirmak ve bir kast sinifi yaratip beslemek suretiyle, topluma sadece sikinti verdigini düsünür. Ihtiyaç duyulan sey, dini hosgörüdür ve bunu saglayacak tek sey de, bilinemezci bir kuskuculuktur. Öte yandan, dine çogunluk yararci bir açidan bakan Bentham, onun yararsiz oldugunu söylemekten de çekinmemistir.
William James
1842 yilinda New York'ta dogmus olan ünlü Amerikali filozof. Temel eserleri: Pragmatism (Pragmatizm), The Meaning of Truth (Pragmatizm), The Meaning of Truth (Hakikatin Anlami), The Varieties of Religous Experience (Dini Deneyimin Çesitleri).
Pragmatizmi: Amerika'daki ilk psikoloji laboratuvarini olusturmus olan James, dogrulugu ve gerçekligi tek yanli olarak yalnizca eylemlerin sonuçlari ile degerlendiren pragmatizm akiminin kurucusudur. Bu akima göre, gerçeklik ve dogruluk insanin bakis açisindan, zihinsel kanaatlerinden ve dolayisiyla eylemlerinden bagimsiz degildir. Bundan dolayi, gerçeklik eylemlerin sonuçlari, basarilari ve yararliliklariyla degerlendirilmelidir.
James bir düsüncenin nereden ve nasil türedigini ya da onun öncüllerinin neler oldugunu sormak yerine, bu düsüncenin sonuçlarini incelemistir. Onun gözünde pragmatizm, ilk nesnelerden, ilkelerden, kategorilerden öteye, son nesnelere, ürünlere, sonuçlara ve olaylara yönelmektir. James'a göre, kendisinden önceki klasik felsefe 'nesne nedir?' diye soruyor ve kendisini önemsiz seylerde kaybediyordu. Darwin'in evrim teorisi, 'varligin kaynagi nedir?' diye soruyor ve kendisini yildizlar yigininda yitiriyordu.
Oysa, pragmatizm, 'sonuçlar nelerdir?' diye sormakta ve düsüncenin yüzünü, eylem ve gelecege yöneltmektedir. Nitekim James, yasami dogrudan ilgilendiren somut olgulara, eylemlere, insanin yasamini simdi ve yakin gelecekte dogrudan etkileyen güç ve eyleme önem vermistir. Ona göre, dünyanin bitip tamamlanmis olan hiçbir yani yoktur; dünya, onun varlik anlayisina göre, hiçbir tür içermez ve sürekli bir olusum içindedir. Dünya biricik bir varliktan degil, bireylerden, bireysel varliklardan olusur.
James'a göre, pragmatizm yalnizca bir yöntemdir. Bir yöntem olarak pragmatizm, insan yasaminin bir amaci oldugunu öne sürer. Dünya ve insan üzerine yeni bilgi ve yorum getirme iddiasinda olan birbirlerine rakip teoriler, yalnizca insan yasaminin amacina göre degerlendirilmelidir. Ona göre, dünya üzerine olan bir teori, insan yasamiyla ilgili birçok konuyu gözardi ederek kesin sonuçlu yanitlara ulasiyorsa eger, reddedilmelidir. Böyle bir teori kaçinilmaz olarak dogmatik bir ögretidir. Pragmatizmin, James'a göre, hiçbir dogmasi, mutlak hiçbir ögretisi yoktur. O, yasamin kesin ve kanitlanmis olgularini ön plana çikararak, yalnizca yasami ölçü alir.
Bilgi Teorisi: Mutlak ve degismez bir sonuç öne sürmeyen James, düsüncede kendisine hareket noktasi olarak sonucu alir. James'a göre, bilimde, felsefede, teolojide hiçbir tanim ya da formül kesin, nihai ve degismez degildir. Insan ve dünyayi konu alan teorilerin anlamlari, sadece onlarin problemleri çözme kapasitesinde aranmalidir. Eger, bir teori ya da formül bir problem çözemiyor, pratik yasam için söyle ya da böyle, su ya da bu sekilde bir farklilik yaratmiyorsa, o teori ya da formülden vazgeçilmelidir.
James'a göre, düsüncenin, teorinin anlami söz konusu teori ya da düsüncenin ise yararliligiyla belirlenir. O, yararlikla da, yalnizca bireyin maddi ihtiyaçlarinin karsilanmasini degil, ayni zamanda insanin ve toplumun gelismesine katkida bulunan herseyi anlatmak ister. Bu anlamda din, James'a göre, tümüyle dogrudur ve din konusunda, dinin sonuçlarina bakarak yargida bulunmak gerekir. O, dinin metafizik bir degere sahip olup olmadigini bilmedigini söyler. Fakat din, James'a göre, her durumda yararli bir varsayimdir.
O, bilgi teorisi bakimindan empiristtir; yani bilginin kaynaginda duyu deneyinin bulundugunu öne sürer. Ona göre, bilgi, duyu algisinin akil yoluyla islenmesinden baska hiçbir sey degildir ve söz konusu isleme faaliyeti için karsilastirma ve ayirdetme yetilerinden fazlasina gerek duyulmaz. Esyayi, nesneleri anlamak, onlarin ne olduklarini bilmek demektir. Bunu ise, ruhun cisimlerle, gerçeklikle ilk ve dolaysiz temasi olan canli deneyim, tecrübe saglar. Saf olarak bilgi denilen ürün sonradan gelir ve bu canli temas üzerine kurulur. Bilgi, ruhun deneyim üzerine, bes duyu yoluyla saglanan verilere göre yaptigi bir çalismanin ürünüdür.
John Dewey
1859-1952 yillari arasinda yasamis olan ve aletçilik olarak bilinen felsefe akiminin kurucusu ünlü Amerikan filozof ve egitim kuramcisi. Charles Sanders Peirce ve William James'in görüslerinin bir sentezini yapmis olan Dewey, pragmatizmi, mantiksal ve ahlaki bir analiz teorisi olarak gelistirmistir. Temel eserleri: Problems of Man (Insanin Sorunlari), Studies in Logical Theory (Mantik Teorisiyle Ilgili Arastirmalar), Freedom and Culture (Özgürlük ve Kültür), Human Nature and Conduct (Insanin Dogasi ve Davranisi), How we Think? (Nasil Düsünüyoruz?).
Temel ilgiler: Felsefeye, doga bilimlerinin ve sanatin temel tezlerine dair fikirleri, sosyal ve kültürel kurumlarla ilgili görüsleri açikliga kavusturma, insan yasamini ve toplumunu etkileyen inançlari analiz etme görevini yükleyen Dewey, dogayi ve bilen insan zihnini birbirinden ayiran geleneksel bilgi anlayisina karsi çikmis, deneyemin çözülecek problemleri ortaya koydugunu, pasif bir varlik olmamak durumunda olan insanin dogayi degistirme ve dönüstürmeyi ögrendigini savunmustur.
Bilgi görüsleri: Buna göre, Dewey insan zihnini, doganin bir parçasi, bir bölümü gibi düsünür. Dolayisiyla bilgi, onda, dünyanin dönüsü, bir çocugun dogusu, yemek yeme gibi, herhangi dogal bir etkinlik olarak ortaya çikar. Insanla ilgili dogal bir olay oldugu için, bilgi, insan deneyimi içinde yer almaktadir. Dewey'e göre, insan deneyiminde bilgi edinme eylemi, yalnizca düsünmeye basladigimiz anda degil, fakat yogun ve derin bir biçimde düsünmeye basladigimiz anda baslar.
Bu yogun ve derin düsünce, çevremizdeki birtakim degisiklikler sonucunda, gelecekteki eylem ve davranis biçimimizle ilgili bir kuskuya, tereddüte düstügümüz zaman karsilastigimiz bir sorunla birlikte ortaya çikar. Buna göre, yogun ve derin düsünce, ormanda yolunu kaybetmis bir adam için, ormanin disina çikma sorunu ile bilim adami için, insanin dokusunun niçin canliligini kaybettigi, denizde neden gelgit hareketlerinin meydana geldigi problemi ile karsilastigi anda ortaya çikar. Birinci durumda günlük bir çevre, ikinci durumda ise bilimsel bir çevre ile karsi karsiya gelisimiz söz konusudur.
Ormandaki adamin üzerinde kararsiz oldugu eylem, onun ormandan çikmasi sonucunu doguracak olan bir yola girmesi olayidir. Bilim adaminin üzerinde kararsiz oldugu eylem ise, olaylari nasil önceden kestirecegi ve bunun için uygulamasi gereken gözlemlerle ilgilidir. Bilgi dogru tasarim ya da varsayimlardan ibaret olan bir seydir ve burada, tasarim ya da varsayimlar, kendileriyle arastirmamizin kaynagini olusturan problemin çözümünü arastirdigimiz birer araç islevi görürler. Dewey'in terminolojisine göre, onlar bir amaca ulasmak için kullandigimiz araçlardir. Bu amaç ise, bilgidir ya da problematik bir durumun çözümüdür. Söz konusu tasarim ve varsayimlar, özel ve belirli bir anlam içinde, pratik geçerliligi olan varsayimlar, kendileri sayesinde somut problemlerin çözüme kavusturuldugu araçlardir.
Din Konusundaki Görüsleri: Dewey, söz konusu aktif, eylemde bulunan insan düsüncesini ve yaratici bir etkinlik olarak bilgi anlayisini, din görüsü ve egitim felsefesine de yansitmistir. Dewey'e göre, geleneksel din anlayisi, degismez dogmalar ve ahlak kurallarina inanç, insan zihnini kendisine kabul ettiren bir görüse baglama ve hapsetmeyle esanlamlidir. Bu tür bir inanç, insanin hayal gücünün bir görüs edinme çabasini ortadan kaldirir.
Oysa gerçek bir görüs, düsünce özgürlügü ve bagimsizlik gerektirir. Dinin dogmalarinin, açikça dogaüstücü olmasalar bile, dogalciliga aykiri olmalari çok muhtemeldir. Din ve dindarlik bu olmamalidir. Dindarlik, ona göre, doganin her türlü idealin kendisinden çiktigi kaynak ve o olmaksizin, amaçlar pesinde kosmanin basariya ulasamayacagi kosullar oldugunu anlamaktan dogar.
Egitimle ilgili Görüsleri: Dewey'e göre, egitim süreci çocugun ilgi alanlarini dikkate almali ve bunlarin üzerine kurulmalidir. Bu süreç, çocugun sinif içi deneyiminde, düsünme ile is yapma etkinliklerinin karsilikli etkilesimine imkan saglamalidir. Okul küçük bir topluluk gibi örgütlenmelidir; ögretmen belli bir ders ve okuma dizisini gerçeklestirmek için ögrenciyi görevlendiren bir ustabasi degil, ögrencilerle birlikte çalisan bir rehber olmalidir. Egitimin hedefi, çocugun varliginin her yönü ile gelismesidir.
CHARLES DARWIN
1809-1882 yillari arasinda yasamis ve canlilarda evrimin dogal ayiklanma yoluyla gerçeklestigini öne süren teorisiyle, bilim ve düsünce tarihinde adeta bir devrim yaratmis olan Ingiliz doga bilimci.
Evrim konusunda yeterli kanit sunarak, canlilarin, dogal ayiklanma yoluyla çevreye uyum sagladigini açiklamis ve On the Origin of Species by Means of Natural selection [Türlerin Kökeni] adli temel eserinde gelistirdigi görüsleriyle, zamaninin bilim ve din çevrelerini derinden etkilemis olan Darwin, Darwinizm olarak bilinen evrim ögretisiyle Tanri’nin varolusuna dair en önemli kanitlardan biri olan düzen ve amaç kanitinin gücünü zedeledigi gibi, yaradilisla ilgili dini ögretilere de darbe indirmistir.
Darwinizm: Ünlü Ingiliz biyolog ve dogabilimcisi Charles Darwin’in dogal ayiklanma, türlerin kökeni ve insanin türeyisiyle ilgili evrimci görüsünü, onun insan da içinde olmak üzere, tüm canli varlik türlerinin dogusunu ve gelismesini yasama savasi ile açiklayan arastirmalarini ve görüslerini tanimlayan genel terim.
Darwin’in, organik degisimleri açiklamak amaciyla gelistirdigi biyolojik evrim teorisini temele alan yaklasim; insani da içine alan canli doganin evrimle olustugunu, bu evrimin itici gücünün, yasama kavgasi ve bunun sonucu olarak da, dogal ayiklanma oldugunu, dogal türlerin yaratilmayip, dogal etkenlerle, birbirlerinden çikarak olusmus oldugunu öne süren ögreti olarak Darwinizm, Darwin’in, evrimin üç ilke ya da etkenin etkilesimine dayandigi anlayisini tanimlar. Bu üç ilke ya da etken sirasiyla degisiklik, kalitim ve varolma savasidir. Bunlardan degisiklik, bütün canlilarda söz konusu olan serbestlestirici etken; kalitim, benzer organik formlarin bir kusaktan baska bir kusaga aktarilmasini saglayan tutucu etken; varolma savasi ise, belli bir ortamda üstünlük saglayacak degisiklikleri belirleyen, böylece de seçici bir üreme hizi araciligiyla türlerin degisime Ugramasini saglayan etkene karsilik gelir.
HERBERT SPENCER
1820-1903 yillari arasinda yasamis olan Ingiliz filozofu.
Temel eserleri arasinda First Principles [Ilk Ilkeler], First Principles of Sociology [Sosyolojinin Ilk Ilkeleri], Social Statistics [Sosyal Istatistik], Descriptive Sociology [Betimsel Sosyoloji] adli kitaplar bulunan ve fizik ve biyoloji bilimleriyle, siyasi ve toplumsal liberalizmden oldukça etkilenmis olan Spencer’in felsefesinin temelinde evrim düsüncesi vardir. Bilimle dini uzlastirmayi ve böylelikle de felsefeye yer açmayi amaçlayan Spencer’a göre, felsefe tüm diger bilimlerden genelligiyle ayrilir. Felsefedeki teorilerin varolan her sey için geçerli oldugunu öne süren Spencer, evrim ögretisini bu durumun tek istisnasi olarak görmüstür.
Evrim teorisinin deneysel olarak test edilebilir, savunulup temellendirilebilir bir teori oldugunu belirten Spencer, basitten karmasiga, homojen olandan heterojen olana dogru gerçeklestigini düsündügü evrimin, dogadaki, toplum ve ahlâki yasamdaki örneklerini gözler önüne sermeye çalismistir.
Epistemoloji alaninda, insan varliginin bilgisinin sinirli oldugunu, bizim yalnizca fenomenleri bilebilecegimizi öne süren Spencer, bir yandan da bu fenomenlerden, her seye karsin Bilinemez Olani, fenomenlerin kaynagi ve evrimin temeli olan Kavranamaz Gücün varligini çikarsayabilecegimizi savunmustur. O, ilerlemenin bir rastlanti, insanin kontrolü altindaki bir sey olmayip, bir zorunluluk oldugunu belirtmis, yasamin, içsel olanin dis çevreye uyarlanmasindan, sürekli olarak ona göre ayarlanmasindan baska bir sey olmadigini iddia etmistir.
Siyaset alaninda bireyciligi savunmus, yasam, zihin ve toplumu madde, hareket ve güç araciligiyla açiklamaya çalismis olan Spencer, ahlâkin dogal bir temeli oldugunu, ahlâki sonuçlarin genel evrim yasasini izledigini öne sürmüstür. Baska bir deyisle, siyaset felsefesi alarmda, eski liberalizmin en önemli temsilcilerinden biri olan Spencer’a göre, devlet ve toplumun iki temel sekli vardir. Askeri devlet ve endüstriyel devlet. Bunlardan askeri devlet toplumsal örgütlenmenin baslangiç formu olup, ilkel ve barbardir, savas için her zaman hazirdir. Birey, burada savasta zafer amaci için bir araçtan baska bir sey degildir. Toplum siki ve disiplinli bir biçimde örgütlenmistir ve her birey militarizm ve otoriter yönetimin gerekleri için kendisine tahsis edilmis olan konumu isgal eder. Sovenizmle milliyetçilik ve emperyalizmin askeri devlete gerekli ideolojik esini sagladigini ve devletin ruhban yapisinin itaat ve disiplinin önde gelen erdemler oldugunu ögretmeye yöneldigini öne süren Spencer’a göre, sanayici siniflarin iktisadi faaliyetleri devletin askeri ihtiyaçlarina baglidir; ekonominin hedefi daha büyük maddi refah araciligiyla kisisel mutlulugu arttirmak degil, fakat ortak gücü basarili fetihlerle beslemektir.
Spencer’a göre, askeri devlet kendi topraklarini genislettikçe ve uzun bir zaman dilimi sonunda baris ve istikrari saglayinca, yavas yavas sanayici bir devlet ve toplum olmaya dogru evrim geçirir. Söz konusu endüstriyel devlet, askeri devletin her bakimdan karsitidir. Bireyin toplumdaki yerini belirleyen sey, statüden ziyade, sözlesmedir. Sanayici toplum ve devlette, yasam biçimi gönüllü isbirligine dayali olup, kendiligindenlik, çesitlilik, farklilik ve mutabakatsizlik, bireyi yönetimin en yüce amaci sayma, onun en önemli degerleridir. Bu toplumun amaci, üyelerine en fazla özgürlügü ve an yüksek mutlulugu temin etmektir.
Askeri toplumdan sanayici topluma dogru ilerleme, Spencer’a göre, yönetimin azalmasi anlamina gelir, zira hükümet ‘mevcut barbarizmin bir delili’nden baska bir sey degildir. Insanlar barisçi, birlikte yasamaya gönüllü olduklari, isbirligi yapmayi ögrendikleri ölçüde sanayici toplum idealine daha çok yaklasirlar. Bununla birlikte, modern endüstriyalizmin bizatihi kendisinin yagmaci ve yirtici acimasizligin yepyeni bir seklini gün isigina çikardigini göremeyen Spencer, bireyin bir amaç olmaktan ziyade, bir araç konumuna indirgendigini kavrayamamistir. Yine Spencer, on dokuzuncu yüzyil kapitalizminin temel erdeminin, barisçi isbirliginden ziyade, acimasiz bir militarizm oldugunu farkedememistir.
Sosyalist düsüncenin amansiz bir karsiti olan Spencer, bütün sosyalizmlerin kölelik oldugunu’ ileri sürer. Zira, ona göre, sosyalizm ya da komünizmde birey, belli bir efendiye degil, bütün topluluga köle kilinir ve kölenin efendisinin ‘tek bir kisi ya da bir toplum olmasi arasinda pek bir fark yoktur.
20.YÜZYIL FELSEFESI
On dokuzuncu yüzyilin sonlarindan baslayip günümüze dek uzanan felsefe.
Felsefe hiçbir zaman boslukta gelismeyip, kültürün bir parçasi olarak, daima çagin siyasi ve toplumsal kosullariyla iliski içinde ortaya çiktigina göre, çagdas felsefenin de, yirminci yüzyilin kosullarindan etkilenen, yirminci yüzyila özgü bir bakis açisi vardir. Çagdas felsefe içinde yer alan tüm filozoflar, aralarindaki farkliliklara karsin, iste bu baglamda, bir parçasi olduklari modern toplumun ilgi ve problemlerine yanit vermek durumunda olmuslardir. Su halde, çagdas felsefeyi karakterize eden birinci özellik, onun yirminci yüzyilda ortaya çikan kimi temel durum ve olusumlardan, örnegin modern toplumun bilim karsisindaki ikircikli tavrindan, dile yönelik ilgiden, dünya savaslarinin yarattigi umutsuzluktan, toplumsal kosullarin yarattigi güven bunalimi ve yabancilasmadan, vb, yogun bir biçimde etkilenmis olmasidir.
Çagdas felsefeyi karakterize eden ikinci özellik, yirminci yüzyilda filozoflarin Bati felsefesine Kant’tan beri damgasini bulan kurmacilik veya konstrüktivizm ve görecilikten kaçinma çabasi içine girmis olmalaridir. Buna göre, Bati felsefesinde Descartes’la baslayip, Kant’la doruk noktasina ulasan özne çikisli bir felsefe anlayisinin ardindan, yirminci yüzyil felsefesi insandan ve insanin inançlarindan bagimsiz olarak varolan bir nesnel dünyanin varolusunu kabul eden bir felsefedir. Nesnelligi yeniden yakalamaya çalisan çagdas felsefe, ayni zamanda nesnel olarak varolan bir evrenin bilgisinin mümkün Oldugunu savunan bir felsefe olarak ortaya çikar.
Kabaca ve genel olarak degerlendirildiginde, çagdas felsefede tarihsel bir sira içinde ortaya çikan 3 ayri gelenekten söz edilebilir:
analitik gelenek
fenomenolojik gelenek
elestirel ya da yikici gelenek
Çagdas felsefenin önemli ve büyük gelenegi ise, Hobbes ve Hume’a mal edilebilecek olan kimi felsefi kabulleri benimseyen düsünürlerin olusturdugu analitik gelenektir. Dünyanin çok büyük sayida basit ögeden meydana geldigini, kompleks nesnelerin bu ögelere ayristirilabilecegini ve bu basit varliklarla karsilasildigi zaman, onlarin kolaylikla taninip anlasilabilecegini öne süren bu gelenek mensuplari, felsefenin görevinin sentez degil de, dilsel ya da bilimsel veya mantiksal analiz oldugunu öne sürer. En önemli temsilcileri arasinda George Edward Moore, Bertrand Russell, Gattlob Frege, Ludwig Wittgenstein, ve Viyana Çevresi düsünürlerini verebilecegimiz bu gelenek realist bir tavir alip sagduyuya yaklasirken, bir yandan da bilimden tarafa saf tutup metafizige siddetle karsi çikar.
Çagdas felsefenin ikinci gelenegi ise, Alman filozofu Edmund Husserl tarafindan kurulmus olan fenomenolojik gelenektir. Bilginin olanagina büyük bir güçle inanirken, Kant’in eseri olan konstrüktivizme siddetle karsi çikan fenomenolojik gelenek, kendinde seylerin bilince göründüklerini öne sürmüstür. Bu çerçeve içinde bilince dönen ve bilincin yönelimselligini bilinç üzerinde yogunlasmanin nedeni ve hakli kilinisi olarak degerlendiren fenomenolojik gelenek, ayni zamanda realist bir tavirla, seylerin karsilili bagimliligi ve iliskisi üzerinde durmustur. Analitik gelenegin Hume’a yakin oldugu yerde, daha çok Hegel’e yaklasan fenomenolojik gelenegin en önemli temsilcileri arasinda Martin Heidegger’le Jean Paul Sartre bulunmaktadir.
Çagdas felsefenin üçüncü gelenegi Fransiz düsünürleri Michel Foucault ve Jacques Derrida tarafindan temsil edilen elestirel ya da yikici gelenektir. Örnegin, özcülüge, ikicilige, Descartesçi felsefeye, akil ya da lojisizme, Aydinlanma felsefesiyle pozitivizme ve dolayisiyla bütün bir moderniteye iliskin olarak çok ciddi ve keskin bir elestiri yönelten Derrida’nin son çözümlemede özcülüge, ikicilige ve akilmerkezcilige yönelik olan elestirisi gerçekte metafizige, Bati’nin bütün bir metafiziksel düsüncesine yönelik bir kritik olmak durumundadir. Baska bir deyisle, Bati düsüncesinin yüzyillardan beri termelinde yer kavram ve karsitliklari yeni bastan elestirel bir bakisla degerlendiren bu gelenek, Bari felsefesinin temellerini sarmistir.
EDMUND HUSSERL
Çagimizda fenomenoloji olarak bilinen çagdas felsefe okulunun kurucusu olan ünlü Alman filozof. 1859 yilinda, Moravya'da dünyaya gelmis olan Husserl, önce matematik tahsil etmis ve daha yirmi üç yasindayken, ünlü bir matematikçinin asistani olmustur. O, daha sonra psikoloji alanina da yönelmis, bu alandaki çalismalarinin da etkisiyle, yeni ve orijinal bir ögreti meydana getirmistir.
Temel eserleri: Logische Unterscuhungen (Mantik Arastirmalari), Philosophie der Arithmetik (Aritmetik Felsefesi), Cartesianische Meditationen (Aritmetik Felsefesi), Cartesianische Meditationen (Kartezyen Düsünceler), Formale und Tranzsendentale Logik (Formel ve Transendental Mantik), Krisis der Europaischen wissenschaften und die Tranzsendentale Phanomenologie (Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Transendental Fenomenoloji).
Temeller: Bilimsel aklin, pozitivist düsünüsün, ahlaki ve kültürel deger alanini da kapsayan yayilmaciligina, pozitivizm ve dogalciligin doga bilimlerinden hareketle olusturdugu bir deger ve yasama felsefesine karsi çikmis olan Husserl, 'tin'in dogal dünyanin nesneleriyle ayni tür ya da düzeyden bir varlik olmadigini ve dolayisiyla, doga bilimlerinde geçerli olan ayni açiklama kategorilerine tabi tutulamayacagini savunmustur.
Husserl'in dogalciliga bu kadar siddetle karsi çikmasina neden olan sey, dogalciligin içerdigi kuskuculuk ve göreciliktir. Bu baglamda Hegel ve Dilthey'in basarisiz oldugunu öne süren filozof, görecilikle bas etmenin tek yolunun kuskuculugu (paranteze almayi) veya Aydinlanma akilciliginin elestirel tavrini benimsemek oldugunu söylemistir.
Baska bir deyisle, kesin ve dakik bir felsefenin her türlü önkabulden bagisik olmasi ve tipki Descartes'la Kant'in yaptigi gibi, özne ya da bilinçten hareket etmesi gerektigini belirten Husserl'e göre, mutlak, bilinçte olmak durumundadir. Felsefede Kant ve Fichte'nin mirasçisi, Descartes'in izleyicisi olmak durumunda olan Husserl, mutlaklarin felsefe sahnesinden uzaklasmasinin, yalniz felsefe için degil, fakat uygarlik için de gerçek bir kriz dogurdugu inancindadir. Husserl'e göre, kuskuculuk, iste bu durumun bir sonucudur. Nietzche'nin göreciligi ve Dilthey'in tarihselciligidir ki, bu kuskuculugu ortadan kaldiramadiktan baska, onun pekismesine hizmet etmislerdir. Felsefenin bilim adamlari ve empiristler tarafindan reddedilmesi de, açik bir basarisizlik itirafindan baska bir sey degildir. Bundan dolayi, Husserl fenomenolojisiyle, felsefeye bilimsellik statüsü kazandirmayi, Avrupa düsüncesini akil yoluna sokmayi amaçlar.
Fenomenoloji: Buna göre, transendental bir filozof olarak Husserl, her tür bilginin nesne kuran öznelligin basarilarinda temellendigini öne sürmüs ve yasami boyunca, bilmenin öznelligi ile bilinen içerigin nesnelligi arasindaki iliskiyi arastirmistir. Bununla birlikte, bilinçten ya da özneden yola çikarken Husserl, psikolojizm batagina düsmekten de israrla sakinmistir. O, aritmetigin dogrularinin psikolojik sayma süreçleri ya da islemleriyle ilgili empirik genellemeler olmadigina, oldugu takdirde, bu süreçlerin dogallikla kisiden kisiye, toplumdan topluma ve çagdan çaga farklilik gösterecegine inanir. Zorunlu dogrulari bilinçteki çagrisimlara, enpirik genellemelere indirgemek olanakli degildir; böyle bir sey yapilirsa, herseyden vazgeçerek, psikoloji ve antropolojiyle yetinmek gerekir.
Husserl buna göre, tipki Descartes ve Kant'in yaptigi gibi, inançlarimizdan bazilarinin bilgi adini almaya hak kazanabilmesi için, yalnizca dogru olmakla kalmayip, digerlerine temel olacak sekilde zorunlu olmasi gerektigine inanmistir. Bundan dolayi, bilincin disina çikmamak gerekir. Bilincin disina çikmak, kendinde seylerle deneyimin nesneleri arasinda bir ayirim yapmak, kuskuculugu davet etmektir. Öte yandan, bilince, psikolojinin yaptigi gibi, çagrisimci bir bakis açisindan yönelmek de psikolojizme yol açmaktir. Öyleyse, yapilmasi gereken sey, deneyime iliskin yeni ve nesnenin bilincin disinda gerçekten varolup varolmadigina bakmaksizin geçerli olacak bir tasvir sunmaktir.
Husserl, bu çerçeve içinde bilincin apaçikligina dayanir. Onun kurdugu fenomenoloji, nesnel dogruya ulasmak amaciyla, öznellige dönüsten meydana gelir. Hakikat bilinçte, bende bulunmak durumundadir, baska hiçbir yerde degil. Buna göre, fenomenoloji, deneyimin, tecrübenin zorunlu ve tümel dogrularini çikarsamak ve tasvir etmek amaciyla, bilincin özsel yapilarinin incelenmesinden olusur. Fenomenolojik tasvirin amaci, deneyimde verilen özlere ya da Idealara ulasmak, deneyimin çesitli olgularinin ve teorilerinin göreliginin ötesine geçerek, dogrudan ve aracisiz sezgide verilen yönlerini yakalamaktir. Husserl, Kant ve Hegel'den farkli olarak, dedüksiyon ya da diyalektige degil de, apaçikliga; duyularin açikligina degil de, bilincin dogrudan ve aracisiz olarak sezilen apaçikligina yönelir.
Baska bir deyisle, ona göre, nesne kuran öznellik olarak bilincin dogasini anlamak için, bize dünyayi izsel yönleriyle bilme imkani verecek olan saf ya da transendental bilinç alanina girmemiz gerekmektedir. Bilinci fenomenolojik bir biçimde ya da saf fenomen olarak veya göründügü sekliyle incelemek durumunda oldugumuzu söyleyen Husserl'e göre, fenomenoloji, gözlemden çok, algiyi içermekte olup, bilinç akisinin bireysel bilesenlerini gözlemez, fakat zihinsel fenomenlerin özünü sezgi yoluyla kavrar.
Husserl iste, bu çerçeve içinde, sözcüklerin anlamini açiklayan sözel ve analitik nitelikteki bir bilgiden daha fazla bir sey olan her tür bilginin deneyime, tecrübeye dayanmak zorunda oldugunu savunmustur. Buna göre, sözel ve analitik bir bilgi, kavramlarin analizine dayandigi ve deneyime dayanmadigi için, bize yeni bir bilgi vermez. Bundan dolayi, söz konusu analitik nitelikteki bilginin disinda kalan her tür bilgi deneyime dayanmalidir. Bununla birlikte, o, deneyimi empiristlerden biraz daha genis bir çerçeve içinde anlar. Deneyimden söz ettikleri zaman, empiristler ya fiziksel nesnelerin tecrübe edildigi duyu deneyini ya da zihinsel fenomenlerin tecrübe edildigi içebakisi düsünürler. Husserl ise, baska bir deneyim türü daha oldugunu savunur. Bu deneyim türünde, fiziksel dünyanin da, zihinsel dünyanin da kapsami içinde yer almayan belirli varliklar, bize dogrudan ve aracisiz bir biçimde verilir. Duyu deneyindeki dogal nesnelerle, içebakista söz konusu olan zihinsel fenomenler, birlikte, zaman içinde var olan gerçek varliklarin dünyasini meydana getirir. Husserl'e göre, bu gerçek dünyadan baska, ezeli-ebedi olan ideal varliklarin olusturdugu bir baska dünya daha vardir. Iste, Idealar, seylerin özleri bu dünyayi olusturur.
Onun seylerin özleri deyimiyle dile getirdigi ideal varliklar, hemen hemen Platon'un Idealarina karsilik gelir. Belirli bir türün örnegi olarak belli bir seyin özü, tam olarak bu türün kendisidir. Buna göre, yazi yazarken simdi parmaklarimin arasinda tuttugum bir nesnenin, yani kalemin özü 'kalem' türüdür. Masami kaplayan kirmizi örtüye baktigim zaman, duyularimla bu somut seyi algilarim, ancak ayni zamanda zihnim de kirmiziligin özünün neden meydana geldiginin bilincine varir. Edmund Husserl'e göre, insan zihni burada kirmiziligin özünün bilincine varirken, yine deneyim söz konusudur. Bununla birlikte, bu deneyim bes duyu araciligiyla gerçeklesen duyu deneyi degildir. Burada söz konusu olan deney zihinsel bir deneyimdir.
Yani, insan zihni kirmiziligin özünün bilincine varirken, bu özü dogrudan ve aracisiz olarak kavrar. Bu deneyim türünde, seylerin özleri, bize tipki duyu deneyindeki dogal cisimler gibi, dogrudan ve aracisiz olarak verilir. Husserl, seylerin özlerini tecrübe ettigimiz bu deneyim türüne özlere iliskin sezgi adini verir. Ona göre, biz özlere iliskin bu sezgi araciligiyla, kesin ve kusku duyulamaz önermelere, sonuçlara ulasiriz. Husserl'e göre, matematigin nesneleri, aksiyomlari da ayni sekilde bilinir. Matematigin aksiyomlari, yalnizca sayilar ve diger matematiksel nesneler hakkinda, sezgiler araciligiyla kazanilmis bilginin dilsel ifadeleridir. 'Dogal sayi', 'nokta', 'dogru çizgi', 'düzlem' gibi ifadeler, duyu deneyiyle tecrübe edilebilir olan gerçek nesnelerin adlari degildir. Bu ifadeler, bize Husserl'in özlere iliskin sezgi adini verdigi söz konusu deneyim biçimi içinde dogrudan ve aracisiz olarak verilen ideal nesnelerin adlaridirlar. Husserl'e göre, özlere iliskin bu sezgi araciligiyla, biz matematigin kendisine konu aldigi ideal varliklarin belirli özelliklerini, iliskilerini, v.b. bilme durumuna geliriz.
Öze iliskin sezgi, Husserl'in paranteze alma adini verdigi bir dizi fenomenolojik teknigin ardindan gelir. Ona göre, ideal özler alani duyularla algilanan tüm nesnelerin ötesinde bulunur. Bununla birlikte, onlar asla havada, boslukta kalan seyler degillerdir. Ideal özler de duyusal yasantilara dayanir. Ancak bu yasantilar, birçok rastlantilar ve arizi niteliklerle yüklü olduklarindan, özlere yükselebilmek için, onlari bir yana birakmak ya da 'parantez içine almak' zorundayiz.
Husserl'e göre, felsefe bir bilimdir. Felsefe zihne verilmis olan özlerin tasvir edilmesinin bilimidir. Su halde, Husserl'in felsefesinde en önemli nokta, zihne verilmis olan varligin özünü algilamaktir. Bunun için de fenomenolojik yöntem kullanilarak, varligin özünü meydana getirmeyen somut özellikler ayiklanir. Varligin somut özellikleri parantez içine alinmak suretiyle ayiklaninca, onun bireysel yani ortadan kaldirilmis olur. Bu ise onun özüne varilmasi anlamina gelir.
Karl Raimund POPPER
Bilim ve siyaset felsefesiyle ugrasmis olan, 20. yüzyilin en önemli düsünürlerinden biri.
Temel eserleri: The Logic ot Scientific Discovery [Bilimsel Kesfin Mantigi], Conjectures and Refutations [Sinama ve Yanilmalar], Objective Knowledge [Nesnel Bilgi], The Poverty of Historicism [Tarihçiligin Sefaleti] ve The Open Society and its Enemies [Açik Toplum ve Düsmanlari].
Bilim Felsefesi: Popper’in felsefeye yaptigi ilk büyük ve önemli katki, bilime bir sinir çekme problemine getirdigi yeni çözümden olusur. Onun zamanina dek kabul edilmis olan görüse göre, bilim tümevarim yöntemiyle seçkinlesir, yani bilim sonuçlarina, mantiksal analiz yerine, gözlem ve deney yöntemiyle ulasir. Buradaki büyük güçlük ise, sudur: Ne kadar çok ve uzun süreli gözlem yapilmis olursa olsun, eldeki veriler snirlanmamis bir genellemenin, tümel bir önermenin dogrulugunu saptamak için hiçbir zaman yeterli olmayacaktir. Örnegin, ‘Tüm kargalar siyahtir’ seklindeki sinirlanmamis bir genellemenin dogrulugu, bu dünyada simdi varolan ve gelecekte varolacak olan tüm kargalari hiçbir zaman gözlemleyemeyecegimiz için, kanitlanamaz. Bu ise, bizi su endise verici, kaçinilmaz sonuca götürün: Bilim, yalnizca doganin düzenliligine duydugumuz inançla varolabilir ki, bunu da tanimlamak ve kanitlamak, görünüste imkansizdir.
Popper, iste bu durumun bir sonucu olarak, sinirlanmamis genellemelerin, deneyime dayanan tümel önermelerin dogrulanamayacaklarini savunur, ancak bir yandan da bunlarin yanlislanabileceklerine isaret eder. ‘Tüm kargalar siyahtir’ genellemesi hiçbir zaman dogrulanamasa bile, beyaz tek bir karga, onu yanlislamaya yeter. Popper’a göre bilimde belirleyici olan yanlislamadir.
O, bilimin, belirli özel kosullar altinda gözlemlenen ya da gözlemlenecek olan açisindan, her zaman tehlike içinde oldugunu savunur. Bilimsel teoriler, Popper’a göre, gözlemler beklentilerle uyusmadigi takdirde, terk edilmeye ya da degistirilmeye mahkumdur. Buradan, hiçbir bilimsel teorinin, ne kadar çok test ve sinamadan basariyla geçmis olursa olsun, asla kesin sonuçlu olarak dogrulanamayacagi sonucu çikar. Bu sonuç, Popper’a göre, bilim tarihi tarafindan da dogrulanmaktadir: Newton fizigi gibi, dogrulugu test edilmis ve genis bir biçimde kabul görmüs olan bir teori bile, revizyondan kurtulamamistir. Bilim, hiç kusku yok ki, teorilerini gelistirebilir, onlari tüm testlerden basariyla geçmis olan yeni kuramlarla degistirebilir. Ancak bilim, hiçbir zaman dogayla ilgili olarak kesin, degismez ve mutlak dogrulara ulasmis oldugunu iddia edemez. Popper’a göre, bilimsel bilgilerimiz, tarihte simdiye kadar, yanlislamaya yönelik tüm sistematik girisimlere karsin ayakta kalabilmis teoriler yiginindan ibarettir.
Siyaset Felsefesi: Popper, toplum ve siyaset felsefesi alaninda tarihsicilige ve holizme yönelik sert elestirileriyle ün kazanmistir. Tarihsel gelismenin yasalari ya da ilkeleri bulundugunu, bu yasa ya da ilkeleri bildigimiz takdirde, insanlik tarihinde gelecekte olup bitecek olaylari, tipki bir astronomun ay ya da günes tutulmasini önceden dogru tahmin etmesi gibi, önceden dogru tahmin edebilecegimizi savunan görüs olarak tarihsicilige siddetle karsi çikan Popper’a göre, insan toplumunu olusturan sistemde öndeyiye yer yoktur; çünkü, burada gelismeyi belirleyen temel etkenlerin basinda, çevremize ve içinde bulundugumuz kosullara nasil karsilik verecegimizle ilgili kararlar gelir. Buna göre, örnegin teknolojinin çagdas toplum üzerinde bu kadar büyük bir etki yapacak güç haline gelebilecegi, bir yüzyil önce hiçbir sekilde tahmin edilemezdi. Popper için, seçim ve sorumluluk bireylerindir, bundan dolayi, üyeleri ister istesin, ister istemesin, toplum bu sekilde gelismek zorundadir’ demek için yeterli dayanagimiz asla olamaz.
Siyaset felsefesiyle toplum görüsleri, bilimin dogasina iliskin arastirmalarina siki sikiya bagli olan ve özellikle Açik Toplum ve Düsmanlari adli eserinin ikinci cildinde Marx’i yogun bir biçimde elestiren Popper’a göre, Marx’in görüsleri bilimin dogasiyla ilgili yanlis bir kabul ya da önyargiya dayanmaktadir. Marx kendisini, toplumu konu alan bir bilim adami, topluma, onun nasil isledigini ve gelistigini anlamak amaciyla, yansiz ve önyargisiz olarak yaklasan bir arastirmaci olarak görmüstü. Marx’a göre, toplumlar degismez, statik varliklar degildirler; toplumlar degismektedir ve toplumlardaki bu degisme, yasasiz olmayip, degismenin yavas olan hizindan dolayi, tarihe iliskin arastirmalarla ortaya çikarilabilecek yasalara uygun olarak gerçeklesir. Bu çerçeve içinde, Marx, tarihi konu alan arastirmalar sayesinde, feodalizmin nasil kapitalizmi dogurdugunu, insanlik tarihindeki bir evre olarak kapitalizmin nasil gelisip, daha sonra yikilacagini anlayabilecegimizi savunur. Buna göre, bilimsel sosyalizmle tarihsel yöntem örtüsmektedir. Popper, iste bu noktada, Marx’in bilimin nihai ve degismez dogrulari kesfettigine, bilimin dogrularinin zorunlu ve kaçinilmaz olduguna büyük bir güçle inanmis oldugunu belirtir.
Popper için böyle bir analiz, kendi içinde iki temel yanlisi barindirmaktadir. Ona göre, bilimsel bilginin artisi ve gelismesinin insanlik tarihinde çok güçlü bir etkisi oldugu, ve bilgideki büyük birikim ve ilerleme, Newton ve Einstein gibi dahilerin kavrayis ve yaraticiligina bagli oldugu için, ne bilgideki artis ve ilerleme, ne de bu gelismenin tarih içindeki sonuçlari önceden kestirilebilir. Baska bir deyisle, bilimsel bilgideki birikim ve ilerleme insanlik tarihinin akisini büyük bir güçle etkilediginden, fakat bilimsel bilginin gelecekteki durumu ya da gelisme seyri, mantiksal ya da bilimsel yöntemlerle önceden kestirilemeyeceginden dolayi, insanlik tarihinin gelecekte nasil bir gelisme seyri içinde olacagina iliskin olarak öndeyide bulunmak olanakli degildir. Bu ise, teorik bir tarih, yani teorik fizige karsilik gelen ya da esdeger olan tarihsel bir toplum bilimi imkaninin yadsinmasi anlamina gelmektedir. Iste bu, Popper’a göre, Marks’in bilimsel arastirmanin dogasini yanlis anlamaktan olusan birinci yanlisidir.
Marx gibi, Popper da bilimsel yöntemin toplumu konu alan arastirmalara uygulanabilecegini düsünür. Bununla birlikte, onun yöntemi ve bilim anlayisi, Marx’in savunuculugunu yaptigi bilim ve yöntem anlayisindan farklilik gösterir. Tarihsel arastirmayla bilimsel sosyalizmi özdeslestiren Marx’tan farkli olarak, Popper’in gözünde bilim, tarihsel arastirmayla, hatta tümevarimsal süreçlerle bile ayni degildir. Bilim, imgelemin, ilke olarak yanlislanabilir olmasi durumunda, ‘bilimsel’ olan hipotez olusturma faaliyetini içerir. Oysa, Marx’in, tarihsel degismeyle ilgili degismez diyalektik yasalarin kesfine dayanan iddialari, yanlislanabilir olmadiklari için, bilimsel degildir. Ve Karl Popper, bu baglamda, bilimin kesin olmadigini ve olamayacagini, yeni veriler isiginda sürekli olarak revizyona tabi oldugunu belirtir.
Karl Marx’in ikinci yanlisi, bilimin toplumun bütününe uygulanabilecegini, bütün bir sistemle ilgili olan yasalar bulundugunu düsünmesinden olusur. Popper, buna holistik görüs ya da ütopik bir toplumsal planlama adini verir. Ona göre, kaçinilmaz ve zorunlu olup, toplumun bütününe uygulanan tarihsel yasalara duyulan inanç, toplumun bütününün belirli bir plana göre yeniden biçimlendirilmesi ya da yapilandirilmasi gerektigi görüsüne götürür. Bütünü göz önüne aldiginda, insan faktörünü zorunlu olarak gözden kaçiran bu yaklasim, toplumun yeni bastan kurulmasi ve yapilandirilmasinin mümkün ve zorunlu olduguna önceden karar verir ve toplumun varolan yapisini kökten bir biçimde degistirir. Karl Popper’a göre, Marx’in ikinci yanlisi da bundan, yani onun bilimin deneme ve yanilma yöntemine dayandigini bir türlü görememesinden kaynaklanmaktadir. O, bunun tam tersine, özel problemler için özel yaklasimlarin söz konusu oldugunu belirtir, kurumlarin kötü yönetici tehlikesini en aza indirgeyecek sekilde düzeltilmesi ve gelistirilmesini ister.
Popper, yasamayi her seyden önce ve her seyin üstünde bir sorun çözme faaliyeti olarak gördügü için, sorun çözmeye elverisli olan toplumlar ister. Sorun çözme ise, çözüm denemelerinin cesaretle ortaya atilmasini, sonra da bunlarin elestiriye ve hatta eleme islemine tabi tutulmasini gerektirdigi için, Popper karsi önerilerin engellenmeden ortaya atilmasina, bunlarin elestirilmesine, sonra da elestirilerin isiginda, bunlarda gerçek degisiklikler yapilmasina izin veren toplum biçimleri istemektedir.
Popper, her çesit ahlâk düsüncesi bir yana, bu gibi çizgiler boyunca örgütlenmis bir toplumun, baska türlü örgütlenmis bir topluma oranla, sorunlarini çözmekte daha etkili ve dolayisiyla daha basarili olduguna inanir. Popper’a göre, teorik konularda oldugu gibi, pratik alanda da dogru yanitlara sahip olabilecegimizden asla emin olamayiz. Bundan dolayi da, o, yönetim biçimi olarak demokrasiyi, açik toplumu savunur, çünkü elestirme ve tecrübe etme özgürlügü en fazla demokraside vardir. Onun anladigi biçimiyle demokrasi, yöneticilerin toplum problemlerine önerdikleri çözümün umut verir gibi görünmedigi zaman, degistirildikleri bir sistemdir. Popper’in gözünde, iktidarin kimlerin elinde oldugundan çok, iktidarin kisisel çikar için oldugu kadar, toplumsal ya da siyasal dogmalar adina kötüye kullanilmasinin önüne geçilmesi büyük önem tasir.
WITTGENSTEIN
Viyana’da dogup, 23 yasina kadar orada yasamis olmakla birlikte, 20. yüzyilda önce Anglo-Sakson dünya, sonra da bütün dünyada etkili olan ünlü çagdas filozof. Felsefi kariyeri, her birinde birbirleriyle uzlastirilmasi hiçbir sekilde mümkün olmayan iki ayri döneme ayrilan Wittgenstein’in temel eserleri, Tractatus Logico-Philosophicus [Mantiksal-Felsefi Deneme] ve Logical Investigations [Felsefi Sorusturmalar]’dir.
Bütün felsefe problemlerini bir dil problemi ne indirgeyen Wittgenstein’in düsüncesinin merkezinde, dilin kapsamini ve sinirlarini belirleme problemi vardir. Ona göre, dili kullanma, dili anlama, insanlari baska varliklardan ayiran biricik sey, insan yasaminin özünü olusturan dokudur. Wittgenstein bu baglamda iki temel sorunun gündeme geldigini söyler: Dilin dünyayla olan iliskisi nedir? Dilin düsünceyle olan iliskisi neden meydana gelir?
Bu çerçeve içinde, Wittgenstein birinci dönemin temel eseri olan Tractatus’ta, dilin fonksiyonunu nasil gerçeklestirdigini ve dilin sinirlarini ortaya koyacak bir teori gelistirmeyi amaçlamistir. Dil düsünceyi ifade enigi için, onun üstlendigi bu görev, ayni zamanda düsüncenin sinirlarina dair bir arastirma olarak anlasilmak durumundadir; baska bir deyisle, onun projesi, Kant’in kalkistigi isin, yani Kritik der Reinen Vernunft’un dille ilgili olan versiyonuna tekabül eder. Tractatus’un iki temel tezi ya da ögretisi vardir: Bunlardan pozitif olan ve dilin dünyayi resmederek, onu temsil ettigini öne süren birincisine göre, olgusal dilin önermeleri dis dünyayi, olgulari resmeder, mantigin önermeleri ise otolojilerdir. Buna mukabil, eserin olumsuz olan tezi ya da ögretisi, ahlâki, dini, ve hatta felsefi söylemin dilin sinirlarini astigini ifade eder.
Wittgenstein’in, her tümcenin mümkün bir durumun, varolan bir olgunun resmi oldugunu öne süren söz konusu dil ve anlam görüsüne göre, tümce ya da önermeler, son çözümlemede basit nesne ya da seylere gönderimde bulunmak durumunda olan isimlerin bir birlesimidir. Gerçeklik, dil ve düsünce arasindaki bu resmetme iliskisinin mümkün olabilmesi için, onlarin ortak bir mantiksal form ya da yapiyi paylasmalari gerekir. Bununla birlikte, bu mantiksal form dünyada bulunmaz; bulunmadigi için de, dilde resmedilemez. Ayni sekilde, ahlâki degerler ve benin dünya ile olan iliskisi de, dis dünyadaki olgular arasinda bulunmadigi için, bunlarin da resmedilebilmeleri söz konusu olmaz. Bu ve benzeri seyler, kendileriyle ilgili olarak hiçbir seyin söylenemeyecegi ve dolayisiyla, sessiz kalinmasi gereken metafiziksel konulardir. Wittgenstein’in bu görüsü, metafiziksel problemlerin, bir çözüme kavusturulamasalar bile, ciddi ve derin konular olusturdugunu teslim eden filozofu, Viyana Çevresinin metafizik karsiti dogrulamaciligina çok yaklastirir.
Oysa Wittgenstein’in ikinci dönem felsefesi kullanimsal bir anlam teorisi gelistirirken, dilin degismez ve temel bir özü oldugu, bu özün dünyanin temsiliyle belirlendigi ve dildeki sözcüklerin salt adlandirma islevi gördügü görüsünü tümden reddeder. Baska bir deyisle, Wittgenstein bu dönemde, dilin özyapisi üzerine açik, belirgin, soyut ilkeler getirmek yerine, dile dogal bir insan fenomeni, çevremizde olup biten bir sey, karmasik insan faaliyetlerinin olusturdugu bir bütün olarak yaklasmistir. Bu dil anlayisinin önemli bir özelligi, onun dili özünde toplumsal bir fenomen, ancak birden fazla insanin benimsedigi kurallarin varligiyla isleyebilen bir fenomen olarak görmesidir. Wiugenstein, bu dönemde dili, insan tarafindan kullanilan bir alet olarak görür. Bir ifadenin anlami, o ifadenin mümkün kullanislarinin bir toplamidir. Bu da anlami, insan faaliyetlerine ve sonunda da yasam biçimleri bütünlerine baglar. Dille ilgili olarak resim benzetmesinden alet benzetmesi ne geçis, Wittgenstein’in iki dil görüsü arasindaki en önemli farktir. Wittgenstein, bu ikinci dil görüsünde, dilin kullanilmasini ayni zamanda oyun oynamaya benzetir. Tüm oyunlar kurallar tarafindan yönetilen faaliyetler, yapip-etmeler olduklarina göre, amaçli bir faaliyet olan dil, uzlasimsal ve degisken kurallarin yönettigi ögelerle yürütülür.
Ikinci dönemin Wittgenstein’ina göre, felsefe özünde bir teori degil, fakat bir faaliyetidir. Felsefe yapilan bir seydir, ama sayip dökülecek bir ögreti bütünü degildir. O felsefenin geleneksel problemlerinin kötü bir biçimde formüle edilmis olan anlamsiz problemler olduklarini öne sürer. Bundan dolayi, felsefi teoriler olusturmaktan vazgeçmek gerekir; çünkü bu, kafalari daha da karistirmaktan baska bir ise yaramaz. Wittgenstein’a göre, filozofa düsen, dilin çesitli kullanim biçimleri içinde uygulandigi, farkli, ancak iliskili dil oyunlarinda nasir kullanildigini göstermektir. Filozof bunu insanlarin saptirici benzetmelerle yoldan çikmalarina engel olmak için yapar.Wittgenstein’a göre, kisi felsefe yapmaya baslamadan önce, dilin, kendisini saptirabilme tarzlarini ve saptirdigi yollari arastirmak zorundadir. Onun felsefe yapma biçimi iste bu anlayistan çikar: Felsefe, dil konusundaki yanlis ve sahte kabullerimizin, dünya üzerine olan düsüncelerimizi nasil saptirdiginin çok yönlü bir biçimde arastirilmasidir. Felsefenin görevi, bir tür terapidir, tedavidir. Felsefi problemlerle kafasi karismis ya da çikmaza girmis kisiye, insanlarin kullandiklari dil-oyununun kurallari anlatilarak yardimci olunabilir.
Wittgenstein’a göre, insani yanlisa sürükleyen sey, onun sözcüklerin bir oyunda nasil kullanildiklarina bakarak, ayni sözcüklerin baska bir oyunda da ayni sekilde kullanilacagini düsünmesidir. O, birinci oyunun kurallarinin ikinci oyunda da aynen geçerli oldugunu düsünür ve böylelikle de çikmaza girer. Böyle bir insan kafasi karismis olan biridir. Kafasi karismis olan kisi, benim bir dükkanda çevreme bakip, ‘Bu, bir bisiklet; bu. bir televizyon; bu, bir ekmek kizarticisi’ dedigime göre, kendi içime yönelerek ‘sol dizimde bir agri, içimde bir fincan çay içme, bir de bugünün Pazar günü olmasi istegi var’ dedigim zaman, benzer bir is yaptigimi sanir. Oysa, bunlar tamamiyla farkli iki islemdir. Kendimize iliskin betimlemelerde yapilan, kendi içimizde buldugumuz seyleri siralamak degildir. Bu konuda açikliga varmanin yolu, Wittgenstein’a göre, dili dogal çerçevesi içinde ele almak ve insanlarin bir seyler söyledikleri zaman, içinde bulunduklari durumlari, bunlarin söylenmesine eslik eden davranislari hesaba katmaktir.
ANTONIO GRAMSCI
1891-1937 yillari arasinda yasamis olan ünlü Italyan düsünür; Marksist felsefe gelenegindeki en özgün ve yaratici filozoflardan biri olan Croce, George Sorel ve Hegel den yogun bir biçimde etkilenmistir. Temel eserleri: Il Materialismo storico e la Filosofia di Benedetto Croce [Tarihsel Maddecilik ve Bendetto Crocenin Felsefesi], Gli intellettuali e l’Organizzazione della Cullura [Entellektüeller ve Kültürün Organizasyonu], Note sui Machiaveili, saha politica e saha stata moderna [Machiavelli, Politika ve Modern Devlet Üzerine Deneme] ve hapishanede kaleme almis oldugu Quaderni dei Carcere [Hapishane Defterleri].
Bütünüyle ekonomik faktörler üzerinde yogunlasmak yerine, tarihsel ve kültürel etmenlere büyük bir önem veren Gramsci. Sovyet Ortodoksisi’nden ayrilmis ve Marksizmi önce bir tarih felsefesi olarak yorumlamis ve sonra da onu bir siyaset ya da praksis felsefesi olarak yeni bastan insa etme çabasi içinde olmustur. Baska bir deyisle, klasik Marksist felsefeyi Croce’den ögrendigi Hegelcilik ve tarihselcilikle zenginlestiren Gramsci‘ye göre, felsefe, toplumsal bir etkinlik olup kültürel normlar ve degerler evreninden, sagduyu olarak herkes tarafindan paylasilan dünya görüsünden baska bir sey degildir. Bundan dolayi, ona göre, tüm felsefeler somut olup bir yer, bir zaman ve bir halka aittir. Gramsci felsefeyi bu sekilde kavrayip tasarlarken, Marksizmin toplumun siyasi ve kültürel üstyapisini belirleyen temel ya da altyapi olarak ekonomi anlayisina karsi çikmistir. Onun gözünde, sagduyunun dönüsümü ve yeni felsefi perspektiflerin gündeme gelisi olarak siyaset, tarihsel degismede bagimsiz bir ögeyi gösterir.
Gramsci’nin, bununla birlikte esas katkisi hegemonya kavramiyla ilgili çözümlemesinde yatar. Hegemonya kavramini, belli bir grubun bir birlik olusturma diger gruplar üzerinde tahakküm kurma savasi olarak tanimlayan filozof, yönetici siniflarin tahakkümünün zor kullanma ya da dogrudan kontrol disinda ve bunlardan çok daha etkili bir biçimde bagimli kümelerin rizasiyla saglandigini öne sürmüstür. 0 ilgili rizayi saglayan aygitlara hegemonik aygitlar adini vermis ve bu aygitlar yoluyla hakim ideolojinin geçerli ve dogal bir söylem hale geldigini belirtmistir.
Buradan hareketle, bir proletarya hegemonyasi anlayisi gelistiren Gramsci‘ye göre, proletaryani n iktidarini uygulayabilmesi için en elverisli kosullar, bu sinifin ayni zamanda hem yönetici ve hem de hakim sinif olmasiyla gerçeklesebilir. Bunun içinse entellektüel ve etik yönetimin devlet egemenliginden önce gelmesi gerekmektedir. Gramsci, proletaryanin söz konusu amaci gerçeklestirebilmek için siniflar arasi bir ittifak kurmasi gerektigine inanir. Hem iktisadi, hem de entellektüel bir düzlemde olusturulacak bu tarihsel blokun temelinde, ona göre. Komünist yer almali ve öncülük etmelidir

LUC IRİGARAY
Çağdaş Fransız feminist düşünür. Parlern ‘est pas jamais neutre [Asla Yansız Olmayan Konuşma], La Sexe linguistique [Linguistik Cinsiyeti, Sexes et Geneologies [Cinsiyetler ve Soy kütükleri], Je, tu, nous: Pour une Culture de la Diffarance [Ben, Sen, Biz: Bir Farklılık Kültürüne Doğru].
Felsefeye psikiyatri ya da psikoloji alanından gelen Irigaray çağın önemli kadın düşünürlerinin başında gelir. Derrida’nın metafiziğin zorunlu kıldığı bastırma ve marjinalleştirmelere dair açıklamasından ilham alan Irigaray tüm dikkatini kültür ta*rafından baskı altına alınana yöneltmiştir. O nitekim, kadının gerek metafizik ya da felsefede ve gerekse de kültürde dışlanmış ol*duğunu öne sürer. Kadın Batı ‘nın kültürel imarjinerinde var değildir. Batı kültürü Freud’un Totem ve Tabu’sunun baba katlin*den çok daha eski olan bir ana katli üzerine inşa edilmiştir.
Buna göre, Irigaray öncelikle felsefe tarihinde unutulmuş olan kadını arar. O bu bağlamda, görme duyusundan, nesne bilgi*sinden uzaklaşan ve özü varlığın, formu gerçekliğin ölçüsü yapan Platon’dan başla*yarak, günümüze kadar olan bütün bir Batı felsefesi geleneğini eleştirir. Irigaray bu*nunla da kalmayıp, dildeki cinsel yönelimleri araştırmıştır. Kadının fallik olan dilde temsil edilmediğini öne süren filozofa göre, iletişimde bulunmak ve başkalarıyla ilişki kurabilmek, yani sosyal olabilmek için ka*dınlar ya erkeklerin dilini konuşmak ya da kendi dillerini yaratmak zorundadırlar. Ge*leneğin kendisini eksik bir Gestalt, erkek öznenin uçuk, akıldışı, hiçbir zaman tam olamayan bir yansıması olarak gördüğünü söylediği kadının dilde temsil edilmediğini tekrar tekrar ifade eden Irigaray, özgül kadınca söylemin eski/yeni sözlerini egemen düzenin çeşitli şekillerde yıkıldığı köşe taşla*rına yerleştirmeye çalışmıştır. Buna göre, o kadın cinsel organının biçimiyle ilgili bambaşka yapılar ortaya atarak psikanalizin fallüsüyle alay etmiş, erkek düşüncesinin kadın için aynada oluşturduğu imgeyi parçalamaya veya boşaltmaya kalkışmıştır.
Irigaray aynı şeyin kadının sosyal statüsü için de geçerli olduğunu dile getirdikten sonra, kadının erkeğin, erkeğin de kadının yerinde hiçbir zaman olamayacağı bir fark*lılık etiği geliştirmiştir. Bir cinsel farklılık etiğinin kadın jeneolojileriyle olan bağlarını yeniden kurması gerektiğini savunan Irigaray’a göre, kadının jeneolojisini yeniden inşa etmek veya canlandırmak, bastırılmış kadını desteklemek, ona bir ifade imkanı kazandırmak, kendine özgü kültürünü iade etmektir. O kadınların son yıllarda kazan*dıkları hakların büyük bir bölümünün onla*rın erkek postuna bürünmelerine izin veren haklar 9lduğunu iddia eder. Ona göre, eşit haklara sahip olma ve hukuk düzeninin ta*rafsız olduğu mitosuna karşı, farklılık, ilk olarak haklarda kadınlar için ayrılık yapıl*masıyla aşikar hale getirilmelidir. Zira bu durumda yapılan klasik hukukun erkek ,damgalı şekli karşısında kadınları eşitliğe zorlamak olacaktır. İkinci olarak da, cinsle*rin hukukta ilk kez kendilerini göstermeleri gerekmektedir.
MARTİN HEİDEGGER
Heidegger, 1937 yılında yazdığı bir mektupta: “beni asıl ilgilendiren sorun,insanın varlığı sorunu değil beni asıl ilgilendiren sorun varlık sorunudur. Bütünüyle ve olduğu gibi varlık...” der.
Oysa insandan varlığa geçmek için yaptığı araştırmalar insanda takılıp kalır. Ana yapıtı “Varlık ve Zaman” , varlığa ulaşamadan insanıaraştırır. Heidegger’in asıl amacı olan varlık araştırmaları, ulaşılamamış bir amaç olarak kalır. Yazdıkları ile felsefe tarihinde varoluşçular arasında yer alır.
Heidegger’in korku, kaygı, kuşku konuları üzerindeki düşünceleri yığına karşı çıkışı, yalnızlık üzerinde özellikle duruşu bakımından Kierkegaard’a bağlılığı öylesine büyüktür ki düşüncelerini birbirinden ayırmak bile güçtür.
Heidegger’e göre dünya da gördüğümüz taş ,toprak, kalem, kağıt gibi şeyler varlığın kendisi değildir. Bunlar varolanlardır. Varolanlardan kalkarak “varlık” a ulaşmamız gerekir. Varolandan varlığa ulaşmanın tek yolu insandır. İnsan bir yönüyle taş, toprak gibi bir varolandır. Ama ayrı bir özelliği vardır: kendi üstüne düşünebilir. Kendisi de bir varolan olduğundan, kendisinden kalkarak varlığın gizini yakalayabilir, varlığı ancak insan anlar. Varlık, insan da kendini açar. Heidegger de insan, varlığa erişmek için bir araçtır. Oysa Jaspers gibi varoluşçulara göre “varlık”, insan varlığından başka bir şey değildir. Heideggerin kendisini varoluşçu saymaması bundandır.
Heidegger’e göre insan için 2 tür yaşam olanağı vardır:
1-“Onlar Alanı”n da yaşamak.
Bu yaşam, insanın toplumsal yaşamıdır. Burada insan, kendi kendisi değildir. Bir çalkantı içinde yiter gider. “onlar alanı”, insanı törpüler, kişiliğini siler. Bu yaşamın en üst basamağında bulunan bilimler, felsefeler ve dinler de insana yalan söylemektedirler. En tepedeki din, insanı insandan saklamak için uydurulmuştur. insan bu aldatmacalardan kurtulur kurtulmaz, evrende tek başına olduğunun bilincine varır. Evrene atılmıştır. Evrenin ne olduğunu bilemez karanlıklarla çevrilidir. İçinde tasa vardır. Tasa ve iç daralması, varlığa erişmek için bir ip ucudur. İç daralmasında insan, yokluğu ve yokluktan ayrılan varlığı kavrar. Her an yokluğa gidebileceğini duyar.
2-“kararlı yaşam”:
her yanı karanlıklarla dünyada insan, yaşamını kendi eline almalıdır. Kendi yazgısını kendi çizmeli yapacaklarına kendi karar vermelidir. Heidegger’e göre filozoflar varlığı usa vurma ile anlamaya çalışır, sonunda kup kuru soyutlamalara varırlar. Oysa anlamak, yapmaktır. Kendini tanımak, kendini eylemde ölçmektir. İnsan, kendi kararlarını uygulayarak kendini ölçer. Kendi yazgısını kahramanca eline alan insan, hiçliğin, dünyanın ve kendi kendisinin üstüne çıkar. İnsan, dünyaya anlam ve gerçeklik vererek, onun karışıklığını düzenler. Bu açıdan insan, dünyanın yapıcısıdır.
İnsan, olmuş, bitmiş bir varlık değildir. Zaman içinde açılan bir olanaktır. İnsanın içinde bulunduğu durumla gelecekte olabileceği durum arasındaki gerginlik iç daralması doğurur. İç daralması geçici bir durum değildir. Varlığın kendisindendir.
Heidegger’e göre her şey insan içindir. Bitkiler ,hayvanlar ve tüm dünya insan içindir. Ahlak ya da doğrulukta insan içindir, insan göredir genel doğru yoktur.
Jean Paul Sartre
Varoluşçuluğun kurucusu olan çağdaş Fransız filozofu. 1905-1980 yılları arasında yaşamış olan Sartre'ın temel eserleri: L'Etre et le Neant (Varlık ve Hiçlik), La Transcendence de l'Ego (Benin Aşkınlığı), La Nausee (Bulantı), Les Chemins de la Liberte (Özgürlüğün Yolları), L'Existentialisme est un humanisme (Varoluşçuluk), Critique de la Raison Dialectique (Diyalektik Aklın Eleştirisi)'dir. O, akademik bir kurumda profesyonel bir filozof olarak çalışmak yerine, zaman zaman popüler birtakım eserlerle geniş halk kitlelerine ulaşmayı denemiş olan ünlü bir düşünürdür.
İnsanın kendi yazgısını belirlemedeki aktif rolünü vurgulayan ve Marks, Husserl ve Heidegger gibi düşünürlerden etkilenmiş olan Sartre'ın temel çıkış noktası, insan varlığı ile öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığın incelenmesinden oluşur. Başka bir deyişle, Descartes'ın yaptığı gibi, özneden yola çıkan Sartre, Kant'ın problemini, yani şeylerin ya da nesnelerin nedensel olarak belirlenmiş dünyasında, insanın özgürlük ve sorumluluğunun nasıl açıklanabileceği problemini ortaya koyup, bu probleme bir çözüm getirmeye çalışmıştır.
Metafiziği: Ona göre, insanın doğası, insan tarafından üretilmiş olan bir ürünü tanımladığımız tarzda açıklanamaz. Sartre'ın bu tezine göre, herhangi bir alet, nesne yapacak olsak, önce bu nesnenin nasıl olacağını tasarlarız. Örneğin, bir masayı ele alalım. Masa, kafasında bir masa fikrine sahip olan, masanın ne için kullanılacağını ve nasıl üretileceğini bilen bir insan tarafından imal edilmiştir. Buna göre, masa, meydana getirilmezden önce, belirli bir amacı olup, bir sürecin ürünü olan bir şey olarak tasarlanmıştır. Masanın özüyle, masanın meydana getiriliş sürecini ve onun yapılma amacını anlarsak eğer, masanın özü, onun varoluşundan önce gelir. Sartre'a göre, insanda durum böyle değildir.
İlk bakışta insanın da bir yaratıcının, Tanrı'nın eseri olduğunu düşünürüz. Tanrı'yı, masayı imal eden marangoz benzeri doğaüstü bir sanatkar olarak görür ve böylelikle, Tanrı'nın insanı yarattığı zaman, neyi yaratmış olduğunu bildiğine işaret ederiz. Oysa, Sartre Tanrı'nın varoluşunu inkar etmiş olan tanrıtanımaz bir düşünürdür. Tanrı var değilse, Sartre'a göre, insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiş bir özü de olamaz. İnsan, yalnızca vardır, kendinden önceki bir modele, bir taslağa, bir öze göre ve belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanımlar. İnsan yalnızca vardır ve Sartre'a göre, kendisini nasıl yaparsa, öyle olur.
İnsanın önceden belirlenmiş bir özü olmasa da, o, Sartre'a göre, bir taş ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık değildir. O, bir taş parçasının her ne ise o olduğunu söyler; taşın varlığı, kendi içine kapanık, kendisinden başka bir şey olamayan varlıktır. Söz konusu taş parçasının şöyle ya da böyle olmak imkanı yoktur; o, ne ise daima odur. Bu, Sartre'a göre, kendinde varlıktır. Buna karşın, insan, kendinde varlık (yani, taş parçasının var olduğu tarzda var) olmak dışında, kendisi için varlığa (yani, onu taş parçasından farklılaştıran varlık tarzına) sahiptir. Yani, insan bilinçli öznedir; insan, varolduğunun bilincindedir. İnsanın varlığı bilincinde, kendine dönmekte, kendini bilmektedir. Bundan dolayı, insana önceden verilmiş ve değişmeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlık olan insan, 'ne değilse odur, ne ise o değildir.' Yani, bilinçli bir varlık olan insanda, sonsuzca değişme kapasitesi vardır. Onu şimdi olduğu şeyle tanımlayamazsınız, çünkü tanımladığınız anda, o başka bir şey, başka bir birey olma yoluna girmiştir. Bilinci insanı her zaman başka bir şeye , bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varlıktır. Ve bilinç, özgürlük ve bir geleceğe doğru yöneliştir.
Başka bir deyişle, insan doğası, başka herhangi bir gerçeklik türünden, bir bakıma hiç farklı değildir. İnsan başka herhangi bir şey gibi vardır, yalın bir biçimde oradadır. Bununla birlikte, insan diğer şeylerden ya da gerçekliklerden farklı olarak, bir bilince sahiptir. Bu nedenle, insan şeylerin dünyası ve başka insanlarla farklı ilişkiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir şeyin bilincidir ki, bu, bilincin kendisini aşan bir nesnenin varoluşunu tasdik etmek suretiyle varolduğu anlamına gelir. Bilincin nesnesi, yalnızca 'orada olan' bir şey olarak dünya olabilir.
Tek bir katı kütle olarak dünya dışında, Sartre'a göre, sandalye, dağ benzeri belirli nesnelerden söz ederiz. Masa dediğimiz nesne, bilincin faaliyetiyle, dünyanın bütününden koparılarak şekillendirilir. Dış dünya yalnızca bilince, ayrı fakat karşılıklı ilişkiler içinde bulunan şeylerden meydana gelen anlaşılır bir sistem olarak görünür. Bilinç olmadan, dünya yalnızca vardır; o, kendinde varlıktır ve bu haliyle anlamdan yoksundur. Bilinçtir ki, dünyadaki şeylere, varlık vermese bile, anlam verir. Buna göre, bilinç herşeyden önce, dünyadaki şeyleri tanımlar ve onlara anlam yükler. İkinci olarak, bilinç kendisini aşar, yani kendisiyle nesneler arasına bir mesafe koyar ve bu şekilde nesneler karşısında bir bağımsızlık elde eder. Bilinçli ben, dünyadaki şeyler karşısında bu tür bir bağımsızlığa sahip olduğu için, şeylere farklı ya da alternatif anlamlar yüklemek, bilincin gücü içindedir. İnsan, Sartre'a göre, mühendis ya da işçi olmayı seçebilir, şu ya da bu proje veya tasarıya bağlanır; dünyadaki varlıklar da, insanın bu tercihlerine bağlı olarak anlam kazanırlar.
Ahlak Görüşü: Buna göre, insan öncelikle vardır, insanın varoluşu, onun ne olacağından önce gelir. İnsanın ne olacağı, bilincin belli bir mesafeden gördüğü dünya karşısında nasıl bir tavır alacağına bağlı olacaktır. İnsan, bu uzaklıktan, şeyler ve kişiler karşısındaki bu bağımsızlık hali içinde, bu şeylere ve kişilere nasıl bağlanacağıyla ilgili olarak bir tercihte bulunur. İnsan dünya karşısında bu tür bir özgürlüğe sahip bulunduğu için, dünya insanın bilincini ve tercihlerini etkileyemez. Dünyayı aştığı, dünyaya yukardan ve uzaktan bakabildiği ve sürekli olarak tercihlerde bulunmak durumunda olduğu olgusunu değiştirmek, insan için asla söz konusu olamaz. Kısacası, Sartre'a göre, insan özgürlüğe mahkumdur. İnsan özgür seçimleriyle kendisini tanımlar ve yaratır. Buna göre, insan, kendisini yoktan varetmez, fakat bir dizi seçim ve karar aracılığıyla, varoluşunu belli bir öze dönüştürür, yani kendi özünü oluşturur.
Başka bir deyişle, kendi kendisini sürekli olarak yeniden yaratmak durumunda olan insan, bir varoluş olarak, kendisini ilk anda terkedilmiş biri olarak bulur ve umutsuzluğa düşer. İnsan bu durumda geçmişine dönemez, şimdinin kendisi için boş bir imkan olduğu insan, geleceğe de güvenemez. İşte insan bundan dolayı, kendisini saçma bir dünya içinde hisseder. Doğmak, yaşamak, ölmek ve eylemek ona hep saçma gelir. İşte insan böyle bir anda başkalarını hisseder, ve kendisini bir merkez olmaktan çıkarır. Bu ise onun varoluşunu özsel olarak yaşamasını önleyip, onu başkalarıyla birlikte olmaya, toplum içinde yaşadığı gerçeğine götürür. Böyle olunca da insan başkalarının sorumluluğunu duymaya başlar. Bu nedenle, Sartre'ın gözünde özgürlük ancak sorumluluk yüklenmekle mümkün hale gelir. Tüm eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmiş olan insan özgür olup, sadece böyle biri gerçek varoluşa sahip olabilir. Bu nedenle tek mutlak değer özgürlük olsa bile, sorumluluğa bağlanan bu özgürlük, katı bir ahlakı gerektirir. Onun gözünde doğru eylem, sorumluluğu özgürce yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır. Her çağ kendi doğrusunu yaratırken, ahlaklılık da her çağda kendi doğrusunu kuran insanın özgür eyleminde ortaya çıkar.
Albert CAMUS
1913-1960 yılları arasında yaşamış olan Fransız düşünür ve romancı. Temel eserleri: La Chute (Düşüş), L'Homme Revolte (Başkaldıran İnsan), La Peste (Veba). (Veba).
Düşünsel gelişimi iki ayrı döneme ayrılan Camus, birinci dönemde, dünyanın saçmalığı ve yaşamın anlamsızlığı konuları ve dolayısıyla, saçma kavramı üzerinde, buna karşın ikinci dönemde başkaldırı konusu ve buna bağlı olarak, dünyanın anlamsızlığına başkaldırmak, toplumu değiştirmek, kötülükleri gidermek ve daha iyi bir düzen kurmak amacıyla eylemde bulunma temaları üzerinde durmuştur. Ona göre, dünyanın saçmalığına, kaçınılmaz yenilgiyi bile bile kötülüklere karşı çıkmak, yaşama anlam katmaktan başka bir şey değildir.
Felsefesi tümüyle ahlaki bir çizgide gelişmiş olan Camus, felsefe tarihinin geçmişinde kalan spekülatif sistemlerden hiçbirinin insan yaşamı için bir rehber olma rolü oynayamadığı gibi, insanın sahip olduğu değerlerin geçerliliği için de bir teminat sağlayamadığını söylemiştir. İnsanın daima dünyanın, insani değerler, kişisel idealleri ve doğru ve yanlışla ilgili yargıları için bir temel sağlamasını istediğini dile getiren filozof, dünyanın insana karşı kayıtsız kalışını anlamsızlık ya da saçmalık olarak değerlendirmiştir.
Ona göre, geçmişte benimsenmiş olan ahlaki tavırlar, insani değerlerle gerçekliğin doğası arasında belli bir uygunluk ya da ahenk bulunduğu inancına bağlı olmuştur. Buna göre, ahlaki ayırımları geçerli kılan dış destekler, geçmişte din tarafından sağlanmaktaydı. Modern dönemde, dini inancın çöküşünden sonra doğan boşluğu, ona göre, laik dinler doldurmuştur. Nitekim Camus, Hegel ve Marks'ın tarihsiciliğinin insani değerleri gerçekliğe bir tür tarihsel gelişme öğretisiyle bağlama yönünde bir girişimden başka hiçbir şey olmadığını öne sürer. İşte o bu çerçeve içinde, Le Mythe de Syspe (Sisyphos Efsanesi) adlı eserinde, bir yandan insan varlıklarının amaçlı tavırlarıyla değer biçici olma rollerini sorguya çekerken, bir yandan da Hegel ve Marks'ın tarih öğretileri türünden değeri destekleyici gerçeklik yorumlarının iflas ettiğini söyler. Buna göre, değer biçici ve amaçlı bir varlık olarak insanın, kendisinin bu tutumuna destek sağlamayan bir dünya içindeki varoluşunu, Camus insanın durumunun saçmalığı olarak tanımlar.
Onu varoluşçu felsefe içinde, Sartre'den ayıran şey de işte bu saçma öğretisidir. Sartre'a göre, saçma, dünyanın, bilinçsiz varlığın özünde bulunan ve bilincin kavramsallaştırmalarından ya da olumsuzlayıcı faaliyetinden önce ortaya çıkan bir şeydir. Oysa Camus'ye göre, saçma ya da saçmalık, doğrudan doğruya Tanrı'nın yokluğunun bir sonucudur. Din olmadığında, insanın iste, arzu ve idealleriyle dünya arasındaki çatışma ve uyumsuzluk en yüksek düzeye ulaşır.İnsanın durumu, ona göre, acıyla ve ölümün kesinliğiyle belirlenir.
İnsan varlığının makul ya da anlaşılır bir şey olarak görüp kabul edemediği bu kader ve saçmalık karşısında, Camus'ye göre, Aydınlanmanın evrensel aklının söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Zira, insan, çabalarının hemen her aşamasında akıldışı olanla karşı karşıya gelir. O, hep mutluluk peşinde koşar, mutluluk isteğini yüreğinin en derinlerinde hissederken, kaçınılmaz olarak saçmayla yüzyüze gelir. Saçma, buna göre, insanın istek ve ihtiyacının dünyanın akıldışı sessizliğine çarpmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar.
Camus'nün bu durum karşısındaki tepkisi, varoluşun saçmalığını içtenlikle tanıyıp teslim etmenin, bizi başka bir yaşam ve öte dünya inancından kurtararak içinde bulunulan anı yaşama, güzelliği hissetme ve hazzı duyumsama olanağı verdiğini ifade eder. Başka bir deyişle, Camus'ye göre, bu saçma yaşantısına verilecek uygun karşılık intihar olamaz. Saçmalıkla, gerilimi doğuran iki kutuptan birini yok ederek baş etmeyi amaçlayan intihar, insan onuruna uygun düşmez. Öyleyse, yapılacak tek şey, saçmalığı görüp benimseyerek, ona rağmen yaşamayı denemektir. Buna göre, Camus insani amaç ve eylemin metafiziksel bakımdan keyfi ve temelsiz olduğunu görüp benimsemenin, hiççiliği, pasif bir umutsuzluktan çıkartıp dünyanın insana karşı olan kayıtsızlığı önünde bir başkaldırıya dönüştüreceğini söylemiştir. Fakat o, burada da kalmayıp, varoluşun saçmalığından siyasi bir ders çıkarmanın mücadelesini vermiştir. Başka bir deyişle, faşizme olduğu kadar, komünizme de şiddetle karşı çıkan Camus, varoluşun saçmalığın hedefleyen bireysel başkaldırıdan kollektif bir dayanışma bilinci türetmenin çabası içinde olmuştur.
Buna göre, Camus'nün saçma olan karşısındaki ödün vermez bir içtenlik ve dürüstlükten başka, başkaldırıyla belirlenen ahlakı, uzlaşımsal burjuva ahlakıyla faşist ve komünist toplama kamplarında sergilenen totalitaryanizmi başlıca düşmanları olarak görür. Bundan dolayı, Camus, amaçların araçları haklı kıldığı düşüncesine olduğu kadar, tarihin sonunu gören tarih felsefelerine de şiddetle karşı çıkmıştır.
ALBERT EİNSTEİN
1879-1955 yılları arasında yaşamış olan Alman asıllı ABD’li fizikçi.
Yirminci yüzyılın başlarında geliştirdiği teorileriyle ilk kez olarak kütle ile enerjinin eşdeğerliğini kanıtlamış olan Einstein, zaman, mekan ve kütleçekimi üzerine tümüyle yeni düşünme tarzları önermiştir. Einstein, özel ve genel rölativite teorileri yalnızca Newton fiziğinden değil, fakat Eukleides geometrisinden de kopuşu simgeleyen büyük bir bilim adamıdır.
Einstein sadece dev bir bilim adamı değil, fakat aynı zamanda önemli bir düşünür ola*rak değerlendirilir. Etik, toplum ve. kültür felsefesiyle ilgili genel düşünceleri yanında, bir bilim filozofu olarak da ün kazanan Einstein, Kant’tan, Hume ve Mach’tan etkilenmiş ve Cassirer, Reichenbach ve Schilick’le sürekli bir ilişki içinde olmuştur. O realizmi, zihinden bağımsız bir dış dünyanın varolduğu görüşünü, metafiziksel bir öğretiden ziyade, motive edici bir program olarak görmüş ve determinizmin, doğrudan doğruya dünyanın bir özelliği olmaktan ziya*de, teorilerin ayrılmaz bir veçhesi olduğunu savunmuştur. Einstein mantıkçı pozitivizme karşı mesafeli bir tavır takınmış olmakla birlikte, bilimin birliği tezine bağlı kalmıştır. O yine aynı felsefi çerçeve içinde tümevarımcı*lığı reddetmiş, ama holizme ve inşacılığa ya da uzlaşımcılığa bağlanırken, anlam, kav*ram ve teorilerin mantıksal olarak deneyim*den türetilmek yerine, anlaşılabilirlik, empirik uygunluk ve mantıksal basitlik ölçütlerine tabi olan özgür yaratılar olduklarını iddia etmiştir.
SİMONE DE BEAUVOİR
1908-1986 arasında yaşamış, başta Le Dewuxieme Sexe [İkinci Cins] adlı kitabı olmak üzere, denemeleri, kısa öyküleri. otobiyografik yazıları ve romanları yüzyılımızda feminist düşüncenin gelişiminde önemli bir başlangıç noktası oluşturmuş olan çağdaş Fransız kadın düşünür.
Hemen hemen bütün yaşamı boyunca birlikte olduğu Sartre’ın etkisi dolayısıyla, düşünceleri varoluşçu bir çerçeve içinde ve belli bir özgürlük kavramı üzerinde oldukça bireyselci bir temele dayanan Beauvoir’a göre, özgürlük asla ve asla insana Tanrı tarafından verilmiş bir şey değildir. Tam tersine, özgürlük, insanın uğruna hergün yeniden savaşmak zorunda olduğu bir imkan, onun kendisini sürekli olarak yeniden yaratması için bir fırsattır. Özgürlüğü başlangıçta olabildiğince bireyselci bir açıdan yorumlayan ve bu bağlamda ötekilerini, insanın kendi planına göre eylemesinden başka hiçbir şey olmayan özgürlüğün önündeki bir engel olarak gören Beauvoir, savaş deneyimlerinin ardından ötekinin özgürlüğünü insan için bir tehdit olarak değil, fakat kişinin kendi özgürlüğünü gerçekleştirmesinin zorunlu bir koşulu olarak değerlendirmeye başlamıştır. Buradan hiç kuşku yok ki, her insanın başka insanların özgürlüğü için kaygılanmak gibi ahlâkî bir ödevi olduğu sonucundan başka, kadının top*lumsal durumu ve onun erkek cinsiyle olan ilişkileri bağlamında önemli sonuçlar çıkar.
Özgürlüğün temel koşulu eylem, kişinin kendi plânlarına göre eylemesi, gelecek için amaçlar saptayarak, bunu şimdide dışlaştırması ise eğer, Beauvoir’a göre bu, geleneksel kadın rol ü içinde gerçekleşmemektedir. Bundan dolayı, onun gözünde kadın özerk değil, görelidir. Başka bir deyişle, kadınların kendilerini erkek olmadan düşünemediklerini ve düşünülmediklerini öne süren Beauvoir’a göre, erkeğin özne ve mutlak olduğu yerde, kadın yalnızca erkeğin eksik ötekisidir. Öteki de, kendi bağımsız özüne sahip bir şey olarak görülemez.
O, eskiden beri varolan bu durumu, kadının biyolojik analık göreviyle geride tutulmasına, erkeğin dışarıya gitmesine ve kendisini ‘homo faber’ olarak gerçekleştirmesine izin verilirken, onun içsel olanın bekçisi yapılmasına bağlar. Beauvoir, erkeğin egemenliğinin, sıklıkla iddia edildiği üzere, onun bedensel gücünün bir sonucu olmaktan ziyade, eylemde bulunan özne olmasının bir sonucu olduğunu düşünür. Fakat erkek, sadece ve sadece eylem yapmayan nesne sayesinde, ve kadına göre, başka bir deyişle, dışlaşma ve içselleşme ilişkisinden dolayı, ve kendisinin ötekisine göre böyle olabilir. Beauvoir’a göre, kadınların verilmiş olan bu durumu kabul etmemeleri gerekir. Zira ona göre, kadına toplumsal örf, adet ve kurumlar tarafından yüklenen bu ikindi rol, biyolojik, ekonomik ve psikolojik yazgının yüklediği bir rol değildir. Yani, Beauvoir dünyaya kadın gelinmediğini, ama kadın olunduğunu söylemektedir
JEAN FRANÇOİS LYOTARD
1924 doğumlu çağdaş Fransız düşünürü. Postmodernizmin en önemli teorisyenlerinden biri olan Lyotard’ın temel eseri La Condition Postmoderne [Postmodern Durum]’dur .
Postmodernliği endüstri sonrası toplumun içinde bulunduğumuz şu anki evresine karşı*lık gelen bir durum ya da koşul olarak ta*nımlarken, modernliği de, bilim ve devleti meşrulaştırmak amacıyla kullanılan üst anla*tıların oynadığı rol ile açıklayan Lyotard, Postmodern Durum adlı eserinde, ileri kapi*talist toplumlarda bilgi, bilim ve teknolojiyi inceler. O, burada, ulusal kimlikte olduğu gibi, bir birlik şekli olarak toplum fikrinin anlamını ve inanırlılığını yitirdiğini öne sürer. Başka bir deyişle, Lyotard, ister Durk*heim’daki anlamı içinde organik bir bütün, ister fonksiyonalist bir bakış açısından fonk*siyonel bir sistem, ya da ister Marksist açı*dan, temelde iki sınıfa bölünmüş bir bütün şeklinde düşünülsün, bir birlik olarak toplu*mun anlamını ve değerini yitirdiğini iddia eder. Her toplumun üyelerinin iyiliği, mutlu*luk ve refahı için varolduğu, bütünün parça*ları birleştirdiği türünden üstanlatılar, ona göre, hem sosyal bağı ve hem de bilgi ve bi*limin toplum içindeki rolünü meşrulaştıran bir teleoloji sağlar. Bir üstanlatı, öyleyse eylem, bilim ve toplum için, inanılırlığı olan bir hedef koyar, amaç sağlar. Daha teknik bir düzeyde, bir bilim kendi kurallarını bir üstanlatıya başvuruyla meşrulaştırıyorsa eğer, o tümüyle moderndir. Bu üstanlatılar*dan en etkili iki tanesi, bilginin bizatihi ken*disi için istendiği ve üretildiği anlatısıyla, bilginin İnsanın özgünleşimi için meydana getirildiği üstanlatısıdır.
Postmodernlik, Lyotard’a göre, bilgiyle ilgili bu hedeflerin çok tartışmalı oldukları*nı ve amaçlarla ilgili bu tartışmayı bir kararı bağlamanın sağlam bir yolu ve nihai bir kanı*tı olmadığını gözler önüne serer. Dahası, sa*vaşlar ve savaş teknikleri, dikkati eylemin amaçlarından. ziyade araçlara çekmiştir. Bir*leştirici üslanlatının formu ister spekülatif, ya da ister özgürleştirici olsun, bilginin meşrulaştırılması bundan böyle bir büyük anlatıya, bir üstanlatıya dayandırılamaz. İşte postmodern durum, Lyotarda göre, toplum ve kültürdeki gelişmelerle endüstri sonrası toplumun bir sonucu olarak, üstanlatılara duyulan inancın erozyona uğramasıyla ifa*desini bulur. Endüstri sonrası toplum ise, bilgi ve enformasyon teknolojisinin çok büyük bir rol oynadığı bir üretim tarzına da*yanmaktadır. Bu toplumsal yapının kültürel ve entellektüel karşılığı üstanlatılar karşısındaki inançsızlıkla belirlenen postrnodern bir kültürdür. Söz konusu kültür tüm tarih fel*sefelerine, tarihin sonsal amacı nı, kaçınıl*maz sonunu bilme ya da öngörme iddiaları*na, bu amaca götürme vaadiyle ortaya çıkan tüm politik ideolojilere kuşkuyla bakar.
Postmodernliği karakterize eden bir diğer özellik de mukayese edilemezliktir. Söz konusu mukayese edilemezlik ise, ona göre, farklı adalet ve hakikat konsepsiyon*ları için nesnel bir temel olma fonksiyonu görecek bir mutabakata erişmenin imkansız olduğu anlamına gelmektedir. Başka bir de*yişle, Lyotardın ifade ettiği postmoder*nizmde, belli bir tarihsel geleceği iyi ya da kötü diye tanımlayan değerlerin evrensel geçerliliği ile ilgili olarak bile, mutlak bir kuşkuculuk söz konusudur. Ona göre, Tanrı’nın Nietzsche tarafından ilan edilen ölümünün hemen arkasından tarihin ve iler*lemenin ölümü gelmektedir. Batının araçsal akılcılığı istisna, her şeyde tam bir inanç yi*timi söz konusudur. Bu inanç yitimi ise, Lyotard ‘a göre, Aydınlanmanın doğruluk ve otorite iddialarını rasyonel olarak haklı kılma talebinin sonucudur.
O, postmodernizmin siyasi ifadesinin, to*talitaryanizme karşı çıkış ya da tavır alış ol*duğunu öne sürer. Başka bir deyişle, post*modernliğin hemen her konudaki kuşkucu tavrı, modern devlet ve ideolojilerin belirgin bir yönünü oluşturan büyük projelerle ihti*raslı politik programlara da yansır. Yirminci yüzyıl büyük dünya savaşlarına, bürokratik olarak organize edilmiş faşist ve Stalinist soy*kırımlara tanıklık etmiştir. Lyotardın gözün*de, totalitaryanizm ise, modernizmin birlik ve düzen arayışının siyasi ifadesidir.
Bütün bunlar karşısında, onun çözümü Wittgeusteincı dil oyunlarının meydana ge*tireceği heterojen ve çoksesli yapıdır. Lyo*tard’a göre, mutlak bir mutabakat değil de, zamansal ve yerel konsensüsler aranmalı, geçici sözleşmelerin peşine düşülmelidir. Başka bir deyişle, görüşlerinin ifade ettiği kökten kuşkuculuğa karşın, Lyotard ahlâki ya da siyasi hiççiliğe düşmemiştir. Adaletin ne modası geçmiş, ne de kuşkulu bir değer olduğunu öne süren Lyotard, modernliğin demokratik potansiyelinin yenilenmesi ve derinleştirilmesi. onun demokratik güç ve it*kilerinin diyalektik bir biçimde yoğunlaştı*rılması gerektiğini belirtmiştir. Dil oyunları*nın indirgenemez çokluğunu ve çeşitliliğini benimseyen filozof, bakış açılarının çeşitli*liğiyle seslendirilme hakkının yılmaz bir savunucusu olmuştur.

FRİEDRİCH AUGUST VON HAYEK
1899-1992 yılları arasında yaşamış Avusturya doğumlu İngiliz iktisatçısı ve filozofu. Temelde ya da öncelikle, bir iktisatçı olarak tanınan Hayek’in temel eserleri Road ta Serfdam [Köleliğe Giden Yol], The Pure Theory of Capital [Saf Sermaye Teorisi], The Consti*tution of Liberty [Özgürlüğün Anayasası], Law, Legislation and Liberty [Yasa, Yasama ve Özgürlük]’dir.
İktisat alanındaki veriminden ötürü Nobel Ödülüne layık görülen Hayek’in iktisatçılığının ardalanında önemli felsefi vukufların olduğu söylenir. Söz konusu vukufların teme*linde ise epistemolojik birtakım kavrayışlar yer almaktadır. Ona göre, insan bilgisi sınırlı olup, akıl her zaman birtakım engellerle karşı karşıya kalır. Bu sınırlamalar, büyük bir toplumun yapısı araştırılıp işleyişi incelenmeye ve doğru tahmin edilmeye kalkışıl*dığı zaman, sadece toplumun karmaşıklığından dolayı değil, fakat insanın toplumsal ve iktisadi davranışı bilmede söz konusu olan genel güçlükler dolayısıyla da, belirgin ve hayli keskin bir hal olur. Bununla birlikte, milyonlarca bireysel faile dağılan bilgi, kendiliğinden gelişen gelenek ve alışkanlıklarda yoğunlaştığı için, özetlenip serbest pazarın işleyişinden çıkartılabilir. Hayek’in epistemolojisi işte bu durumun bir sonucu olarak onu akılcı reformistler karşısında ku*rumsal ve etik muhafazakarlığın, müdahale ekonomisinin karşısında da serbest pazarın savunucusu olmaya sevk etmiştir. Onun muhafazakar görüşüne göre, devletin serbest piyasadaki kontrolü veya serbest piyasadaki müdahalesi enflasyon, işsizlik, durgunluk ve çöküntü gibi iktisadi hastalıkların yalnızca daha da artmasına yol açar. Nitekim, o parça parça gerçekleştirilen ılımlı reformların ve devlet müdahalelerinin kaçınılmaz olarak Hitler gibi diktatörlere kapı açan ulusal yıkımlarla sonuçlanacağını tekrar tekrar ifade etmiştir















EGZİSTANSİYALİZM
(VAROLUŞÇULUK)
Varoluşçuluk Kökleri S. Kierkegaard, F. Nietzsche gibi düşünürlere dayanmakla birlikte, 20. Yüzyılda felsefede J. P. Sartre, K. Jaspers, M. Heidegger ve G. Marcel gibi düşünürler tarafından savunulmuş olan çağdaş felsefe akımı. İnsanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan, iradesi ve bilinci olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren felsefe okulu.
Varoluşçuluğu belirleyen temel özellik ve tavırlar şöyle sıralanabilir:
1 Varoluşçuluk, herşeyden önce varoluşun hep tikel ve bireysel, yani benim ya da senin veya onun varoluşu olduğunu öne sürer. Bundan dolayı, o insanı mutlak ya da sonsuz bir tözün tezahürü olarak gören her tür öğretiye, gerçekliğin Tin, Akıl, Geist, Bilinç, İde ya da Ruh olarak varolduğunu öne süren idealizme karşı çıkar.
2 Akım, varoluşun öncelikle bir varlık problemi, varoluşun kendi varlık tarzıyla ilgili bir problem olduğunu dile getirir ve varlığın anlamına ilişkin bir araştırmaya karşılık gelir. Bu çerçeve içinde, her tür bilimci, nesnel ve analitik yaklaşıma şiddetle karşı çıkan varoluşçuluk, özellikle varoluşun zamansal yapısına ilişkin analiz yoluyla, Varlığın genel anlamıyla ilgili bir öğreti, belli bir ontoloji üzerinde yoğunlaşır.
3 Varoluşçuluğa göre, varlığa ilişkin araştırma, varolanın aralarından bir seçim yapmak durumunda olduğu çeşitli imkanlarla karşı karşıya gelmeyi gerektirir. Başka bir deyişle, varoluşçu felsefe, geleneksel felsefenin öne sürdüğü gibi, özün varoluştan önce değil de, varoluşun özden önce geldiğini öne sürer; insanın önce varolduğunu daha sonra kendisini tanımlayıp, özünü yarattığını 8dile getirir. Başka bir deyişle, varoluşçuluk, insanın dünyaya fırlatılmış bulunduğunu, dolayısıyla onun kendisini nasıl oluşturursa, öyle olacağını; insanın özünü kendisinin belirleyeceğini; bireysel insan varlığının sabit ya da değişmez, özsel bir doğası bulunmadığını öne sürer. Bu bağlamda her tür determinizm ya da zorunlulukçuluğa büyük bir güçle karşı çıkan varoluşçuluk, bireylerin mutlak bir irade özgürlüğüne sahip bulunduğunu, insanın özgürlüğe mahkum olduğunu ve olduğundan tümüyle farklı biri olabileceğini dile getirir.
4 İnsana özünü oluşturma şansı veren bu imkanlar, onun şeylerle ve başka insanlarla olan ilişkileri tarafından yaratıldığı için, varoluş her zaman dünyadaki bir varlık olmak veya seçimi sınırlayan ya da koşullayan somut ve tarihsel olarak belirlenmiş bir durumda ortaya çıkmak durumundadır. Bu ise, varoluşçuluğun tekbenciliğe ve epistemolojik idealizmle taban tabana zıt bir felsefe akımı olduğu anlamına gelir.
5 Varoluşçuluk, nesneden yola çıkan, varlıkla ilgili nesnel doğrulara ulaşmaya çalışan görüşlere karşı, özneden hareket ve öznel hakikatlerin önemini vurgular. Felsefenin, varlık ve tümeller gibi konularla uğraşıp, nesnelliği araması yerine, korkuyu, yabancılaşmayı, hiçlik duygusunu, insanlık halini ele alıp, öznelliğe yönelmesi gerektiğini; hakikatin tümüyle öznel olup, hiçbir soyutlamanın bireysel varoluşun gerçekliğini kavrayamayacağını ve ifade edemeyeceğini söyler.
6 Varoluşçuluk, özellikle de hümanist ya da ateist boyutu içinde, evrenin akılla anlaşılabilir olan bir gelişme doğrultusu olmayıp, özü itibariyle saçma ve anlamsız olduğunu, evrenin rasyonel bir tarafı bulunmadığını, evrene anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer.
7 Böyle bir evrende, insanın hazır bulduğu ahlak kuralları olmadığından; varoluşçuluk, ahlaki ilkelerin, kendi eylemleri dışında, başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını savunur.








BİLGİ FELSEFESi
(EPİSTEMOLOJİ)

Doğayı meydana getiren ana öğe (arkhe)’nin ne olduğunun merak edilip araştırılmasından itibaren ortaya çıkan felsefeye önceleri İlkçağ Felsefesi daha sonra Metafizik denilmiştir.Metafiziğin başlıca problemlerinin (Varlık,Tanrı,Ruh) duyu organlarımızın sağladığı bilgilerle çözümlenemeyeceği anlaşılınca;bu problemlerin akıl ve sezgiye başvurularak çözülebileceği görüşü ortaya çıkmıştır.
O halde bu yetiler (akıl ve sezgi ) gerçekten insan zihninde var mıdır? Varsa,varlığın gerisindekileri bilmemizi sağlar mı? Türünden sorular ortaya çıkmıştır.Bu ve buna benzer soruların cevaplarının araştırılması,bilgi felsefesini ortaya çıkaran en önemli gelişme olmuştur.Çünkü bu tür problemler bilgi felsefesini ilgilendirmektedir.
Bilgi Felsefesi;
1-Bilgi Kuramı(Epistemoloji) 2-Mantık alanlarından oluşur.

1-BİLGİ KURAMI (Epistemoloji):

Bilgi Kuramının Konusu:
Bilginin; kaynağı,yapısı,metodları,imkanı,sınırları ve değeri (doğruluğu) ile ilgili problemlerin eleştirici bir gözle araştırılmasıdır.

Bilgi Kuramının Temel Kavramları:

Bilgi kuramının temel kavramları“suje”,”obje”, ve “bilgi” kavramlarının yanında; “doğruluk(hakikat,verite)”, ”gerçeklik(realite)”,”temellendirme” dir.

Doğruluk(hakikat,verite):
Algılar,kavramlar,bilimsel kuramlarla nesnel gerçek arasındaki uygunluktur.Yani bir ifadenin nesnesine uygunluğudur.Dünyadaki şeylerin ve olayların (olup bitenlerin)doğru ya da yanlış olması söz konusu değildir.Doğruluk, sadece düşüncelerin, yargıların,önermelerin özelliğidir.
Gerçeklik (realite):
Zamanda ve mekanda var olanların tümüdür.Gerçeklikle hakikati (doğruluğu) birbiriyle karıştırmamak gerekir.Çünkü gerçeklik, somut olarak var olanların bütünüdür.Hakikat (doğruluk)ise, var olana (ister gerçek var olana ister düşünsel var olana) ilişkin bilginin özelliğidir.
Örneğin;Pamuğun yumuşaklığı-Gerçeklik
Yer çekimi kanunu-Hakikat(doğruluk) tur.
Matematik ve mantık kurallarıda bir hakikattir.

Temellendirme:
Bir düşüncenin, bir yargının,önermenin doğruluğunu gösterme,bu doğruluğun dayanaklarını gerekçelerini ortaya koyma demektir.
Doğrulama daha çok deneysel bilimlerin,Temellendirme ise formel bilimler ile felsefenin başvurduğu bir yoldur.
Örneğin:Felsefede önermelerin yargıların deney ve gözlem yoluyla doğrulanması söz konusu olmadığından gerekçe ve dayanak göstererek temellendirme yoluna gidilir.Bilgi Kuramı temellendirmek istediği kavram ya da soruları derinliğine,genişliğine araştırır ve aydınlatmaya çalışır.Bunu da genellikle çözümleme (analiz) ve betimleme (tasvir etme) yoluyla yapar.

Bilgi Kuramının Temel Soruları:

1-Bilginin değeri ile ilgili sorular;Varlığın doğru bilgisi var mıdır?Varsa bu bilgiler gerçek midir?
Elde edilen bilgiler kesin midir? Kesin ve doğru bilgilerin ölçütü nedir? Hakikat var mıdır? Zihnimiz hakikate erişebilir mi?
2-Bilginin kaynağı ile ilgili sorular:
İnsanın elde ettiği bilgilerin kaynağı nedir?Bilgilerimizin kaynağı akıl mıdır?
Bilgilerimiz,duyuma ve deneye mi dayanır?Bilgilerimiz doğuştan mıdır?
Bilgilerimiz sezgiye mi dayanır?
Bilgi kuramının problemleri arasında,genel-geçer doğru bilgi var mıdır? Sorusunun önemli bir yeri vardır.
Bu soru birbirinden farklı cevapların verilmesine yol açmıştır.Bu cevaplar şunlardır:
Akla dayanan bilgi doğru bilgidir (Rasyonalizm,İnneizm(doğuştancılık),A Priorizm)
Deneye,tecrübeye dayanan bilgi doğrudur.(Empirizm)
Fayda ve başarı sağlayan bilgi doğrudur (Pragmatizm)
Olgulara dayanan bilgi doğrudur. (Pozitivizm)
Duyulara dayanan bilgi doğrudur. (Sensüalizm)
Sezgiye dayanan bilgi doğrudur. (Entüisyonizm)
İnsanın iç tecrübesinden elde ettiği bilgi doğrudur.(Mistisizm,Egzistansiyalizm)
Vahye ve İmana dayanan bilgi doğrudur. (Fideizm)
Saf fenomenlere dayanan bilgi doğrudur. (Fenomenoloji)

2-MANTIK
Mantık;insan aklının kendi hakkındaki bilgisidir.Dar anlamda doğru düşünme kurallarını öğreten bilgidir.
Bilgi Kuramı–Mantık ilişkisi;
-Bilgi Kuramu bilginin objesi ile uygunluğunu temellendirirken mantığın kural ve ilkelerine dayanır.
-Mantık,düşüncenin akıl yürütme yoluyla ilgilenir,yargılar arası ilişkilerin doğruluğu önemlidir,
Bilgi kuramı için ise, içeriklerin doğruluğu önemlidir.

BİLGİ KURAMININ TEMEL PROBLEMLERİ

Bilgi Kuramının temel problemi Doğru bilginin imkanı (mümkün olup olmadığı) problemidir.
İlkçağ filozofları bilginin kaynağını sorgulamadan önce,bilginin değeri yani kesin doğru bilginin olup olmadığı üzerinde durmuşlardır.Bu soruya iki şekilde cevap verilmiştir:

1-Doğru Bilginin İmkansızlığı :
İlkçağ felsefesinin ilk dönemi bir doğa felsefesi niteliği gösterir.O dönemin filozofları sadece duyularla evrenin açıklamasını yapmaya çalışmışlardır.Yani naiv(yöntemsiz,sistemsiz) bir empirizm (deneycilik) ile evren hakkında kesin bilgilere varılabileceğini sanmışlardır.
Evrenin oluşumu ve varlıkların kökeni ile ilgili sorulara cevap verilirken çelişkili görüşlerin ortaya çıkması,her filozofun kendi görüşlerinin doğru,diğerinin yanlış olduğunu iddia etmeleri,bu tür görüşleri şüphe(kuşku) ile karşılayan sofist denilen yeni bir grup düşünürün ortaya çıkmasına neden olmuştur.Sofistler genel-geçer doğru bir bilginin varlığından ilk kez şüphe edenlerdir
Sofistler Septikler
2- Doğru bilginin İmkanı

Doğru Bilginin mümkün olduğunu ileri sürenlerdir.Burada bilginin değeri ve kaynağı konusu birleştirilmiştir.Bunlara Dogmatikler de denilebilir. Dogmatizm: Bir takım ilkelerle insan bilgisinin mutlak hakikate ulaşabileceğini iddia eden anlayışa denir.Septisizmin tam zıddıdır



ENTÜİSYONİZM (SEZGİCİLİK)
Sezgi:bir bütünü bir bakışta doğrudan kavrama,sezip keşfetmedir.
Entüistyonist filozoflara göre,rasyonel bilgi nesnenin gerçek özünü veremez.Sezgiye önem veren düşünürler,rasyonel bilginin uygulama ve eylem için önem taşıdığını kabul eder.Fakat akla dayanan bilgi, onlara göre sezgisel bilginin tamlığından ve kesinliğinden yoksundur.
Bu anlayış ortaçağda büyük İslam Filozofu Gazalinin felsefesinde görülür ayrıca 19. y.y da Hegel rasyonalizmine tepki olarak Bergson’un felsefesinde ortaya çıkmıştır.
Gâzali (1058-1111):Gazali bilim ve felsefeye kuşku ile bakmış,bunların tutarsızlıklarla dolu olduğunu savunmuştur.
O’na göre insan bilgi yolunda duyulardan da akıldan da yararlanabilir fakat bu yetiler insana gerçek varlığın bilgisini veremez.Zira,gerçek ve kesin bilgi,sezgi yolu ile elde edilir.Bu bilgi türü insanın gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner.
Gâzali’ye göre insanda iki göz ya da iki akıl vardır.Birincisi fiziki göz yada akıldır.İnsan bununla maddi dünyaya yönelir ve bir takım bilgilere ulaşır.Bu göz bilim ve felsefeyi kuran akıl gözüdür (akıldır) insan için yeterli değildir.
İkincisi ise kalp gözüdür.Kalp gözü manevi olduğu için insan kalbin manevi sezgisiyle gerçekleri bütün açıklığıyla kavrar.Var olan her şey sezgi yoluyla aracısız ve bütün açıklığıyla aynadaki gibi görünür.İnsanın kalp gözünü gereği gibi kullanabilmesi için onu temizlemesi yani arzularının baskısından kurtulması gerekir.Kalp gözü açılan kimse bilim ve felsefe yoluyla kavrayamadıklarını da açık seçik kavrar
.
Henri Bergson (1859-1941): O’na göre gerçeklik hayattır,süredir.Bunu sadece sezgi kavrayabilir.Her şey değişip geliştiği için gelecek geçmişin aynı olamaz.Bu nedenle var olmak olgunlaşmaktır.Gerçeklikteki bu yaratıcı evrimi yalnızca sezgi anlayabilir.
Bergson bu nedenle materyalizm ve rasyonalizme karşı çıkar.
Bergson’a göre bilmenin birbirinden ayrı iki yolu vardır:
1-Bilimlerde geçerli olan analitik;Mekan kavramını temel alan bilme tarzıdır. Gerçekliğin statik olduğu düşünülür.Bilimler varlığı parçalara ayırarak(analiz) bölüm bölüm inceledikleri için varlığın özüne nüfuz edemez.
2-Varlığın özüne nüfuz eden sezgi;Zamanı süreyi temel alan bilme türüdür..Gerçekliğin bizzat kendisini bilme imkanı verir.Sezgi dile getirilemez ancak yaşanır.Bir nota başka bir nota içinde kaybolurken biz musikinin akışına kendimizi bırakırız.Böylece süre,zaman,gelişme dinamik olarak statik olan mekanın üstüne çıkmıştır.
Bergson’a göre;insanda zeka ve içgüdü olmak üzere iki yeti vardır.Zeka evreni tanımamız için değil ona egemen olmamız için yaratılmıştır.Bu nedenle sadece madde aleminde geçerlidir.Hareketli olanı durdurarak bölümlere ayırıp inceler.Pozitif bilimler zekanın ürünüdür. Oysa hareketli olan gerçeği tanımak için başka bir yetiye yani içgüdüye ihtiyaç vardır.
İşte sezgi bu zeka ve içgüdünün bileşkesidir.
POZİTİVİZM (OLGUCULUK)
İnsan için bilgide önemli olanın yalnızca olguları araştırmak olduğunu savunan akımdır.
Bu akıma göre insan;olgular arasında var olan değişmez ilişkileri ya da doğal yasaları bulmalıdır.
Bu anlayışın kurucusu ve temsilcisi Auguste Comte’dur.
A.Comte (1798-1857):Comte Fransız devriminden sonra oluşan toplumsal karmaşayı yeni bir toplumsal düzenleme ve reformla ortadan kaldırmayı denemiş bir Fransız düşünürdür.Aynı zamanda Sosyolojinin de kurucusudur.
Comte toplumu bilim yoluyla yeni baştan düzenlemeyi amaçlamıştır.Ona göre toplumun kurtuluşunu sağlayacak tek şey pozitivizmdir.O’nun pozitivizminin en önemli özelliği “doğanın mutlak ve yüce bir amacı olduğu” düşüncesini reddetmesidir.
Ayrıca O varlıkların insan tarafından gözlenemeyen özlerini bulma çabasından vazgeçer.Sadece olguları araştırmak ve varlıklar arasındaki sabit ilişkileri gözlemek gerektiğini savunur.
Bilimin tek amacı olgular arasındaki değişmez ilişkileri yada doğal yasaları bulmaktır.Bu ise ancak gözlem ve deneylerle sağlanır.
İşte toplumu yeniden düzenlenmesinde kullanılacak bilgi de gözlem ve deneye( olgulara) dayanan pozitif bilgidir.Pozitif bilgi tarihsel evrimin sonucu olan bir bilgidir.
Pozitif bilgi evresine gelmeden önce toplumlar tarih içinde iki evreden daha geçerek pozitif evreye gelmişlerdir.
Comte,tarihi toplumsal evre anlayışını Üç hal kanunu ile açıklar;
1-Teolojik evre;fenomenlerin Tanrısal ya da manevi nedenlerle açıklandığı evre
2-Metafizik evre; olayların oluşunun soyut kuvvetlerle açıklandığı dönem toplumsal olayların özgürlük,eşitlik gibi soyut kavramlarla açıklanması,
3-Pozitif evre;Bu evrede insan sadece gözlemlenebilir olana yönelir.Yalnızca olaylar arasındaki yasalar ya da değişmez bağlantılar incelenir.O’na göre bu evre insan düşüncesinin ve gelişiminin en yüksek basamağıdır
ANALİTİK FELSEFE
Analitik felsefe pozitivizmin 20.y.y. da çağdaş bir görünüm almış şeklidir.Neopozitivizm (yeni olguculuk) ya da mantıkçı pozitivizm olarak da bilinen bu anlayışa göre,felsefenin asıl uğraş alanı dildir.
Bu yaklaşıma göre felsefe;varlık,değer ve Tanrı üstüne,doğruluğu test edilemeyen öğretiler öne sürmemelidir.Felsefenin görevi dildeki kavramları çözümlemektir.
Bu felsefe anlayışına göre bilime dayanan bilgi doğru bilgidir..Bir bilginin doğru olup olmadığını anlamak için de bilginin analizi gerekir.Bu amaçla bilimin kullandığı önermelerin kuruluşu ve yapısı incelenir.Bu dil analizidir.
Analitik felsefeye göre felsefede ortaya çıkan sorunlardan birisi bulanık (açık-seçik olmayan)mantıksal çıkarımlar;diğeri değişik anlamları olan sözcüklerin bir birine karıştırılmasıdır.Bu nedenlerden kaynaklanan sorunları çözmek için de ;bulanık mantıksal çıkarımlar yerine açık-seçik mantıksal çıkarımlar oluşturmak ve tek anlamlı sözcüklerden oluşan yapay bir dil sistemini kurmak gerekir. Bu akımın başlıca temsilcileri;Ludwig Witgenstein,MoritzSchlick,Rudolf Carnap ve Hans Reichenbach’tır.

L.Witgenstein(1889-1951): Witgenstein,dili kullanmanın ve dili anlamanın,insanları sıradan şeylerden ayıran en önemli özellik olduğunu belirtir.
O’na göre dil dünyayı resmetmek suretiyle dünyayı temsil eder.Bu yüzden önermeler,olguların tasvirleri ve olguların resimleridir.Öte yandan önermeler düşüncelerin dile gelmeleridir.
Filozof daha sonra bu dil anlayışını değiştirerek başka bir dil görüşü geliştirmiştir.Bu yeni dil anlayışı ile dile doğal bir insan fenomeni,toplumsal bir fenomen (birden fazla insanın benimsediği kuralların varlığı ile işleyebilen bir fenomen) olarak yaklaşmıştır. O’na göre felsefe,sayılıp dökülecek bir öğreti bütünü değil bir faaliyettir.Filozofa düşen felsefik kuramlar geliştirmek değil,dilin nasıl kullanıldığını göstermektir.
Analitik felsefe dil analizi eleştirisi yoluyla felsefi problemleri doğrularken onları “anlamsız” ve “anlamlı” olarak bir ayırıma tutar.
Metafiziğin konusuna giren problemler,anlamsız ve sözde problemlerdir.Tek tek bilimlerin çözebileceği problemler de ilgili bilim dallarını ilgilendirir.Bu durumda felsefeye sadece mantık ve bilgi kuramı kalır.Böylece felsefe araştırmaları sınırlandırılmış olur.
Felsefede mantıksal dil çözümlemeleriyle doğrulanabilen önermeler anlamlı olarak kabul edilir.Böylece felsefenin konusu gerçek ya da düşünsel nesneler olmaktan çıkar,bilimsel önermelere ve kavramlara indirgenmiş olur.

PRAGMATİZM
Doğruluğu ve gerçekliği tek taraflı olarak sadece eylemlerin sonuçlarıyla değerlendiren ve onlara yalnızca fayda açısından bakan akıma pragmatizm denir.
Başlıca temsilcileri;W.James,J.Dewey’dir.

William James (1842-1910): W.James’e göre pragmatizm bir yöntemdir.Bir yöntem olarak pragmatizm insan yaşamının bir amacı olduğunu söyler.Bundan dolayı bütün kuramlar,bütün bilgiler,insan yaşamına bir katkı yaptıkları,insanın amacına yardımcı oldukları zaman doğrudur.Kuramlar gerçekten somut bir yarar sağladıkları sürece anlamlıdır.
O’na göre bilimde,felsefede,teolojide hiçbir tanım yada formül kesin,son ve değişmez değildir.Bundan dolayı insanı ve doğayı konu alan kuramların anlamları,yalnızca onların problemleri çözme kapasitelerinde aranmalıdır.
Eğer bir kuram ya da formül bir problem çözemiyor,pratik yaşam için şöyle ya da böyle bir farklılık yaratmıyorsa o kuram ya da formülden vazgeçilmelidir.Bir kuram ya da düşüncenin anlamı yararlılığıyla belirlenir.
O’na göre yararlılık, yalnızca bireyin maddi ihtiyaçlarının karşılanması değil,aynı zamanda insanın ve toplumun gelişmesine katkıda bulunan her şeydir.
Bu arada James’e göre,din sayesinde insanların manevi yaşamları gelişmekte ,insanlar yaşamlarına anlam katabilmektedir. Bu nedenle din tümüyle doğrudur.Çünkü yarar sağlayan bilgi doğru bilgidir.
John Dewey (1859-1950):O’na göre düşünce,çevreye uymayı,doğadan yararlanmayı ve mutlu olmayı sağlayan bir “alet”tir.Bir düşüncenin doğrulu ise söz konusu düşüncenin işe yararlılığına bağlıdır.
Deney,bilimsel yasa,kuram ve kavramları birer alet olarak gördüğü için onun öğretisi aynı zamanda enstrümantalizm (aletçilik,araçcılık) olarak bilinir.
O’na göre birer alet (araç) olan bilimsel yasa ve kuramlar eğer başarılı olur ve uygulamada bir işe yararsa doğrudur,yaramazsa yanlıştır.
Örneğin ormanda kaybolmuş ve ormanın varlığı ile kendisinin kaybolduğunun tek gerçeklik olduğu bir durumda;amaç bu adamın kaybolmuşluğunun verdiği korkuyu ortadan kaldırmak ve oradan sağ salim kurtulmasını sağlamaktır.Bu anlamda onun sahip olduğu tüm düşünce ve görüşler,ormandan çıkış için oluşturduğu tüm kuramlar,onun kurtulması için sadece bir araçtır.Adamın görüşleri, ormandan sağ salim kurtulması amacına götürdükleri sürece doğrudur.Yani uygulamada işe yaradıkları ölçüde doğrudur.
Pragmatizm,metafizik sorunlarla ilgilenme,inceleme alanı olgularla sınırlıdır.Bilgi ve hakikati yaşam için bir araç olarak gören pragmatizm,bilgi kuramı açısından savunulamaz.Çünkü bize yarar sağlayan ve hakikat olan bilgi olduğu gibi,yarar sağladığı halde hakikat olmayan bilgi de vardır.Örneğin yalan günlük yaşamda bazen yararlı olabilir ama doğru değildir.
FENOMENOLOJİ
Kurucusu Alman Filozof Edmund Husserl’dir.
Bu akım,fenomenleri ve bilincin verilerini inceleyerek fenomenin içindeki özü yakalamaya çalışır.Bir başka temsilcisi ise Max Scheler’(1874-1982)dir.

Edmund Husserl (1859-1938):Husserl felsefede özneden yola çıkar.Öznenin temeli Husserl’e göre bilinçtir.Bilinç,kendi içine kapanmış olmayan,atılım ve ve nesnesine yönelim içinde bulunan bir varlıktır.
Husserl’e göre insan bilinci ile nesne arasındaki söz konusu yönelim ilişkisinin iki farklı türü vardır.Birincisinde bilinç nesneyi sezgisel yoldan ve asli bir şekilde kavrar.Diğerinde ise bilinç,boş bir yönelim aracılığı ile yalnızca nesneyi gözlemleyebilir.O,bu çerçeve içinde bilincimizin bir ses ya da renk gibi duyusal (beş duyu ile algılanabilen) nesneleri tecrübe etmekle kalmadığını;,buna ek olarak, algıladığı nesnelerin saf anlamlarını ve mantıksal özlerini de kavradığını söyler.
Bu anlayışa göre öz fenomenin içindedir ve bilinç,bu özü sezgi yoluyla yakalayabilir ve kavrayabilir.O’na göre bir nesnenin özünü kavrayabilmek için; onun özüne ait olmayan tüm tesadüfi özelliklerin,ilgisiz görüşlerin bir kenara bırakılması “parantez içine alınması” gerekir.Varlıkları belirleyen, bir takım önemsiz özellikler değil de onları meydana getiren özelliklerdir.Bunları ise yalnızca bilinç ortaya çıkarabilir.
Örneğin insanın özü akıldır,akıllılıktır.Bu özü yalnızca insana anlam veren bilinç yakalayabilir.Bundan dolayı saf bilince ulaşabilmek ve bilincin tecrübe ettiği özleri yakalayabilmek için duyuların sağladığı tüm verilerden ,hatta dış dünyanın var oluşundan bile vazgeçilmelidir.Bunun için de günlük yaşam,din,bilim ve tarihin sağladığı tüm görüş,kanaat ve önyargılar parantez içine alınır.Böylece insanın öze ulaşmasını engelleyen,öze ait olmayan öğeler,kısa bir süre için yok sayılır.
VARLIK FELSEFESİ

Varlık Felsefesinin konusu varlıktır.Varlık;var olan her şeydir. Varlık Felsefesi açısından var olanlar iki biçimde ele alınır.
Gerçekte var olanlar:Gerçek varlık,gerçekliğini nesnelerden,olaylardan,kişilerden alan;belli bir zaman ve mekanda var olandır.Gerçekte var olanlar duyu organları ile algılanır.Örneğin:masa,sıra,kitap v.b.
İdea’da (zihinde,düşünsel) var olanlar:İnsanların zihinlerinde oluşturdukları kavramlardır.Zihinde var olanları insanlar bir takım olay ve ilişkilerden soyutlayarak elde ederler,bu nedenle duyu organları ile kavranamazlar.

Bilim ve Felsefe açısından VARLIK
Bilim ve Felsefe’nin varlığa bakış açıları şu noktalardan farklılaşır:
*Bilime göre varlık tartışmasız vardır.Bilim varlığın var olduğunu ön kabul olarak benimser ve var kabul ettiği varlıkla ilgili neden-sonuç ilişkileri kurar.
Felsefe varlığın var olup olmadığını da tartışır.Nedenlerin nedenlerini de araştırır.
**Bilimler konularına göre varlığı parçalara ayırarak , kendilerine özgü yöntemlerle inceler.
Felsefe,varlığı bütün halinde görür ve bütün halinde incelemeye çalışır.Bunun içinse gerekirse tüm bilimlerin sonuçlarını kullanarak genel kuramsal açıklamalar yapar.
Metafizik -Ontoloji
Metafizik; ispatlanması ve çürütülmesi mümkün olmayan sorunlarla ilgilenir.
Ontoloji;Varlıkla ilgili sorunların tartışıldığı metafizik alanıdır.
Ontolojinin soruları şunlardır:
1-Varlık var mıdır?
2-Varlığın ana maddesi nedir?
3-Evren nasıl oluşmuştur?
4-Evrenin bir amacı var mıdır?
5-Varlıkta özgürlük var mıdır?
6-Ruh nedir?
7-Ruh ölümsüz müdür?
8-Ölüm nedir?
Tabiat(doğa) filozofları varlığın ana maddesi (arkhe) nedir? Sorusuyla ilgilenmişlerdir.Örneğin Thales; varlık arkesinin su olduğunu söyleyerek ontolojiyle ilgilenen ilk filozof olmuştur.
Aristoteles varlığın ilk nedenlerini araştırarak metafiziğin ilkelerini belirlemiştir.Aristoteles, evreni bir bütün olarak kavramaya çalışmış ve bu çabasından da felsefenin bir disiplini olan Metafizik-Ontoloji doğmuştur.
Ancak Ontolojiyi bir felsefe disiplinine dönüştüren Cristian Wolf’tur.Wolf ontolojiyi;- tanrının,ruhun ve dünyanın varlığını kanıtlamak isteyen bir alan olarak- belirler.
Wolf’un ontoloji anlayışı deneysel bilimlere dayanan Ampirizm ve Materyalizm tarafından eleştirilmiştir.
Kant’ a göre metafizik; bilginin temellerini araştırmalı ve bilginin deneyden gelmeyen öğelerini saptamalıdır.
Fichte.Schelling,Hegel gibi düşünürler Kant’ın gözden düşürdüğü metafiziği tinsel(ruhsal) varlık anlayışı ile yeniden günceleştirmiştir.
Günümüzde metafizik fenomenoloji,yeni ontoloji ve varoluşçuluk (existansiyalizm) felsefeleri ile varlığını sürdürmektedir.
Fenomenoloji;Edmund Husserl ile varlıkların arka planlarında bulunan ve kendi kendilerine varolan özleri dile getirerek;
Yeni ontoloji;Nicolai Hartmann ile varlık kategorileri oluşturup ontolojiyi deneysel temellerle,bilimsel sonuçlarla bağdaştırmaya çalışarak
Existansiyalizm; Heidegger ve Sartre ile varlığın temeline doğa bilimlerini koyanlara karşı çıkarak varlığı Benin yaptığını söyleyerek ontolojiyle ilgilenmiştir.
Ontolojik problemler:
1-Varlığın var olup olmadığı problemi:
Varlığın var olup olmadığı ilk çağlardan bugüne ontolojinin tartıştığı temel problemdir.Bu probleme genelde iki bakış açısıyla yaklaşılmıştır. a-Nihilizm(hiçcilik) :
Nihilizm’e göre hiçbir varlık gerçekten var değildir ve varlığı var olan olarak kabul eden görüşlere karşı çıkar.Nihilizm hiçbir değer ve kural tanımayan bir görüştür ve toplumda düzeni sağlayan tüm otoriteleri reddeder.Nihilizm bu biçimiyle siyasal anlamda anarşizme temel oluşturur. Nihilizm’in temsilcileri: Gorgias;Ontoloji alanında nihilizmin ilk temsilcileri ilk çağ sofist filozoflarından Gorgias’tır.Gorgias,”varlık var mıdır?”sorusuna “yoktur” cevabını verir.Gorgias’a göre;”varlık yoktur.Olsa bile bilinemez.Bilinse bile bildirilemez.” Nietzsche; Toplumsal değer ve normları tümüyle inkar ederek nihilizmin 19.yy.daki önemli temsilcisidir. Taoizm: İl çağda çinde görülen taoizmdir.Lao-Tse ‘nin kurduğu taoculuk gerçeğin tüm çeşitliliğine karşın “bir”(tao) olduğunu ve bunun adının,biçiminin, maddesinin, görüntüsünün olmadığını savunur.Aldatıcı olan dünya, varlıktan yoksundur. b-Realizm (gerçekçilik):
Varlık vardır anlayışı realizmdir.Realizm varlığın insan bilincinin dışında insan bilincinden bağımsız olarak var olduğunu savunur.Realizme göre dış dünya bizden bağımsız olarak vardır.Var olan nesnel olandır,duyu organları aracılığıyla algılanabilir olandır.
2-Varlığın ne olduğu problemi:
Varlığın ne olduğu sorusuna farklı cevaplar verilmiştir;.
a) Varlığı oluş olarak kabul edenler:
İlk çağ felsefesinde evrenin sürekli bir değişim,akış ve oluş halinde olduğunu ileri süren ilk düşünür Herakleitos’dur.O’na göre evrenin ana maddesi “ateşâ€tir.’Ateşten oluşan her şey dönüp dolaşıp ateşe dönecektir.Ateş yeniden her şeyi yaratacaktır. Evrende her şey sürekli bir değişim OLUŞ içindedir ve durağan değildir.Doğa gibi insanın kendisi de sürekli bir değişim içindedir.’
Herakleitos’a göre evrenin bu oluşuna karşıt güçlerin çatışması ve bu çatışma sonunda ortaya çıkan uzlaşma(sentez) neden olur.Eğer bu çatışma olmasaydı evrende nesneler de olmazdı.Örneğin;yaşam,dişi ile erkekten gelir;otun yok olması,koyunun yaşamasını sağlar.Oluş (canlı-cansız,iyi-kötü gibi) karşıtların çatışmasının bir sonucudur.”değişmeyen tek şey değişme dir”Her değişme belli bir düzene , yasaya göre olur. Bu yasa logos(akıl)dır.
Çağımızda varlığı oluş olarak gören filozof whitehead (viyted) dir. O’na göre her varlık var olabilmek için başka bir varlığa muhtaçtır.Böylece evren bir canlı “oluşâ€ olarak varlığını sürdürür.
DEVLET VE SİYASET FELSEFESİ
SİYASET FELSEFESİ Siyasetin problemlerini siyasi sistemleri, siyasal hayvanlar olarak tanımlanan insanların belli bir siyasi sistem içindeki davranışlarını felsefeye özgü yöntemlerle ele alan felsefe dalı, daha çok normatif bir nitelik arzeden kavramsal araştırma türü; felsefenin, siyasi yaşamı konu alan, özellikle de devletin özü, kaynağı ve değerini araştıran dalı.
Siyaset felsefesinin ele aldığı belli başlı konular şunlardır:
1- İnsanın gelişme süreci içinde, yönetimin ya da devletin kaynağı, doğası, amacı ve önemi.
2- Varolan, varolmuş olan devletlerin sınıflanması ve bu devletlerin oluşumunda etkili olan felsefe ya da görüşlerin incelenmesi.
3- İdeal düzen arayışları.
4- Ütopyaların yapısı ve bunların gerçekleşme şansları.
5- Bireyle devlet, itaat etmeyle özgürlük arasındaki ilişki, baskı, sansür ve yönetimin gücü.
6- Adalet, eşitlik, özgürlük, haklat ve mülkiyet gibi temel kavramların analizi.
Eski Yunan’da doğmuş olan siyaset felsefesi, günümüzde siyasi otoritenin gücünü, doğasını ve kaynağını, siyasi otoriteyle birey arasındaki ilişkileri ele alır. Siyasi kurumların ve bu arada devletle birey arasındaki ilişkilerin nasıl geliştirilebileceği konusunu inceleyen siyaset felsefesi günümüzde daha çok ‘demokrasi’ kavramı üzerinde durur. Başka bir deyişle, demokrasi problemini sivil toplum-devlet kavram çiftiyle, özgürlük ve eşitlik ideallerinin oluşturduğu temel üzerinde ele alan siyaset fel*sefesinin temel problemi, kamusal gücün, siyasal iktidarın, insan yaşamının niteliğini korumak ve geliştirmek için nasıl kullanılması ve ne ölçüde sınırlanması gerektiği problemidir.
Siyaset felsefesinin uzun tarihi içinde, Platon, Aristoteles, Cicero, Aziz Augustinus, Aquinalı Thomas, Dante, Machiavelli, Spinoza, Locke, Burke, Rousseau, Mill, Bentham,Tocqueville, Saint-Simon, Comte, Hegel, Marx ve Engels gibi düşünürlerin önemli katkılarından söz edilebilir. Buna karşın, 20. yüzyılda siyaset felsefesi alanındaki katkılar, sırasıyla siyasi pragmatizm, dini ve varoluşçu yaklaşım ve nihayet devrimci yaklaşım diye, kabaca üç başlık ya da yaklaşım altında toplanabilir.
1- Dewey, Russell ve Popper gibi düşünürler tarafından temsil edilen Siyasi pragmatizm, toplumun halihazırdaki yapısını ve kapitalizmi eleştir*mekle birlikte, düşüncelerini söz konusu yapının oluşturduğu genel çerçeve içinde ifade eder ve siyaset alanındaki amacın, insan kişiliğinin geliştirilmesiyle yaşam düzeyinin en yüksek noktaya çıkartılması olduğunu savu*nur. Örneğin, siyaset felsefesinde aristokratik bir bireyciliğin savunuculuğunu yapan Russell, hoşgörü, cinsel özgürlük ve sağdu*yunun yanında olurken, materyalizme, bürokrasi ve savaşa şiddetle karşı çıkmıştır.
2- Dini ve varoluşçu yaklaşım, insanlığın topyekün bir yıkıma doğru gittiğini savunurken, zaman zaman dini ya da yarı dini değerleri, zaman zaman da bire*yin bizzat kendisini ön plana çıkartmıştır.
3- Lenin,Gramsci, Marcuse, Lukacs gibi düşünürlerin temsil ettiği yaklaşım ise, bireyin nihai bir özgürlük ve mutluluk haline ulaşabilmesi için, kapitaliz*min ve burjuva devletinin, şiddet veya de*mokratik yollarla yıkılmasını öngörür.
DEVLET FELSEFESİ Siyaset felsefesinin bir dalını meydana getiren ve toplumsal yaşamla devletin doğuşunu, doğasını ve anlamını araştıran, insanlarla insanların içinde yer aldıkları siyasi örgütlenmeler arasındaki ilişkileri inceleyen felsefe dalı.
Devlet felsefesi tarihinde, devlet şu şekillerde anlaşılmıştır:
1- Doğal bir kurum veya organizma olarak. Bu yaklaşımın klasik temsilcisi Platon’dur. O, devleti büyük ölçekli bir insan ya da organizma, bireyin bir devamı olarak görür ve bu durumun bir sonucu olarak da, sırasıyla akıl, can ve iştihadan oluşan üç parçalı ruh anlayışını aynen devlete yansıtır. Buna göre, o devletin temelini insan doğasında bulmaktadır.
2- Devletin, yönetimde bulunanlardan ayrı olan, fakat yöneticilerin karar ve ehliyetleriyle gelişmesine katkıda bulundukları bir kurumlar ve hizmetler sistemi olduğunu dile getiren Aristotelesçi devlet anlayışı. Bu çerçeve içinde, Aristoteles’te, devletin asıl amacı, yurttaşların maddi bakımdan refaha ulaşmaları, ama daha çok ahlâki bakımdan gelişmeleri ve olgunlaşmalarıdır. Devlet, bu amaç için vardır. Yani, ona göre, devlet yö*netimleri kendi başlarına iyi ya da kötü değildir, ancak söz konusu amacı gerçekleştire*bilmesine göre, iyi ya da kötü devlet vardır.
3- Yapma bir varlık ve araç olarak devlet. Klasik temsilciğini Rousseau, Hobbes ve Locke’un yaptığı bu anlayışa göre, insan mutlak bir özgürlük durumu içinde varolamaz. Mutlak bir özgürlük durumunda, insanı dışarıdan belirleyen ve sınırlayan hiçbir güç olamayacağından, her insan neyin iyi olduğuna kendisi karar verir ve kendi çıkarlarını hayata geçirmeye çalışır. Bu ise, tam bir çıkar çatışmasına, hatta insanlar arasında bir savaşa yol açar. Fakat böyle bir durum, tüm insanlara zarar vereceğinden, insanlar bir araya gelerek, aralarında bir sözleşme yaparlar. İnsanlar toplum sözleş*mesi adı verilen bir uzlaşma ve anlaşmaya dayanarak, ortak iradelerini temsil edecek bir gücü, kendileri için hakem ve yönetici olarak tayin ederler. Buradan da anlaşılaca*ğı gibi, söz konusu anlayışta devletin doğal bir temeli yoktur. Bu yaklaşımda devlet, insanları birbirlerine karşı koruyacak ve ken*dilerini geliştirmelerine imkan verecek bir araç olarak ortaya çıkar.
4- Devleti, kendi irade, ehliyet, yeteneği, ve amaçları olup, bir üniversiteye benzetilebilecek cisimleşmiş bir kişi, dünyadaki ilahi düşünce, milli bir ruh olarak gören Hegelci devlet anlayışı. Devletin içeriğini milli ruhun meydana getirdiğini öne süren Hegel ‘e göre, milli ruh, din, hukuk, bilim, sanat, sanayi gibi türlü özel alanlara ayrılır.
5- Devletin, devleti kontrol edenlerin, gücü elinde bulunduranların çıkar ve tercihlerinden hareketle politikalar üreten bir tür yönetim makinesi olduğunu, toplumdaki egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ettiğini dile getiren Marksist devlet görüşü. Söz konusu anlayışa göre, devlet sınıflara bölünmüş olan topluma sıkı sıkıya bağlıdır. Bu çerçeve içinde devlet, sosyal mücadeleyi, sınıf savaşını yavaşlatan, ona engel olan, ekonomik bakımdan üstün durumda olan, üretim araçlarına sahip bulunan sınıfın baskı aracıdır.



AHLAK FELSEFESİ (ETHİK)
Ahlak Felsefesinin konusu insanın hareketleri,yapıp etmeleridir.İnsanın yalnızca iradeli hareketleri ahlak felsefesinin konusudur.
Ethik:İnsanın ahlaksal davranışları ile ilgili sorunları ele alan felsefe dalıdır.

AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

İYİ:İnsanın yapması gereken davranışlardır.Ahlakça değerli olandır.
KÖTÜ:İnsanın yapmaması gereken davranışlardır.
ÖZGÜRLÜK:İrade ile “iyi” ve “kötü” davranışlardan birisini seçme gücüdür.
ERDEM (FAZİLET):İyi olana yönelmedir.
SORUMLULUK:İnsanın kendi eylemlerinin ya da yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir.
VİCDAN:Tutum ve eylemlerimizin ahlakça değerli olup olmadığını yargılama bilincidir.Bir çeşit iç mahkemedir.
AHLAK YASASI:uyulması ahlak açısından gereken,genel-geçer kurallardır.
AHLAKİ KARAR:Ahlak kurallarına özgürce uymaktır.
AHLAKİ EYLEM:Ahlaka uygun davranışı gerçekleştirmedir.Ahlaka uygun eylem davranış olarak dışa yansır.Eylemin dışa yansımayan yönü ise tutumdur.
ÖRNEK:Derse geç gelen öğrencinin öğretmene gerekçeyi belirtirken doğruyu söylemesi “İYİ”,yalan söylemesi “KÖTÜ”,bu davranışlardan birini seçmesi “ÖZGÜRLÜK”,Doğru söylemeyi seçmesi “ERDEM” dir.

AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI
1-Ahlaki eylemin amacı var mıdır?Varsa nedir?
2-Toplumca belirlenen,insana zorla kabul ettirilen eylem biçimleri gerçekten “iyi” midir?
3-İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?
4-İnsanın doğası ahlaklı olmasına elverişlimidir?
5-Tüm insanların ortaklaşa benimseyebilecekleri evrensel ahlak yasaları var mıdır?
İNSAN AHLAKİ EYLEMDE BULUNURKEN ÖZGÜR MÜDÜR?
Ahlak konusunda bazı filozoflar,insanın özgür olduğunu,bazı filozoflar özgür olmadığını savunur.
1-Özgür olmadığını savunanlar:DETERMİNİZM (gerekircilik);
Deterministlere göre, insanın irade ve eylemleri içten ve dıştan gelen nedenlerle belirlenmiştir.Bireyin içinde bulunduğu şartlar iradeyi belirler ve kişinin özgür karar vermesini engeller.Bu nedenle insan ahlaksal eylemde özgür değildir.

2-Özgür olduğunu savunanlar :
İNDETERMİNİZM (gerekirci olmayanlar);
İndeterministlere göre,insan ahlaki eylemde tamamıyla özgürdür.İnsan kendini özgür hissettiği için toplumdaki ahlak yasalarına özgürce uyar.
Bu görüşlerden her ikisi de insan gerçekleri ile bağdaşmadıklarından üçüncü bir görüş ortaya çıkmıştır.
OTODETERMİNİZM:
Otodeterministler, iradeyi ve ahlaki eylemleri bir kişilik ürünü olarak görürler.İnsan bilgi birikimini zenginleştirerek,kişiliğini geliştirerek ve aklını kullanarak özgürleşmiştir.Sonuç olarak kişiliği gelişmiş olanlar,gelişmemiş olanlardan daha özgürdür.

AHLAK YARGISINI DİĞER YARGI TÜRLERİNDEN AYIRAN NİTELİKLER
Bir iddiayı dile getiren söz dizisine yargı denir.Yargılar ikiye ayrılır;
1-Gerçeklik yargıları; Nesneler dünyasına ilişkin yargılardır.Kişiden kişiye değişmez nesneldir.”Doğru” ve ya “yanlışâ€ olurlar.
2-Değer yargıları; Bir gerçekliği değil, bir değerlendirmeyi içeren yargılardır,özneldir.Kişiden kişiye değişir.Değer yargılarının alanı geniştir.
Mantık yargıları-“doğru”,yanlışâ€
Sanat yargıları-“güzel”,”çirkin”
Din yargıları –“sevap”,”günah”
Ahlak yargıları-“iyi”,”kötü” şeklindedir.
Bilim yargıları herkes tarafından kabul edilir,din yargıları (o dine inana kişilerce kabul edilir ve kişilere göre) değişmez,ahlak yargıları değişir.

ETİK’İN PROBLEMATİĞİ VE YAKLAŞIMLAR

A- KİŞİ VİCDANI KARŞISINDA EVRENSEL AHLAK YASASININ OLUP OLMADIĞI PROBLEMİ

1-EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI REDDEDENLER

a)HEDONİZM (haz ahlakı): Kurucusu Aristippos’tur.O’na göre haz veren şey “iyi”,haz vermeyen “kötü”dür.İnsan sadece kendi yaşadığı hazzı bilebilir.Başkalarının hazzını bilemez.Bu nedenle evrensel ahlak yasası yoktur.

b)Fayda ahlakı: Bireye yarar sağlayan davranış “iyi”,sağlamayan “kötü”dür.Yararlı olan kişiden kişiye değiştiği için evrensel ahlak yasası yoktur.

c)Bencillik (egoizm):Bencillik, başkalarını dikkate almadan sadece kendi çıkarını düşünme anlamına gelir.İnsanın yalnızca kendi “ben”ine uygun olanı “iyi”nin ölçütü sayan düşüncedir.
Hobbes’a göre insanı yönlendiren ‘kendini sevme’ ve ‘kendini koruma’ içgüdüsüdür.Bu yaklaşıma göre evrensel ahlak yasası yoktur.

d)Anarşizm: Başta devlet olmak üzere tüm baskıcı kurumların ortadan kalkması gerektiğini öne süren öğretidir.Temsilcisi Max Stiner ‘dir.Evrensel ahlak yasasını reddeder.O tüm ahlaki değerlerin bir takım soyutlamalardan ibaret olduğunu düşünür.

e)F.Nietzche :O’na göre yapılması gereken;insanlığı ahlaktan kurtarmaktır.İnsan doğasına yaraşan, güçlü,korkusuz,acımasız olmaktır.Oysa tüm ahlaklar insanın güdülerini köreltir,onu pasifliğe yöneltir.
Nietzche’ye göre;toplumda iki tür insan ve bunların oluşturduğu iki tür sosyal sınıf vardır. Birincisi Halk Sınıfı;sürü durumundadır.Din ve ahlak kuralları bu sınıf için yeterlidir.İkincisi Seçkin Sınıf;Seçkin sınıfa yakışan ahlak, insanın doğasına uygun olan,bireyci,bencil,acımasız ahlaktır.Amaç,”üstün insan”a ulaşmaktır.Üstün insan; sıradan,korkak,zayıflığı öğütleyen vicdan ahlakından kurtulup “iktidara doğru giden güç”ahlakına ulaşmakla oluşur.O’na göre “güç” enyüce iyi;yenilgi,kaybetmek,zayıflık ise kötüdür.İnsan için gerekli olan güçlü olmaktır.

f) J.P.Sartre(Existansiyalizm-varoluşçuluk): İnsanın kendi varoluşunu ancak özgürce davranarak gerçekleştirebileceğini savunur.Ancak bu özgürlük sınırsız değil,sorumlulukla belirlenmiştir.Sartre’a göre insan insanlığını kendisi yapar,değerlerini kendisi yaratır,yolunu kendisi seçer.Bu nedenle seçiminde tek başınadır ve sorumluluklar da kendisinindir.

2-EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI KABUL EDENLER

a)Ahlak Yasasının Varlığını subjektif (öznel) TemeldeAçıklayanlar
Bu düşünceyi savunanlara göre evrensel bir ahlak yasası vardır.Ancak bu yasa varlığını insandan,insanın özel dünyasından alır.İnsanın karşısına bir buyruk biçiminde çıkar.Dürüst ol,insanları sev,.... gibi.

1-Utilitarizm (Faydacılık)J.S.Mill J.Bentham:Onlara göre insan doğası gereği acıdan kaçınır,hazza yönelir,mutluluğa erişmek ister.Ancak kişinin mutluluğu,çevresindeki insanların mutluluğu ile ilişkilidir.Kişi mutluluğu ancak üyesi bulunduğu yarar sağlayan şeyi yapmakla bulabilir.O halde; ‘tek insan için değil,herkes için faydalı olan’ yasa olarak kabul edilmelidir.









BİLİM FELSEFESİ

Bilimlerde görülen büyük gelişmeler dikkatleri bilime yöneltmiştir.Bilim felsefesi bilimsel kesinlik ve bilimsel sistem düzeyine erişen bir bilgiyi inceler. Bilim felsefesinin inceleme alanına,bilimin yanında bilimin özel yöntemleri,düşünce biçimleri bilimlerin hangi ana gruplara girebileceği gibi problemler girer.
Bilimin Tarih içindeki gelişimi
İlk çağda bilim felsefe ile iç içe iken, matematiğin felsefeden ayrılmasıyla bilimlerin felsefeden ayrılışı başlamıştır. Avrupa ortaçağda bir durgunluk dönemi geçirdiğinden 5. ve10. Y:Y arasında felsefe ve bilim alanında önemli bir gelişme olmamıştır.Bu dönemde islam ülkelerinde felsefe yanında bilim ve teknikte gelişmiştir. Ortaçağda duraklayan, bilimlerin felsefeden ayrılma hareketi Rönesans ve sonrasında hızlanmıştır. Bilim adamları ve filozoflar yeni görüşler geliştirerek;bilim felsefesinin ortaya çıkmasını hızlandırdı.
Bilimin Felsefenin Konusu Oluşu
19. ve 20. Y:Y.da bilimin olağanüstü başarı sağlaması, ona olan ilgiyi büyük ölçüde arttırmıştır.Bu ilgi düşünen kişileri;neyin bilim olduğu neyin olmadığını; ayırmaya , birtakım ölçütler aramaya ve bilimi sorgulamaya yöneltmiştir. Bu da bilimin felsefenin konusu içine alınmasına yol açmıştır. Sorun, felsefeyi bilimleştirmekten çok bilime aykırı düşmeyen ve bilimlerle verimli etkileşim içinde bulunan bir felsefe türünü oluşturmaktır.
BİLİME FARKLI YAKLAŞIMLAR
1-Ürün Olarak Bilim:
Temsilcileri Reichenbach ve Carnap'tır..
Bu yaklaşım; bilimi anlamak için,bilim diye ortaya konmuş eserleri(ürünleri) ele alır ve onları tarihsel gelişmeleri içinde anlamaya çalışır.Bunun yolunu da bilim eserlerini mantık açısından çözümlemekte görür.Böyle bir çözümleme bilimlerin dillerini incelemek ve yöntemlerini belirtmektir..
Bilimle ilgili eserler,günlük dille yazılmış metinlerle oluştuklarından,çözümleme işlemini kolaylaştıracak bir tekniğe ihtiyaç vardır.Bu da söz konusu metinleri sembolik mantık diline çevirmekle sağlanır. Yani "Doğru" ve "Yanlış" değerleri ile çözümlenir. Böylece incelenen metnin genel-geçerli olup olmadığı ortaya çıkarılabilir..
Bu yapılırken metindeki önermelerin doğrulanabilirliği veya yanlışlanabilir olmasına bakmak yeterlidir. Çünkü doğrulanabilir önerme,”anlamlı” önermedir. Anlamlı önermeler ise bilgi veren,bilimsel önermelerdir. Carnap’a göre doğrulanamayan önermeler metafizik önermelerdir..
Carnap’a göre;iki türlü doğrulama yapılabilir;.
1-Doğrudan doğrulama:Herhangi bir nesnenin belirtilen yerde bulunuşunun gözlenmesi söz konusudur. Örn:”Şu anda bu yazıyı okuyorum” önermesi doğrudan doğrulanabilen bir önermedir..
2-Dolaylı Doğrulama:Doğrulanabilir önermeler, doğrulanmış başka bazı önermelerle birleştirilerek doğrulanmaları sağlanır.Örn:”Anahtar demirden yapılmıştır” önermesini doğrulayalım; Fizik kanununa göre “demirden yapılmış; nesne mıknatısla çekilir”. “mıknatıs çubuk şeklindedir”(doğrulanmış bir önermedir) Anahtar çubuk nesneye yakın konmuş (doğrudan doğrulanmıştır) Sonuç olarak anahtar şimdi çubuk nesne tarafından çekilecektir. Bu durumda anahtarın demirden yapıldığı dolaylı olarak doğrulanmıştır.
2-Etkinlik Olarak Bilim:
Temsilcileri Kuhn ve Toulmin’dir Bu yaklaşıma göre bir kültür ortamında oluştuğundan bilimi, anlamak için bilim adamları topluluğunun yaşayış biçimlerine,inançlarına,kültürlerine bakmak gerekir. T.Kuhn bilimi anlamaya yönelik çalışmasında çıkış noktası olarak “Paradigma” kavramını kullanır.
Paradigma: Belli bir bilimsel yaklaşımın,doğayı ya da toplumu sorgulamak ve onlarda bir ilişkiler bütünü bulmak için kullandığı açık ya da üstü kapalı tüm inançlar, kurallar,değerler,kavramsal ve deneysel araçlardır. Bilim adamları topluluğunca paylaşılan ortak paradigmada bilime ait temel sorular ve onlara verilebilecek cevapların genel çerçevesi çizilmiştir.Paradigma aynı zamanda bilim adamları için dünyaya bakılan bir standartlar ve ölçüler yumağı olduğu gibi,gerçekliğin belirli kurallara göre algılanmasını kavranmasını ve genelleştirilmesini sağlayan bir şablondur.
Paradigmalar arası tartışmalar sonucunda iki paradigmadan birinin galip çıkması,paradigmanın değiştirilmesini ve algı dönüşümünün gerçekleşmesini sağlar.
Klasik Görüş Açısından Bilim
Klasik görüşe göre;
1-Bilim yeryüzündeki nesneleri araştırma etkinliğidir.
2-Bütün bilimler temelde birleştiklerinden birbirleriyle bağlantılıdır.
3-Bilim (yanlış bilgilerin ayıklandığı) birikimsel bir süreç izler.
4-Bilimin yardımıyla daha önce bilinenler kesinleştirilir,bilinmeyenler bilinir duruma getirilir.
Klasik görüşün en iyi temsil edildiği felsefe akımı Pozitivizm ve daha sonra Mantıkçı Pozitivizm’dir
Klasik Görüşe Göre Bilimi Niteleyen Özellikler
1-Bilim olgusaldır
2-Bilim mantıksaldır
3-Bilim genelleyicidir
4-Bilim nesnel(objektiftir)
5- Eleştiricidir.
Bilimsel Yöntemin Özellikleri
Bilimsel yöntem olguları betimleme –açıklama amacıyla izlenen sistemli bilgi edinme yoludur.
Betimleme ilk aşamayı oluşturur.Betimleme gözlem ve deneyden oluşur.
Açıklamayla ilk aşamada betimlenmiş olan olgular ve birbirleriyle ilişkilerini yansıtan empirik genellemeler bazı teorik kavramlara başvurularak anlaşılır hale getirilir.O zaman varsayımlara başvurulur.Doğrulanmış varsayımlar teorileri oluşturur.Teorilerin genelleştirilmesiyle ortaya çıkan kesin,genel-geçer doğrular da kanunları oluşturur.
Bilimsel AÇIKLAMA-ÖNDEYİnin Özellikleri
Öndeyi olgular arası ilişkilerden ve ya bu ilişkileri ifade eden genellemelerden yararlanılarak henüz olmamış bir olguyu önceden kestirmedir.Örn:Newton fiziğindeki bazı yasalardan yararlanılarak gelecekteki ay ve güneş tutulmalarını önceden bilmek gibi.Bir teori ve ya hipotezden çıkarılan her mantıksal sonuç bir öndeyidir.Bir olguyu izah etme oluş nedenini ortaya koyma işi bir açıklamadır.Her açıklamada önceden bir öndeyinin olmasına karşılık;öndeyi niteliğindeki her çıkarımın bir açıklama sağlayacağı iddia edilemez.
Varsayım-Kuram İlişkisi:
1-Varsayımlar kuramlara dönüşebileceği gibi;gelişmiş kuramlar da genellikle varsayımsal öğeler içerir.
2-Varsayım bir tek önermeyle ifade edildiği halde ;kuram bir bütünlük içinde düzenlenmiş önermeler sistemiyle dile getirilir.
3-Varsayım belli ve sınırlı bir açıklamadır;oysa kuram kapsamlıve köklü açıklamalar getirir.
Bilgi edinme süreci aşamasında ortaya atılan geçerliliği ve güvenilirliği bilimsel yöntemlerle saptanmış olan iç tutarlılığı bulunan bilgiler ve açıklamalar bütününe BİLİMSEL KURAM denir.
Klasik Görüşe Yapılan eleştiriler
1-Bilime gereğinden çok değer verilmiştir
2-Klasik görüşün; bilinmeyen şeylerin nedenini bilimin gelişmemiş olmasına bağlamaları doğru değildir.Çünkü evren sonsuz ve sınırsızdır ve bilmeye konu olacak olanların tümünü bilim açıklayamaz.
3-Tüm bilimlerin bir tek bilime indirgenmesi mümkün değildir.
4-Klasik görüşün sandığı gibi bilim; birikimsel bir süreç izlemez.Çünkü bilim eğer birikimsel bir süreç izlemiş olsaydı bilimdeki ani değişiklikler olmaz gelişmeler birbirini tamamlardı..
5-Bilimi oluşturan bilim adamları topluluğunun varlığı görmezlikten gelinmemelidir.
BİLİMİN DEĞERİ
Tarih boyunca; bilimi bilgiye giden önemli ve tek yol olarak görenler olduğu gibi bilimden korkan ve kuşku duyanlar da olmuştur..
Oysa bilim ne en yüce varlığın en yüksek düzeydeki etkinliği ; ne de zavallı insanın zarar verici bir etkinliğidir..
Bilim insanın diğer etkinliklerinden biri olarak çok yönlü bir varlık alanına sahiptir..
İnsan ilgi ve isteği doğrultusunda bilimsel bilgiden başka gündelik bilgi,dini bilgi,sanat bilgisi, v.b ile de uğraşmaktadır.. Diğer bilgi türleriyle birlikte bilimsel bilginin ve onun ürünü olan teknolojinin insan hayatındaki yeri açıkça bilinmektedir.
Felsefe Nedir?
Yunanca seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum’ anlamına gelen phileo ve ‘bilgi, bilgelik’ anlamına gelen sophia sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplin.
Buna göre, felsefe Yunanlılar için, ‘bilgelik sevgisi’ ya da ‘hikmet arayışı’ anlamına gelmiştir. Başlangıçtaki bu özgün anlama göre, her türden bilimsel araştırmacıya filozof adı verilmiştir.
Başlangıçtaki söz konusu anlamına rağmen, felsefenin bir tanımını vermek oldukça zordur. Bunun en önemli nedeni, hemen bütün felsefe tanımlarının tartışmalı olmasıdır. Bu ise büyük ölçüde felsefe denen faaliyet ya da disiplini anlamının, veya felsefe anlayışlarının tarihin akışı içinde çağdan çağa, hatta filozoftan filozofa kökten bir biçimde değişmesidir. Örneğin, Platon ve Platoncular için felsefe, empirik gerçekliği değil de, idealar alemini, soyut kendilikler dünyasını betimleyen ve bütün doğruları nihai ilkelerden çıkarsamak suretiyle temellendiren a priori bir disiplindir. Oysa Aristoteles’te felsefe, gerçekliğin daha genel yönlerini betimlediği için, bilimlerin bir devamı olmak durumundadır. Felsefe bilimlerin ya kraliçesi, ya da onların önündeki engelleri ortadan kaldırdığı için, ağır işçisidir.
Ortaçağda dini inançları temellendirmek için, teolojinin hizmetkarı olma görevini üstlenen, başta ilahi gerçeklik ve onun dünya ile olan ilişkisi olmak üzere, yine gerçekliği betimleyen felsefe, empiristlerin, ama özellikle de J. S. Mill ve W. O. Quine gibi radikal empiristlerin gözünde de, diğer bütün disiplinler gibi, gerçekliği betimleyen bir etkinlik olmak durumundadır.
Felsefenin anlamı ve göreviyle ilgili bu mutabakatı bozan filozof, ünlü Kopernik devrimiyle Kant olmuştur. Zira ona göre, felsefenin nesnelerden ziyade, nesneleri bilme tarzımızla meşgul olması gerekir. Başka bir deyişle, Kant, bilimin gerçekliği betimlediği yerde, felsefenin şu ya da bu türden nesnelerle, Platon ‘un varoluşunu öne sürdüğü cinsten kendiliklerle uğraşmadığını savunmuştur. Felsefe, bunun yerine dış dünyadaki nesneleri deneyimleyebilmemizin veya bilebilmemizin zorunlu önkoşullarını araştırır.Bir de bunları bir şekilde tamamlayan, bilimin kendine özgü bir teknolojik, kültürel mana kazandığı 19. yüzyılın felsefe konsepsiyonlarından, bilime, bilimlere dayanan bilimsel felsefeyle dünyayı ve insanın dünyadaki yerine ilişkin genel bir görüş, bir dünya görüşü olarak felsefe anlayışından söz edildiğinde, herhalde felsefenin özü itibariyle rasyonel bir eleştirel düşünce, dünyanın genel doğasıyla (metafizik ya da varlık teorisi), dünya ile ilgili inançların mahiyeti ve haklılandırılması (epistemoloji) ve dünyamızdaki eylem tarzımız üzerine sorgulayıcı ve de refleksif bir düşünce etkinliği olduğu söylenebilir.
Buna göre, felsefenin konusu ‘nihai ve en yüksek şeyler’, genel olarak varlık, bir bütün olarak evrenin kendisini ya da insanın eylemlerini, yaşamını ve yazgısını en temelli bir biçimde etkileyen şeylerdir. Varlığı bir yönüyle ya da belli bir bakımdan ele alan bilimlerden farklı olarak, felsefe, varlığı bir bütün olarak ele aldığı, varlığı varlık olmak bakımından incelediği, olanı betimleyen bilimlerden farklı olarak olması gerekene yöneldiği için, konularına uygun düşen yöntem ya da yöntemleri kullanır.
Buna göre, felsefenin konuları arasında yer alan şeyler, duyuların ya da duyusal kavrayışın çok ötesinde kaldığı için, felsefe du*yuları kullanmaktan özenle kaçınır. Felsefe saf düşünceye, refleksiyona dayanır ve a priori bir araştırmadır. Buna göre, felsefe bir kavram analizinden oluşur ya da kavramsal analiz temeli üzerinde yükselir. Öte yandan, felsefe ulaştığı sonuçları kanıtlamak için, belirli ve kesin birtakım işlem ya da yöntemler kullanmaz.
Felsefe bilimle kıyaslandığında, bilimin dünyada yer alan şeyleri betimlerken, felsefenin onları sınıfladığını söylemek gerekir. Bilim bilgi verirken, felsefe bilginin ne olduğunu, neyi ve nasıl bilebileceğimizi araştırır. Öyleyse, felsefe varolan şeylerle ilgili olarak akla dayalı bir açıklama sağlar; bilimlerin ayrı ayrı ele aldığı olgu sınıflarının tümünü birden açıklayacak en genel ilkelere ulaşmaya çalışır. Bu anlamda felsefe, varlığın ilk ilkelerinin bilimidir. Özel bilimlerden kazanılan tüm bilgilerin eleştirisini ve sistematizasyonunu gerçekleştiren en genel bilim, bilimlerin bilimidir. Ve nihayet, felsefe insanın yaşamını, değerlerini ve amaçlarını sorgulayan, bu alanda insan yaşamının ve eylemlerinin kendilerine dayanacağı genel ilkelerin bilgisidir.
Felsefe bir faaliyet, bir düşünce faaliyetidir. İnsanın soru sorabilme yeteneğine dayanır ve bu bağlamda, o belirli türden sorular hakkında belirli bir türden düşünme faaliyetidir. Felsefeyi tüm diğer disiplinlerden ayıran en önemli özelliği, felsefenin bu türden sorular üzerinde düşünürken, mantıksal argüman ya da akıl yürütmeye dayanmasıdır. Buna göre, filozoflar, bu mantıksal akıl yürütmeleri ya kendileri yaratırlar ya da başkalarının akıl yürütmelerini eleştirirler. Filozoflar, aynı zamanda bu akıl yürütmelerin temelinde bulunan kavramları analiz eder ve açıklığa kavuştururlar.
Filozoflar, insan yaşamını ilgilendiren her şey hakkında akıl yürütebilir, her şeyi felsefi bir problem konusu yapabilirler. Filozoflar, örneğin bizim apaçık ve doğru olduklarına inandığımız inançlarımızı sorguya çekerler. Yaşamın anlamını meydana getirdiğini söylediğimiz temel sorular üzerinde dururlar. Dinle, Tanrı’nın varoluşuyla, doğru ve yanlışla, dış dünyanın varoluşuyla, bilginin kaynağı ve sınırlarıyla, bilimle, sanatla ve daha birçok konuyla ilgili sorular üzerinde akıl yürütüp, bu sorulara genel geçer ve nesnel yanıtlar getirmeye çalışırlar.


 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst