- Katılım
- 5 Kas 2010
- Konular
- 5,138
- Mesajlar
- 48,959
- Reaksiyon Skoru
- 3,089
- Altın Konu
- 1
- TM Yaşı
- 15 Yıl 7 Ay 8 Gün
- Başarım Puanı
- 400
- MmoLira
- -75
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
SÖYLEŞİ
Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu
Mesut Çetintaşın Hasibe Mazıoğlu ile yaptığı söyleşiden
-Sayın Mazıoğlu biraz kendinizden bahseder misiniz? Gördüğünüz eğitim, yetiştiğiniz çevre hakkında neler söylersiniz? Neden Türkoloji gibi bir alanı seçtiniz?
Burada özel yaşamımı ve meslek hayatımı ayrıntılı olarak yeniden anlatmak istemiyorum. Harward Üniversitesi yayınlarından Journal of Turkish Studies (Türklük Araştırmaları) 21 1977, Hasibe Mazıoğlu Armağanı I-III ile Bütün Yönleriyle Develi, Bilgi Şöleni, 26-28 Ekim 2002, Bildiriler, s. 425-429da özel yaşamım ve meslek hayatımla ilgili bilgi bulunmaktadır. Bu ikisinde bulunan bilgilere doğum yerim, doğum tarihim yetiştiğim çevre ve ailemle ilgili olarak şunları ekleyebilirim:
Bana Nerelisin? diye sorduklarında: Öğünmek gibi olmasın, Kayseriliyim derim. Aslında Kayserinin ilçesi olan Develidenim. Kayseri ile Develi arasında Erciyes Dağı vardır. Yalnız, Develiden Erciyesin görünüşü değişiktir. Kayseri yönü kayalıklı, muhteşem tek bir zirvedir. Develiden ise düzgün üç zirve hâlinde görünür. Çok az yükseklikte olan ortadaki zirvenin üzerinden yaz aylarında bile kar hiç eksik olmaz. Develinin konumu Kayseriden daha yüksekte, Erciyese daha yakın olduğundan yazları serin olur. Kayseri ile Develi arası 80 km olup Kayseri-Adana tren yolu üzerindeki Kayserinin İncesu ilçesinden ayrılan asfalt bir yolla Erciyesin güneyinde bulunan Develiye varılır. Develinin bulunduğu yer sapa olup ticarete elverişli değildir. Bundan dolayı gençler ancak okuyarak iyi bir gelecek elde edebilirler. Bu yüzden Develide bütün çocuklar okutulur.
Develinin eski adı Everekti. Selçuklular zamanında Evereke 4 km uzaklıktaki tepenin üzerinde Dev Ali adındaki bir Selçuklu kahramanı, askerî yönden önemli olan Kayseri-Adana yolunun gözetlenmesi için bir gözetleme yeri kurmuş. Dev Ali adının halk tarafından zamanla Develi biçiminde söylenmesinin yer adı olarak kullanıldığı halkın anlattığı etimolojik bir açıklamadır. Cumhuriyetten sonra Everek adı kullanılmamış, Develi bütün ilçenin adı olmuştur. Selçukluların kurduğu gözetleme yeri olan Develi, Yukarı Develi adıyla Develi ilçesinin bir mahallesidir. Bu yüzden XIX. yüzyılın tanınmış halk şairlerinden Seyranî hakkında yayımlanmış ilk eserde Everek adının belirtilmesi gerekli görülmüş olup: Ahmet Hazım, Everekli Sânihât-ı Seyranî, 1924 yazılmıştır.
Develide eskiden Ermeni ve Rum çokmuş Ermenilerin çoğu tehcir olayında Suriyeye gönderilmiş. Rumların hepsi mübadele yoluyla değiştirilerek Yunanistana gitmişler, Türklerle evlenen Rum kadınlardan çocuğunu bırakıp gidenler olmuş. Çocukları olan Ermeni kadınlar Türk adları alıp Müslüman olduklarını söyleyerek Develide kalmışlardır. Erkek çocuklar büyüyünce ayakkabıcılık, terzilik, marangozluk gibi işler yaparlardı. Kadınların hepsinin kıyafeti aynı olup kalın siyah kumaştan etek ve üstlük giyerlerdi. Bunun yas kıyafeti olduğunu sanıyorum. Genç kadın ve kızların giyinişi normal ve sade idi. Cumhuriyet Döneminde pazar günleri kiliseye giderek ayinlerini rahat yaparlardı. Develide kalanlar birer birer İstanbula göçtüler ve çok zengin oldular. Ancak yeşil Evereki hâlâ unutmadıklarını söylerler.
Develinin Türk halkı XII. ve XIII. yüzyıllarda Orta Asyadan birbiri ardınca sürekli olarak Anadoluya gelen Oğuz Türklerinden güneyde Maraş yoluyla gelmiş olan Türkmen aşiretleridir. Bu tarihî yerleşme dolayısıyla Develi halkı ile Kayseri halkı arasında Erciyes Dağı kadar fark vardır. Bu yüzdendir ki ben de Kayseride işe yaramayan okumuşlar sınıfındanım.
1928 Temmuzunda yeni Türk harflerini öğretmek için ev kadınları ve okulu eski yazıda bitirenlerle okumakta olan öğrenciler için Halk Mektepleri adıyla kurs açılmıştı. İlkokul ikinci sınıfta olan küçük ablamın yanında ben de altı yaşında bu kursa giderek okumayı öğrendiğimden, eylül ayında ilkokula başladım. 1933te yaşımın küçüklüğü nedeniyle ortaokula gidebilmem için mahkeme kararıyla yaşım büyütülerek doğum tarihim nüfusa 1922 olarak kaydedildi.
Ortaokulda başarılı bir öğrenci idim. Özellikle edebiyat ile Fransızca derslerinde durumum çok iyi idi. Edebiyatı üç yıl Makbul Özdil Bey okuttu. Makbul Özdil Hoca deneyimli, bilgili, anlayışlı ve çok kibar bir öğretmendi. Öğrencilerle ayrı ayrı ilgilendiğinden edebiyatı bütün öğrencilerine sevdirmişti. Makbul Özdil Hocanın dersi beni de etkilemişti. Edebiyatı çok seviyordum. Yazmış olduğum iki kompozisyon ödevimi o zamanki adıyla Maarif Vekâletine gönderdiğini söyleyerek beni yönlendirmek istemişti. 1940 yılının Haziran ayında Kayseri Lisesinin Edebiyat Şubesini birincilikle bitirmemde ve Ankarada Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne girmemde Makbul Özdil Hocamın beni yönlendirmesi etkili olmuştur.
Türkolojiyi meslek olarak seçmemin ikinci bir nedeni de ailemin edebiyata ve sanata olan sevgisi ve eğilimidir. Fakültenin ikinci sınıfında iken İranlı bilgin şair Sadinin tanınmış eseri Gülistanı yaz tatilinde babamla birlikte okumuştuk. O zaman 60 yaşlarında olan babacığım rüştiyede okuduğu Farsçayı unutamamıştı. Hâlâ sakladığım diplomasında (şahâdet-nâme) şu dersler yazılıdır: Arabî, Farisî, Türkî, İmlâ ve İnşa, Tarih-i İslâm, Hesap, Hendese, Coğrafya, Sülüs, Rika. Not toplamı pekiyi (aliyyül-alâ) olan Şahâdet-nâme Muallim-i Evvel, Muallim-i Sâni ve beş mümeyyizin mühürlü imzası ile 1306da Develi Kaymakamlığı tarafından verilmiştir. Bugün edebiyat fakültelerinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Arapça, Farsça, Rika ve Sülüs (Paleografya) seçmeli yardımcı ders olarak okutulmaktadır.
Ben doğduğumda babam 45, annem 42 yaşındaymış. İkisi erkek dört de kız kardeşin en küçükleri bendim. Anneciğim Ankaraya beni görmeye geldiğinde veya ağabeylerimin yanına gittiğinde babam, annemin özlemiyle yazdığı şiirleri bizlere gönderirdi. Her iki ağabeyim de vakit buldukça şiir yazarlardı. Büyük ağabeyim saz, küçük ağabeyim de keman çalardı. Üç ablam eski yazı ile yeni yazıyı okurlar ve yazarlardı. Ortanca ablam ut dersleri de almıştı. Ben müzikle hiç uğraşmadım. Türk müziği ile klasik batı müziğini dinlemeyi severim. Benim de aruzla ve serbest olarak yazılmış birkaç şiirim vardır.
- Türk dili ile kültürü ve medeniyeti arasında nasıl bir ilişki vardır?
Dil ile kültür ve medeniyet arasında çok yakın bir ilişki vardır. Bu konuda önce dil ile kültür arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışayım. Yalnız daha önce kültürün ve medeniyetin tanımının yapılması yararlı olacaktır. Kültür ve medeniyetle ilgili eserlerde her ikisinin de çeşitli tanımları yapılmıştır. Burada ben kültürün kısa bir tanımını yaptıktan sonra dil ile olan ilişkisini belirtmeye çalışayım: Kültür, bir toplumun, bir ülke halkının tarih boyunca toplumsal yaşama biçiminin bütünüdür. Kültür, o toplumun veya o ülke halkının gelenekleri, ahlak görüşü, inancı, sanatı gibi toplumsal yaşama özgü maddi ve manevi bütün özelliklerini içine alır. Dil ile kültürün ilişkisine gelince: Toplumsal bir varlık olan insanlar konuşmak, düşündüklerini birbirlerine söylemek ihtiyacıyla dili yaratmışlardır. Dil ile düşünce arasında sıkı bir bağ, karşılıklı bir etkileşim vardır. Bir insan düşüncesini anlatırken kullandığı sözcüklere özen gösterdiği ölçüde dilini geliştirir. Ancak dil, asıl eğitim ve öğretimle geliştirilir. Eğitim ve öğretimde önde gelen en önemli araç dildir. Eğitim ve öğretimle geliştirilmiş bir dille kültürün tanıtılması daha etkili olur. Bu yüzden Türk kültürünün dünyaya tanıtılmasında Türk dilinin geliştirilmesi büyük önem taşır. Türk Dil Kurumunun, daha ilk kurultayında Türk dilini kültürümüzün eksiksiz anlatım aracı durumuna getirmek amacı belirtilmiştir (İstanbul, 17 Ekim 1933, s. 10; S. D. I, 380).
Dilin medeniyetle olan ilişkisi üzerinde durmadan önce medeniyetin de bir tanımını yapmaya çalışayım: Medeniyet, bir toplumun veya bir ülke halkının toplumsal yaşamında bir sorunu yoksa, insanlar düşünce ve inançlarını belirtmekte özgürse, başkalarının düşünce ve inançlarına da saygılıysa, insan sevgisi, toplumsal yardım, hoşgörü gibi insanlık duyguları gelişmişse, eleştiride gerçeği söylemekten korkulmuyorsa ve kişinin onuru düşünülerek ölçülü davranılıyorsa o toplum uygar olup medeniyette ilerlemiştir. Böyle bir toplumun insanları birbirleriyle ilişkilerinde düşünceli ve nazik davranırlar. İnsanlar bu düzeye eğitim ve öğretimle erişebilir. Dil ve kültür ilişkilerinde olduğu gibi bu konuda da dil en başta gelen önemli bir araçtır. Uygarlık yani medeniyet aileden başlayarak eğitim ve öğretimle gelişir. Eğitim ve öğretimin bütün basamaklarında gençlere yukarıda tanımlamaya çalıştığım niteliklerin kazandırılması, eğitim ve öğretimin bilimsel temele dayalı programlarla düzenlenmiş olan Türk dili ve Türk kültürünün okutulup öğretilmesine bağlıdır. Ulu önder Atatürk Türk milletinin kültürde ve medeniyette yükselebilmesi için ilimde ve teknikte (fende) yüksek meslek sahiplerinin yetiştirilmesini istemişlerdir (S. D. I. S. 230). Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en uygar ülkeleri düzeyine eriştirmek yüce Atatürk için en büyük ideal olmuştur (S. D. II, s. 271).
-Üzerinde çalışmalar yaptığınız Eski Anadolu ve Osmanlı Türkçesi göz önüne alınırsa Türk dili, Türk kültürünü ve medeniyeti ne ölçüde yansıtmaktadır?
Eski Anadolu ve Osmanlı Türkçesinin Türk kültürünü ve medeniyetini ne ölçüde yansıttığı sorusunun yanıtı oldukça geniştir. Bu geniş kapsamlı soruyu burada ancak özetleyerek yanıtlamaya çalışayım:
Eski Anadolu Türkçesi bilindiği üzere 12. yüzyıldan 1453te İstanbulun fethine kadar olan dönemdir. 1071de Malazgirt zaferiyle Oğuz Türklerine Anadolunun kapıları kesin olarak açılmıştır. 12. yüzyılda Anadolunun Türkleştirilmesi mücadelesi verilirken Oğuz Türklerinin sözlü gelenekle getirdikleri Oğuz Destanı, Ahmed-i Yesevînin hikmetleri, din büyüklerinin kahramanlık destanları, Anadoluda yaratılmış olan Battal-nâme, Dânişmen-nâme, Dede Korkut gibi destan ve hikâyelerle birlikte atasözleri, fıkralar ve masallar vb. ile Türk kültürü Anadoluda yerleşmektedir. Bunda savaşçı alperenlerin, şehirlerde ve köylerde yerleşmiş Türk halkı ile aşiretler arasında dolaşan Ahmed-i Yesevî, Harezmli Rıfâî, Kalenderî, Hayderî, vb. dervişlerle birlikte Rum (Anadolu) erenleri abdalların yararları olmuştur. Orta Asyada Cengizin askerlerinin korkunç yıkıcı istilâsının önünden kaçarak Anadoluya sığınan bu derviş grupları arasında Yesevî, Kübrevî, Rıfâî gibi Sünnî inançlı dervişler yanında, toplum yaşamına ve karşı şeriata aykırı, Bâtınî düşünceler taşıyan Kalenderîler gibi yarı çıplak giyinişli, saç, sakal kaşlar tıraşlı cavlaklar (cevlakan) denen dervişler bulunmaktadır.
Ayrıca Cengiz istilâsından kaçarak Anadoluya sığınmış büyük mutasavvıflar vardır. Daha önce Âlimlerin sultanı (Sultânül-ulemâ) lâkabıyla ünlü Bahaüddin Sultan Veled, oğlu Mevlânâ Celâlüddin ile birlikte Harezmde Belhten ayrılmış, İran yoluyla Hicaza gitmiş, oradan Anadoluya gelerek önce Karamanda sonra da Konyada yerleşmiştir. Sultanül-ulemânın talebesi ve Mevlânânın hocası Seyyid Burhanüddin Tirmizî de Konyada yerleşmiş mutasavvıf bir bilgindir. Konyada Sadrüddin-i Konevî, Mahmud-ı Hayrânî, Kayseri ve Sivasta Necmüddin-i Dâye, Tokatta Fahrüddin-i Irakî gibi büyük mutasavvıflar yaşamaktadır. Sadrüddin-i Konevîyi yetiştiren Muhiddin İbni Arabî de Anadoluda büyük ilgi ve saygı görmüştür. Bu mutasavvıflar eserlerini Farsça ve Arapça yazdıklarından dolayı bunların eserlerindeki tasavvuf düşüncesinden ancak medreseden yetişmiş olan insanlar yararlanmışlardır.
Hacı Bektaş-ı Velî Horasandan (Nişabur-1271 Hacıbektaş) Anadoluya gelmiş bir mutasavvıftır. Ahmed-i Yesevî (öl. 1166) etkisi altında kalarak onun ocağında yetişmiştir. Anadoluya Yesevînin işaretiyle geldiği Vilâyet-nâme menkıbesinde anlatılır. Hacı Bektaş Selçuklu Devletine karşı isyan eden Baba İshakın müritlerindendir. Hacı Bektaş-ı Veli Makalât adındaki eserini Arapça ile yazmıştır. Hacı Bektaş şeriata bağlı bir mutasavvıf olduğunu Makalât adlı eseriyle göstermektedir. Ahmed-i Yesevînin Fakr-nâmesiyle aynı konuda yazılmış olan Makalâtda şeriat, tarikat, marifet ve hakikat ile bunlara bağlı kırk kapı anlatılır. 14. yüzyılda Yunus Emrenin etkisi altında şiirler yazan Said Emre Makalâtı nesirle, 15. yüzyılda Muhammed Hatipoğlu manzum olarak Türkçeye çevirmişlerdir. Esat Coşan Makalâtın eksik ve dağınık el yazmalarını karşılaştırarak tam metnini tespite çalışmış ve kurduğu metni Türkçeye çevirmiştir (Seha Neşriyat, Ankara, 1971).
Hacı Bektaş-ı Velî şehirlerde halk arasında özellikle köylerde dolaşarak Türkmenlere tasavvufu anlatmış, onları aydınlatıp doğru yola yöneltmeye çalışmıştır. Tanrıya sevgi ile ulaşılacağını, Tanrının niteliklerini taşıyan insanı sevmeyi, bütün insanların kardeş olduğunu, bu yüzden dinî ayrılıkların gereksizliğini anlatan Hacı Bektaş-ı Veli halk arasında büyük bir ün kazanmıştır. Bektaşîlik tarikatı Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulmamıştır. Balım Sultan (öl. 1516) Hacı Bektaşın düşünceleriyle hakkında söylenegelen menkıbeleşmiş bilgilerden de yararlanarak Bektaşîlik tarikatının esaslarını kurmuştur. Bundan dolayı Bektaşîler Balım Sultanı ikinci pir olarak kabul ederler. Hacı Bektaşın menkıbeleştirilmiş olan hayatını 15. yüzyılın ilk yarısında II. Murad zamanında yazıya geçirilmiş olan Vilâyet-nâmeden öğrenmekteyiz. (Abdülbaki Gölpınarlı, Vilâyet-nâme, Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî, İstanbul, 1958).
Hacı Bektaşın Vilâyet-nâmesinde anlatıldığına göre Ahi Evren de Hacı Bektaş-ı Veli gibi Anadoluya Horasandan gelmiş bir mutasavvıftır. Kırşehirde kurduğu tekkesinde Horasandan getirdiği Ahilikle ilgili düşüncelerini halka yaymaya çalışmıştır. Dinî-tasavvufi-ekonomik bir lonca kuruluşu olan Ahilik 13. yüzyılın ikinci yarısında Selçuklu Devletinin zayıfladığı, Moğollara verilen ağır vergiler yüzünden halkın sıkıntı çektiği bir dönemde çok yararlı olmuş dinî-tasavvufî toplumsal bir kuruluştur. Zengin kişilerin yardımıyla kurulan vakıfların imarethanelerinde açlar doyurulmuş, yolcular yaptırılan hanlarda parasız yatırılmış, yedirilmiştir. İlk kuruluşta dokumacılık ve dericilik (debbağlık) geçerli iş olduğundan Ahi Evren ilk olarak debbağlık loncasını kurarak loncanın şeyhi olmuştur. Ahi Evren insanların Ahilik yoluna girerek dine ve tasavvufa bağlanıp çalışmakla iki dünya için de yararlı bir insan olmalarını öğütlemiştir. 676 / 1277 tarihinde düzenlenmiş Arapça vakfiyesi Vakıflar Genel Müdürlüğünde vardır. Vakfiyenin çevirisi de yaptırılmıştır. Elimizde başka eseri yoktur.
13. yüzyılda Anadoluda din ve tasavvufun iyice yerleşmiş ve yayılmış olması edebiyat alanını da etkilemiştir. Şairlerin ve yazarların eserlerinde din ve tasavvuf konusu ağırlıktadır.
Mevlânâ bütün eserlerini Farsça olarak yazmıştır. Mevlânânın Dîvân-ı Kebîr veya Şemsül-Hakayık adındaki Divanınında Türkçe ancak bir iki dize ve birkaç kelime vardır. Mevlânânın oğlu Sultan Veledin Farsça Divanındaki tasavvuf konusunda yazılmış olan Türkçe gazelleriyle Farsça yazılmış İbtidâ-nâme mesnevisinde 76 Türkçe beyit, Rebab-nâme mesnevisinde 162 Türkçe beyit vardır. Mecdut Mansuroğlu tarafından Sultan Veledin Türkçe Manzumeleri adıyla yayımlanmıştır (İstanbul 1958). Bu Türkçe şiirler daha önce Veled Çelebi (İzbudak) tarafından Dîvân-ı Türkî-i Sultan Veled adıyla eski harflerle bastırılmıştı (İstanbul 1341). Sultan Veledin Türkçe şiirlerinde dili kuru olup başarılı değildir. Kendisi de Farsça daha kolay şiir yazdığını söyler. Mevlevîlik tarikatını Sultan Veled kurmuş ve 28 yıl Mevlevî tarikatının şeyhliğini yapmıştır.
Ahmed Fakih Câmiün-nezâirde bulunan Çarh-nâme Der Bî-vefâî-i Rûzgâr başlıklı tasavvufî şiiriyle ilk kez Fuat Köprülü tarafından tanıtılmıştır. Köprülü, Fakihin 13. yüzyılda yaşamış olduğu görüşündedir. Mevlânânın babası Bahâüddin Veledin talebesi ve Mevlânânın da hocası olan Ahmed Fakih ile Çarh-nâme yazarı Ahmed Fakih karıştırılmıştır. Mevlânânın hocası Ahmed Fakihin Konyanın batısında türbesi vardır. Türbenin kapısı üzerindeki taşta ölüm tarihi h. 618 ve 628 okunabilmektedir. Çünkü taşın tarih kısmında hafif bir kırıklık vardır. Ben de Konyada türbeyi ziyaret ettiğimde bu durumu gördüm.
British Museum Kütüphanesinde Ahmed Fakihin Kitâbu Evsâfı Mesâcidiş-Şerîfe adıyla Hicaza giderken ziyaret ettiği camileri anlattığı 339 beyitli bir eserini buldum. Önce Türk Dili dergisinde ve X. Türk Dili Kurultayında eseri tanıttıktan sonra yayımladım (TDK yayını 1974). Bu eserin de Çarh-nâmenin yazarı Ahmed Fakihe ait olduğu kanaatindeyim.
-Bu duruma göre bir yazar hem din hem de tasavvuf konusunda eser verebilir mi?
Bir yazarın hem din hem tasavvuf konusunda eserler ve şiirler yazdığının örnekleri çoktur. Vezinleri aynı, dilleri birbirinden farksız, konuları tasavvuf ve din olan Çarh-nâme ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidiş-Şerifenin ikisi de Ahmed Fakihin eseridir. Fuat Köprülünün Çarh-nâme yazarı Ahmed Fakihin 13. yüzyıl şairi olduğunu herhangi bir araştırma gereğini duymadan ben de kabul etmiştim. Osman Fikri Sertkayanın Ahmed Fakihin dil özelliği dolayısıyla 14. yüzyılın ikinci yarısı ya da 15. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olabileceğini ve Çarh-nâme sahibi olan Ahmed Fakihten başka bir Ahmed Fakih olduğunu ileri sürmesi yetersiz bir dayanaktır. Bir eserin yalnız dili, yazıldığı zamanı göstermeye yetmez. 13. yüzyılda Dehhânînin, 14. yüzyılın başında Yunus Emrenin (öl. 1320) dillerinin özelliğinden ve güzelliğinden dolayı 15. yüzyıl başında yaşadıklarını söyleyebilir miyiz? Ben Çarh-nâme ile Mesâcidiş-Şerîfe yazarı Ahmed Fakihin en geç 14. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olacağını söyleyebilirim.
13. yüzyıl şairlerinden Dehhânî Horasandan gelerek Konyada I. Alâüddin Keykubad (veya III. Alâüddin Keykubad) zamanında yaşamıştır. Dehhânînin Alâüddin Keykubada yazdığı bir kasideyle 6 gazeli vardır. Kasidesinde memleketine dönmesi için padişahtan izin istemektedir. Alâüddin Keykubadın emriyle yazdığı 20 bin beyitli Farsça Şehnâme kaybolmuştur. Dehhânî usta bir şairdir. Kasidesinde ve gazellerinde dilinin güzel ve akıcı olması Farsçayı çok iyi bilmesi yüzündendir. Anadoluda divan şiirini ilk başlatan şair Dehhânîdir.
Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu
Mesut Çetintaşın Hasibe Mazıoğlu ile yaptığı söyleşiden
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
-Sayın Mazıoğlu biraz kendinizden bahseder misiniz? Gördüğünüz eğitim, yetiştiğiniz çevre hakkında neler söylersiniz? Neden Türkoloji gibi bir alanı seçtiniz?
Burada özel yaşamımı ve meslek hayatımı ayrıntılı olarak yeniden anlatmak istemiyorum. Harward Üniversitesi yayınlarından Journal of Turkish Studies (Türklük Araştırmaları) 21 1977, Hasibe Mazıoğlu Armağanı I-III ile Bütün Yönleriyle Develi, Bilgi Şöleni, 26-28 Ekim 2002, Bildiriler, s. 425-429da özel yaşamım ve meslek hayatımla ilgili bilgi bulunmaktadır. Bu ikisinde bulunan bilgilere doğum yerim, doğum tarihim yetiştiğim çevre ve ailemle ilgili olarak şunları ekleyebilirim:
Bana Nerelisin? diye sorduklarında: Öğünmek gibi olmasın, Kayseriliyim derim. Aslında Kayserinin ilçesi olan Develidenim. Kayseri ile Develi arasında Erciyes Dağı vardır. Yalnız, Develiden Erciyesin görünüşü değişiktir. Kayseri yönü kayalıklı, muhteşem tek bir zirvedir. Develiden ise düzgün üç zirve hâlinde görünür. Çok az yükseklikte olan ortadaki zirvenin üzerinden yaz aylarında bile kar hiç eksik olmaz. Develinin konumu Kayseriden daha yüksekte, Erciyese daha yakın olduğundan yazları serin olur. Kayseri ile Develi arası 80 km olup Kayseri-Adana tren yolu üzerindeki Kayserinin İncesu ilçesinden ayrılan asfalt bir yolla Erciyesin güneyinde bulunan Develiye varılır. Develinin bulunduğu yer sapa olup ticarete elverişli değildir. Bundan dolayı gençler ancak okuyarak iyi bir gelecek elde edebilirler. Bu yüzden Develide bütün çocuklar okutulur.
Develinin eski adı Everekti. Selçuklular zamanında Evereke 4 km uzaklıktaki tepenin üzerinde Dev Ali adındaki bir Selçuklu kahramanı, askerî yönden önemli olan Kayseri-Adana yolunun gözetlenmesi için bir gözetleme yeri kurmuş. Dev Ali adının halk tarafından zamanla Develi biçiminde söylenmesinin yer adı olarak kullanıldığı halkın anlattığı etimolojik bir açıklamadır. Cumhuriyetten sonra Everek adı kullanılmamış, Develi bütün ilçenin adı olmuştur. Selçukluların kurduğu gözetleme yeri olan Develi, Yukarı Develi adıyla Develi ilçesinin bir mahallesidir. Bu yüzden XIX. yüzyılın tanınmış halk şairlerinden Seyranî hakkında yayımlanmış ilk eserde Everek adının belirtilmesi gerekli görülmüş olup: Ahmet Hazım, Everekli Sânihât-ı Seyranî, 1924 yazılmıştır.
Develide eskiden Ermeni ve Rum çokmuş Ermenilerin çoğu tehcir olayında Suriyeye gönderilmiş. Rumların hepsi mübadele yoluyla değiştirilerek Yunanistana gitmişler, Türklerle evlenen Rum kadınlardan çocuğunu bırakıp gidenler olmuş. Çocukları olan Ermeni kadınlar Türk adları alıp Müslüman olduklarını söyleyerek Develide kalmışlardır. Erkek çocuklar büyüyünce ayakkabıcılık, terzilik, marangozluk gibi işler yaparlardı. Kadınların hepsinin kıyafeti aynı olup kalın siyah kumaştan etek ve üstlük giyerlerdi. Bunun yas kıyafeti olduğunu sanıyorum. Genç kadın ve kızların giyinişi normal ve sade idi. Cumhuriyet Döneminde pazar günleri kiliseye giderek ayinlerini rahat yaparlardı. Develide kalanlar birer birer İstanbula göçtüler ve çok zengin oldular. Ancak yeşil Evereki hâlâ unutmadıklarını söylerler.
Develinin Türk halkı XII. ve XIII. yüzyıllarda Orta Asyadan birbiri ardınca sürekli olarak Anadoluya gelen Oğuz Türklerinden güneyde Maraş yoluyla gelmiş olan Türkmen aşiretleridir. Bu tarihî yerleşme dolayısıyla Develi halkı ile Kayseri halkı arasında Erciyes Dağı kadar fark vardır. Bu yüzdendir ki ben de Kayseride işe yaramayan okumuşlar sınıfındanım.
1928 Temmuzunda yeni Türk harflerini öğretmek için ev kadınları ve okulu eski yazıda bitirenlerle okumakta olan öğrenciler için Halk Mektepleri adıyla kurs açılmıştı. İlkokul ikinci sınıfta olan küçük ablamın yanında ben de altı yaşında bu kursa giderek okumayı öğrendiğimden, eylül ayında ilkokula başladım. 1933te yaşımın küçüklüğü nedeniyle ortaokula gidebilmem için mahkeme kararıyla yaşım büyütülerek doğum tarihim nüfusa 1922 olarak kaydedildi.
Ortaokulda başarılı bir öğrenci idim. Özellikle edebiyat ile Fransızca derslerinde durumum çok iyi idi. Edebiyatı üç yıl Makbul Özdil Bey okuttu. Makbul Özdil Hoca deneyimli, bilgili, anlayışlı ve çok kibar bir öğretmendi. Öğrencilerle ayrı ayrı ilgilendiğinden edebiyatı bütün öğrencilerine sevdirmişti. Makbul Özdil Hocanın dersi beni de etkilemişti. Edebiyatı çok seviyordum. Yazmış olduğum iki kompozisyon ödevimi o zamanki adıyla Maarif Vekâletine gönderdiğini söyleyerek beni yönlendirmek istemişti. 1940 yılının Haziran ayında Kayseri Lisesinin Edebiyat Şubesini birincilikle bitirmemde ve Ankarada Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne girmemde Makbul Özdil Hocamın beni yönlendirmesi etkili olmuştur.
Türkolojiyi meslek olarak seçmemin ikinci bir nedeni de ailemin edebiyata ve sanata olan sevgisi ve eğilimidir. Fakültenin ikinci sınıfında iken İranlı bilgin şair Sadinin tanınmış eseri Gülistanı yaz tatilinde babamla birlikte okumuştuk. O zaman 60 yaşlarında olan babacığım rüştiyede okuduğu Farsçayı unutamamıştı. Hâlâ sakladığım diplomasında (şahâdet-nâme) şu dersler yazılıdır: Arabî, Farisî, Türkî, İmlâ ve İnşa, Tarih-i İslâm, Hesap, Hendese, Coğrafya, Sülüs, Rika. Not toplamı pekiyi (aliyyül-alâ) olan Şahâdet-nâme Muallim-i Evvel, Muallim-i Sâni ve beş mümeyyizin mühürlü imzası ile 1306da Develi Kaymakamlığı tarafından verilmiştir. Bugün edebiyat fakültelerinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Arapça, Farsça, Rika ve Sülüs (Paleografya) seçmeli yardımcı ders olarak okutulmaktadır.
Ben doğduğumda babam 45, annem 42 yaşındaymış. İkisi erkek dört de kız kardeşin en küçükleri bendim. Anneciğim Ankaraya beni görmeye geldiğinde veya ağabeylerimin yanına gittiğinde babam, annemin özlemiyle yazdığı şiirleri bizlere gönderirdi. Her iki ağabeyim de vakit buldukça şiir yazarlardı. Büyük ağabeyim saz, küçük ağabeyim de keman çalardı. Üç ablam eski yazı ile yeni yazıyı okurlar ve yazarlardı. Ortanca ablam ut dersleri de almıştı. Ben müzikle hiç uğraşmadım. Türk müziği ile klasik batı müziğini dinlemeyi severim. Benim de aruzla ve serbest olarak yazılmış birkaç şiirim vardır.
- Türk dili ile kültürü ve medeniyeti arasında nasıl bir ilişki vardır?
Dil ile kültür ve medeniyet arasında çok yakın bir ilişki vardır. Bu konuda önce dil ile kültür arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışayım. Yalnız daha önce kültürün ve medeniyetin tanımının yapılması yararlı olacaktır. Kültür ve medeniyetle ilgili eserlerde her ikisinin de çeşitli tanımları yapılmıştır. Burada ben kültürün kısa bir tanımını yaptıktan sonra dil ile olan ilişkisini belirtmeye çalışayım: Kültür, bir toplumun, bir ülke halkının tarih boyunca toplumsal yaşama biçiminin bütünüdür. Kültür, o toplumun veya o ülke halkının gelenekleri, ahlak görüşü, inancı, sanatı gibi toplumsal yaşama özgü maddi ve manevi bütün özelliklerini içine alır. Dil ile kültürün ilişkisine gelince: Toplumsal bir varlık olan insanlar konuşmak, düşündüklerini birbirlerine söylemek ihtiyacıyla dili yaratmışlardır. Dil ile düşünce arasında sıkı bir bağ, karşılıklı bir etkileşim vardır. Bir insan düşüncesini anlatırken kullandığı sözcüklere özen gösterdiği ölçüde dilini geliştirir. Ancak dil, asıl eğitim ve öğretimle geliştirilir. Eğitim ve öğretimde önde gelen en önemli araç dildir. Eğitim ve öğretimle geliştirilmiş bir dille kültürün tanıtılması daha etkili olur. Bu yüzden Türk kültürünün dünyaya tanıtılmasında Türk dilinin geliştirilmesi büyük önem taşır. Türk Dil Kurumunun, daha ilk kurultayında Türk dilini kültürümüzün eksiksiz anlatım aracı durumuna getirmek amacı belirtilmiştir (İstanbul, 17 Ekim 1933, s. 10; S. D. I, 380).
Dilin medeniyetle olan ilişkisi üzerinde durmadan önce medeniyetin de bir tanımını yapmaya çalışayım: Medeniyet, bir toplumun veya bir ülke halkının toplumsal yaşamında bir sorunu yoksa, insanlar düşünce ve inançlarını belirtmekte özgürse, başkalarının düşünce ve inançlarına da saygılıysa, insan sevgisi, toplumsal yardım, hoşgörü gibi insanlık duyguları gelişmişse, eleştiride gerçeği söylemekten korkulmuyorsa ve kişinin onuru düşünülerek ölçülü davranılıyorsa o toplum uygar olup medeniyette ilerlemiştir. Böyle bir toplumun insanları birbirleriyle ilişkilerinde düşünceli ve nazik davranırlar. İnsanlar bu düzeye eğitim ve öğretimle erişebilir. Dil ve kültür ilişkilerinde olduğu gibi bu konuda da dil en başta gelen önemli bir araçtır. Uygarlık yani medeniyet aileden başlayarak eğitim ve öğretimle gelişir. Eğitim ve öğretimin bütün basamaklarında gençlere yukarıda tanımlamaya çalıştığım niteliklerin kazandırılması, eğitim ve öğretimin bilimsel temele dayalı programlarla düzenlenmiş olan Türk dili ve Türk kültürünün okutulup öğretilmesine bağlıdır. Ulu önder Atatürk Türk milletinin kültürde ve medeniyette yükselebilmesi için ilimde ve teknikte (fende) yüksek meslek sahiplerinin yetiştirilmesini istemişlerdir (S. D. I. S. 230). Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en uygar ülkeleri düzeyine eriştirmek yüce Atatürk için en büyük ideal olmuştur (S. D. II, s. 271).
-Üzerinde çalışmalar yaptığınız Eski Anadolu ve Osmanlı Türkçesi göz önüne alınırsa Türk dili, Türk kültürünü ve medeniyeti ne ölçüde yansıtmaktadır?
Eski Anadolu ve Osmanlı Türkçesinin Türk kültürünü ve medeniyetini ne ölçüde yansıttığı sorusunun yanıtı oldukça geniştir. Bu geniş kapsamlı soruyu burada ancak özetleyerek yanıtlamaya çalışayım:
Eski Anadolu Türkçesi bilindiği üzere 12. yüzyıldan 1453te İstanbulun fethine kadar olan dönemdir. 1071de Malazgirt zaferiyle Oğuz Türklerine Anadolunun kapıları kesin olarak açılmıştır. 12. yüzyılda Anadolunun Türkleştirilmesi mücadelesi verilirken Oğuz Türklerinin sözlü gelenekle getirdikleri Oğuz Destanı, Ahmed-i Yesevînin hikmetleri, din büyüklerinin kahramanlık destanları, Anadoluda yaratılmış olan Battal-nâme, Dânişmen-nâme, Dede Korkut gibi destan ve hikâyelerle birlikte atasözleri, fıkralar ve masallar vb. ile Türk kültürü Anadoluda yerleşmektedir. Bunda savaşçı alperenlerin, şehirlerde ve köylerde yerleşmiş Türk halkı ile aşiretler arasında dolaşan Ahmed-i Yesevî, Harezmli Rıfâî, Kalenderî, Hayderî, vb. dervişlerle birlikte Rum (Anadolu) erenleri abdalların yararları olmuştur. Orta Asyada Cengizin askerlerinin korkunç yıkıcı istilâsının önünden kaçarak Anadoluya sığınan bu derviş grupları arasında Yesevî, Kübrevî, Rıfâî gibi Sünnî inançlı dervişler yanında, toplum yaşamına ve karşı şeriata aykırı, Bâtınî düşünceler taşıyan Kalenderîler gibi yarı çıplak giyinişli, saç, sakal kaşlar tıraşlı cavlaklar (cevlakan) denen dervişler bulunmaktadır.
Ayrıca Cengiz istilâsından kaçarak Anadoluya sığınmış büyük mutasavvıflar vardır. Daha önce Âlimlerin sultanı (Sultânül-ulemâ) lâkabıyla ünlü Bahaüddin Sultan Veled, oğlu Mevlânâ Celâlüddin ile birlikte Harezmde Belhten ayrılmış, İran yoluyla Hicaza gitmiş, oradan Anadoluya gelerek önce Karamanda sonra da Konyada yerleşmiştir. Sultanül-ulemânın talebesi ve Mevlânânın hocası Seyyid Burhanüddin Tirmizî de Konyada yerleşmiş mutasavvıf bir bilgindir. Konyada Sadrüddin-i Konevî, Mahmud-ı Hayrânî, Kayseri ve Sivasta Necmüddin-i Dâye, Tokatta Fahrüddin-i Irakî gibi büyük mutasavvıflar yaşamaktadır. Sadrüddin-i Konevîyi yetiştiren Muhiddin İbni Arabî de Anadoluda büyük ilgi ve saygı görmüştür. Bu mutasavvıflar eserlerini Farsça ve Arapça yazdıklarından dolayı bunların eserlerindeki tasavvuf düşüncesinden ancak medreseden yetişmiş olan insanlar yararlanmışlardır.
Hacı Bektaş-ı Velî Horasandan (Nişabur-1271 Hacıbektaş) Anadoluya gelmiş bir mutasavvıftır. Ahmed-i Yesevî (öl. 1166) etkisi altında kalarak onun ocağında yetişmiştir. Anadoluya Yesevînin işaretiyle geldiği Vilâyet-nâme menkıbesinde anlatılır. Hacı Bektaş Selçuklu Devletine karşı isyan eden Baba İshakın müritlerindendir. Hacı Bektaş-ı Veli Makalât adındaki eserini Arapça ile yazmıştır. Hacı Bektaş şeriata bağlı bir mutasavvıf olduğunu Makalât adlı eseriyle göstermektedir. Ahmed-i Yesevînin Fakr-nâmesiyle aynı konuda yazılmış olan Makalâtda şeriat, tarikat, marifet ve hakikat ile bunlara bağlı kırk kapı anlatılır. 14. yüzyılda Yunus Emrenin etkisi altında şiirler yazan Said Emre Makalâtı nesirle, 15. yüzyılda Muhammed Hatipoğlu manzum olarak Türkçeye çevirmişlerdir. Esat Coşan Makalâtın eksik ve dağınık el yazmalarını karşılaştırarak tam metnini tespite çalışmış ve kurduğu metni Türkçeye çevirmiştir (Seha Neşriyat, Ankara, 1971).
Hacı Bektaş-ı Velî şehirlerde halk arasında özellikle köylerde dolaşarak Türkmenlere tasavvufu anlatmış, onları aydınlatıp doğru yola yöneltmeye çalışmıştır. Tanrıya sevgi ile ulaşılacağını, Tanrının niteliklerini taşıyan insanı sevmeyi, bütün insanların kardeş olduğunu, bu yüzden dinî ayrılıkların gereksizliğini anlatan Hacı Bektaş-ı Veli halk arasında büyük bir ün kazanmıştır. Bektaşîlik tarikatı Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulmamıştır. Balım Sultan (öl. 1516) Hacı Bektaşın düşünceleriyle hakkında söylenegelen menkıbeleşmiş bilgilerden de yararlanarak Bektaşîlik tarikatının esaslarını kurmuştur. Bundan dolayı Bektaşîler Balım Sultanı ikinci pir olarak kabul ederler. Hacı Bektaşın menkıbeleştirilmiş olan hayatını 15. yüzyılın ilk yarısında II. Murad zamanında yazıya geçirilmiş olan Vilâyet-nâmeden öğrenmekteyiz. (Abdülbaki Gölpınarlı, Vilâyet-nâme, Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî, İstanbul, 1958).
Hacı Bektaşın Vilâyet-nâmesinde anlatıldığına göre Ahi Evren de Hacı Bektaş-ı Veli gibi Anadoluya Horasandan gelmiş bir mutasavvıftır. Kırşehirde kurduğu tekkesinde Horasandan getirdiği Ahilikle ilgili düşüncelerini halka yaymaya çalışmıştır. Dinî-tasavvufi-ekonomik bir lonca kuruluşu olan Ahilik 13. yüzyılın ikinci yarısında Selçuklu Devletinin zayıfladığı, Moğollara verilen ağır vergiler yüzünden halkın sıkıntı çektiği bir dönemde çok yararlı olmuş dinî-tasavvufî toplumsal bir kuruluştur. Zengin kişilerin yardımıyla kurulan vakıfların imarethanelerinde açlar doyurulmuş, yolcular yaptırılan hanlarda parasız yatırılmış, yedirilmiştir. İlk kuruluşta dokumacılık ve dericilik (debbağlık) geçerli iş olduğundan Ahi Evren ilk olarak debbağlık loncasını kurarak loncanın şeyhi olmuştur. Ahi Evren insanların Ahilik yoluna girerek dine ve tasavvufa bağlanıp çalışmakla iki dünya için de yararlı bir insan olmalarını öğütlemiştir. 676 / 1277 tarihinde düzenlenmiş Arapça vakfiyesi Vakıflar Genel Müdürlüğünde vardır. Vakfiyenin çevirisi de yaptırılmıştır. Elimizde başka eseri yoktur.
13. yüzyılda Anadoluda din ve tasavvufun iyice yerleşmiş ve yayılmış olması edebiyat alanını da etkilemiştir. Şairlerin ve yazarların eserlerinde din ve tasavvuf konusu ağırlıktadır.
Mevlânâ bütün eserlerini Farsça olarak yazmıştır. Mevlânânın Dîvân-ı Kebîr veya Şemsül-Hakayık adındaki Divanınında Türkçe ancak bir iki dize ve birkaç kelime vardır. Mevlânânın oğlu Sultan Veledin Farsça Divanındaki tasavvuf konusunda yazılmış olan Türkçe gazelleriyle Farsça yazılmış İbtidâ-nâme mesnevisinde 76 Türkçe beyit, Rebab-nâme mesnevisinde 162 Türkçe beyit vardır. Mecdut Mansuroğlu tarafından Sultan Veledin Türkçe Manzumeleri adıyla yayımlanmıştır (İstanbul 1958). Bu Türkçe şiirler daha önce Veled Çelebi (İzbudak) tarafından Dîvân-ı Türkî-i Sultan Veled adıyla eski harflerle bastırılmıştı (İstanbul 1341). Sultan Veledin Türkçe şiirlerinde dili kuru olup başarılı değildir. Kendisi de Farsça daha kolay şiir yazdığını söyler. Mevlevîlik tarikatını Sultan Veled kurmuş ve 28 yıl Mevlevî tarikatının şeyhliğini yapmıştır.
Ahmed Fakih Câmiün-nezâirde bulunan Çarh-nâme Der Bî-vefâî-i Rûzgâr başlıklı tasavvufî şiiriyle ilk kez Fuat Köprülü tarafından tanıtılmıştır. Köprülü, Fakihin 13. yüzyılda yaşamış olduğu görüşündedir. Mevlânânın babası Bahâüddin Veledin talebesi ve Mevlânânın da hocası olan Ahmed Fakih ile Çarh-nâme yazarı Ahmed Fakih karıştırılmıştır. Mevlânânın hocası Ahmed Fakihin Konyanın batısında türbesi vardır. Türbenin kapısı üzerindeki taşta ölüm tarihi h. 618 ve 628 okunabilmektedir. Çünkü taşın tarih kısmında hafif bir kırıklık vardır. Ben de Konyada türbeyi ziyaret ettiğimde bu durumu gördüm.
British Museum Kütüphanesinde Ahmed Fakihin Kitâbu Evsâfı Mesâcidiş-Şerîfe adıyla Hicaza giderken ziyaret ettiği camileri anlattığı 339 beyitli bir eserini buldum. Önce Türk Dili dergisinde ve X. Türk Dili Kurultayında eseri tanıttıktan sonra yayımladım (TDK yayını 1974). Bu eserin de Çarh-nâmenin yazarı Ahmed Fakihe ait olduğu kanaatindeyim.
-Bu duruma göre bir yazar hem din hem de tasavvuf konusunda eser verebilir mi?
Bir yazarın hem din hem tasavvuf konusunda eserler ve şiirler yazdığının örnekleri çoktur. Vezinleri aynı, dilleri birbirinden farksız, konuları tasavvuf ve din olan Çarh-nâme ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidiş-Şerifenin ikisi de Ahmed Fakihin eseridir. Fuat Köprülünün Çarh-nâme yazarı Ahmed Fakihin 13. yüzyıl şairi olduğunu herhangi bir araştırma gereğini duymadan ben de kabul etmiştim. Osman Fikri Sertkayanın Ahmed Fakihin dil özelliği dolayısıyla 14. yüzyılın ikinci yarısı ya da 15. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olabileceğini ve Çarh-nâme sahibi olan Ahmed Fakihten başka bir Ahmed Fakih olduğunu ileri sürmesi yetersiz bir dayanaktır. Bir eserin yalnız dili, yazıldığı zamanı göstermeye yetmez. 13. yüzyılda Dehhânînin, 14. yüzyılın başında Yunus Emrenin (öl. 1320) dillerinin özelliğinden ve güzelliğinden dolayı 15. yüzyıl başında yaşadıklarını söyleyebilir miyiz? Ben Çarh-nâme ile Mesâcidiş-Şerîfe yazarı Ahmed Fakihin en geç 14. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olacağını söyleyebilirim.
13. yüzyıl şairlerinden Dehhânî Horasandan gelerek Konyada I. Alâüddin Keykubad (veya III. Alâüddin Keykubad) zamanında yaşamıştır. Dehhânînin Alâüddin Keykubada yazdığı bir kasideyle 6 gazeli vardır. Kasidesinde memleketine dönmesi için padişahtan izin istemektedir. Alâüddin Keykubadın emriyle yazdığı 20 bin beyitli Farsça Şehnâme kaybolmuştur. Dehhânî usta bir şairdir. Kasidesinde ve gazellerinde dilinin güzel ve akıcı olması Farsçayı çok iyi bilmesi yüzündendir. Anadoluda divan şiirini ilk başlatan şair Dehhânîdir.
- Katılım
- 13 Eki 2009
- Konular
- 3,049
- Mesajlar
- 6,709
- Reaksiyon Skoru
- 179
- Altın Konu
- 1
- TM Yaşı
- 16 Yıl 8 Ay 1 Gün
- Başarım Puanı
- 256
- MmoLira
- -102
- DevLira
- 0
Teşekkürler.
- Katılım
- 5 Kas 2010
- Konular
- 5,138
- Mesajlar
- 48,959
- Reaksiyon Skoru
- 3,089
- Altın Konu
- 1
- TM Yaşı
- 15 Yıl 7 Ay 8 Gün
- Başarım Puanı
- 400
- MmoLira
- -75
- DevLira
- 0
Ben Teşekkür Ederim 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 21



