- Katılım
- 14 Eki 2010
- Konular
- 14,630
- Mesajlar
- 71,943
- Online süresi
- 9h 11m
- Reaksiyon Skoru
- 8,946
- Altın Konu
- 3
- Başarım Puanı
- 708
- Yaş
- 33
- MmoLira
- -6,246
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Zeki Demirkubuz özgün bir yönetmen. Filmlerinin her ayrıntısına hakim olmak istiyor, senaryosunu yazıyor, görüntü yönetmenliği ve kurgusunu da kendisi yapıyor. Sırrı Süreyya Önder ile Engin Günaydının rol aldığı yeni filmi Yeraltının senaryosu da yine kendisine ait.Bu filmi Ankarada çekti. Ama Ankarayı yeni keşfedenlerden değil. 10 yıl önce İtiraf filmini de Ankarada çekmişti
Sinemaya girişim tam bir tesadüftü. Sinemacıların olduğu handa birini ararken tesadüfen Zeki Abinin (Ökten) ofisine girmişim. Öyle konuşurken yüzüm ilgisini çekmiş. Hatta içerden çıktığımı hissetmiş. Sohbet etmeye başladık, arada uğramamı istedi. Abi-kardeş gibi bir ilişki başladı böylece. Sonra Zeki Abi, beni Ses filminin çekimlerine götürdü. İşkenceyle ilgili deneyimlerimi anlatarak yardımcı oldum. Fakülte bu arada devam ediyordu, bir kırtasiye dükkanı açmıştım küçük. O film bitti, ikinci, üçüncü film aralarında ben yine çalışmadım. Ondan sonra Kemal Sunal ile bir-iki film çekti. Öyle başladı. Sinema yapmak gibi bir düşüncem yoktu. Çok çalışkan olmam dikkat çekmeye başladı, ilişkiler kuruldu.
88-90 filandı, reji asistanı olarak çalışmaya başladım. Sonra sıkıldım. Saçma sapan adamlara asistanlık yapıyor, saçma sapan filmlerde çalışıyordum. Bu adamlar film çekerse ben de çekerim demeye başladım. İlk filmime de öyle girdim, C Bloka. Ama benim için milat Masumiyettir aslında. Sinemanın mucizevi yanını o filmimden sonra keşfettim. C Bloktan sonra Bir film daha çekeyim sonra devam ederim ya da etmem demiştim.
Yeraltından Notlar, kafamı çok karıştırdığından yıllarca takılıp kaldığım bir romandı. 10 yıl kadar önce meseleye hakim olacak duruma geldim. O zaman büyük bir heyecanla, Dostoyevskinin en büyük romanı bu dedim. Bir filmi anlatmanın ilk kriteri bir mesele koyabilmeme olanak sağlamasıdır.
TÜRKLEŞTİRMEM BİR YIL ALDI
Orada anlatılan iki olaya ısınmam, film sahnesi gibi görebilmem ve Türkleştirmem bir yıl aldı. Tipleri buraya uyarladım çünkü inandırıcı kılma sorunu var. Bu filmi neden Ankarada çektim? Birincisi, 77de okulda öğretmen olma hakkım alındığı zaman buraya Danıştaya başvurmaya gelmiştim. Ankara her zaman ilgimi çekmiştir. 10 sene önce İtiraf filmini de burada çekmiştim. Bir de atmosferini çok sinematografik buluyorum. Sinematografik bulmanız için bir hakimiyet duygusu vermesi lazım. Burada yüksek bir yere çıkınca bütün şehri görüyorsunuz. Sokaklarda simetri duygusu var. Simetri duygusunu hastalık derecesinde önemsiyorum. İkincisi, Ankarada, cumhuriyet dediğimiz o soyut duygunun ayakları yere basmaya başlıyor.
12 EYLÜL
Kendi hikâyemin filmini yapabilirim
Benim bir filmi çekerken ölçüm şu: Ortaya bir mesele koyabilmek. Elbette 12 Eylül de bir mesele. 12 Eylül gibi bir meseleyi filmlere, sanata yüklemek, sokakta bedel ödeyerek gösterilmesi gereken o ahlaki ve gerçek mücadeleyi küçümsemek gibi geliyor bana. Bir sinemacı olarak o trajedilerden kendime hisseler çıkarıp, bunu analiz eden adam rolü oynamak bana uzak. İnsan doğasını bir kenara koyan, insanı sınıfsallık gibi genellemeler içine sıkıştırmaya çalışan siyasi sinemaya saygı duymam mümkün değil. Günün birinde oradaki insan hikayelerini konu edebilirim. Kendi hikayemi bile yapabilirim. Üç yıl cezaevinde kalmamı bırakın, çıktıktan sonraki iki yılımı anlatmak isterdim. 20 yaşında çıktığımda para kavramını unutmuşum mesela. Çocukluk arkadaşlarıma göre daha yaşlı olduğunu hissediyordum. Bütün işsizler gibi işportacılık yaptım. İstanbulda pazarlarda da sattım, Anadoluya da gittim. Masumiyet filminin ilk esin kaynaklarıdır; İzmir, Denizli, Aydındaki üçüncü sınıf otel odaları. İlk öyküleri oralarda yazmaya başlamıştım.
CEZAEVİ
Dostoyevskİ İle orada tanıştım
İçerde işkence konuşulurken, işkence görmeyen arkadaşlar eziklik duyardı. Bazıları kendini işkence görmüş gibi ifade ederdi. İnsanoğlu bu. İşkence bende hâlâ üstümde taşıyacak kadar izler bıraktı. İçerde kendi aramızdaki derslerde ekonomi politikler, Marksizm, Mahir Çayanın yazılarını okuyorduk. Bunun dışında asıl tutkum da dünya klasikleri olmuştu. Aşağı yukarı bütün klasikleri okudum. Abiler yönünden şanslıydım ben. Suç ve Cezayı, Balzacı bir abi önermişti bana. En çok kafamı karıştıran, en çok merak uyandıran Dostoyevski oldu. En çelişkili olaylar, kahramanlar ondaydı. Ecinnileri okuduğumda şaşkınlığa uğradım. Cezaevinde herkesin hikayesini dinliyorduk. Örgüt içi ilişkiler, ihtiras ve kavgaları... Dostoyevski, Ecinnilerde orada dinlediğim gibi olayları yazmıştı, hem de 150 yıl önce. Borges, Suç ve Cezada anlatılan hikaye bana Birinci Dünya Savaşından daha yıkıcı geldi demiş. Ben de iç dünyamda benzer bir etki hissettim. İncilin, Dostoyevskide derin etki yaratabilmesi çok ilgimi çekmişti. Ama İncili dini bir metin olmaktan öte felsefi ve büyük bir insanlık hikayesi olarak okudum. İsa, en büyük insanlık hikayelerinden biridir. Bu metinlere bu kadar rahat bakabilmemin nedenlerinden biri inançsız olmam. Benim durumuma daha çok, agnostik diyebiliriz.
HAYATIM
Ütücülük yaptığım zamanlar oldu
Hayatım çok serüvenli geçti. Ama hayat dediğimiz zaman sanki ortada bir irade var ve bu iradeyle bunları yaşadım gibi bir tablo çıkıyor. Ben gerçekçi bir adamım. Bunları yaşamayı ben istemedim, ben organize etmedim. Gönendeki okulumuz, öğretmen okuluydu girdiğimizde. Öğretmen lisesi haline getirilince boykota başladık. Zaten tembel bir öğrenciydim. Solculuk orada başladı. İki günlüğüne tutukladılar. 50-60 arkadaşımla Isparta Cezaevine götürdüler. İlk defa mahkemeye çıktım. Ailem esnaftır. Kader filmindeki o halıcı dükkanı oradan
gelir. İlk varoluşçu duygularım, o dükkanda müşteri
beklerken oluştu. Klasik Türk esnafı, batar çıkar. İkinci sınıftayken ailem İstanbula taşınmıştı. Ben de üçüncü sınıfta okuldan atılınca onların arkalarından gittim.
Okumayan bütün Türk çocukları gibi işçilik yaptım. Trikocu oldum, krom nikel kaplama atölyelerinde çalıştım. Son dönemde ütücülük daha
uzun sürdü. Partizan grubundaydım, örgütün görevlendirmesiyle direniş olan fabrikalara girip oralarda çalıştım. Silah, o dönem herkesin elinden geçti öyle ya da böyle. Ama sonra beni üzecek boyutta bir hikayem olmadı.
FESTİVALLER
Sistemin ahlakı yok
Festivaller, eskiden beri ideolojik çerçeveye oturuyordu. Fakat ben giderek bunun arttığını gözlemliyorum. Özellikle büyük ve güçlü festivallerdeki o Batılı bakış, biraz solculuk, biraz hümanizm, biraz moderniteyle birleştiği zaman değişik beklentiler oluşuyor. Oysa Bergmanı, Bressonu beğenen ve bunun sorumluluğu taşıyan biri olarak filmlerimde yapmaya çalıştığım inceliği festivaller konusunda da göstermeye çalışıyorum. Sinemacı olmak, yetenekten önce ahlaki bir mesele. Bergmanların, Tarkovskilerin döneminin bittiği bir dönemde olduğumuz çok net. Sinema 60lar, 70lerdeki masumiyetini yitirdi elbette. Bunu çok vahim de bulmuyorum ayrıca. Sistemin iktidarı sürdürmeye dönük bir doğası vardır ve bir ahlakı olmadığı için her şeyi içine alarak ilerler. Zamanında darağacına gönderdiği adamın eserini bir zaman sonra alır, onu aziz ilan eder. Sinema sektörü de seri üretime ihtiyaç duyar. Dolayısıyla bir süre sonra filmin dilinin, içeriğinin bir önemi kalmaz.
ÜNİVERSİTE
Kazanacağım derken tüberküloz oldum
Cezaevinde bir üniversite öğrencisine yetecek kadar tarih, coğrafya, Türkçe okudum. İngilizceyi çok ilerletmiştim, hatta Fransızcaya başlamıştım biraz. Metris Cezaevindeyken liseyi dışardan bitirmeye başvurdum ama olaylar yüzünden götürmediler sınava. Tahliye olunca askerlik çattı hemen. Yurtdışına gidecektim sonra bu ülkeden ayrılamayacağımı hissettim. Soruşturdum, askerliği ertelemenin tek yolu okumaktı. İlkokul üçten itibaren ortaokul ve lise kitaplarını aldım. Çünkü 36 sınava bir dönemde girecektim. Bir de çok zor bir lise seçmişim Ispartada. Oturdum üç-dört ay hiç durmadan çalıştım. Hatta bir arkadaşım tüberküloz olmuştu. Senatoryumdaydı, ona uğradım, Haftaya ziyaretine geleceğim dedim. Çalışma işini o kadar abartmışım ki, haftaya hasta olarak gittim, ben de tüberküloz olmuşum. Günde 60-70 bardak çay, soğukta sabaha kadar ders... 36 dersin 35ini bir defada verdim. İlk yıl İngiliz filolojisini kazandım. Ekonomik sorunlar yüzünden oraya kayıt yaptıramadım. Ertesi sene soruşturdum hem çalışıp hem okuyabileceğim İstanbul İletişimi söylediler. 86da oraya girdim.
GİŞE
Ticari açıdan sabıkalıyım
Filmlerimin değerlendirmesini yapacak durumda değilim. Fakat bana söylenen ticari olmadığım. Hatta bu açıdan sabıkalı olduğum da söylenebilir. Benim yine de bu piyasanın içinde olmam daha şekilsel bir şey. Filmler çekmiş, ödüller kazanmışsınız. Bir kimliğiniz var. İsteseniz de istemeseniz de bununla algılanıyorsunuz. Çok izlenmek gibi bir kaygım olsa onu yapar, orada şansımı denerdim. Öyle bir kaygım yok. Bazı gazeteciler, Berrak Tüzünataçın Kıskanmak filmindeki öpüşme sahnesini öğrenip, prodüktör arkadaş aracılığıyla bazı teklifler yaptılar. O sahnelerden kareler istediler. Ben hiçbir zaman vermedim.
HAYALİM
Karamazof Kardeşleri çekmek
Kendi senaryomu yazmak benim gücüm. Bir meseleyi anlatırken insan ilişkilerini mümkün olduğu kadar azaltmanın iyi bir yol olduğunu düşünüyorum. Senarist ve yönetmen kimlikleri bende tek kimlik olarak bütünleşti. Sinemayla ilgili çok hayalim var. Günün birinde Karamazof Kardeşleri çekmek mesela. Suç ve Ceza demiyorum. Onu çekeceğim çünkü uzun sürmeyecek. Elime gelmeye başladı artık. Çekilmesi uzun zaman alacak kendi hikayelerim de var. Mesela bir çocuğum daha olursa, gerçek zamanda beş-altı yıl gibi onun büyümesini belgesel gibi ama konulu çekme projem var. Daha çok, geceleri hücum eden, gündüzleri Yahu nasıl olacak! dedirten türden projeler bunlar.
YÖNETMENLİK
Özpetek ve Akın büyük anlatıcılar
Ferzan Özpetek ve Fatih Akını mesele olarak kendime çok yakın bulduğumu söyleyemem. Sinemada kimseyle bir yakınlık da hissetmiyorum. Ama bu iki arkadaşın benim için en önemli yanları şu. Bir defa büyük anlatıcılar. Bu arkadaşlara gösterilen ilginin öyle palavradan bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yönetmenlik, düşündüğünü gerçekleştirme gibi büyük bir beceri gerektirir. Şahane fikirleriniz vardır ama sete çıkar hiçbirini gerçekleştiremezsiniz. Sırrı Süreyya Önder ile dostluğumuz Firuzağa Kahvesinden. Aslında bir senedir yakınız. Böyle
politikayla,
sinemacılıkla ilgisi yok; sevdiğim, yakın hissettiğim, her şeyi
konuşabildiğimiz, beraber sigara, çay içebildiğimiz bir arkadaşım.
Sinemaya girişim tam bir tesadüftü. Sinemacıların olduğu handa birini ararken tesadüfen Zeki Abinin (Ökten) ofisine girmişim. Öyle konuşurken yüzüm ilgisini çekmiş. Hatta içerden çıktığımı hissetmiş. Sohbet etmeye başladık, arada uğramamı istedi. Abi-kardeş gibi bir ilişki başladı böylece. Sonra Zeki Abi, beni Ses filminin çekimlerine götürdü. İşkenceyle ilgili deneyimlerimi anlatarak yardımcı oldum. Fakülte bu arada devam ediyordu, bir kırtasiye dükkanı açmıştım küçük. O film bitti, ikinci, üçüncü film aralarında ben yine çalışmadım. Ondan sonra Kemal Sunal ile bir-iki film çekti. Öyle başladı. Sinema yapmak gibi bir düşüncem yoktu. Çok çalışkan olmam dikkat çekmeye başladı, ilişkiler kuruldu.
88-90 filandı, reji asistanı olarak çalışmaya başladım. Sonra sıkıldım. Saçma sapan adamlara asistanlık yapıyor, saçma sapan filmlerde çalışıyordum. Bu adamlar film çekerse ben de çekerim demeye başladım. İlk filmime de öyle girdim, C Bloka. Ama benim için milat Masumiyettir aslında. Sinemanın mucizevi yanını o filmimden sonra keşfettim. C Bloktan sonra Bir film daha çekeyim sonra devam ederim ya da etmem demiştim.
Yeraltından Notlar, kafamı çok karıştırdığından yıllarca takılıp kaldığım bir romandı. 10 yıl kadar önce meseleye hakim olacak duruma geldim. O zaman büyük bir heyecanla, Dostoyevskinin en büyük romanı bu dedim. Bir filmi anlatmanın ilk kriteri bir mesele koyabilmeme olanak sağlamasıdır.
TÜRKLEŞTİRMEM BİR YIL ALDI
Orada anlatılan iki olaya ısınmam, film sahnesi gibi görebilmem ve Türkleştirmem bir yıl aldı. Tipleri buraya uyarladım çünkü inandırıcı kılma sorunu var. Bu filmi neden Ankarada çektim? Birincisi, 77de okulda öğretmen olma hakkım alındığı zaman buraya Danıştaya başvurmaya gelmiştim. Ankara her zaman ilgimi çekmiştir. 10 sene önce İtiraf filmini de burada çekmiştim. Bir de atmosferini çok sinematografik buluyorum. Sinematografik bulmanız için bir hakimiyet duygusu vermesi lazım. Burada yüksek bir yere çıkınca bütün şehri görüyorsunuz. Sokaklarda simetri duygusu var. Simetri duygusunu hastalık derecesinde önemsiyorum. İkincisi, Ankarada, cumhuriyet dediğimiz o soyut duygunun ayakları yere basmaya başlıyor.
12 EYLÜL
Kendi hikâyemin filmini yapabilirim
Benim bir filmi çekerken ölçüm şu: Ortaya bir mesele koyabilmek. Elbette 12 Eylül de bir mesele. 12 Eylül gibi bir meseleyi filmlere, sanata yüklemek, sokakta bedel ödeyerek gösterilmesi gereken o ahlaki ve gerçek mücadeleyi küçümsemek gibi geliyor bana. Bir sinemacı olarak o trajedilerden kendime hisseler çıkarıp, bunu analiz eden adam rolü oynamak bana uzak. İnsan doğasını bir kenara koyan, insanı sınıfsallık gibi genellemeler içine sıkıştırmaya çalışan siyasi sinemaya saygı duymam mümkün değil. Günün birinde oradaki insan hikayelerini konu edebilirim. Kendi hikayemi bile yapabilirim. Üç yıl cezaevinde kalmamı bırakın, çıktıktan sonraki iki yılımı anlatmak isterdim. 20 yaşında çıktığımda para kavramını unutmuşum mesela. Çocukluk arkadaşlarıma göre daha yaşlı olduğunu hissediyordum. Bütün işsizler gibi işportacılık yaptım. İstanbulda pazarlarda da sattım, Anadoluya da gittim. Masumiyet filminin ilk esin kaynaklarıdır; İzmir, Denizli, Aydındaki üçüncü sınıf otel odaları. İlk öyküleri oralarda yazmaya başlamıştım.
CEZAEVİ
Dostoyevskİ İle orada tanıştım
İçerde işkence konuşulurken, işkence görmeyen arkadaşlar eziklik duyardı. Bazıları kendini işkence görmüş gibi ifade ederdi. İnsanoğlu bu. İşkence bende hâlâ üstümde taşıyacak kadar izler bıraktı. İçerde kendi aramızdaki derslerde ekonomi politikler, Marksizm, Mahir Çayanın yazılarını okuyorduk. Bunun dışında asıl tutkum da dünya klasikleri olmuştu. Aşağı yukarı bütün klasikleri okudum. Abiler yönünden şanslıydım ben. Suç ve Cezayı, Balzacı bir abi önermişti bana. En çok kafamı karıştıran, en çok merak uyandıran Dostoyevski oldu. En çelişkili olaylar, kahramanlar ondaydı. Ecinnileri okuduğumda şaşkınlığa uğradım. Cezaevinde herkesin hikayesini dinliyorduk. Örgüt içi ilişkiler, ihtiras ve kavgaları... Dostoyevski, Ecinnilerde orada dinlediğim gibi olayları yazmıştı, hem de 150 yıl önce. Borges, Suç ve Cezada anlatılan hikaye bana Birinci Dünya Savaşından daha yıkıcı geldi demiş. Ben de iç dünyamda benzer bir etki hissettim. İncilin, Dostoyevskide derin etki yaratabilmesi çok ilgimi çekmişti. Ama İncili dini bir metin olmaktan öte felsefi ve büyük bir insanlık hikayesi olarak okudum. İsa, en büyük insanlık hikayelerinden biridir. Bu metinlere bu kadar rahat bakabilmemin nedenlerinden biri inançsız olmam. Benim durumuma daha çok, agnostik diyebiliriz.
HAYATIM
Ütücülük yaptığım zamanlar oldu
Hayatım çok serüvenli geçti. Ama hayat dediğimiz zaman sanki ortada bir irade var ve bu iradeyle bunları yaşadım gibi bir tablo çıkıyor. Ben gerçekçi bir adamım. Bunları yaşamayı ben istemedim, ben organize etmedim. Gönendeki okulumuz, öğretmen okuluydu girdiğimizde. Öğretmen lisesi haline getirilince boykota başladık. Zaten tembel bir öğrenciydim. Solculuk orada başladı. İki günlüğüne tutukladılar. 50-60 arkadaşımla Isparta Cezaevine götürdüler. İlk defa mahkemeye çıktım. Ailem esnaftır. Kader filmindeki o halıcı dükkanı oradan
gelir. İlk varoluşçu duygularım, o dükkanda müşteri
beklerken oluştu. Klasik Türk esnafı, batar çıkar. İkinci sınıftayken ailem İstanbula taşınmıştı. Ben de üçüncü sınıfta okuldan atılınca onların arkalarından gittim.
Okumayan bütün Türk çocukları gibi işçilik yaptım. Trikocu oldum, krom nikel kaplama atölyelerinde çalıştım. Son dönemde ütücülük daha
uzun sürdü. Partizan grubundaydım, örgütün görevlendirmesiyle direniş olan fabrikalara girip oralarda çalıştım. Silah, o dönem herkesin elinden geçti öyle ya da böyle. Ama sonra beni üzecek boyutta bir hikayem olmadı.
FESTİVALLER
Sistemin ahlakı yok
Festivaller, eskiden beri ideolojik çerçeveye oturuyordu. Fakat ben giderek bunun arttığını gözlemliyorum. Özellikle büyük ve güçlü festivallerdeki o Batılı bakış, biraz solculuk, biraz hümanizm, biraz moderniteyle birleştiği zaman değişik beklentiler oluşuyor. Oysa Bergmanı, Bressonu beğenen ve bunun sorumluluğu taşıyan biri olarak filmlerimde yapmaya çalıştığım inceliği festivaller konusunda da göstermeye çalışıyorum. Sinemacı olmak, yetenekten önce ahlaki bir mesele. Bergmanların, Tarkovskilerin döneminin bittiği bir dönemde olduğumuz çok net. Sinema 60lar, 70lerdeki masumiyetini yitirdi elbette. Bunu çok vahim de bulmuyorum ayrıca. Sistemin iktidarı sürdürmeye dönük bir doğası vardır ve bir ahlakı olmadığı için her şeyi içine alarak ilerler. Zamanında darağacına gönderdiği adamın eserini bir zaman sonra alır, onu aziz ilan eder. Sinema sektörü de seri üretime ihtiyaç duyar. Dolayısıyla bir süre sonra filmin dilinin, içeriğinin bir önemi kalmaz.
ÜNİVERSİTE
Kazanacağım derken tüberküloz oldum
Cezaevinde bir üniversite öğrencisine yetecek kadar tarih, coğrafya, Türkçe okudum. İngilizceyi çok ilerletmiştim, hatta Fransızcaya başlamıştım biraz. Metris Cezaevindeyken liseyi dışardan bitirmeye başvurdum ama olaylar yüzünden götürmediler sınava. Tahliye olunca askerlik çattı hemen. Yurtdışına gidecektim sonra bu ülkeden ayrılamayacağımı hissettim. Soruşturdum, askerliği ertelemenin tek yolu okumaktı. İlkokul üçten itibaren ortaokul ve lise kitaplarını aldım. Çünkü 36 sınava bir dönemde girecektim. Bir de çok zor bir lise seçmişim Ispartada. Oturdum üç-dört ay hiç durmadan çalıştım. Hatta bir arkadaşım tüberküloz olmuştu. Senatoryumdaydı, ona uğradım, Haftaya ziyaretine geleceğim dedim. Çalışma işini o kadar abartmışım ki, haftaya hasta olarak gittim, ben de tüberküloz olmuşum. Günde 60-70 bardak çay, soğukta sabaha kadar ders... 36 dersin 35ini bir defada verdim. İlk yıl İngiliz filolojisini kazandım. Ekonomik sorunlar yüzünden oraya kayıt yaptıramadım. Ertesi sene soruşturdum hem çalışıp hem okuyabileceğim İstanbul İletişimi söylediler. 86da oraya girdim.
GİŞE
Ticari açıdan sabıkalıyım
Filmlerimin değerlendirmesini yapacak durumda değilim. Fakat bana söylenen ticari olmadığım. Hatta bu açıdan sabıkalı olduğum da söylenebilir. Benim yine de bu piyasanın içinde olmam daha şekilsel bir şey. Filmler çekmiş, ödüller kazanmışsınız. Bir kimliğiniz var. İsteseniz de istemeseniz de bununla algılanıyorsunuz. Çok izlenmek gibi bir kaygım olsa onu yapar, orada şansımı denerdim. Öyle bir kaygım yok. Bazı gazeteciler, Berrak Tüzünataçın Kıskanmak filmindeki öpüşme sahnesini öğrenip, prodüktör arkadaş aracılığıyla bazı teklifler yaptılar. O sahnelerden kareler istediler. Ben hiçbir zaman vermedim.
HAYALİM
Karamazof Kardeşleri çekmek
Kendi senaryomu yazmak benim gücüm. Bir meseleyi anlatırken insan ilişkilerini mümkün olduğu kadar azaltmanın iyi bir yol olduğunu düşünüyorum. Senarist ve yönetmen kimlikleri bende tek kimlik olarak bütünleşti. Sinemayla ilgili çok hayalim var. Günün birinde Karamazof Kardeşleri çekmek mesela. Suç ve Ceza demiyorum. Onu çekeceğim çünkü uzun sürmeyecek. Elime gelmeye başladı artık. Çekilmesi uzun zaman alacak kendi hikayelerim de var. Mesela bir çocuğum daha olursa, gerçek zamanda beş-altı yıl gibi onun büyümesini belgesel gibi ama konulu çekme projem var. Daha çok, geceleri hücum eden, gündüzleri Yahu nasıl olacak! dedirten türden projeler bunlar.
YÖNETMENLİK
Özpetek ve Akın büyük anlatıcılar
Ferzan Özpetek ve Fatih Akını mesele olarak kendime çok yakın bulduğumu söyleyemem. Sinemada kimseyle bir yakınlık da hissetmiyorum. Ama bu iki arkadaşın benim için en önemli yanları şu. Bir defa büyük anlatıcılar. Bu arkadaşlara gösterilen ilginin öyle palavradan bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yönetmenlik, düşündüğünü gerçekleştirme gibi büyük bir beceri gerektirir. Şahane fikirleriniz vardır ama sete çıkar hiçbirini gerçekleştiremezsiniz. Sırrı Süreyya Önder ile dostluğumuz Firuzağa Kahvesinden. Aslında bir senedir yakınız. Böyle
politikayla,
sinemacılıkla ilgisi yok; sevdiğim, yakın hissettiğim, her şeyi
konuşabildiğimiz, beraber sigara, çay içebildiğimiz bir arkadaşım.




