romegames 1
romegames
Krutzo 1
Krutzo
shrpnl 1
shrpnl
Best Studio 1
Best Studio
D 1
delimuratt
Aliyldrim 1
Aliyldrim
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
melankolıa18 1
melankolıa18
Agora Metin2 1
Agora Metin2
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Ütopyalar

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan turkmmo
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 5K

turkmmo

Level 1
Gold Üye
Katılım
17 Eyl 2008
Konular
31,034
Mesajlar
0
Online süresi
5m 10s
Reaksiyon Skoru
208
Altın Konu
0
TM Yaşı
17 Yıl 8 Ay 23 Gün
Başarım Puanı
719
MmoLira
40
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

Ütopyalar
Ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum ve devlet şekli anlamı taşır. Ütopyalar, ideal düzen arayışlarının tasarlanmış tipik örnekleridir.
Ütopyalar üzerine görüşler iki biçimde ortaya çıkmıştır. Bir kısmı özendirici, istenen nitelikte, diğer bir kısmı ise korkutucu, ürkütücü ütopyalardır.
İstenen (Özendirici nitelikte ) Ütopyalar
Bu tür ütopyalar ideal bir toplum ve devlet tasarımlarıdır. Bu özellikteki ütopyaların en önemlileri şunlardır:
Platon’un Ütopyası : Platon Devlet adlı eserinde ideal devletin nasıl olacağını belirtmiştir. Bu devlette insanlar üç sınıfa bölünmüştür; Çalışanlar ( işçiler, çiftçiler, zanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir. Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır .İşçi sınıfını erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir.
Platon’un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem doğu hem de batı felsefelerinde temsilciler bulmuştur. Doğu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayışını Fârâbî’ de görmekteyiz.
Fârâbî (870-950)’nin Ütopyası : Platon’dan etkilenen Fârâbî Medinet’ül Fâzıla (Erdemli Şehir) adlı esrinde böyle ütopik bir devlet tasarlamıştır. Ona göre, insanlar yardımlaşarak bir arada yaşamalıdır. Sağlıklı bir organizmada bütün organlar nasıl uyumlu bir şekilde çalışıyorsa, toplum da böyle olmalıdır. Kötü insanlar toplumdan çıkarılmalıdır. Erdemli şehirde gerçeklikler, doğruluklar, iyilik ve güzellikler birleşirler. Bunu sağlayan bu şehrin yöneticisidir. Yönetici, peygamber ile filozofun erdemlerini kendinde toplayan kişidir ve bu özeliklerini topluma yayarak devleti yönetir. Bireylerin de yöneticinin bilgilerine katılmasıyla mutlu bir şehir doğar.
Thomas Morus (1478-1535) ‘un Ütopyası : Roman tarzında yazdığı Ütopya Adası adlı eserinde ütopik bir devlet tasarımı ortaya koyar. Bu devlette özel mülkiyet yoktur ve yasaktır. Herkes devlet adına üretir. Para geçerli değildir. Üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Bireyler günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler. Yöneticiler, tıpkı Platon’un ideal devletinde olduğu gibi, çok sıkı bir eğitimle yetiştirilir.
Tommaso Campanella (1568-1639)’nın Ütopyası : Güneş Devleti adlı eserinde ütopik bir devlet yasarımı yaparken, o da Platon’un etkisi altında kalır. Güneş kentte her şey ortaktır. Aile yoktur. Eşlerin seçimi yönetimce yapılır. Kent bir rahip tarafından adilce yönetilir. Herkes dört saat çalışır. Geri kalan zamanda sanat, eğlence, okuma, beden ve ruhları eğitme gibi zevk veren işlere ayrılır. Yöneticinin yetkisi mutlaktır. Adları “Güç”, “Akıl”, “ Sevgi” anlamına gelen üç yardımcısı vardır.
Francis Bacon (1561-1626)’ ın Ütopyası : Yeni Atlantis adlı eserinde ütopik devletini tanıtır. “Ben Salen” adlı adada sağlam bir ahlâk anlayışı egemendir. Özel bir örgüt halkın bu yüksek bilgi ve kültürünü planlar ve yürütür. Buna göre “Yeni Atlantis” bir bilgi devleti olarak tasarlanmıştır.
Korkutucu Nitelikte Ütopyalar
Günümüzde de ütopyalar yazılmaktadır. Ancak, bunların ortak bir niteliği vardır, o da toplumları gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermektir. Bu tehlike bir yandan makineleşen bir toplumda insanın duygu, düşünce ve değer sistemleri ile yok olup gitmesidir. Öte yandan, insan özgürlüklerinin, demokratik hakların kurulacak bir despotik devlet tarafından yok edilmesidir. Bu ütopyalar insanları bu türden tehlikeler için önceden uyarmaktadır.
Huxley (1894-1963)’in Ütopyası : Yeni Dünya adlı eseri bir bilim-kurgu özelliği taşır. “ Yeni Dünya” da teknoloji çok gelişmiştir. İnsanlar sunî yoldan üremektedir. Evlilik yoktur. İnsanlar çalışır ve eğlenirler. Hastalanma ve yaşlanma yoktur. Geçmiş tüm değerleriyle yok edildiği için , geçmişi düşünme ve özlem duyma yoktur.
Bu ütopya, doğal yaşamdan kopmayı dile getirme açısından geleceğe ilişkin bir korku ütopyasıdır.
G. Orwel (1903-1950)’ın Ütopyası : Orwel, ‘1984’ adlı eserinde despotizmin (zorbalık) egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Bu ütopyaya göre, dünya eşit güce sahip üç bloka ayrılmıştır. Yönetenler tek egemen güçtür. İnsanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlâki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmış, yaşam tüm güzelliklerini yitirmiştir. Hiç kimse birbirine güvenememektedir. Çoğu kişiler casustur. En yakınlarını yönetime gammazlama bir ödev haline getirilmiştir. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir.
Orwel bu eserinde, gelecek üzerine korkularını dile getirmiştir. İnsanları, modern dünyayı etkileyebilecek sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltmek istemiştir.

PLATON (EFLATUN)

Düşünce tarihinde, tüm zamanların, kendinden sonraki dönemleri en çok etkileyen iki ismi Platon ve Aristo’dur. Sokrat’ın öğrencisi ve Aristo’nun hocası olan Platon’un etkisi, XIII. yüzyıla kadar olan dönemde Hıristiyan tanrıbilimi üzerinde Aristo’ya kıyasla daha da fazla hissedilmiştir. Nietzsche, Hıristiyanlığı Platonismin geniş kitleler için geliştirilmiş bir şekli olarak tarif ederken, bu etkinin büyüklüğünü vurgulamaktadır.
Arap dünyasında Eflatun olarak bilinen Platon’un, insan düşüncesi üzerinden kalkmayan bir büyü benzeri etkisini, şu iki örnek ortaya koymaktadır : Sokrat’dan miras aldığı “bilgelerin yönetimi” düşüncesini sistemleştirmiş olan Platon’un asıl adı Aristokles, sıkça kullanılan “Aristokrat” ve “Aristokrasi” kelimelerinin kökenini oluşturmuştur. Ayrıca “Platonik” kelimesi de çağlar boyu, “maddesel olmayan, sadece düşünsel boyutta var olan” anlamında kullanıla gelmiştir.
Platon, ününü, hemen hepsi günümüze ulaşmış olan diyalog şeklinde ki eserlerine borçludur. Eserleri karakteristik özellikleri ve yazılış tarihleri itibariyle üç evrede incelenir. Gençlik dönemine ait birinci evre eserleri, soru cevap şeklinde diyaloglar halindedir. Sokrat’ın çok yoğun etkisi altında ve onun ağzından kaleme alınmışlardır. Dolayısıyla bunlara Sokratik diyaloglar da denir. Çağdaşı olan filozofların fikirlerindeki yanlış ve eksikler konu edilir sürekli. İkinci evre eserler, diyaloglar halinde olmayıp Platon’un kendi düşünce sistemini ortaya koyarlar. Yaşlılık dönemine ait üçüncü ve son evre eserlerde Platon, tekrar diyalog yöntemine ve kafasındaki ideal devlet yapısını tekrar tanımlamaya döner, ama bu sefer biraz daha gerçeklere yakın, fakat toplumu eğitme görevini felsefeden alıp daha fazla din kurumuna emanet ederek.
Ardından gelen yüzyıllarda, Platon’un liberal olmayan, hatta zaman zaman totaliter denebilecek düşünceleri, nedenleri ve sonuçları itibariyle tam olarak anlaşılmasa bile, daima övülmüştür. Şu anda amacımız, onu yüceltmek yerine, onun düşüncelerini - neden ve sonuçları ile birlikte - irdelemek olmalıdır.
Platon’un siyaset felsefesi, onun düşünüşünün odak noktasını oluşturur. Genel felsefesi ise sadece kendi siyasal görüşlerini desteklemek için geliştirdiği bir düşünce sistemidir. Onun ünlü, “Toplumlar, filozofların kral, ya da kralların filozof olduğu güne kadar, rahat huzur yüzü görmeyeceklerdir.” sözü, toplumu bilgelerin, filozofların yönetmesi gerektiği yolundaki aristokratik, eşitsizlikçi oligarşik görüşlerine evrensel temel oluşturabilmek için, aklın üstünlüğünü ve yönetimin akla ait olduğunu, felsefî düzeyde kanıtlama girişiminden başka bir şey değildir.
Hocası Sokrat’ın, halk meclisindeki demagogların etkisi ile Atina demokrasisi tarafından Tanrılara hakaretle suçlanıp öldürülüşü, onun bir süre Mısır’a daha sonra da Pisagorculuğun yoğun biçimde yaşandığı güney İtalya’ya gitmesine neden olmuştur. Buralarda Sokrat öğretisindeki ruhun ölmezliği ile ilgili fikirlerin Orfeuscu kökenlerini, inceleme ve kendine adapte etme fırsatı bulmuştur. Dönüş yolunda Atina ile savaşta olan Aigina kentinde tutuklanmış ve kısa bir kölelik dönemi de yaşamıştır. Onu tanıyan Kyreneli bir Filozof tarafından satın alınmış ve hürriyetine kavuşturulmuştur. Daha sonra Platon bu parayı geri ödemeye çalışmış fakat geri istenmediğinden bu para ile Atina’da, dünyanın ilk yerleşik üniversitesi olan ünlü okul Akademia’yı kurmuştur.
Bilgi Kuramı
Platon’un ünlü İdealar kuramını incelemeye almadan önce, onun evreni algılayış biçimini kısaca irdelemekte yarar vardır. Yapıtları bu amaçla incelendiğinde, Cumhuriyet isimli eserinde yer alan ünlü “Mağara benzetmesi” hemen göze çarpar. Platon, felsefe tarihinde oldukça meşhur olan bu mağara benzetmesini, özet olarak şöyle bir dekor içinde aktarır : “Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden beri mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkumdurlar. Başlarını da arkaya çeviremeyen bu insanlar, mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvarda, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini izlemektedirler. İçlerinden biri kurtulur ve dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girip gördüklerini anlatmaya başlar ama içerdekileri, duvarda gördüklerinin zâhiri olduğuna ve gerçeğin mağaranın dışında cereyan etmekte olduğuna inandırması imkansızdır.” Platon’a göre, insanın yaşam içinde bulunduğu ortamı, bu mağara benzetmesi çok güzel anlatmaktadır.
Platon’un iki evren ayırımı yaptığından kuşku yok. Bir yanda başlangıçsız, sonsuz ve mükemmel olan bir idealar evreni, öte yanda, ölümlü, mükemmel olmayan, nesneler evreni. İnsan bedeni ile gölgeler evreninde bulunmasına rağmen, ruhu bir zamanlar idealar evreninde bulunmuş olduğu için, idealar evrenindeki gerçekler hakkında, kesin olmayan fikirlere sahip olmaktadır. Platon’a ona göre bilgi, ruh için sadece bir “hatırlama”dır. Bu “doğuştan bilgi” veya “ruhun hatırlayışı” konusu Platon’a göre yaşam öncesi bir hayatın varlığı, dolayısıyla ruhun ölmezliği konusunda önemli bir kanıttır. Bu anlayış onun düşüncesinin, Orfeuscu ve Pisagorcu köklerinin kesin işaretidir.
İdealar evreninde salt akıl yoluyla edinilen gerçeğin doğru bilgisi “episteme” ve nesneler evreninde duyularımızla edindiğimiz kanılar; Platon’un evreni algılayış biçimine uygun bir bilgi kuramı... Hemen işaret edelim, çağdaş kavrayışımıza tümüyle ters düşüyor olması, doğuştan gelen bilgiyi, bilgi problemine temel yapan ilk düşünürün Platon olduğu gerçeğini değiştirmiyor…
İdealar Kuramı
Platon’un İdealar Kuramı üzerine neler inşa edebildiğini görmeden önce, idea kelimesinin Platon için ne ifade ettiğini anlamalıyız. İdealar yalnızca nesnelerin düşünsel karşılıkları değildir. Nesnelerin olduğu kadar, nesnesel karşılığı bulunmayan, “adalet, eşitlik, güzellik” gibi soyut kavramların da, kendi ideaları vardır. Ve idealar evreninde, idealar, en üstlerinde Platon’un Tanrı ile özdeşleştirdiği “İyi İdeası”nın da bulunduğu bir sıra düzeni içindedirler. Somut nesnelerin olduğu kadar soyut kavramların da ideaları olduğunu düşünerek, fizikî ve sanal evreni ayrı ayrı inceleyecek olursak; sanal evrende ki formlar hakkında bilgilerimizin tam ve kesin olduğunu, oysa fizikî evrende bulunan nesneler hakkında ise ancak bir kanı, yaklaşık bir bilgi sahibi olabildiğimizi görürüz. Çünkü fizikî evrende algıladığımız hiç bir nesnenin, zihnimizde canlandırdığımıza tıpa tıp uyduğunu iddia edemeyiz. Fizikî evreni algılamamız sürekli yuvarlamalara mahkumdur. Bu iddiayı daha iyi açıklayabilmek için şu misaller verilebilir : Dünyada 1 metre uzunluğu ölçtüğümüz milyonlarca belki milyarlarca 1 metrelik cetveller olabilir ama aslı Paris’te Luvr müzesinde özel şartlarda koruma altındadır. Diğerleri ona çok yaklaşık uzunlukta olabilirler ama mutlak eşitliklerini kimse iddia edemez. Algılamalarımızda ki yuvarlamalara Felsefe dünyasından bir başka ünlü örnek : Heraklitosun “Bir nehrin aynı sularından iki defa asla geçemeyiz, ama biz hep aynı nehri geçtiğimizi zannederiz”, sözüdür.
Platon, anlatmaya çalıştığımız bu İdealar Kuramı üzerine, mantıktan metafiziğe, matematikten sanata ve nihayet teolojiden ideal toplum düzenine uzanan, günlük hayatı tüm boyutlarında tarif eden sistemler inşa etmiştir. Bunlara da kısaca değinilmesi bu kuramın ne işe yaradığını bilmek açısından gereklidir.
İdealar Kuramının mantığı ilgilendiren yönü, genel sözcüklerin anlamıyla ilgilidir. Misal olarak “kedi” sözcüğünü ele alalım : Dünya da “kedi” tarifimize uyan bir çok hayvan olduğunu hepimiz kabul ederiz. Aslında bu sözcükle neyi kastediyoruz? Doğrusu, her özel kediden ayrı bir şeyi… Bir hayvan, tüm kedilere özgü olan genel yapıyı taşıdığı için kedidir ama “kedi” sözcüğünün anlattığı şey herhangi bir kedi değil “evrensel”, yani “tümel” kedidir. İşte bu sanal kedi herhangi bir kedi doğduğunda doğmaz, ölünce de ölmez, uzayda veya zamanda bir yer kaplamaz. İşte İdealar Kuramının mantığı ilgilendiren yönü budur. Bu bölümün kanıtları daima güçlü ve geçerlidir, ama öğretinin metafizik bölümünden de tümüyle bağımsızdır.
Platon öğretisinin metafiziği ilgilendiren bölümüne göre “kedi sözcüğü” belirli ideal bir kediyi, Tanrının yarattığı tek bir kediyi dile getirir. Çevremizde gördüğümüz canlı olan kediler ideal kediyle ortak bir yapıya sahiptirler, fakat az ya da çok eksiktir bu ortaklıkları. Bu türden çok kedi vardır ama sadece ideal kedi gerçektir, tek tek kedilerse görüntüsel.
Platon’a göre, ruh gözü ile idealar evreninde gördüklerimizin somut nesnelere uygulanışından Matematik ve Geometri ilimleri oluşur. Gerçek olan sadece İdealar evreni olduğundan, bu ilimlerin de ancak bu ortamda varlığından söz edilebilir. Mesela daireye sadece bir noktada değen teğet çizgisinden ancak böyle bir kabul altında söz edilebilir. Ona göre sayılar dizisi idealar evreninin ilk basamağıdır. Şayet matematiği idealar evreninde yok farz edersek geriye ne sayma ne ölçme kalır. Platon’un sayılar konusundaki görüşlerinde, Pisagorcuların etkili olduğunu, öğrencisi Aristo’nun yazılarından biliyoruz.
Fizikî dünyanın, idealar evreninin sadece kötü bir kopyası olduğunu iddia eden bir algılayış biçiminde, resim, heykel gibi görsel sanatlara fazla önem verilmesini beklemek herhalde yanlış olur. Bu tür sanatlar, Platon için gerçeğin kötü bir kopyası olan dünyanın, daha da kötü başka kopyalarını üretme çabaları olarak tanımlanır. Buna paralel olarak edebiyat ve müzik gibi sanatlarda, sanatsal amaçlı değil toplumsal eğitimin bir parçası olarak, yani sadece bir araç olarak anlam ifade ederler.
Başta da işaret ettiğimiz gibi, bütün bu felsefi çabalar, aslında zihinlerde bir ideal devlet anlayışını oluşturmak adına yapılmaktadır. Bu sebeple Platon’un siyaset felsefesi konusundaki fikirleri, tüm eserlerine yayılmıştır. Düşünceye başlangıç noktası hepsinde aynıdır : İki türlü evren, iki türlü bilgi olduğuna göre yapılacak şey, nesneler evrenindeki her şeyi, özellikle toplumsal kurumları, olabildiğince idealar evrenine benzetmeye çalışmaktır. Devlet isimli diyalogunda belirttiğine göre insanların toplu yaşamalarına yol açan, bir başka deyişle toplumu yaratan neden, insanların kendi kendilerine yeterli olmayıp, yaşamak için başka insanlara olan gereksinmeleridir. Örneğin çiftçi kunduracının yaptıklarına kunduracı çiftçinin yetiştirdiklerine muhtaçtır. Kısacası, toplumu yaratan şeyin bu iş bölümü olduğu söylenir. Bu iş bölümünden yola çıkılarak sınıflı toplumun yapısı oluşturulmaya çalışılır. Platon zihinsel güçleri yerine bedenî güçleri ile çalışanları, “besleyiciler sınıfı”na sokar. Bu sınıf yalnızca üretim işleriyle uğraşmalı askerlik, yöneticilik gibi beceremeyeceği işlerle uğraşmaya kalkmamalıdır. Doğuştan yürekli, güçlü ve çevik olanlarsa, askerler, yani “koruyucular sınıfı”nı oluşturacaklardır. Böylece Platon’un Devlet isimli eserinde taslağını çizdiği “ideal devlet”in iki ana sınıfı ortaya çıkmış olur. “Yöneticiler”, koruyucular sınıfı içinden seçilip yetiştirilen belirli sayıda insan olacağı için onların sınıftan çok bir grup, bir kadro olacakları söylenebilir. Böylece besleyiciler sınıfı, koruyucular sınıfı, yönetici kadro olarak üçlü bir yapı oluşur. Platon ideal devlette, toplum yöneticilerine, toplum yararına olan bazı “yararlı yalanlar” söyleme hakkı da tanır. Bu yalanlardan biri, halkın böyle tabakalı bir toplum düzenine karşı çıkmasını önlemek için anlatılabilecek olan “metaller mitosu”dur. Platon, yöneticilerin, halkı şu mitosa inandırmalarını ister :
“Bu toplumun birer parçası olan sizler birbirinizin kardeşisiniz. Ama sizi yaratan tanrı, aranızda önder (yönetici) olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı (koruyucu) olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçilerin ve öteki işçilerin (besleyicilerin) mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aranızda bir hamur (maya) birliği olduğuna göre, sizden doğan çocuklar da herhalde size benzeyeceklerdir.
”Böylece Platon, işbölümüne, doğuştan kalıtımsal farklılıklara dayandırdığı sınıflı toplumu, akıllıdan akıllı, güçlüden güçlü çocukların doğacağını söylediği bir “ırk öğretisi”nin yardımıyla, sınıflar arasında pek küçük bir geçişkenliğin bulunacağı bir yarı kast toplumu biçimine sokmaktadır. Halka, “mayasında demir ya da tunç karışık olanların önderlik edeceği gün kentin yok olacağını tanrı buyurmuştur” denecektir.
Bu şekilde, genel çizgiler içersinde sizlere aktarmaya çalıştığım Platon’un ideal devlet anlayışının, aslında sınıfların iç yapılarında yurttaşların evlilik hayatlarına kadar giren çok detaylı bir kurallar içeren bir sistem olduğunu unutmamalıyız.
Platon bu devlet anlayışı ile günümüzde çok kullanmakta olduğumuz bir başka sözcüğe de babalık etmiştir : Ütopya. Platon’un “Devlet” adlı eserinde anlattığı, ama sonraları gerçekleşmesinin imkansızlığını kendisinin de anladığı bu devlet sistemine, yunanca “hiç bir yerde olmayan” anlamında : Ütopya denilmiştir. Platon, ileri yaşlarında kaleme aldığı “Nomoi/Yasalar” adlı eserinde ise, “Politea/Devlet” yapıtındaki sosyalist toplumu az da olsa üretim araçlarının paylaşımı konusunda liberalleştirmiştir. Ayrıca, yöneticilerin keyfî kararlarının yasalardan üstün olmaması için, hukukun üstünlüğü prensibini getirmiştir. Fakat bu son eserinde bile, yine de derinliğine bir dinsel duygu egemendir. Sokrat’tan da önce yaşamış olan Protogoras “insan her şeyin ölçüsüdür” derken Platon “Yasalar”da, “her şeyin ölçüsü insan değil, Tanrı’dır” demektedir.
Felsefî mirası
Felsefede, gerçek varlıkların nesneler ve bunların kavramlarının ise zihnimizdeki yansımaları olduğunu kabul eden “materyalizm”e karşılık, kavramların, ideaların gerçek varlıklar olduğunu ileri süren Platon’un bu tutumuna, “İdealist Felsefe” veya “Epistomolojik İdealizm” diyoruz. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak Platon, Empirizmi yani deneylerle, duyular yoluyla bilgi toplamayı, usul yönünden reddetmektedir.
Modern filozoflar, günümüzde kullanılmakta olan bir çok kavramın insanlar tarafından yaratılmış olduğu argümanını ortaya koyarak, Platon’un İdealar Kuramının geçersizliğini ispat çabasına girmişler ve hatta ispat da etmişlerdir. Şu anda onun siyasi felsefesine inanan siyaset bilimci ve etikçi yok denecek kadar azdır. Fakat “Platonik” kelimesi her kullanıldığında, onun insani ilişkilerin bir boyutuna 2400 yıl önce getirdiği tarif tekrar güncelleşmektedir. Platon tarihin yetiştirdiği ilk gerçek idealisttir. Metafiziksel çalışmalar onunla birlikte başlamıştır. Felsefenin temel kuramlarını ilk sorgulayan ve üzerlerinde ilk defa açık ve belirgin fikirler ortaya koyan odur. Soyut akıl yürütme yöntemlerini kullanarak politikanın genel prensiplerine varmak üzere çıktığı yolda Platon’u takip ederek politik başarı sağlayan siyasetçiler politika sahnelerinde kim bilir ne kadar daha varlıklarını sürdüreceklerdir.
Attilâ Tözün
26.08.2002
Kaynaklar
1. Bertrand RUSSELL, History of Western Philosophy, s. 122 – 172.
2. Bazı İnternet Web sayfaları.
3. Ord. Prof. Dr. Ernst von ASTER, İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, s. 144 – 197.
4. Alâeddin ŞENEL, Siyasal Düşünceler Tarihi, s. 140 – 162.
5. Doğan ÖZLEM, Günümüzde Felsefe Disiplinleri s. 167 – 200.



EBU EL-NASIR EL-FARABİ ( 870 - 950)
Ebu Nasır Muhammed İbn el-Farah el-Farabi, (İS. 870)'de Türkistan'da Farab yakınında küçük bir köy olan Vasic'te doğdu. Ebeveynleri aslen İranlı soyundandır, fakat ataları Türkistan'a göç etmişlerdir. Avrupa'da 'Alpharabius' olarak bilinen Farabi, bir generalin oğlu idi. İlk öğrenimini Farab ve Buhara'da tamamladı, fakat daha sonra, yüksek öğrenim için uzun bir süre yani 901- 942 arasında okuduğu ve çalıştığı Bağdat'a gitti. Bu süre boyunca, ilim ve teknolojinin bir çok dalında olduğu gibi bir kaç dil üzerinde de ustalık kazandı. Altı Abbasi Halifesi'nin hükümdarlığı boyunca yaşadı. Bir filozof ve bilim adamı olarak, çeşitli ilim dallarında büyük ustalık kazandı ve farklı dillerde bir uzman olarak aktarıldı.
Farabi bir çok uzak ülkeyi gezdi ve bir süre Şam'da ve Mısır'da çalıştı, fakat Halep'te Seyfü'd Devle'nin sarayını ziyaret edinceye kadar tekrar tekrar Bağdat'a geri geldi. Kralın sadık danışmanlarından biri olmuştur ve ününün uzak ve geniş bir biçimde yayılması burada Halep'te olmuştur. İlk yıllarında, bir Kadı (Hakim) idi, fakat sonradan meslek olarak öğretmenliği seçti. Kariyeri boyunca, büyük zorluklara katlandı ve bir keresinde bir bahçenin bakıcısı bile oldu. HS. 339 / İS. 950'de 80 yaşındayken Şam'da bekar olarak öldü.
Farabi, fen bilimine, felsefeye, mantığa, sosyolojiye, tıbba, matematiğe ve müziğe epeyce katkıda bulunmuştur. Başlıca katkıları felsefeye, mantığa ve sosyolojiye olmuş gibi görülmektedir ve, elbette, bir Ansiklopedici olarak da göze çarpmaktadır. Bir filozof olarak, Platon ve Aristo felsefesini İslam felsefesi ile bağdaştırmaya çalışan bir Yeniplatoncu(Neoplatonist) olarak sınıflandırılabilir ve onun orijinal katkılarını kapsayan birkaç diğer konudaki çok sayıda kitabına ek olarak Aristo'nun fiziği, meteorolojisi, mantığı, vb. üzerine bazı zengin açıklamalar yazmıştır. İslam felsefe geleneğinde, 'ilk öğretmen' olarak bilinen Aristoteles'ten sonra 'İkinci Öğretmen' (el-muallimü's-sani) olarak anılır. Farabi'nin önemli katkılarından biri de mantık çalışmasını iki kategoriye, yani, Tahayyül (fikir) ve Subut (ispat), bölerek kolaylaştırması idi.
Sosyolojide, ünlü olan Erdemli Şehir (Ara Ehli'l-Medineti'l-Fazıla) dışında birkaç kitap yazdı. Psikoloji ve metafizik üzerine kitapları büyük ölçüde kendi çalışmalarını yansıtmaktadır. Aynı zamanda müzik üzerine de Müzik Kitabı(Kitab'ül-Musika) başlıklı bir kitap yazmıştır. Müzik sanatı ve bilimi üzerine büyük bir uzman idi ve müzik notaları bilgisine katkıları yanında, birkaç müzik enstrümanı da icat etti. Enstrümanını insanları istediği anda ağlatıp güldürebilecek kadar iyi çaldığı anlatılmaktadır. Fizikte, boşluğun varlığını göstermiştir. Kitaplarının çoğunun kaybolmasına rağmen, 43 mantık üzerine, 11 metafizik üzerine, 7 ahlak üzerine, 7 siyaset bilimi üzerine, 17 müzik, tıp ve sosyoloji üzerine ve de 11'i tefsir olmak üzere 117 eseri bilinmektedir. Daha ünlü kitaplarından bazıları, çeşitli ilim merkezlerinde birkaç yüzyıl boyunca bir felsefe ders kitabı olarak kalmış olan ve Doğu'da bazı kurumlarda halen öğretilmekte olan Fusus al-Hikam kitabını içermektedir. Kitab al-Isa al-Ulum kitabı, bilimin sınıflandırılmasını ve esas ilkelerini yeknesak ve faydalı bir tarzda incelemektedir. Ara Ehli'l-Medineti'l-Fazıla 'Model Şehir' kitabı sosyoloji ve siyaset bilimine ilk önemli katkıdır. ,
Farabi birkaç yüzyıl boyunca bilim ve ilim üzerinde büyük bir etki bırakmıştır.Farabi, sonradan bir Neoplatonik yazarın eseri olduğu ortaya çıkmasına rağmen, Aristoteles'e mal edilen Teolojisi kitabını,Aristoteles'in yazdığını sanmıştır. Buna rağmen felsefede yüzyıllar boyunca ikinci öğretmen olarak kabul edilmiştir ve felsefe ve tasavvufun sentezini amaçladığı eseri, İbn Sina'nın çalışmasının yolunu açmıştır.

Akılcılıkla İslamı Bağdaştırmaya Çalışan İlk Türk Düşünürü: F A R A B İ
Farabi (Faraplı) diye anılan Ebu Nasr Muhammet (870-950), eski Grek felsefesini yorumlayan ve geliştiren bir filozof olarak tanınmaktadır. O İslam dinine felsefi bir nitellik kazandırmak, İslamiyetle Platon(Eflatun) ve Aristoteles felsefelerini bağdaştırmak istemişti. Bu nedenle İslam felsefesinin kurucusu sayılmış,aynı zamanda kendisine Aristoteles’ten sonra gelen ikinci öğretmen anlamında “hace-i sani” unvanı verilmiştir. Bunun dışında onun siyaset sosyolojisi ile ilgili olarak yazdığı Erdemli Şehir adlı eseri de ününü artırmıştır. Farabi, bu kitabında faziletli bir devletin ve onun başkanının nasıl olması,ne gibi nitelikler taşıması gerektiği üzerinde durmuştu. Nihayet onun bir bilim sınıflaması yapması ve bu arada müziği bir bilim dalı olarak ele alıp değerlendirmesi de belirtilmeye değer.(Ş. Turan, Türk Kültür Tarihi, s: 164)Farabi (872-950),İslam uygarlığında siyaset felsefesinin kurucusudur. Siyaset felsefesi ile ilgili temel düşüncelerini “Fusul al-Madani”, “ Medine-i Fadıla”(Erdemli Şehir) ve “ Kitab es-Siyaset” başlıklı eserlerinde ortaya koymuştu. Erdemli Şehir adlı yapıtında Eflatun’un ‘Cumhuriyet’inden yararlandığı anlaşılıyor. Doğu felsefesi ile eski Yunan felsefesini birleştirmeye, uzlaştırmaya çalıştı.
Siyasal alanda eski Yunan felsefesi,Arap düşüncesine 9. yy’da El-Kindi ile girmişti. Eflatun’un ve Aristo’nun eserlerinin Arapça çevirilerinden yararlanan El-Kindi, devlet yönetimi ile ilgili bir düzine risale yazmıştı. Bununla birlikte İslam uygarlığında siyaset felsefesinin kurucusu olarak Farabi bilinir. Farabi, devlet felsefesi ile ilgili temel düşüncelerini “Fusul al-Madani”, “Medine-i Fadıla” ve “ Kitab es-Siyaset” başlıklı eserlerinde ortaya koymuştur. Bue eserlerde,devleti Aristo gibi uzuvcu bir yaklaşımla ele almış ve nasıl insan vücudu belli organlardan oluşuyorsa,çeşitli düzeydeki toplumların da belli organlardan oluşan bir yapıya sahip olduklarını iler sürmüştür. Farabi bu konuda,Eflatun’un “Cumhuriyet”inden esinlendiği anlaşılan, beş tabakalı bir Erdemli Şehir ("Medine-i Fadıla”) tablosu çizmiştir. Bu siyasal birimin başında bir “filozof-hükümdar” bulunacak,eğer böyle biri yoksa devleti ya bir grup ya da kanun ve gelenekleri iyi bilen biri yönetecektir. Toplumun tabakaları birbirlerine sevgi ile bağlı olacaklar ve toplumun yönetimine “adalet” ilkesi egemen kılınacaktır. Farabi, devlet hayatı ile ilgili ilkeleri sayarken, ilk olarak “adalet”i belirtmekte ve “ adalet toplum mensuplarının paylaştıkları bütün iyi şeylerin başında gelir” demektedir. Burada “Prenslerin aynası” geleneğini oluşturan, doğu felsefesi ile eski Yunan siyasal düşüncesini birleştiren temel bir ilke ile karşı karşıyayız.
Farabi’nin düşüncesi,kendisinin ölümünden yüzyıllarca sonra bile etkisini sürdürmüş,Osmanlı uleması tarafından da okunan ve sık sık anılan eserlerden biri olmuştur. Bu etkileme zincirinin en önemli halkalarını, Sasani devlet ilkelerini de Emevi döneminden itibaren özümleyen Arap devletleriyle, Selçuklu devleti teşkil etmiştir. 17. yy’da Katip Çelebi, Keşf-ül-Fünun’(Fenlerin Keşfi)u yazarken Osmanlı medreseleri “ilm-i siyaset” alanında kitaplarla doluydu.

PLATON VE CAMPANELLA’NIN SİYASET FELSEFELERİNİN KISA BİR KRİTİĞİ

Hiçbir filozof yoktur ki içinde yaşadığı toplumun problemleriyle ilgilenmiş olmasın. Bilindiği üzere, toplumu meydana getiren, bireylerdir; her bireyin de kendine özgü problemleri bulunmaktadır. Değişik sorunları olan fertlerin bir araya gelmesiyle oluşan toplumun bireylerinin de birbirleriyle değişik yer, alan ve zamanlarda ilişkileri olmaktadır. Bu ilgi veya ilişkilerde, bir takım problemlerin yaşanması da kaçınılmazdır. Aynı ebeveynden doğan çocuklar arasında bile anlaşmazlıklar yaşanabildiğine göre, farklı duygu, düşünce ve hareket tarzlarına sahip olan ve birbirlerine yabancı olan insanlar arasında çeşitli sorunların ortaya çıkması da kaçınılmaz olarak değerlendirilebilir. İnsanlar, bu sorunları kendiliklerinden çözemeyeceklerini bildikleri için, kendilerinde gördükleri otoriteyi, bir kurum şeklinde oluşturdukları ve aralarındaki problemleri çözmesini bekledikleri ‘devlet’e devretmişlerdir.
Devlet, bütün siyasi kurumların en büyüğü olarak kabul edildiği için, ‘kurumların kurumu’ olarak nitelenmiştir. Bu niteleme doğrultusunda ‘devlet’in tanımı şöyle yapılabilir: “Devlet, amacı toplumsal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan; belli bir toprak parçası (ülke) üzerinde yerleşmiş; bir insan topluluğuna dayanan ve topraklar üzerinde nihai meşru kontrole (otoriteye) sahip; siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış sosyal bir organizasyondur.” Öyleyse devlet, insan, toprak(ülke) ve egemen bir siyasal otoritenin birlikteliğinden oluşan hukukî bir örgütlenmedir; belli bir ülkede meşru egemenlik iddiasıyla, o ülkede yaşayan bütün insanların hak, görev, sorumluluk ve davranışlarının kontrolünü elinde bulunduran hukuksal bir kurumdur; veya bir toplumdaki bütün hukukî kurumların soyut düzeyde toplamını ifade eden bir kavramdır. Devlet, toplumu ilgilendiren bir kurumdur. “Bir toplumsal nesnenin doğasını tanımlayan şey, onun ‘yaptığı işâ€™, ‘yerine getirdiği görev’, ‘oynadığı rol’, ‘doldurduğu yer’.., kısacası, onun işlevidir.” Buna göre yukarıdaki tanımlamalar da göz önünde bulundurulduğunda, bu kurumun nasıl ve niçin oluştuğu ve neleri çözmeye çalıştığı gibi hususların, öncelik arz ettiği ve bu hususlarla da ‘devlet felsefesi’ veya daha yaygın bir ifadeyle ‘siyaset felsefesi’nin ilgilendiği anlaşılmaktadır. İnsanların nasıl yaşaması, ne şekilde davranması noktasından hareket eden siyaset felsefesi, insan için en iyi yönetim biçimi veya başka bir ifadeyle siyasal iyi’nin ne olduğu ve bunun gerçekleştirilmesi için ne yapılması gerektiği konularına çözüm aramaktadır. Esasen insan, bu sorulara tatmin edici bir cevap bulabilseydi, sorun daha baştan itibaren çözülmüş olurdu ve belki de siyaset felsefesi yapılmayabilirdi. Toplumun oluşmasıyla birlikte, problemler de açığa çıkmış ve insan, toplumsal mutluluğu bulabilmenin peşinde olmuştur; bununla birlikte o, ‘işte mutluluk buradadır’ deme şansına sahip olabilmiş midir?
İnsanlık tarihine şöyle bir bakıldığında, bu sorunun cevabının arandığı, değişik yönetim şekillerinin bulunduğu görülmektedir. Bu yönetim biçimleri arasında demokrasi, monarşi, aristokrasi vb. gibi aktif olarak toplumları yönetmiş olan yönetim şekilleri bulunduğu gibi, alternatif bir yönetim biçimi olarak da ütopyalar dikkati çekmektedir. Bilindiği üzere ütopya, ‘olmayan yer’ anlamında kullanılan bir kavramdır. Bu anlama göre, bir şey, varlık dünyasında mevcut değilse bile, en azından zihinde bulunmaktadır. İşte ütopya da zihinde mevcut olan, bir kavramdır; dış dünyada varlığı bulunmamaktadır. Ancak bu, onun gerçekleşmeyeceği anlamına da gelmez; gerçekleşmediği sürece ütopya olarak kalmaya devam eder.
Platon’un ‘Republic’ adlı eseri, bilinen ilk ‘siyaset felsefesi’ kitabıdır. O, bu eseri, bir gelenek başlatmak amacıyla yazmasa bile, “ütopya” geleneğinin başlatıcısı ve doğal olarak da ilk temsilcisi gibi görünmektedir. Ütopya’nın bir gelenek olarak yerleşmesini sağlayan, Platon’dan sonra gelen düşünürlerin, farklı kültür çevrelerinde bulunsalar da, aynı tarzı devam ettirmeleri ve benzer eserler ortaya koymalarıdır. Sözgelişi Türk-İslâm filozofu Ebû Nasr Farabî, ‘el-Medînetü’l-Fâdıla’ ve İngiliz düşünür Thomas Morus, ‘Utopia’ adlı eserlerinde bu tarzın, bir gelenek haline gelmesinde etkili olmuşlardır.
Biz, bu çalışmamızda, ütopya geleneğinin Antik dönemdeki mümessili olan Platon’un ‘Republic’ (Türkçe’si, Devlet- Cumhuriyet) adlı eseriyle, aynı tarzın Rönesans’taki temsilcilerinden biri olan Campanella’nın Civitas Solis (İtalyanca) (Türkçe’si ‘Güneş Ülkesi’, İngilizce’si The City of The Sun-) isimli eserinde ortaya koymaya çalıştığı siyaset anlayışlarını, bazı konularda karşılaştırmaya ve aralarında paralellikler bulunup bulunmadığına cevap aramaya çalışacağız.
Tüm toplum anlayışları gibi ütopyalar da insan mutluluğunu hedef almaktadır. Platon’la başlayan ütopik toplum oluşturma sürecinde filozoflar, hem içinde bulundukları ve ait oldukları toplum ve onun kuramsal düzenleyicisi olan devlet anlayışında rastladıkları aksaklıkları gidermek, hem de kendilerince yeni bir anlayış ortaya koymak için ideal devletin nasıl olması gerektiği yolunda düşünceler oluşturmuşlardır. Bu konuda çaba gösteren filozofların eserlerinin oluşmasında, kendi kültür yapılarının saik olduğu ve farklı şartlar altında yazıldıkları söylenebilirse de, aralarında ortak noktalar da bulunmaktadır. Bu da, eserlerin ilk ortaya konulduğu zamandan itibaren, sonrakilerin bu ilk yazılandan başlamak suretiyle birbirlerinden etkilenmiş olabileceklerini akla getirmektedir.
Nitekim Campanella, Güneş Ülkesi’nin kurumlarını tasarlarken Thomas Morus’un (1478- 1535) “Ütopia” adlı eserini örnek olarak aldığını bildirmekte, bununla beraber Platon’un konuyla ilgili eser yazan ilk filozof olduğunu da belirtmektedir. Bu ifade, Campanella’nın birinci derecede Morus’tan etkilendiği sonucunu ortaya koyuyorsa da hem eserin diğer kısımlarında yer yer bahsetmesi, hem de Platon’un ilk ideal devlet yazarı olması bakımlarından, Campanella ve Platon arasında paralellikler bulunup bulunmadığı dikkatimizi çekmiş, bu durum da bizi, konunun bu yönden araştırılmasına sevk etmiştir. Bu araştırma, detaylı bir karşılaştırmadan çok, konunun esasına taalluk eden noktalarda sınırlı bir karşılaştırmanın yapılmasının uygun olacağı düşünülerek hazırlanmıştır. Şöyle ki:
1. Yazılış Amacı Bakımından Karşılaştırma:
İlk ideal devlet yazarı olan Platon’un, devlet ve onun felsefesiyle ilgilenmesinin sebeplerinden biri, Atina’da bir devlet geleneğinin bulunması ve Atinalıların, devletle ilgili problemleri tartışabilmeleri olabilir. Bu bakımdan Perikles; “Atinalı vatandaş, kendi evine ihtimam gösterdiğinden dolayı, devleti ihmal etmez; hatta iş sahibi olanlarımız bile, politika hakkında epeyce fikir sahibidirler. Biz, sadece kamu problemleri hakkında ilgi duymayan birini, zararsız olarak değil, fakat faydasız bir karakter olarak sayarız; ve pek azımız yaratıcı olsa da, hepimiz politikadan en iyi şekilde anlarız.” demek suretiyle Atinalılar için siyasetle uğraşmanın bir övünç vesilesi olduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir toplumun üyelerinin, yaşadıkları ortak hayat içerisinde yönetime eşit katılım hedefi gözetmeleri ve bu beklenti içerisinde olmaları da kaçınılmazdır. Bununla birlikte Perikles’in Atinası’nda bu, hiçbir zaman gerçekleşemedi ve hep bir ideal olarak kaldı. İşte böyle bir ortamda bir filozof olarak Platon’un, siyaset felsefesiyle ilgilenmesi, son derece doğal bir durum olarak ortaya çıkıyor. Öyleyse Platon’un ‘Devlet’ adlı eserini yazmasının sebeplerinden biri olarak, onun Atina’da gördüğü aksaklıkları düzeltme çabasını görebiliriz. Onun bu eseri yazmasının diğer sebepleri arasında, Atina’da sık sık yönetim değişikliği olması; demokratik bir ortam bulunmasına rağmen, Sofistlerin sergilediği olumsuz tablodan dolayı, Sokrates’in bir sofist olarak görülmesi ve suçsuz yere yargılanarak, ölüm cezasına çarptırılması da gösterilebilir.
Bu sebeplerin yanında, daha önce denenen ve Platon tarafından yanlış birer devlet modeli olduğu kabul edilen yönetim şekillerinin de Platon’u, bütün bu düzensizlikleri gidermek, düzenli ve sıkça değişmeyen, insanları üzüp mutsuz etmeyen ideal bir toplum modeli düşünmeye yönlendirmiş olması muhtemeldir.
Rönesans’ın ünlü yazar ve düşünürlerinden biri olan Campanella’nın Güneş Ülkesi adlı eseri de son derece olumsuz şartlar altında kaleme alınmıştır. 1600’lerde ülkesi İtalya’nın İspanyolların bir sömürgesi haline gelmesi, Campanella’yı ülkesi için mücadeleye sevk etmiş ve bu mücadele sırasında yirmi yedi yıl gibi uzun süren bir hapis hayatı yaşamıştır. Mücadelesini hapishanelerde yazılar yazarak devam ettiren Campanella’nın Güneş Ülkesi de bu hapishane hayatının ürünlerindendir. Bu eser, Campanella’nın geniş hayallerinin bir mahsulüdür. Onun da maksadı, vatanı İtalya’yı bir sömürge olmaktan kurtarmak ve insanlarını mutlu etmek olduğu için eserini, herkesin mutlu olduğu bir ülke tarzında tasavvur ederek kaleme almıştır.
O halde bunlar ve bunlara benzer ideal devlet oluşturma çabasındaki çalışmaların hepsinde ortak olan taraf, halkın daha mutlu ve erdemli yaşamasını sağlamaktır denilebilir.
2. Yazılış Tarzı Bakımından
Platon, Devlet’te diyalog yöntemini kullanmıştır. Eserde, toplumun çeşitli kesimlerinden olan insanlarla Sokrates arasında geçen konuşmalara yer verilmektedir. Platon kendisine ait olan ‘İdeal Devlet’ anlayışını, hocası Sokrates’i konuşturarak açıklamaktadır. Campanella da eserini aynı tarzda yani “hayali bir diyalog” tarzında yazmıştır. Burada konuşan iki kişiden biri Ospitalario adını verdiği sorular soran ve diğeri de Güneş Ülkesi’ni anlatan Cenovalı Kaptan’dır. Campanella tıpkı Platon gibi kendi düşüncelerini Cenovalı Kaptan’ın dilinden aktarmaktadır. Buna göre Devlet ile Güneş Ülkesi arasında yazılış yöntemi bakımından bir paralellik görülmektedir.
Bu iki eser arasında yazılış amacı ve tarzı bakımından paralellikler bulunduğu gibi eserlerin muhtevaları ve fikirlerin örgüsü bakımından da benzerlikler var mıdır? Sorusuna gelince; buna da aşağıdaki karşılaştırmalarla cevap aramaya çalışacağız.
3. Toplum Yapısı Bakımından
Her toplumun kendi bünyesine uyduğu kabul edilen bir yapısı ve bu yapılanmaya uygun olduğuna inanılan bir yönetim şekli bulunmaktadır. İdeal devlet tarzını öngören eserler ise, yazarının ait olduğu toplumsal şekillenmeden memnuniyetsizliğinin bir yansıması olarak, mevcut yapıya bir başkaldırı ve alternatif olarak düşünülmüş ve yazılmıştır.
Her iki filozof dikkate alındığında ortaklık esasına göre bir yaşama tarzını önerdikleri görülmektedir. Toplum, ortaklığı gerektiren zorunluluklardan dolayı meydana gelmektedir. Sözü edilen bu ortaklığın iki şekilde ortaya çıktığını belirtmek yanlış olmaz. Bunlardan biri mal ortaklığı, diğeri de insan ortaklığıdır. Bu konunun izahına geçmeden önce, her iki filozofta toplumun hangi gereklilikler doğrultusunda oluştuğuna bakmakta yarar vardır.
Platon’a göre toplumu meydana getiren, insanın tek başına, kendi kendine yetmemesi, başkalarına ihtiyaç duymasıdır. Buna göre insanlar, bir takım ihtiyaçlarını, eksikliklerini tamamlamak için birbirlerine başvururlar. Bundan toplum ortaya çıkar. Platon bunu şu ifadesiyle açıklamaktadır. “Böylece bir çok eksikler birçok insanların bir araya toplanmalarına yol açar. Hepsi yardımlaşarak bir ortaklık içinde yaşarlar. İşte bu türlü yaşamaya toplum düzeni deriz.” İnsanın yaşamasını sağlayacak ihtiyaçları gidermek için değişik işlerden anlayan başka insanlara ihtiyacı vardır; zira her işi bir tek insan yapamaz. Her insanın da yaratılışına uygun ve bu doğrultuda yapabileceği bir iş bulunmaktadır. Bu toplumda yaşayan herkes, yaptığı işten ürettiklerini de başkalarıyla paylaşmak durumundadır.
Buna göre “nerede bir toplum varsa, orada bazı ihtiyaçlar karşılanıyor demektir ve bu amaca uygun olarak karşılıklı bir hizmet alışverişi bulunmaktadır.” Karşılıklı ihtiyaçlar bulunduğu yolundaki teori, toplumun bir sözleşme çerçevesinde oluştuğu sonucunu doğurduğu gibi, aynı zamanda iş bölümü ve görevlerde uzmanlaşma ilkesini de beraberinde getirmektedir.
Düşlenen toplumun gelişip ilerlemesi, ancak bu şekilde olabilir. Henüz kurulma aşamasında olan ve gelişmekte olan bir toplumda üretilenler yetmeyince, toplumun fertleri gerekli ihtiyaçlarını başka şekillerde karşılamaya çalışacaklar, böylece toplum içerisinde ticaretçiler, satıcılar, bedenen çalışanların yer aldığı üreticiler sınıfı meydana gelecektir. Ancak, giderek büyüyen toplumda topraklar insanı besleyemez olunca, bu kez ister istemez toprakların genişletilmesi gereği ortaya çıkacağı için, başka ülkelerin toprağına göz dikilecek, bu da devletler arasında huzursuzluğa ve sonuçta da savaş çıkmasına vesile olacaktır. Böyle bir durumun olabileceği varsayımı, ülkenin korunması gereğini ortaya koymaktadır; bu da ülkeyi dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı savunacak koruyuculara veya savaşçılara ihtiyaç olacağını göstermektedir. Bu itibarla devletin en çok ihtiyaç duyacağı hususlardan biri, savunmadır ve bunu üstlenecek olan teşkilat da koruyucular sınıfı olacaktır. Böylece Platon, toplumda bir sınıfın daha oluşmasını öngörmektedir; bu da koruyucular sınıfıdır. Koruyucuların kendilerine düşen işi en iyi şekilde yapmaları zorunludur. “Koruyucuların işi önemli olduğuna göre, onların da yalnız büyük bir özen ve sanat isteyen kendi işleriyle uğraşmaları gerekir.”
Diğer taraftan, toplumun başıboş bırakılması söz konusu olamayacağına göre, onu idare edecek olanlara da ihtiyaç olacaktır. Bu yöneticiler, koruyucuların en iyilerinden ve devlet kurmayı en iyi bilenlerden seçilmelidir. Böylece Platon’un devlet hakkında verdiği bu ilk bilgilerden de anlaşılacağı üzere devlette üç türlü görevin yapılması gerektiği ortaya çıkmaktadır: Temel maddî ihtiyaçların karşılanması işi, üreticilere aittir; devletin korunmasını koruyucular veya bekçiler üstlenecektir; devletin yönetilmesi, koruyucular arasından seçilen yöneticiler tarafından yapılacaktır. Burada, yetenek farklarına dayalı ve devletin ihtiyaçlarına göre herkesin farklı bir görev icra edebileceği bir iş bölümü olduğu dikkati çekmektedir. Platon’un yaptığı tasnifte toplumsal açıdan üç farklı sınıfın varlığı, üç tip insanın olduğu gerçeğine dayanmaktadır. “Kişilikleri gereği, egemenliğe değil, çalışmaya yatkın olanlar, sadece başkalarının kontrolü ve direktifleri altında egemen olmaya yatkın olanlar, ve son olarak da amaç ve araçların nihai şekilde seçilmesi gibi, devlet adamlığının en yüksek görevlerini yapabilecek olanlar.” Bu noktada Platon, devletle, daha doğrusu toplumdaki bölümlerle, insan arasında bir ilgi kurmakta ve toplumdaki yönetenler, savaşanlar ve para kazananlar gibi insanda da akıl, istek ve öfke gibi üç bölüm olduğunu kabul etmektedir. Anlaşılıyor ki Platon, toplumdaki sınıfların tasnifini yaparken, insanın psikolojik yapısını dikkate almaktadır. Buna göre, üç çeşit nefis bulunmakta ve bunlar toplumun sınıflarıyla birebir denkleştirilmektedir. Bu bakımdan, beslenme veya şehvet yeteneklerini içine alan ve Platon tarafından diyaframın altında yer aldığı kabul edilen nefis veya ruh ki bu, üreticilere denk düşmektedir; yapıcı veya atılgan olan ve göğüste bulunan nefis, bu da irade (istek) olarak koruyucular sınıfına karşılık gelmektedir; nihayet bilen veya düşünen ve başta bulunduğu kabul edilen rasyonel ruh ki bu da akıl olup yöneticilere tekabül etmektedir. Buna göre Platon, insandaki ruhî hallerin insanda da bulunduğunu kabul etmekte, insanla devlet arasında bir irtibat kurmaktadır. Bir anlamda devletin bir organizma olduğuna işaret etmektedir.
Burada belirtmek gerekir ki; Platon, çağdaş siyasî düşünceye yeni bir bakış açısı kazandırmaktadır. O da Platon’un bir ‘homo politicus’ hipoteziyle işe başlamamasıdır. O, insanı sadece bireysel benlikler olarak görmemektedir. O, toplumun karmaşıklığı ve zenginliği ile ilgisi olmayan soyut bir ‘siyasi insan’ ı esas almamaktadır. Platon, toplumu anlamanın yolunun, insanı tanımak ve anlamaktan geçtiği kanaatinde olduğu için, toplumla ilgili değerlendirmelerini, insanla irtibatlandırmaktadır. Burada dikkati çeken ve “onon inancında zamanları aşan bir dikkate değer husus vardır ki, o da insanın incelenmesine dayandırılmadığı takdirde hiçbir siyaset teorisinin anlamlı olmayacağıdır.”
Campanella’nın Güneş Ülkesi’nin nasıl oluştuğu ve buradaki insanların ne şekilde bir araya geldiklerine dair görüşleri ise şöyledir:
Campanella, Güneş Ülkesi’nin, zorbalar, haydutlar, büyücü rahiplerin egemen olduğu Hindistan’dan kaçarak geldiklerini söylediği, dürüst insanların oluşturdukları zorunlu bir topluluk olduğu kanaatindedir. O, bu insanların buraya, filozofça ve ortak bir toplum kurmak amacıyla geldiklerini kabul etmektedir. Dolayısıyla da Campanella, böyle bir toplumda, her konuda eşitçe paylaşımı amaçlayan bir ortaklık öngörmektedir..
Kitabında yaptığı izahlara bakıldığında Campanella, kurmayı düşlediği ülkesinin insanlarını iki ana sınıf olarak görmektedir. Biri yöneticiler sınıfı, diğeri de halk tabakası. Halk tabakası her işte ortak çalıştığı için, kendi aralarında bir taksime tabi tutulmazken, yöneticiler kendi aralarında sınıflandırılmıştır. Bunlar, kentin en büyük yöneticisi Metafizikçi ve onun yardımcıları olan Güç, Akıl ve Sevgi adlarındaki yöneticilerdir.[26] Yöneticiler tabakası, toplumun küçük bir birimini oluşturmasına rağmen kendi aralarında bir iş taksimi bulunmaktadır. Asıl kalabalık kesim, halktır. Ancak yöneticiler, topluma egemen olan bir sınıftır ve toplumu yönetme yetkisi onlardadır.
Buna göre her iki filozof da toplumda ortak yaşamayı kabul etmektedir. Ancak Platon, toplumun ve onun yönetimini üstlenen devletin, ihtiyaçların gereği olarak meydana geldiğini savunurken, Campanella, karşılıklı ihtiyaçlara dayanan bir toplum anlayışı yerine, yanlış yönetilen ve zorbalığın hakim olduğu bir topluluktan kaçan insanların, daha insanca bir yaşam özlemiyle oluşturdukları zorunlu bir toplum anlayışından söz etmektedir. Platon, insan psikolojisi ile toplumun sınıfları arasında irtibat kurarken, Campanella yalnızca toplum yapısını dikkate almaktadır. Ayrıca bu sınıflandırmada bizzat Platon’un belirlediği üçlü bir tasnif söz konusu iken, Campanella’da genel olarak ikili bir tasnif dikkati çekmekte, yöneticiler ise biri asıl yönetici olmak üzere dörtlü bir taksime tabi tutulmaktadır.
Bu filozoflar, toplumdaki ortaklık anlayışını da şu şekilde ortaya koymaktadırlar:
Platon’a göre devlette tam bir ortaklık durumu bulunduğundan dolayı koruyucuların ve bunların içinden çıkmış olan yöneticilerin hiçbir mülkiyet hakları yoktur. Devlet ellerinde olduğu ve onu idare ettikleri, dolayısıyla da devletin bütün maddi kaynakları ellerinde bulunduğu halde, ondan hiçbir nimet elde edemezler. Başka devletlerin başındakiler gibi toprakları, güzel, büyük evleri bulunmaz, bu evleri gereğince döşeyemez, kimseyi konuk edemezler. Başkalarının sahip olduğu servet, altın, gümüş vb. hiçbir malları olmadığı gibi, istediklerini satın alamaz, diledikleri gibi yaşayamazlar. Burada Platon’un, devletin en imtiyazlı sınıfı olarak görülen koruyucular sınıfı için servet edinme yasağı getirmesinin sebebi, onların servet ve malla ilgilendikleri taktirde, yalnızca kendilerine ehemmiyet verip, devleti ihmal edebilecekleri endişesidir. Arazileri, evleri ve paraları olduğunda, koruyucu olacakları yerde, kendileri de mal sahibi, çiftçi veya tüccar olup; yurttaşlarına yardım edecek yerde onların zorba efendileri olabilirler. Bu ise hem kendilerini, hem de devleti felakete sürüklemek demektir. Platon, koruyucular sınıfına (bekçiler ve yöneticiler) mülkiyet edinme hakkı (ev, arazi, para) tanımadığı gibi, onların barakalarda ortak bir hayat sürdürerek, ortak sofralarda yemek yemeleri kuralından da söz etmektedir. Platon, devlette dikkat edilmesi gereken en önemli kurumun adalet olduğuna dikkat çekmektedir. Sözü edilen adaletin nimet dağılımında da sağlanması gerekmektedir. Herkesin yeteneğine ve yaptığı işe göre hakkını vermek , adaletin sağlanması açısından önemlidir. Görülüyor ki burada Platon’un tek hedefi vardır: O da devleti her bakımdan korumaktır.
Oysa Platon, aynı yasaklamaları üreticiler için düşünmemektedir. Yukarıdaki ifadelere bakıldığında koruyucu ve yöneticiler dışında kalanların servet sahibi olabilecekleri anlaşılıyor. Bunların özel mülkiyetleri, paraları, servetleri olabilir ancak, onların da aşırı zenginlikten kaçınmaları gerekmektedir. Platon, üreticiler sınıfının her türlü özel mülkiyetten yararlanabileceklerini kabul etmekle beraber, bu durumun alt sınıflardan üst sınıflara geçebilme imkanı ile nasıl bağdaşabileceğini açıklamamaktadır. Kaldı ki onun, bu programı sonuna kadar devam ettirerek çözme niyetinde olmadığı da anlaşılmaktadır. O günkü Grek toplumunun vazgeçilmez kurumlarından biri olan kölelik hakkında bir görüş ileri sürmemesi de bunu göstermektedir. Onun bu hususta görüş belirtmemesi, ‘Devlet’ adlı kitabında öngördüğü devlet modelinde kölelerin yapabileceği bir iş bulunmamasından ve dolayısıyla da bu kurumun ilkece kaldırılmış olduğu şeklinde yorumlamalara neden olmuştur. Bu da Platon’un, yaşadığı toplumun kurallarına bir başkaldırı olarak değerlendirilebilir. Zaten ideal devleti düşünmesi de toplumdaki aksaklıkların giderilmesi içindir.
Anlaşılıyor ki Platon, kısmî bir mal ortaklığından söz ederek bunu, koruyucularla yöneticiler sınıfına hasretmekte, üreticiler içinse baştan beri mülkiyet hakkı tanımaktadır. Bu, sınırlı bir ortaklıktır.
Campanella’ya göre de toplumun temelinde özel mülkiyetin bulunmayışı vardır. Toplum, kişisel çıkarlar doğrultusunda değil, ortak duygu ve menfaatler doğrultusunda ve özellikle de yurt sevgisi üzerine kurulmuştur. “Güneş Kentliler, yurtlarına inanılmayacak kadar büyük bir sevgi ile bağlıdırlar. Böyle olmaları da gerekir. Çünkü yurt sevgisi, kişisel çıkardan vazgeçildiği ölçüde artar. Tarih de bunun böyle olduğunu gösteriyor. Eski Romalılar, özel mülkiyeti hor gördüğü ölçüde kendilerini, seve seve yurtlarına feda edebilmişlerdir.” Campanella’ya göre bencillik, yurt sevgisinin azalmasına yol açtığı için, öncelikle bencilliğin amacını ortadan kaldırmak gereklidir. Bencilliği doğuran şeyler, ister ev, para cinsinden bir mülkiyet edinme, ister evlenmek suretiyle bir kadın veya çocuk cinsinden bir sahiplenme olsun fark etmez. Bunlar oldu mu, insan mal, mülk derdine düşer ki, bu da bencilliği körükler. İşte bu yüzden “Güneş Ülkeliler, bencilliğin amacını ortadan kaldırmakla onu yok etmişler ve yerine, ortak yaşama sevgisini koymuşlardır.”
Güneş Ülkesi, insanların birbirlerine olan ihtiyaçlarının bir yansıması olarak ortaya çıkmadığına göre, böyle bir toplumda insanlar, birbirlerine yardım etme fırsatı da bulamayacaklar demektir. Yöneticiler de dahil tüm halkın ihtiyacı devlet tarafından, eşitçe karşılanacaktır. Yöneticiler bu eşit dağılımı düzenlemek zorundadırlar. Ancak, savaşlarda alınan esirlerden satılamayanlar, köle olarak kullanılmak suretiyle işe yaramaları sağlanır ve bunlar kentin dışındaki ağır işlerde kullanılırlar.
Campanella, bencilliğin yok edilmesi ve yurt sevgisi temeline dayalı olan ortak yaşamayı şöyle anlatıyor: “Güneş Kentlilerin evleri, odaları, yatakları ve gerekli bütün eşyaları ortaktır. Her altı ayda bir, yöneticiler herkese hangi çevrede, hangi evde, hangi odada kalacağını bildirir. Her odanın kapısında, içinde geçici olarak oturanın adı yazılıdır. Bütün kol ve kafa işlerinde erkekler gibi, kadınlar da ortak çalışır.” Kadınlar ve erkekler her işte ortak çalışabilirler, ancak bazı işler kadınlara ağır gelebilir. Toprağı belleme, ekip biçme, hasat gibi ağır işleri erkekler yaparken, hayvan sağma, peynir yapma, kentin duvarları dışında sebze ekip toplama, meyve toplama, kumaş dokuma, dikiş yapma, elbise yapma, saç sakal kesme, ilaç hazırlama gibi işleri de kadınlar üstlenir. Ayrıca, evde sofra kurma ve toplama işi de kadınların olup sofra hizmetlerini ise 20 yaşından küçük kız ve erkekler birlikte yaparlar.
Campanella, mal ortaklığına dayalı bir toplumda yoksulluğa da zenginliğe de rastlanacağı kanaatindedir. Zira yoksulluk insanları alçaltır, hilelere hırsızlıklara, kurnazlıklara, yalancılıklara, serseriliğe götürür; sonuçta da yurt sevgisinin azalmasına yol açar. Buna mukabil zenginlik de insanları gururlu, cahil, küstah, palavracı, hain, kendini beğenmiş, bencil ve iftiracı yapar. “Oysa her şeyin ortak olduğu Güneş Ülkesi’nde herkes aynı zamanda hem zengin, hem yoksuldur. Zengindir, çünkü Kent, bütün ihtiyaçlarını karşılar; yoksuldur, çünkü hiç kimsenin malı mülkü yoktur, her şey ortaktır. Güneş Kentliler, mala mülke köle olmazlar, sadece yararlanırlar ondan.” Çünkü, Güneş Ülkesi’nde kimsenin geçim derdi yoktur. Devlet herkese gereken ne ise onu vermekle mükelleftir. Yöneticiler hiç kimsenin hak ettiğinden fazlasını almamasına dikkat ederler. “Herkes ihtiyacı ne ise onu almaktadır.” Buna göre nimet dağılımı bir taraftan da çalışmaya göre belirlenmiş olur. Burada herkes eşitçe bir dağılımla çeşitli işlerde çalışırlar. “Yararlı işler, sanatlar, bilimler, çeşitli toplum görevleri bütün yurttaşlar arasında eşitçe paylaşılmakta, adam başına günde dört saat düşmektedir. Günün geri kalan saatleri çekici bilgilere, okumaya, tartışmalara, gezmelere, kısaca beden ve kafanın gelişmesine yarayan faydalı ve hoş işlere harcanmaktadır.”
Görülüyor ki her iki düşünür de toplumda bir mal ortaklığından söz etmektedir. Bu konuda Campanella, sınıflar arasında hiçbir ayırım yapmadan en alt seviyedeki insanın da en üst tabakadakinin de hiçbir şekilde servetinin olamayacağını benimserken, Platon, üreticilerin yani emeğini ortaya koyarak çalışanların servet edinebileceklerini kabul ederek, yöneticilerin de içinde bulunduğu koruyucular sınıfının ise asla mal-mülk sahibi olamayacaklarını savunmaktadır; böylece sınırlı bir mal ortaklığı anlayışı geliştirmektedir. Her iki filozof da mal ortaklığına, devletin daha iyi korunmasını sağlamak için karşı çıkmaktadırlar. Campanella buna bencilliği de ilave etmektedir. Zira bencillik, devletin çıkarlarını zedeleyebilecek bir unsurdur.
İnsan konusundaki ortaklığa gelince:
Platon, koruyucular ve yöneticilerin aile kurmaları hususunda, onların mal edinmeleri konusundaki tavrını devam ettirerek bir yuva sahibi olmalarına da karşı çıkmaktadır. Çünkü o, koruyucuların kadınlarının ortak olmasını öngörmektedir: “Bekçilerimizin kadınları hepsinin arasında ortak olacak, hiçbiri hiçbir erkekle ayrı oturmayacak. Çocuklar da ortak olacak. Baba oğlunu, oğul babasını bilmeyecek” diyen Platon, bunu, kendisi tarafından kurulmasını planladığı devletin bir kanunu olarak düşünmektedir. Bu kanunu halka kabul ettirmenin çok daha güç olduğunu belirterek bunun gerçekleşmesi halinde çok yararlı olacağını da ifade etmektedir. Öyleyse bu ortaklık nasıl gerçekleşebilir?
Daha önce belirtildiği gibi, üreticilerde bulunduğu halde, koruyucular ve idare edenler sınıfından hiç kimsenin özel bir mülkiyet hakkı olmadığı için evleri, sofraları ortak olacak, bir arada yaşayacaklar, bütün idmanlara birlikte katılacaklar ve doğal olarak da çiftleşmek isteyeceklerdir. Ancak Platon’a göre kadın erkek beraberliği rasgele olmamalıdır. Buna hiçbir din ve devlet de izin vermez. Öyleyse bu birlikteliklerin “mümkün olduğu kadar düğünlü dernekli evlenmeler” olması ve “bu evlenmelerin toplum için yararlı olanlarının kutsal sayılması” gerekmektedir. Bu noktada Platon’un bir taraftan kadında ortaklıktan bahsederken, diğer taraftan da devlet eliyle yapılan kutsal evliliklerden söz etmesi, çelişkili olarak gözüküyorsa da Platon, bu çelişkiye çözüm bulmaktadır. Bu çelişkinin nasıl giderildiğini açıklayabilmek için önce, Platon tarafından kutsal sayılan yararlı evlilikler hangileridir? Sorusuna cevap vermemiz; ardından da kadındaki ortaklık nasıl anlaşılmalıdır? Sorusunun cevabını aramamız gerekmektedir.
Platon, en iyi cins hayvan nesilleri yetiştirmek için nasıl en gürbüz, en güçlüler birbirleriyle çiftleştiriliyorsa, insan cinsi için de durumun aynı olduğunu kabul etmektedir. En güçlü erkeklerle, en güzel kadınlar seçilerek evlendirilmeli, en zayıf ve kötü durumdakiler de birbirleriyle çiftleştirilmelidir. En iyilerin seçilip evlendirilmelerinde, yöneticiler ufak hile ve yalanlara başvurabilirler. Çünkü idareciler, yönettikleri insanların yararı için ufak tefek düzen ve yalanlar icat edebilirler. Bu en iyi erkek ve kadınların evliliği düğünlerle olacak, şairler bu evlilikleri kutsayan şiirler söyleyecekler. Evlenmelerin sayısını devlet adamları belirleyecektir. Bu sayı savaşlara, hastalıklara ve başka olaylara göre değişebilecektir. Bu ayarlama, toplumun sayısının azalmasına da çoğalmasına da mani olacak şekilde olmalıdır. Bu suretle Platon, toplumun sayısal bakımdan kontrol altında tutulmasını amaçlamaktadır. Nitekim o, savaşçıların sayısının ‘bin’i geçmemesine dikkat etmek gerektiğini vurgulamaktadır; böylece devletin sınırı ne çok geniş, ne de çok dar olacak, ikisi ortasında yeterince sınırlı bir bütünlük olarak bulunacaktır.
Yine Platon’a göre kutsal evlilikler için seçilemeyen çirkin ve mutsuz yurttaşlar devlete değil, kendi talihlerine küsmelidirler. Ona göre bunu sağlamak için evlendirmelerdeki ayarlamanın kurnazca tertip edilmesi gerekmektedir. Bundan başka savaşta ve başka işlerde yararlılık gösterenlere kadınlardan daha fazla yararlanma imkanı tanınması gereklidir.
Toplum bu evlendirmelerle sağlıklı ve güçlü nesiller elde edince, bu nesiller arasında evlendirmeler yapılacak ve çok daha verimli ve gürbüz insanlar yetiştirilecektir.
Bu kutsal evlendirmelerden amaç en iyi çocuklar elde etmek olduğu için en kötülerin çiftleşmelerinden doğan çocukların değil, en iyilerden olan çocukların büyütülmesi gerekmektedir. Bu en iyilerin çocuklarının bakımı ve eğitimi, kadınların ve erkeklerin görev aldığı özel bir kurula bırakılmalıdır. Bu kurul, bu çocukları özel bir yuvada özenle büyütürken, seçkin olmayanlardan doğan veya kusurlu doğan çocuklara, gözden uzak bir yerde bakılmalıdır. Bekçi kadınlardan sütü az olanlar varsa bunların yerine, süt anneler çocukları emzirmelidir. Babalar ve anneler, bütün çocuklara kendi evladı gözüyle, çocuklar da bütün anne ve baba yaşındakilere anne ve baba gözüyle, aynı çağdaki çocuklara da kardeş gözüyle bakmalıdırlar. İşte kadın ve çocuktaki ortaklık böyle kurulacaktır. Platon, bütün bu özel gayretlere rağmen koruyuculardan da sakat olarak doğan çocuklar bulunduğu takdirde bunların başka sınıflara aktarılması, üreticiler sınıfından olan sağlam yapılı çocukların da koruyucular sınıfına alınmaları gerektiğini savunmaktadır. O, bu suretle hem toplumdaki bütünlüğün korunacağını, hem de herkesin, hangi iş için yaratılmışsa o işi yapmalarının sağlanacağını belirtmektedir. Bu, aynı zamanda sınıflar arası geçişin bulunduğunu da göstermektedir.
Burada bir hususa açıklık getirmek gerekmektedir; o da, Platon’un, yalnızca en iyilerden doğan çocuklar büyütülmelidir ifadesinden sakat çocukların yok edilmesi hükmünün çıkarılamayacağıdır. Nitekim Kâmıran Birand, “sakat doğan çocuklar, ortadan kaldırılacaktır” hükmü ile bu kanaatte olduğunu açıkça belirtmektedir. Oysa yukarıda Platon’dan aktardığımız cümlelerde bu hususa çok açık olmasa da yer verilmekte ve sakat doğan çocukların toplumda bir yerleri bulunmasa ve değer verilmese bile ayrı bir yerde yaşamalarına izin verileceği anlaşılmaktadır.
Bekçilerdeki gürbüzlük ve en verimli çocuk yapma çağı, kadınlarda 20- 40 arası, erkeklerde ise 25 ile 55 yaş arasında 30 yıl sürmektedir. Bu yaşların altında ve üstünde çocuk yaparlarsa, devlete karşı suç işlemiş sayılırlar. Koruyucular arasındaki her evlenme, törenlerle olmalıdır. Devlet iki insanı birleştirmedikçe üretme çağında bile olsalar, suç işlemiş sayılırlar. “Nişansız ve dini törensiz doğan çocuk, piç sayılacaktır.” Kadın ve erkek devlete çocuk verme yaşını geçirdikten sonra istedikleriyle birleşmekte serbest kalırlar. Yalnız kendi çocukları, anaları, babaları, nineleri, dedeleri, torunları ile çiftleşemezler. Bir de bu yaştan sonra çocuk yapmamaya çalışmalıdırlar. Diğer taraftan, doğan bütün çocuklar kardeş sayılırlar; aynı ana ve babanın, üreme çağlarında meydana getirdikleri çocuklar da kardeş olup bunlar, birbirleriyle cinsel ilişkiden kaçınmalıdırlar. Bununla birlikte, kutsal evlilikler için çekilen kurada aynı ana babalardan olan kardeşler birbirlerine düşerlerse ve bu onaylanırsa, kız kardeşlerle erkek kardeşlerin birleşmelerine izin verilecektir.
Evlendirmelerde dinî törenler uygulandığına göre Platon’un, ideal devletinde dine de önemli bir yer vermesi gerekmektedir ki öyledir. Platon’un Devlet’inde bir taraftan ahlâkî ilkelere dayalı bir din anlayışı dikkat çekerken, diğer taraftan da Tanrı’nın yüceliğinin, ruhun ölümsüzlüğünün ve ahiretin varlığının kabul edildiği bir din anlayışı bulunmaktadır.
Platon’un ifadelerine bakıldığında, devlet tarafından yapılan kutsal evlendirmeler, sadece sağlıklı ve gürbüz bir çocuk elde edebilmek içindir; bir aile yuvası kurmak için değil. Bir koruyucu erkekten çocuk doğuran koruyucu bir kadın, yeni nesiller üretme ihtiyacı doğarsa, çocuk doğurma yaşları arasında, devlet tarafından tekrar kuraya tabi tutularak, başka bir koruyucu erkekle çiftleştirilir. Bu, kadın konusunda bir ortaklıktır. Ancak, çocuk doğurabilme yaşlarında olan kadınlara, isteyen erkek istediği gibi sahip olamaz, yapılan tüm evlilikler, devletin kontrolü altındadır ve çocuklarla anne, babaları bilmese de doğan çocukların kime ait olduğunun devlet tarafından bilindiği anlaşılmaktadır. Çocuk doğurma yaşını geçiren kadınlar ise serbest bırakılmakta ve koruyucu erkeklerden, savaşta başarı gösterenler, bu kadınlarla izne gerek olmadan birleşebilecekleri anlaşılmaktadır. Artık bu kadınlar, orta malı sayılmaktadır. Zira bunların çocuk yapabilme ihtimalleri bulunmamaktadır.
Tüm bu anlayışlar, bir komünizm olarak değerlendirilebilirse de Platon için, tam bir komünizm anlayışı sergilemektedir demek, doğru olmaz. G. Sabine’in de dediği gibi Platon, bu sistemi toplumun bütün kesimlerine değil, yalnızca koruyuculara, yani askerler ve yöneticilere düşünmektedir. Üreticilerin her türlü hakkı olmasına rağmen, diğerlerinin sınırlı hakları bulunmaktadır.
Aynı hususların Campanella’daki durumuna gelince. Filozofça bir devlet kurma çabası içinde olan Campanella da Platon gibi mal ortaklığının yanında, kadın ve çocuk konusunda da ortaklık olması gerektiğini öne sürmektedir. Buradaki ortaklık, çalışma ortaklığını içerdiği gibi, cinsel açıdan kadın ortaklığını da içine almaktadır. Güneş Ülkesi’ni kuranların doğdukları ülkede kadın ortaklığı yoktur ama mal ortaklığındaki bencilliği ortadan kaldırmak amacına yönelik durum, burada da geçerli olup, Campanella, insanın, “bana ait” diyebileceği bir karısının, bir çocuğunun olmaması gerektiği kanaatindedirÇünkü her aidiyet duygusu beraberinde bencillik duygusunu da getirmektedir. Kadında ve maldaki ortaklığın tabiata daha uygun bir durum olduğunu kabul eden Campanella, bununla birlikte “belki, Güneş Ülkeliler, bir gün kadın ortaklığını bırakacaklardır” demek suretiyle ütopik devletinin gelişmeye açık olduğuna işaret etmek istemektedir.
Bununla birlikte sözü edilen kadın ortaklığı tamamen kuralsız uygulanan, erkeğin her istediği kadına hayvan gibi saldırdığı bir ortaklık değildir. Aksine kadın ortaklığı; gayesi, çocuk üretmek olan ve belli kurallar dahilinde cereyan eden bir uygulamadırÇiftleşme ve üreme işini yöneten, Kent’in asıl yöneticisi Hoh’un üç yardımcısından biri olan Sevgi’dir. Sevginin en önemli görevi, “kadınla erkeğin kusursuz bir şey yetiştirecek yolda birleşmelerini sağlamaktır.” Üreme için erkeklerde aranan yaş 21, kadınlarda ise 19’dur; bu süre çelimsiz kimselerde uzayabilir. Diğer taraftan cinsel istekleri aşırı olan bazı erkeklerin, doğaya aykırı yollara sapmalarını önlemek amacıyla, 21 yaşından önce de kadınlarla birleşmelerine izin verilebilir. Ancak bu yaştan önce çiftleşmek isteyen erkeklere bulunacak kadınların, kısır veya hamile olmaları gerekir. Bunun sebebi de 21 yaşından önce döllendirilecek çocuğun güçsüz olacağı endişesindendir. Aşırı cinsel arzusu olan erkeklerin istekleri, Sevgi’nin vereceği izne ve onun emri altındaki başhekimin direktiflerine göre karşılanır. İzinsiz olarak çiftleşirken veya cinsel sapıklık yaparken yakalananlar, doğa yasalarına aykırı davrandıkları için ağır cezalara çarptırılırlar. Verilen cezalar, suç yeniden işlendi mi artarak devam eder ve idama kadar gidebilir. 20, hatta 27 yaşına kadar temiz kalmış ve suç işlememiş olanlar ise, törenler düzenlenerek erdemleri övülüp kutlanırlar.
Çiftleşmelerin kuralı, boylu boslu güzel kadınlar, iri yarı, güçlü erkeklerle; şişman erkekler, sıska kadınlarla; zayıf erkekler de şişman kadınlarla birleştirilir ki aşırılıklar arasında denge kurulsun. Böylece soylarının bozulmaması sağlanmış olur. Güneş Kentliler, her üç gecede bir, iyice yıkanıp temizlendikten sonra, baş ebenin izni ile birleşirler. Yatak odalarına güçlü erkek heykelleri konulmuştur ki, kadınlar bu heykellere bakıp doğuracakları çocukların böyle olmalarını hayal etsinler. Çiftleşme öncesi de en az üç gün kötü şeyler düşünmemesi ve döl yolunu temiz tutması gerekir. Aşırı cinsel istek duydukları için çiftleşmelerine izin verilenler ise, bu kuralların hiç birine uymazlar.
Din adamı ve bilim adamları, çiftleşmeden önce iyice cinsel perhize çekilerek beslenmelidir. Zira onların devamlı kafaları yorgun olduğu için üretim güçleri azalmış olur. Onlara en güzel, taşkın, sağlam ve cazibeli kadınlar verilmelidir.
Birleştiği erkekten çocuğu olmayan kadın, bir başka erkeğe verilir. Birkaç kez denendikten sonra kısır olduğu anlaşılırsa, orta malı olur. Böyle olan kadınlara, ortak sofrada ve tapınaklarda bulunmak gibi, aile kadınlarına tanınan haklar tanınmaz. Bunun sebebi de cinsel arzuları fazla olan kadınların sırf zevklerini doyurmak için kısırlığa heveslenmelerini önlemektir.
Gebe kadınlar, yorucu işlerden uzaklaştırılır, çocukları anne karnında beslensin diye anne adayının beslenmesi hekimlerce kontrol altında tutulur. Doğum sonrası doğum evlerinde anneler çocuklarına kendileri bakarlar. Hekim tavsiyesine göre iki yıl ya da daha fazla bir zaman çocukları, anneleri emzirir. Sütten kesilince kız çocuklar kadın eğitimcilere, erkek çocuklar da erkek eğitimcilere bırakılırlar. Esasen “çiftleşmenin amacı, tek tek insanların değil, insan soyunun korunmasıdır. Onun için insan üretme işi, insan teklerini değil, devleti ilgilendiren bir sorundur ve insan teklerini yalnız devletin birer üyesi olmak bakımından ilgilendirir ancak.”
Bu evlendirmelerden maksat, sağlıklı çocuklar elde etmek olmakla beraber, bazen sakat çocuklar da doğabilir. Geri zekalı olarak doğan çocuklar köylere gönderilir, tabiatla baş başa bırakılırlar. Zekası ilerleyenler tekrar kente dönerler. Ancak hiçbir kusurlu insanın yaşama ve eğitim hakkına dokunulmaz. Onlara sağlam vatandaş gibi davranılır. Çünkü bu ülkede, bedence kusuru ne olursa olsun, hiç kimse yoktur ki yararlı olmaktan kaçınsın; çok yaşlı olanlar bile yararlı öğütleriyle zaman zaman faydalı olabilirler. “Beden sakatlıklarına rağmen bu kimselere, sağlam yurttaşlar gibi davranılır.”
Görülüyor ki her iki düşünür de toplum hayatında ortak yaşamadan yanadır. Platon üreticiler sınıfı için mülkiyet edinmeye müsaade edip, askerler ve yöneticilere bu hakkı tanımamakta iken, Campanella, halka da yöneticilere de mülkiyet hakkı tanımamaktadır. Aynı durum, tam tersi bir şekilde, kadın ortaklığında da görülmektedir. Platon, üreticilere aile kurma hakkı tanımasına rağmen, yöneticiler ve askerlere bu hakkı tanımaz. Campanella ise kadın ortaklığını, toplumun tüm kesimleri için düşünmektedir. Burada dikkati çeken asıl önemli husus, her iki tarafın da erkekleri birinci planda görmeleridir. Kadın- erkek eşitliğinden söz edilmesine rağmen, erkek egemen bir toplum özlemi kendini göstermektedir.
Her iki düşünürün de özel mülkiyete ve aile kurmaya karşı oluşlarının temelinde, sırf devletin korunması ve yönetimine engel teşkil edebilir olması kaygısı bulunmaktadır. Her iki düşünür de üretilenlerden yararlanmayı öngörmelerine rağmen Platon, “herkese hak ettiği kadar” derken; Campanella, biraz daha net bir tavırla, “ihtiyaca göre nimet” verilmesinden yana olduğunu belirtmektedir. Campanella’nın toplu yaşamaya dayalı olan mal ortaklığı, kadın ortaklığı ve nimet dağılımı anlayışları, modern sosyalizm ve komünizm gibi doktrinlerin habercisi, öncüsü ve saf akılcı devlet teorilerinin şampiyonu olarak görünmektedir. Bir yoruma göre, Campanella, komünizm anlayışı ile, panteist Tanrı anlayışı arasında paralellik vardır. Böyle bir yorum, komünizmdeki ortak yaşama olgusu ile, Tanrı-tabiat birlikteliği veya ortaklığı benzerliğinden dolayı yapılmış olsa gerektir. Ancak, Güneş Ülkesi’nde panteist Tanrı anlayışından çok, Hıristiyanlık ağırlıklı eklektik bir din anlayışı hakim görünmektedir. Yöneticinin rahip olması, tapınağın kilise tarzında olması, Güneş Ülkesi insanlarının Hıristiyanlık eğilimini gösterirken, tapınakta her dinin kutsal kitaplarının ve peygamberlerinin veya ulu kişilerinin tanıtılıp fikirlerinin öğretilmesi de bunu göstermektedir. Hatta bir yorumda, Campanella’nın ideal devlet anlayışının, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinleri gibi olmasa bile, Tanrı tarafından insan için açığa çıkarılmış bir yönetim biçimi olduğu iddia edilmektedir.
4. Yöneticiler Bakımından
Platon’a göre, devleti yönetecekler, koruyucular sınıfı arasından seçilir. Bu seçimde dikkate alınan ilk ölçü, yaşâ€™tır. Platon, “yönetenlerin yaşlılar, yönetilenlerin de gençler olması gerekir” diyerek yöneticilerin yaşlılar arasından seçilmesi gereğine işaret etmektedir. İkinci önemli ölçü ise, yaşlılar arasında her bakımdan en iyilerin seçilmesidir. “Yönetenlerimiz, koruyucularımızın en iyileri olacağına göre, bunların devleti kurmasını en iyi bilenler arasından seçilmesi...ve bu iş için akıllı, değerli, üstelik de toplumla ilgili insanlar”ın olması gerekir. Bu yöneticiler, yalnız toplumun yararını gözeten insanlardır, dolayısıyla yapmaları gereken de devlet için en faydalı şey ne ise onu gözetmek olmalıdır.
Bununla birlikte Platon’a göre, devlet, kendisini oluşturan insanların bulundukları sınıfları, onların yaratılışlarına göre belirlemektedir. Zira insanların sınıfları, çoğunlukla doğuştan belirlenmiştir. Şöyle ki; Platon’a göre, “Tanrı,....önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Yardımcı olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçiler ve öbür yarattıklarının mayasına da demir ve tunç katmıştır.” Bu duruma göre Platon, toplumun bir takım tabakalardan meydana geldiğini söylediği gibi, toplum sınıflarına dahil insanların doğuştan hangi sınıfa ait olduğunu da belirtmektedir. Yani yöneticiler, doğuştan yönetici olarak doğarlar ve en değerli maden olan altın gibi ayrıcalıklıdırlar. Doğan çocuklar, hangi tabakada doğmuşlarsa, doğdukları tabakada bulunmaya devam edeceklerdir. Ancak arada sırada alt tabakalarda doğdukları halde mayalarında altın olan, yani önder yaratılışlı çocuklar meydana gelebilir. Bunun tersi de olabilir. Hangi tabakadan olursa olsun yönetici nitelikli çocukların korunup kollanması gerekmektedir. Günün birinde bunlar yönetici olacaklardır.
Platon her bakımdan iyi olan devletin temelinde bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk gibi ilkeler bulunması gerektiğini bildirmektedir. Bunları kategorize edersek devleti, felsefe, savunma (askerlik), ahlak ve adaletin ayakta tuttuğu sonucuna ulaşabiliriz.
Bu dört değerden ilki bilgeliktir. Platon, “bizim kurduğumuz devlette, bilgelik vardır; çünkü kararlarını bilgece verir. Bilgece karar vermek bir bilgi işidir. İnsanlar bilgisizlikleriyle değil, bilgileriyle doğru karar verirler” demek suretiyle, düşündüğü devletin “yerinde kararlar veren, bilge bir devlet” olduğunu, daha doğru bir ifadeyle, olması gerektiğini belirtmektedir. Böyle bir devlet, tabiata uygun olarak kurulmuş bir devlettir. Bu devlet, az sayıda akıllı insanın bilgisiyle yönetilir. Bilgelik diye nitelenebilecek bilgi de budur
Devlette yiğitlik de olmalıdır. Bu husus, daha sonra değineceğimiz gibi, özellikle devletin korunması açısından önemlidir. Ölçülü olmak, “isteklerimize, tutkularımıza vurduğumuz bir çeşit dizgindir...bu, kendine hakim olmadır... Bizim devletimize kendine hakim diyeceğiz. Çünkü onda iyi yan, kötü yanı buyruğu altına almıştırFilozof geçinenler bir yana bırakılırsa, gerçek filozofta bulunması gereken erdemlerden ilki, doğruluktur. O, her yerde, her zaman doğrunun peşinden gider. Bir filozofun yaratılıştan sağlam bir belleği, öğrenme kolaylığı, ruh üstünlüğü ve inceliği olduğu gibi, bu niteliklere sahip durumda olan pek az insan vardır. Doğruluk ise devletin diğer üç değerini de doğuran ve yaşatandır. Doğruluk, herkesin kendi işiyle uğraşması, başkasının işine karışmaması olup, bir devleti doğru yapan da budur. Bu noktada devleti insanla karşılaştıran Platon, devlet nasıl doğru oluyorsa, insanın da öyle doğru olacağını kabul eder. İnsanın isteklerine dizgin vuran, insana bilge dedirten, korkulacak veya korkulmayacak yönleri öğreten akıldır. Aklı kendine önder yapan insan, ölçülü bilge, yiğit, doğru, yani üzerine düşen vazifeleri başkasının işiyle karıştırmadan yapar.
İşte, her bakımdan iyi olan bu devletin yöneticisi de bir filozof olmalıdır. Devleti yönetecek insanda devlet gücüyle akıl birleşmedikçe, bu devletler dertten kurtulamazlar. Platon’a göre bu yapılmadıkça da tasarladığı devlet ortaya çıkamaz.] Bu itibarla Platon, düşündüğü devletin yöneticisinin mutlaka filozof olması gerektiğini savunmaktadır. Filozoflar öz varlığı arayan, hiç değişmeden kalan şeye varabilen insanlar olduğuna göre, ölçülü ve incelikli insanlardır.
İşte bu az sayıda “filozof devleti ele geçirmedikçe ne devletin, ne de yurttaşların dertleri biter ve bizim tasarladığımız devlet hiçbir zaman gerçekleşemezdiyen Platon, bu tasarının gerçekleşmesi durumunda en iyi devletin bu devlet olacağını belirtir Bu filozof yaratılışlı devlet adamları, kendilerine uygun eğitimi bulurlarsa, gelişe gelişe bütün değerlere ulaşırlarİyi bir eğitimden geçen “Tanrısal ve düzenli varlığın yanında yaşayan filozof, bir insanın olabileceği kadar düzenli ve Tanrısal olur.” Devleti yönetecek olan insanda, devlet gücüyle akıl gücü birleşmedikçe, devlet iyi bir şekilde yönetilemez. Dolayısıyla da yöneticinin, yani kralın filozof olması gerekmektedir. Bu suretle Platon “Filozof-Kral” terimine ulaşmaktadır.
Bu devletin yönetimi filozoflarca yapılacağına ve bu filozoflar devleti bilgece, yiğitlikle, ölçülü ve adâletli olarak yöneteceklerine göre bu devlette yasalara ihtiyaç duyulmayacaktır. Bu, yerinde ve bütün toplumu mutlu edecek kararlar verilerek gerçekleştirilebilir. “Tabiata uygun olarak kurulmuş bir devlet, akıllı olmasını kendini yöneten küçük bir topluluğun bilgisine borçludur” diyen Platon, devletin, filozoflar tarafından toplumun yararına olan hususlarda gerektiği gibi kararlar alınarak yönetilebileceğinden yanadır. Bunun için yazılı yasalara gerek yoktur. Nitekim Platon “böyle şeyleri kanunlaştırmak saflık olur bence. Bunlar hiçbir yerde de kanunlaştırılmamıştır. Çünkü bunlar sözle, yazıyla yaşatılacak kurallar değildir” demektedir. Platon, kanunların bulunmadığı bir devletin, tabiata uygun bir devlet olduğunu, tabiatın ve aklın kurallarına göre yönetilebileceğini kabul etmektedir. Platon’a göre aklın ve tabiatın kurallarına göre yönetilen bir devlet, yönetilen insanların sayılarına göre değil, sayıca az insan barındırsa bile, nitelik bakımından büyük bir devlet olarak görülür.
Platon, yöneticilerin mülk edinmelerine hoş bakmamaktadır. Bunun devlet yönetiminde zaafa yol açabileceği kanaatindedir. Tunç ve demir yaratılışında olanlar, yani üreteciler kesimi servet sahibi olabilirse de altın ve gümüş mayadan olanlar için “içlerinde Tanrı’nın koyduğu altını, gümüşü saklayanların, insanların vereceği altında ve gümüşte gözü olmaz. Kendi altın yaratılışlarını, dünyanın altınıyla kirletmek günahtır” diyerek servetin birçok kötülüğün sebebi olduğunu kabul etmektedir. Bu kötülüğe bulaşmayan yöneticiler hem kendilerini hem de devleti korumuş olacaklardırCampanella’nın Güneş Ülkesi’nin nasıl yönetileceğine dair görüşleri ise şöyledir: O, kentin yöneticilerinin, kente hakim bir yerde bulunan büyük bir tapınakta oturduklarını belirtmektedirOna göre, kentin en büyük yöneticisi adı Hoh olan bir baş rahiptirHoh, dünya ve ahiret işlerini birlikte yönettiği için ona “Metafizikçi” denilebileceğini belirten Campanella’ya göre Hoh’un “yetkisi mutlaktır. Verdiği yargılar kesindir.” Ülkenin yöneticisi olan baş rahibin verdiği yargılar tartışılamaz.
Hoh’un üç yardımcısı bulunmaktadır: Bunlar Pon (power-güç), Sin (wisdom-akıl) ve Mor’dur (love-sevgi). Barış ve savaşla ilgili işleri Güç yönetir. Hoh’tan sonraki en yüksek yetkili yöneticidir. Ordunun silah, cephane ve diğer ihtiyaçlarının sağlanması, subay ve askerlerinin yönetimi, ülkenin savunması veya savaşa hazırlık gibi görevleri bulunmaktadırDiğer yardımcı yönetici olan Akıl, mesleklerin zanaatların, bilim işlerinin, eğitim işleri ve okulların yönetimi ile görevlidir. Çeşitli bilimlerle uğraşan uzmanlar, Akıl’ın buyruğu altındadırlar.
Hoh’un diğer yardımcısı olan Sevgi’nin görevi de hem sevgiye dayalı olan üreme, hem de eğitim, beslenme ve giyimle ilgili işlerini yönetmek, düzene koymaktır. Ancak toplumla entegre olma ve paylaşım konusunda yöneticilerin halktan farkı yoktur.
Burada bir yetki paylaşımı ve hatta bir kuvvetler ayırımına işaret edildiği görülmektedir. Campanella, kentin yönetiminde bir kurultayın da pay sahibi olduğundan bahsetmektedir. Yirmi bir yaşını doldurmuş olan her Güneş Kentli, kurultayın üyesidir. Buraya katılan herkes, devlet yönetiminde gördüğü aksaklıkları, yöneticilerin görevlerini yerine getirip getiremediklerini söyleme hakkına sahiptir.
Campanella, Güneş Kent’te yönetimin paylaşıldığından söz etmektedir. Buna göre Hoh’un üç büyük yardımcısından her birinin üçer yardımcısı ve bunların emrinde bulunan on, elli ve yüz kişilik grupların kadın ve erkek başkanlarının da katılımıyla, kurultayın üye sayısı kırk kişi olmaktadır. Hoh ve üç yardımcısının, kurultayda alınan kararları onaylama, uygulama veya değiştirme yetkileri bulunmaktadır. Hoh ve üç yardımcısı dışındaki bütün yöneticiler halkın isteği ile değiştirilebildiği halde bu dört yönetici “ancak kendi aralarında görüşüp konuştuktan sonra, görevlerini ahlak, bilgi bakımından üstün buldukları birisine bırakabilirler. Bunlar öylesine dürüst insanlardır, yurtlarını öylesine severler ki, yerlerini başkasına bırakmaktan ve başa geçen kimseye tamamen bağlanmaktan bir an bile kaçınmazlar.” Ancak bu değişiklik sık rastlanan bir durum olmayıp, az rastlanan bir durumdur.
Zaten Campanella, yetki paylaşımı konusunda Metafizikçi’yi diğer yöneticilerden ayrı tutmak gerektiğini de belirtmektedir. Hoh, Güneşâ€™in temsilcisidir, yeryüzündeki güneştir. “Hoh yani Güneş, tıpkı bir mimar gibi, Ülke’nin bütün işlerini yüksekten yönetir. İnsanoğlunun bilmek yetisinde olduğu ne varsa hepsini bilmemek, şanına yakışmaz”[106] diyen Campanella, Metafizikçi’nin isteği dışında hiçbir şeyin yapılamayacağını, Metafizikçi ne yönde karar verirse, üç yardımcının da buna boyun eğeceğini ifade etmektedir.
Öyleyse, Metafizikçi Güneş Ülkesi’ni nasıl yönetecektir? Anlaşılan o ki Güneş Ülkesi, kanunlara dayalı olarak yönetilmemektedir. Hoh yani Metafizikçi, engin bilgisiyle bu kenti en güzel biçimde yönetme gücüne sahiptir. Bunu Campanella şu ifadelerle ortaya koymaya çalışmaktadır: “Biz böylesi bir bilge adamın devleti iyi yöneteceğine sizlerden -başımıza çok zaman bilgisizleri geçiren ve bunları sırf hükümdar soyundan geldiği için ya da güçlü bir partice seçildiği için yönetime ehil sayan sizlerden- daha çok güveniriz... O uçsuz bucaksız bilgisi, onu kötü, hain ve zorba olmaktan ister istemez alıkoyar.” Campanella, Cenovalı Kaptan’ın ağzından aktardığı bu ifadelerle Metafizikçi’nin sınırsız bir bilgiyle ülkesini yönettiğine işaret etmektedir. Burada Aristo mantığı ile elde edilebilen bilgilerin ezbere dayalı olduğunu, ezbere dayalı bilimlerin de insanı yorduğunu belirten Campanella, ezberci bilimlerin olayların arkaplanına inmeye engel teşkil ettiğini söylemektedir. Campanella’ya göre bu tarz bilgiye sahip olanlar, Tanrı’nın varlıkları nasıl yönettiğini, doğanın ve milletlerin kanunlarını, kurallarını bilemezler. Oysa Hoh için böyle bir durum söz konusu değildir. Böyle geniş bir bilgiye sahip olan kimse, hem dehasının yüceliğini, hem de devlet yönetimine ehil olduğunu göstermiş demektir. Hoh’un diğer üç yardımcısının da kendi işleri ve görevleriyle ilgili olarak bilgilerinin ‘Hoh’da olduğu gibi derinlemesine olması gerekirken, ortak işlerle ilgili olarak sadece tarih bilgisine sahip olmalarını yeterli görmektedir.
Bu ifadelerden anlaşılıyor ki Campanella her şeyden önce “doğal hukuk”u savunmaktadır. Yönetici Hoh, bütün devlet yasalarını ve yönetim biçimlerini bilmesine rağmen kendi devletini aklın ve bilimin gereklerine göre yönetebilir. Bunun için yazılı kanunlara ihtiyacı yoktur. Bu noktada Campanella, Platon’un savunduğu ortaklık anlayışının da kendi anlayışı gibi doğaya uygun olduğunu kabul etmekte, hatta böyle bir anlayışın St. Augustinus tarafından da benimsendiğini belirtmektedir. Özel mülkiyetin ortadan kalkması, toplumun gelişmesi için adeta ilk şarttır. Bu da tabiata en uygun durumdur. Hatta kadın ortaklığı da tabiata aykırı değildir. Böylece Campanella’ya göre, Güneş Ülkesi, tabiata uygun bir devlettir. O, bu konuda “Bence Güneş Devleti, bir altın çağ gibi herkesin özlediği, Tanrı’nın da isteğine uygun bir devlettir”[112] demek suretiyle, kurmayı hayal ettiği ideal devletin tabiat kurallarına göre yönetilebileceğini vurgulamaktadır
Yine Campanella’nın yukarıdaki ifadelerinden, Güneş Ülkesi’nin yöneticisi olan Metafizikçi’de “bilgelik”, yani hikmet veya felsefi derinliğin, bir erdem olarak bulunması gerektiği anlaşılmaktadır. Onun, en yüksek dereceden bilgi sahibi olması gerekmektedir.[113] Öyleyse, Güneş Ülkesi’nde devletin en büyük yöneticisi olmanın yolu “Bilgelik”tir. Bu yönetici sınırsız bilgisiyle devletini aklın ve tabiatın kurallarına göre yönetebilecek güçtedir.
Buna göre her iki filozof da yöneticinin filozof olması gerektiğinde hemfikirdirler. Bunun sebebi, devlet yönetiminin alelade bir iş olmayıp, bilgi ve düşünmeyi gerektirmesindendir. Bunun yanında her iki düşünür de devleti yönetecek olanların kanuna gerek duymadan bu yönetimi gerçekleştirebilecekleri kanaatindedir. Bu da hızlı düşünüp gereken kararı vermeyi, yani kanun hükmünde olan kararları vermeyi, başka bir ifadeyle filozof olmayı gerektirmektedir. Bu anlayıştan hareket eden iki filozof da düşündükleri devletin tabiata uygun olduğunu savunmaktadırlar. Yaptıkları izahlardan, onların tabii hukuka dayalı doğal bir devletten bahsettikleri anlaşılmaktadır. Filozofların her ikisinin de kullandıkları ‘akıl’ ve ‘insan tabiatı’ ve ‘doğuştan varolan haklar’ gibi kavramlar, tabii hukuk düşüncesinin başlıca hareket noktalarıdır. Buradaki ‘insan tabiatı’ kavramından, insanın ideal tabiatı anlaşılmaktadır.
Yönetim şekli bakımından Platon, oldukça elit bir yönetimden söz ederek Aristokratik bir yönetimi tercih eder gibi görünmektedir. Zaten Platon da Aristokrat bir aileye mensuptur; dolayısıyla ortaya koyduğu idare biçiminin, Aristokrasi’yi hatırlatması normal karşılanmalıdır. Campanella ise, kararların kurultaylarda alınmasından söz etmesine rağmen, Metafizikçi adı verilen baş yöneticinin yetkilerinin, tartışılmaz oluşu ve isterse kararları bozabileceğini ve kendi kararını uygulatabileceğini belirterek, Monarşi’ye daha yakın bir görünüm sergilemektedir.
5-Eğitim Bakımından
Platon’un toplumu, sınıflı bir toplumdur ve bu sınıflardan üreticiler grubu için eğitimden söz etmediği halde koruyucular ve bunların içinden çıkan yöneticiler sınıfı için eğitimi zorunlu görmektedir. Ona göre ideal bir toplum oluşturmanın yolu, hiç kuşkusuz, eğitimden geçmektedir. Ancak Platon’un eğitim tasarısı, yeni bir sistemin ortaya konulmasından çok, Atina’daki mevcut eğitimin düzeltilmesine yönelik görünmektedir. Zira sözünü ettiği eğitimler, Atina’da kısmen uygulanmakta idi. Platon, bunlara Sparta’da uygulanan bir takım eğitim anlayışlarını ve kendi düşündüklerini ilave ettiği için, içerikleri değiştirilmiş olarak gözükmektedir. Ancak Platon’un Grek eğitim sistemine getirdiği bir yenilik varsa o da Akademi’yi kurmasıdır. Bu fikir, tam anlamıyla ona aittir. Özellikle burada yöneticiler için düşündüğü yüksek eğitim ve öğretim programı, kendisinden sonrası için de önem arz etmektedir.
Ona göre eğitim, öncelikle koruyuculardan başlatılmalı, onlara kendi vatandaşlarına ve yabancılara nasıl davranacakları öğretilmelidir. Yöneticinin, kendi yurttaşlarına karşı yumuşak tavırla davranırken, dışarıya karşı da azgın, çevik ve güçlü olması gerekir. Öyleyse böyle bir bekçi nasıl yetiştirilmelidir? Platon bu noktada öteden beri sürüp gelen yetiştirme yolundan daha iyisini bulmanın zor olduğu kanaatindedir. Bu da “beden için idman, ruh için müziktir.” demektedir.
Bu yetiştirme önce müzikle başlar. Müziğin içerisinde söz sanatları da bulunmaktadır. Bu söz sanatları içinde, gerçeğe uygun olan güzel sözler ve gerçeğe uygun olmayan masallar da bulunmaktadır. Ancak söylenecek masalların ciddi bir denetimden geçmeleri sağlanmalıdır. Ahlak bakımından iyiye yönlendirenlere müsaade edilmeli, kötü olanları yasaklanmalıdır. Böylece güzel masallarla, çocukların ruhları, bedenlerinden önce yoğrulacaktır. Özellikle Hesiodos’un ve Homeros’un Tanrılar hakkında uydurdukları masallar kesinlikle yasak edilmelidir. Yalnız iyi şeylerin Tanrı kaynaklı olduğu, kötü şeylerin Tanrı’dan olamayacağı öğretilmelidir. Bunları yasaklamadaki gaye, ruhu kötü etkilerden korumaktır. Ruh ne kadar sağlam ve olgun hale gelirse, dışarıdan gelecek bir etki onu o kadar az etkiler. Şairlerin insan üzerine anlattıkları masallar da denetlenmelidir. Kötü ruhlu insanların mutlu, doğru insanların da mutsuz gösterildiği; kötülüğünü gizlemesini bilenlerin türlü türlü nimetlere kavuştukları gibi hataları ihtiva eden masallar da dinletilmemelidir.
Savaşçılar, kendi gibi yiğit biri öldüğünde ahlanıp vahlanmamalı; kendine yetebilmeli, tek başına yaşamanın tadına varabilmeli, yakınlarından uzaklaşmak onu etkilememeli, başına bir felaket geldiğinde buna katlanabilmeli, ağlayıp sızlanmamalıdır. Çünkü ağlayıp sızlamalar kahramanlara değil, bayağı kadınlara ve aşağılık erkeklere yakışır. Diğer taraftan bekçilerin fazla gülmeye düşkün olmamaları da sağlanmalıdır; yalanlardan uzaklaştırılmalıdır. Yalan söyleme yetkisi yalnızca devletin yararına olmak kaydıyla yöneticilerde olmalıdır. Bunun dışında yalan, suçtur; cezalandırılması gerekir; dolayısıyla bu gençlerin akıllı uslu olmaları zorunludur. Akıllı olmak demek, baştakilerin sözünü dinlemek; kendisi başta bulunuyorsa içki, sevgi ve yemek hususlarında kendisini dizginlemesini bilmek demektir. Savaşçılar, bu hususlarda kendilerini dizginlediklerini, her türlü sıkıntıya dayanabileceklerini hem sözlerinde, hem de davranışlarında gösterebilmelidirler. Yine koruyucuların, devleti kuracakların paraya, rüşvete düşkün olmamaları da sağlanmalıdır
Müzik eğitimi, eğitimlerin en iyisidir. Ritm ve düzen, insanın içine işleyen bir yapıdadır. Müzik eğitimi gereği gibi yapıldığında insanı yüceltir, özünü güzelleştirir. Gevşek ve bozuk düzen sesler ise bunun tam aksini yapar. Kendisini iyi bir insan olarak yetiştirmek isteyen, güzeli arar, güzeli över, ondan hoşlanır ve onunla beslenir. İyi bir müzik, insanın ruhunu okşar, ona hoş gelir. Bu eğitimi alan bekçiler, bilgeliği, yiğitliği, yararlılığı tanıyacak duruma gelirler; tanıyamazlarsa, henüz iyi bir eğitim almamışlar demektir. İyi bir müzik eğitimi, insana güzeli sevmeyi öğretir.
Gençlerin yetişmesinde müzikten sonra, beden eğitimi gelir. Müzikte olduğu gibi beden eğitimine de çocukluktan başlanmalıdır.
Platon, kurmayı planladığı devlette koruyucular için kadın ve çocuk ortaklığından söz ettiği gibi, kadın erkek eşitliğinden de bahsetmekte ve kadınların da erkeklerle aynı statüde olmaları gerektiğini savunmaktadır. Kadınların yalnızca çocuk doğuran ve çocuğa bakan, ev işleriyle uğraşan değil, her şeyi erkeklerle birlikte yapmaları gerektiğine işaret etmekte, ancak kadınların bazı işlerde erkeklerden daha zayıf oldukları için hangi işlerde çalışabileceklerinin tesbit edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu noktada Platon, aynı şekilde büyütülmemiş ve yetiştirilmemiş iki hayvan nasıl aynı işe koşulamazsa, kadınların da erkeklerle aynı işi yapmalarının istenemeyeceğini söylemektedir. Bu duruma göre Platon, “kadınların erkeklerle aynı işleri yapmalarını istersek, onları da erkekler gibi yetiştirmemiz gerek” demektedir.
Erkekler, müzik ve jimnastikle eğitildikleri için, aynı eğitime kadınların da tabi tutulmaları, savaşçı olmalarının ve aynı şartlarda yaşamalarının istenmesi gerekmektedir. Kadın savaşçıların da erkeklerde olduğu gibi soyunarak jimnastik yapmaları, silah kullanmaya, ata binmeye alıştırılmaları, müzik eğitiminden geçirilmeleri gerekir. Bedeni çalıştırırken giyinik olmaktansa, çıplak olmak daha elverişlidir.[127]
Ancak burada, kadınla erkek ayrı yaradılışta oldukları için, ayrı yaradılışlarda olanlara ayrı işler verilmesi gerekmez mi? Sorusu akla gelmektedir. Oysa Platon’a göre aradaki fark yalnızca yaradılıştadır. Bu ayrılık kadının doğurması, erkeğin de tohum salmasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla bekçilerin, kadınlarıyla beraber aynı işleri görmelerinde, askerlik eğitimi almalarında, vatan savunması yapmalarında bir sakınca yoktur. “Devlet yönetiminde yalnız kadınlara özgü işler yoktur... Kadının kadın olduğu için, erkeğin de erkek olduğu için daha iyi yapacağı iş yoktur. Yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır. Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir. Ne var ki kadın hiçbir işte erkek kadar olamaz.”[128] Bu noktada bazı işlerde erkeklerin daha mahir olduklarını söyleyen Platon, bazı işlerde de kadınların daha maharetli olduklarını kabul eder. Kimi kadınlar hekimliğe yatkındır, kimi değildir; kimi müziğe yatkındır, kimi değildir. Bunun gibi jimnastiğe, bilgeliğe ve bekçiliğe de yatkın olan veya olmayan kadınlar bulunmaktadır. O halde, kadının yaradılışı da erkeğinki gibi bekçiliğe elverişlidir. Ancak bu yaradılış, kadında zayıf, erkekte ise kuvvetlidir.Yaradılışları ayrı olduğu halde kadınlara verilen beden eğitimi erkeklerinkinden farklı olmamalıdır. Bekçi erkekler diğer erkeklerden, bekçi kadınlar da diğer kadınlardan üstün durumdadırlar; zira onlar aldıkları eğitimle değer kazanırlar. Hem kadın, hem erkeğin, çıplak olarak eğitim yaparlarken kazandıkları bu değerler, onların elbisesi yerine geçer. Barışta ve savaşta erkek bekçilerle beraber aynı işi yaparlar, ama biraz zayıf yaradılışlı oldukları için, daha kolay işlerle uğraşırlar; ancak başka iş de yapmazlar
Devleti yönetecek filozofların eğitimine gelince: Bu, gerçek felsefe adı verilen ve ruhu karanlıktan aydınlığa çıkaran bilgelik eğitimi, dolayısıyla da gerçek varlığa yükseltme işidir. Bunlar, müzik ve jimnastik (beden) eğitimi değildir. Filozof bir devlet adamına gerekli olan ilk bilgi, hesap ve sayı bilgisidir. Zira bu bilgi, savaşta da gereklidir; sayı bilgisi, insanı kendiliğinden varlığın özüne götürecek bilimlerden biri olabilir. Bu bilim aritmetiktir. Savaş adamının ordusunu düzenlemek için aritmetiğe başvurduğu gibi, filozof da çokluk dünyasından sıyrılıp öz varlığa ulaşmak için hesap ve aritmetiğe başvurur. Burada sözü edilen sayılar, yalnızca düşünceyle kavranan, dolayısıyla da kavramlara götüren sayılardır
Diğer bilim geometridir. Geometri, var olanı bilmeye yarar. Zira o, değişmeyenin bilgisidir. Dolayısıyla o da ruhu öz gerçeğe yükseltir ve bilim sevgisi doğurur
Filozofların öğrenmesi gereken üçüncü bilim, astronomidir. Görünen yıldızların ötesini düşünmek, akıl ve düşünceyi devreye koyarak gerçek biçimleri kavramaya çalışmak kabiliyetini astronomi verir. Yıldız kümelerine bakarak evrene düzen veren varlığa ulaşmayı sağlar
Devleti yönetecek filozofların bilmesi gereken bir başka bilim de armonidir. Armonide, kulakla işitilen bir hareket vardır. Sesle sayılar arasındaki ilgiyi bulmaya çalışmalıdırlarNihayet devlet adamının diyalektikten haberi olmalıdır. Zira bir tartışmayı yürütmesini, düşüncelerini savunmasını beceremeyenler, varılması gereken gerçek bilgiye varamazlar. İnsan, diyalektik yoluyla, duyulardan hiçbirine başvurmadan,yalnızca aklını kullanarak, her şeyin özüne varmayı ve iyinin özüne varmadıkça durmamayı denediği zaman, görülen dünyanın da, kavranan dünyanın da sonuna varabilir.Dolayısıyla diyalektik, bilimlerin doruğu, tacıdır
Tüm bu felsefî bilimler, 20 yaşındaki gençler arasında yapılacak seçmeyi kazananlara öğretilir. Bu bilimler, belli bir sıra dahilinde, öğrenenleri fazla sıkmadan ve yormadan öğretilmeye çalışılır. Ancak bu eğitimin en son aşaması olan diyalektik eğitimi, genç yaşta yapılamaz; yaşın olgun seviyeye gelmesi gereklidir. Zira genç yaştayken bu eğitimi alanlar, daha önce inandıkları hiçbir şeye inanmaz hale gelebilirler. Bu suretle kendileri de felsefe de halkın gözünden düşer. Oysa olgunluk çağındakiler, söylenenin aksini yapmaktan zevk alana değil, doğruyu aramak için tartışanlara benzemeye çalışırlar. Ölçüyü aşmadıkları için de filozofluğu yüceltirler. Dolayısıyla da diyalektiği, yalnızca olgunluk çağındaki ölçülü ve sağlam kafalı olanların öğrenmeleri gerekir. Böyle bir diyalektik eğitimi, en az beş yıl sürer. Sonra, onbeş yıl boyunca da gençlere özgü bütün görevler, savaş işleri, görgü kuralları vs. ile eğitilirler. Tüm bu eğitimlere dayanarak elli yaşına kadar ayakta kalabilen sağlam ve dayanıklı yapıdakiler, kalan ömürlerini, iyinin kendisini görmeye, felsefeyle daha sıkı uğraşmaya, şan-şeref kazanmak için değil, halkın iyiliği için devleti yönetme yolunda harcarlar. Kendilerine benzer yurttaşlar yetiştirmeye de çalışırlar. Sonra da sırası gelenler, mutluluklar ülkesine göç ederler
Platon’un eğitim konusundaki görüşlerine dikkatle bakıldığında, üç çeşit eğitim şekli önerdiği görülmektedir: Müzik eğitimi, beden-jimnastik- eğitimi ve bilimsel eğitim. Bu eğitim branşlarından her biri, bir ruhî davranışı kontrol altına almak ve bedenle ruh arasındaki adaleti sağlamak için düşünülmüştür. Müzik, koruyucularda, sertliği önleyip ılımlılık sağlamak için; jimnastik, yine koruyuculara cesaret temin etmek için; diyalektik de yöneticilerde akıllılık sağlayarak halka eşit ve adaletli davranmalarını sağlamak içindirCampanella’nın eğitimle ilgili görüşlerine gelince;
Campanella, devlette iş bölümünün gereği olarak her işi üstlenen veya denetimini yapan bir yönetici düşündüğü için, eğitim işinin de Hoh (Metafizikçi)’un üç yardımcısı tarafından yönetildiğini kabul etmektedir. Pon yani Güç, savaş ve barışla ilgili olarak askerlikle ilgili konulardaki eğitimi üstlenmiştir. Sin, yani Akıl, bilimler ve zanaatlarla ilgili eğitimi üstlenmiştir. Bilimlerin başındaki uzmanlar Aklın buyruğu altındadır. Bu uzmanlar sırasıyla şunlardır: Astrolog, kozmograf, matematikçi, geometrici, tarihçi, ozan, mantıkçı, söz ustası, gramerci, hekim, fizyolog, politikacı, ahlakçı... Bu uzmanlar, Bilgi adı verilen ve Pyhagorasçı yöntemle yazılmış olan bir kitaptan eğitim ve bilgi aktarırlar. Bu eğitimde dünyadaki bütün dillerin, bütün dinlerin ve felsefelerin öğretilmesi yanında, çeşitli ülkelere yapılan seyahatlerde o ülkelerin ahlakı, kanunları ve yönetim şekilleri tetkik edilerek Güneş Ülkelilere anlatılmaktadır. Hoh’un üçüncü yardımcısı Mor yani Sevgi de cinsellikle ilgili eğitimin yanı sıra, çocuk bakımı, hekimlik, eczacılık, tarım, hayvancılık, giyim kuşam işlerindeki eğitim faaliyetlerini yürütmektedir
Güneş Kent’teki eğitim, ezbere dayalı olmayıp daha ziyade inceleme, araştırma tarzındadır. Çocuklar, başka ülkelerde on- on beş yılda bitirilebilen eğitimi bir yılda alarak üstün bilgilere ulaşmakta, bu eğitim bitmeden tatil yapamamaktadırlar. Öğrenciler dersleri, bölükler halinde öğrenmektedirler. Eğitim bitince köylere ve kırlara giderek ok, mızrak atma, silah kullanmayı öğrenirler, avlanırlar, bitki ve hayvanlar hakkında incelemeler yapar ve sürülere bakarlar. Her öğrenci bölüğü, akıllıca düzenlenmiş bu işleri sırayla yaparlar.[140] Böylece tatilde bile bilgiye yönelik bir dinlenme- çalışma programı uygulanır.
Doğan çocuklar, cinsiyetlerine göre kadın veya erkek eğitimcilerce yetiştirilirler. Bu eğitimciler, çocuklara oyunlar oynatarak bilgiler aktarırlar; bu oyunların arasında alfabeyi, duvarlardaki resimlerden tarih olaylarını ve diğer milletlerin dillerini öğrenirler; resimler yaparlar, koşarlar, güreşirler. Altı yaşından sonra doğa bilimlerini, sonra da zanaatlara dair bilgileri öğrenirler. Bütün bu eğitimler her ders dört saati geçmeyecek şekilde ayarlanmıştırYeni doğan çocuklara adları rasgele konmaz. Her doğana adını, doğuştan getirdiği özelliğe göre Metafizikçi verir
Askerlik, tarım ve hayvancılık gibi işler bütün Güneş Kentlilerin ortak ve zorunlu olarak bilmeleri gereken uğraşlardır. Her mesleğin öğretmenleri vardır. En az yorucu uğraşlar kadınlara bırakılmıştır. Ticarete fazla önem verilmemektedir. Güneş Ülkesi’ndeki önemli mesleklerden biri de denizciliktir.
Güneş Kentliler kamu görevlerine çocukluktan başlayarak seçilirler ve ona göre de eğitilirler Campanella, asıl işleri askerlik olan bir kesimden söz etmektedir; bunların görevleri daha ziyade bütün Güneş Kentlilere askerlik eğitimi vermektir. Çocuklar, daha on iki yaşına gelmedin önce, alt basamaktaki öğretmenlerden, çeşitli savaş eğitimlerini alırlar, on iki yaşından itibaren de deneyimli eski eğitimcilerden silah kullanmayı öğrenirler. Bu eğitimde erkek ve kız çocuk ayırımı söz konusu değildirKadınlar da her işte erkeklerle beraber çalışırlar. Bu işler arasında savaş da bulunduğu için “Güneş Kent’in yakınlarında verilen savaşlarda erkeklerin yardımına koşabilsinler ve ani bir saldırı karşısında kale duvarlarını koruyabilsinler diye, kadınlar da öğretmenlerden aynı eğitimi görürler” Gerek çocuklara, gerek erkeklere ve gerekse kadınlara savaş sanatını, görgülü ve bilgili eski savaşçı öğretmenler öğretmektedir ve bunlar da Güç’e bağlıdır
Campanella’ya göre, Güneş Kent’teki tüm insanlar, devlet, din ve insanlık uğruna savaşırlar. Hiçbir savaş durumu olmasa da aynı eğitimi almak zorundadırlar.
Kadınlar, gördükleri her türlü eğitimle, hem savaş sanatında, hem de başka mesleklerde başarı göstermektedirler. Campanella “bu konuda ben de Platon gibi düşünüyorum” demektedir.
Güneş Kent’te bütün işler, bütün yurttaşlar arasında eşitçe paylaşılmakta ve adam başına günde dört saat çalışma düşmektedir. Günün geri kalan saatleri faydalı ve çekici bilgilere ayrılmaktadır.
Campanella, en büyük yönetici olan Hoh, yani Metafizikçi’nin de daha önce de belirtildiği üzere, iyi bir eğitim almış olması gereği üzerinde durmaktadır. Her şeyden önce Hoh’un da diğer insanlar gibi ‘Bilgi’ adı verilen kitabı çok iyi bilmesi gerekmektedir. Bundan başka, “Hoh olabilecek kimsenin, cumhuriyet olsun, krallık olsun, bütün devletlerin yasalarını, devlet biçimlerini, geleneklerinin ve dinlerinin tarihlerini derinlemesine bilmesi gerekir. Ayrıca... yerde ve gökte olup bitenlerden haberi olacak. Bütün mekanik sanatlar konusunda bilgisi olacak...Fizik ve astronomi bilgisi de ayrıca önemlidir... Ama her şeyden önce Hoh’tan istenen, metafiziği ve teolojiyi iyiden iyiye, bütün bilim ve sanatları, ilkeleri, tanımlamalarıyla adamakıllı bilmesi, nesnelerin benzerlik ve ayrılık ilişkilerini, dünyanın düzenini ve kaderini, Tanrı’nın ve yaratıkların önem sırasını ve benzerliklerini, Tanrı’nın gücünü, Tanrı’da gerçeğin ve idealin birleşmesini kavramış olması, Tanrı ve insan sevgisine ermesi, yer, gök ve denizle ilgili ne varsa hepsini bilmesi, hiç değilse bir insanın varabileceği bilgi katına varmasıdır. Ayrıca Hoh’un, peygamberlerin kitaplarını ve astrolojiyi adamakıllı incelemiş olması aranır. Böylece Güneş Ülkeliler, kimin Hoh olacağını daha önceden kestirebilirler. Çünkü böylesine geniş ve çeşitli bilgiye herkeste pek rastlanmaz. Böylesine yüce bir göreve kimse otuz beşini doldurmadan seçilemez. Bu görev ömür boyunca sürer. Ama, bu ara, Güneş Ülkesi’nde Hoh’tan daha bilgili, devlet işleri için daha yetkili birisi çıkacak olursa, o zaman eski Hoh, yerini yenisine bırakır.”
Görülüyor ki Hoh’un bilmesi istenen pek çok konunun yanında, ondan bilmesi beklenen en önemli konulardan biri de metafizik ve teolojiye iyiden iyiye vâkıf olmasıdır. O, dünyanın düzenini, Tanrı-evren-insan ve diğer varlıklar arasındaki ilişkileri, Tanrı hakkındaki bilgileri, kısacası tüm varlık alanlarını bilmek ve tanımak zorundadır. Hoh olan kişi, bu görevi ömür boyunca sürdürür, ancak bu işe kendisinden daha layık biri çıktığında da hiç çekinmeden bu görevi ona devreder. Campanella’ya göre Hoh, bu bilgileri yalnızca kitaplardan okuyarak da elde etmez, zira kitaplardaki bilgiler, yalnızca ezberlemeye yöneliktir. Ona göre “dehanın özü, bütün bilimleri kendine mal etmek ve derinlere inmektir.”
Campanella, baş yöneticinin bilgilerini adeta Tanrısal bir kaynağa bağlar gibidir. “Biz, kendi devletimizi Tanrı’nın eseri olarak göstermek amacıyla insan aklının filozofça bir buluşu diye koyuyoruz ortaya” ifadesinden de bu anlaşılmaktadır. Campanella’nın, Hoh için çok özel bir eğitim sürecinden bahsetmemesi, onun Tanrısal bilgiye sahip olduğunu kabul etmesinden dolayı olsa gerektir.
Ancak, Hoh’un yardımcılarının çok daha fazla ve bir çok konuda eğitim almaları gerekmektedir ki Hoh’a gereken yardımı yapabilsinler.
Görülüyor ki her iki filozof da eğitim konusuna ciddiyetle eğilmektedirler. Platon, eğitimi yalnızca koruyucular ve yöneticiler için zorunlu olarak görürken, Campanella bütün halkın eğitilmesi gereğinden söz etmektedir. Bununla birlikte Platon, yöneticilerin eğitimi konusunda daha detaylı bilgiler sunarken, Campanella baş yöneticinin eğitimi konusunda yeterli bilgi sunmamaktadır.
SONUÇ
Gerek Platon, gerekse Campanella, kurmayı düşledikleri devleti, insanları mutlu etmek için tasarlamışlardır. Eğitim anlayışları bakımından insanları daha iyiye götürmeyi hedefleyen bu toplum düzenleri, yaklaşık olarak aynı tarzda düşünülmüştür. Campanella’nın yer yer Platon’un düşüncelerine katıldığını veya katılmadığını belirtmesi, onun geniş çapta Platon’dan etkilendiğini göstermektedir. Ancak bu etkilenme, onun Platon’la her konuda aynı düşüncede olduğu anlamında değildir.
Platon, toplumun insan organizmasına benzetilebileceğini, dolayısıyla da insanın beden ve ruha ait bölümlerinin, devlette de bulunabileceğini kabul etmektedir; oysa Campanella’da böyle bir benzetmeye rastlanmamaktadır.
Her iki düşünür de kurmayı planladıkları ortaklık esasına dayalı toplumun, tabiata uygun olduğunu söylemektedirler. Filozofların, devlet anlayışlarında kanuna yer vermemelerinin sebebi, devletin doğaya uygun olduğunu kabul ettiklerinden dolayı olabilir. Doğaya uygun olan devletin, doğal hukuk kurallarına göre idare edilmesi gereğini dikkate alarak, aklın kurallarına göre devletin yönetilebileceğini düşünmüş olmaları muhtemeldir. Böylece onlar, ideal devletin, tabiata uygun devlet olduğunu kabul etmektedirler. Fakat, özellikle Platon’un doğal hukuk kurallarına tam anlamıyla uyduğu söylenemez.
Platon, sınıflı bir toplum özleyişi ile toplumu üç sınıfa ayırmakta, Campanella’da ise ikili bir tasnif göze çarpmaktadır. Bununla birlikte, Campanella, Metafizikçi dediği baş yöneticinin yardımcılarından söz ederken, adeta Platon’un toplum sınıflandırmasını takip ediyor sanısı doğmaktadır. Şöyle ki Campanella’nın yardımcı yönetici dediği Akıl, Platon’un yöneticiler sınıfının düşünme özelliğine; Güç dediği yönetici, Platon’un askerlerine ve onlardaki cesarete; nihayet Sevgi de üreticilerin özelliği olan içgüdüye tekabül eder gibi görünmektedir. Campanella’nın farkı, bunları toplum sınıfı değil de yönetici bölümleri olarak kabul etmesidir. Ancak Platon, insan doğasını incelemekle işe başlayıp insanla devlet arasında bağ kurduğu halde, Campanella, insan tabiatı ile devlet arasında ilgi kurmamıştır.
Yönetim ve toplum anlayışı bakımından sosyalizmin ilk örneği gibi görünen Platon’un devlet anlayışı, Campanella’da daha ileri giderek bir komünizm şeklinde yansımaktadır. Esasen Platon için de komünizm terimini kullanabiliriz. Ancak onun komünizm anlayışı, yalnızca koruyucular, yani askerler ve yöneticiler için planlanmaktadır. Dolayısıyla da onun komünizmi, sınırlandırılmış bir komünizmdir. Çünkü Platon, üreticiler için mülkiyet hakkı tanıdığı gibi, yöneticilerin de her türlü kısıtlamalara uyması gereğinden söz etmektedir. Oysa Campanella, hiçbir sınıfa mülk edinme hakkı tanımamakta, diğer taraftan da yöneticilere, Platon’a göre daha fazla yetki tanımaktadır. Komünizmde de yetkiler, tek bir güçte toplandığı için, Campanella’nın görüşleri komünizme daha uygun görünmektedir.
Her ikisinin de kadın ortaklığından bahsetmek suretiyle kadınlık onurunu hiçe saydıkları anlaşılmaktadır. Düşündükleri evlilikler de aile kurmaya yönelik değil, sadece üstün bir nesil üretmeyi amaçlamaktadır. Bu onursuzluğu, kadınların erkeklerle birlikte eğitim görebilecekleri tarzındaki açıklamalarla yumuşatmak istemiş olabileceklerini gözden uzak tutmamak gerekmektedir. Ancak itiraf etmek gerekir ki, her iki düşünür de cinsel konulara oldukça geniş yer ayırmaktadırlar. Yine her iki düşünür de evlenmelerin rasgele değil, devlet eliyle düzenlenmesinde hemfikirler. Bununla, namus kavramına önem verdiklerini vurgulamak istemiş olabilirler. Ancak devletin kadınlar için tek eşli evlilikler yerine tekrar evlendirmelerde kadınların başka erkeklerle de evlenmelerine müsaade etmesi, çocuk yapma yaşından sonra cinsel birleşmede serbestiyet getirmesi, Campanella’nın çocuk doğuramayan kadınları orta malı olarak nitelemesi, kadınlık onurunu zedeleyici gibi görünmektedir.
Her iki filozof da dinî inançlardan söz etmekte ve devlette inanca önemli bir yer vermektedirler. Bununla birlikte her iki düşünürde de eğitim, her şeyin önünde yer almaktadır. Platon’da, üreticiler sınıfı için bir eğitimden söz edilmemekte, oysa üreticiler ve yöneticiler için her bakımdan mükemmel olan bir eğitim düşünülmektedir. Bu ise, Platon’un sınıflı toplumunda eğitim ve öğretimde bir fırsat eşitliği bulunmadığını göstermektedir. Dolayısıyla da Platon’un devlet anlayışı, eşitsizlik ilkesine dayalı görünmektedir. Oysa Campanella, köleler hariç, toplumun bütün kesimlerinin çocukluktan başlayıp devam eden bir eğitim sürecinden eşit bir şekilde yararlanmalarını benimsemektedir. Hatta o, çalışma saatlerinde bile bu eşitliğe uymakta, çalışma dışındaki zamanların da sanatsal faaliyetlerle geçirilmesi gereği üzerinde durmaktadır. Platon’un eğitim anlayışında oyuna yer verilmezken, Campanella, eğitimin zorluğunun oyunlarla aşılmasına işaret ederek, eğitimde pedagojik bir yaklaşıma yer vermektedir.
Platon, ideal devlette kölelerin yapabilecekleri bir iş olmadığı için, bu kuruma yer olmadığını belirtirken, Campanella, kentte kölelerin de olabileceğinden söz etmekte ve bunların ağır işler için kullanılabileceklerini kabul etmektedir. Ancak, bunların toplumda bir yeri ve değeri bulunmamaktadır.
Her iki düşünür de ideal bir devlet modeli düşündükleri halde, bu ideal, Platon’da, Aristokratik bir yönetim biçiminde gözükürken; Campanella’da ağırlıklı olarak monarşiye daha yakın bir biçimde görünmektedir. Çünkü her husustaki son karar, baş yöneticiye aittir.


GÜNEŞ ÜLKESİ
İtalyan Giordano Bruno 1600 yılında Roma'da diri diri yakılırken Fransız Michel de Montaigne yaşamıyordu, öleli sekiz yıl olmuştu. Ama bir başka İtalyan, Tommaso Campanella, o sırada otuz iki yaşındaydı ve Bruno'nun diri diri yakılışını gördü. Oysa, onun da başına gelecekler vardı, diri diri yakılmayacaktı ama, İspanya egemenliğine karşı çıktığından ötürü ömrünün yirmi yedi yılını Napoli zindanlarında geçirecekti.
XVI. yüzyıldan XVII. yüzyıla geçiyor, XVIII. yüzyıla yöneliyoruz. Görüyorsunuz ki XII. yüzyılda öldüğü sanılan ortaçağ henüz gizli gizli yaşamakta, can çekişmektedir. Bu koca karanlık çağı öyle birkaç yüzyıl içinde temizleyivermek olacak iş değildi elbet.
Kendilerini mutlu kılacak devleti yeryüzünde bulamayan insanlar, onu masallarda tasarlıyorlar. İngiliz Thomas More'un Ütopya masal devletinden sonra, İtalyan papazı Tommaso Capanella'nın (1568-1639) Güneş Ülkesi masal devleti böylesine bir düşünce ürünüdür. Örnek, Platon'dan gelmiştir. Rönesans, yeni Platonlar yaratmaktadır. Aranılan, insan mutluluğudur. Tommaso Campanella da Platon'la Tomas More gibi, bu mutluluğun, düzenli bir devletle gerçekleşebileceği kanısındadır. Her üçüne göre de kişilerin mutluluğu için devlet gereklidir. Ancak bu devletin nasıl olması gerektiği yolunda birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Bununla beraber, kişiyi mutlu kılacak devletin toplumcu bir devlet olmasında birleşmektedirler.
Campanella'nın Güneş Ülkesi (Civitas Solis), Topraban adasındadır (Seylan). Ülke, yedi bölgeye ayrılmıştır ve her bölge bir yıldızın adını taşımaktadır. Tepedeki tapınağın içinde yedi şamdan yanıyor. Pythagoras'tan kalma sayı mistikliğinin Campanella'da da sürüp gittiği görülmektedir. Koyu dinci olan bu devletin başında büyük metafizikçi ya da sol adını taşıyan bir papaz vardır. Campanella, böylelikle, Mesih Monarşisi (Monarchia Messiae) adlı yapıtında savunduğu, bütün prenslerin papanın yönetimi altına girmeleri düşüncesini de gerçekleştirmektedir. Büyük metafizikçi işbaşına seçimle gelir, koltuğunu bilgeliğin gücüyle kazanmıştır. Daha açık bir deyişle, büyük metafizikçi, güneş ülkesinin en bilge kişisi olduğu için seçilir. Ömrünün sonuna kadar bu koltukta oturabilir. Ancak, kendisinden daha bilge bir kişi yetişirse büyük metafizikçiliği ona bırakmak zorundadır. Büyük metafizikçi ya da sol, memurlarını kendi seçer. Kesin ve karşı konulmaz yetkileri vardır. Kendisinden daha bilge bir kişi yetişmediği sürece bir çeşit diktatördür. Dinsel ve siyasal yönetim, tümüyle ona bırakılmıştır. Kendi seçtiği üç büyük bakan vardır. Pon (pouvoir, güç) adını taşıyan güç bakanıdır, askerlik ve savaş gibi güce dayanan bütün işleri o yönetir. Sin (sagesse, bilgelik) adını taşıyan bilgelik bakanıdır, dinsel ve eğitimsel bütün işleri o yönetir. Mor (amour, aşk) adını taşıyan aşk bakanıdır, sağlık işleriyle cinsel işleri o düzenler.,
Platon, özel mülkiyeti sadece yöneticiler için ve en iyi yönetmeyi sağlamak amacıyla yasaklıyordu. Thomas More, özel mülkiyeti eşitliği sağlamak ve kötülüklerin kökünü kurutmak amacıyla bütün vatandaşlara yasaklamıştır. Campanella bu konuda Thomas More'a katılmaktadır. Güneş ülkesinde de özel mülkiyet bütün vatandaşlar için kaldırılmıştır. Her şey devletindir. Güneş ülkeliler birlikte üretip birlikte tüketmektedirler. Thomas More'un yasakladığı lüks üretime Campanella izin vermektedir. Ona göre, kişilerin mutluluğu için lüks de gereklidir. Platon'un sekiz saat olarak yasalaştırdığı çalışma yükümü (mükellefiyet), Tomas More'da altı saat, Campanella'da dört saattir. Çalışma saatlerinin gittikçe azalmasının nedeni, planlı çalışmanın az emeği gerektirdiği düşüncesidir. Campanella'ya göre lüksü de içine alan bütün üretim için vatandaşların dört saatlik çalışmaları yetecektir. Böylelikle vatandaşlar eğlenmeye, güzel sanatlarla uğraşmaya, Tanrı'ya bağlanmaya daha çok vakit bulacaklar ve daha mutlu olacaklardır. Güneş ülkesinde tembellik suçtur ve cinsel birleşmeden yoksun bırakılmak cezasıyla cezalandırılmaktadır.
Platon, aileyi de özel mülkiyet gibi sadece yöneticiler için ve iyi yönetmeyi sağlamak amacıyla yasaklıyordu. Thomas More aileye dokunmamış, tersine, aileyi desteklemişti. Campanella bu alanda Platon'la birleşmektedir. Güneş ülkesinde aile yoktur, kadınlarla erkekler evlenmeden birbirleriyle birleşirler. Çocuklar, Platon'da olduğu gibi , toplumundur, ana babalarını tanımazlar. Devlet onları toplu olarak büyütür, eğitir ve iyi vatandaş yapar. Ancak, Thomas More özel mülkiyet yasağını Platon'a karşı nasıl bütün topluma yaymışsa, Tommaso Campanella'da aile kurmak yasağını Platon'a karşı bütün topluma yaymaktadır. Bir başka deyişle, Platon'da sınıflar vardır ve yasaklar bu sınıflar için ayrı ayrıdır; Thomas More'la Tommaso Campanella'da sınıflar yoktur, konulan yasaklar da bundan ötürü bütün toplum içindir. Güneş ülkesinde aile bulunmadığı halde cinsel birleşmeler pek o kadar kolay değildir, isteyen istediğiyle birleşemez. Kimin kiminle birleşeceğine memurlar karar verir. Bu yasa, aşk bakanının yürütmek zorunda bulunduğu başlıca görevlerden biridir. O kadar ki, aşk bakanı, sadece insanların yetkinliğiyle değil, hayvanların yetkinliğiyle de görevlidir. Bu açıdan üretim araçları olarak ele alınan insanlar ve hayvanlar, yetkin olmalıdırlar.
Aile konusunda Campanella'nın bir özelliğide, Thomas More'un özel mülkiyette bulduğu bütün kötülükleri ailede bulmasıdır. Thomas More bütün kötülüklerin (hırsızlık, kavga, öldürme, kıskançlık, yalan) kaynağını özel mülkiyetin varlığında bulmaktaydı. Tommaso Campenella da bütün bunların kaynağını ailenin varlığında bulmaktadır. Ona göre kötülüklerin tümü kadına ve çocuklara verilen değerden doğar. Bu değerler ortadan kalkarsa kötülükler çok azalacaktır. Bu noktada da More'la Campanella arasında bir ayrılık vardır. More, özel mülkiyetin kaldırılmasıyla kötülüklerin tümüyle ortadan kalkacağına inanıyordu. Campanella, ailenin kaldırılmasıyla kötülüklerin büsbütün ortadan kalkacağına inanmıyor, sadece azalacaklarını söylüyor. Bu düşüncesinin sonucu olarak da Güneş ülkesinde güçlü bir ceza hukuku ve ceza sistemi vardır.
Campanella'nın pratik etkileri, Platon'la More'a göre, çok geniş olmuştur. Öncelikle, pratik alanda hiçbir yankı uyandırmadıkları halde, Tommaso Campanella uzun bir süre gerçekleşmiştir. Kalabriya ayaklanması, Güneş ülkesinin gerçekleştirilmesi için yapılmıştır. Rinaldi adındaki bir sosyalist şefin yönetiminde yapılan ayaklanma, önceden haber alınıp bastırılmasaydı, Campanella'nın düşü, daha o yaşarken gerçekleşecekti. Bu ayaklanmaya otuz çektirmeyle Türkler de katılmışlardır.
Campanella'nın öldüğü yıl olan 1639'da, cizvit papazları, onun düşünü Paraguay'da gerçekleştirdiler. İspanya'nın olayı önemsememesinden yararlanan papazlar, Paraguay yerlilerini Güneş ülkesi örneğine uygun olarak örgütlediler. Toprak mülkiyeti, Tanrı'ya (Paraguay yerlilerinin dilinde Tupanbak) bırakılmıştı. Ülke otuz köye ayrılmıştı. Üretim, Tanrı için yapılmaktaydı, tüketimse bütün vatandaşlar içindir. Her köyde iki cizvit papazıyla bir yerli yardımcı, üretim ve tüketimi düzenliyordu. Ancak aileye dokunulmamış, aile cizvitlerce de, Thomas More'da olduğu gibi, desteklenmişti. Daha da ileri gidilerek, birtakım erdemsizlikler doğurduğundan ötürü bekarlık yasaklanmıştır. Evlenme zorunluğuna karşı, çocuklar toplumundu. Çocuk, memeden kesilinceye kadar ansında bırakılıyor, memeden kesilince toplumsal eğitime veriliyordu. Çocuklara, aileye bağlılık yerine topluma bağlılık duygusu aşılanıyordu. Çocuklar, koyu bir Katolik eğitimiyle yetiştiriliyorlardı. Esir avcılarından kaçan bütün yerliler Güneş ülkesine sığınıyorlardı. 1765 yılında ülkenin nüfusu yüz elli bine çıkmıştı. Paraguay Güneş ülkesi 1773 yılına kadar, yüz otuz yıl yaşadı. 1767 yılında, dinsel nedenler yüzünden, İspanyollar Paraguay'dan cizvit papazlarını kovdular. Yerliler, alıştıkları düzeni bir süre daha uyguladılarsa da sağdan soldan gelen baskılara dayanamıyarak dağılmak zorunda kaldılar. Tupanbak, topraklarını koruyamamıştı. Böylece, Tommaso Campanella'nın Katolik egemenliği ütopyası da tarihin derinliklerine karışmış oldu.


 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst