HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Tarihte belirli günler önemli olayları anımsatan ilkokul kitapları vardır. Sadece ilkokul çocukları değil, günlyük gazetelerin yazı işleri de bu kitaptan ziyadesiyle yararlanırlar.
Ocak`ta yılbaşı, Şubat`ta sevgililer günü, Mart`ta Kadınlar Günü, 1 Nisan şakaları, 1 Mayıs hatırlatmaları… Böyle gider.
1999`dan itibaren de Ağustos ayının 17`si geldiğinde deprem hatırlanır oldu.
18 Ağustos`tan itibaren de unutulur. Sanki deprem hiç olmayacakmış gibi…
Ben 17 Ağustos Depremi Milliyet muhabiri olarak yaşamıştım. O gece ilk şoku atlattıktan sonra doğru gazeteye gitmiş, ilk üç baskıya üç ayrı deprem haberi yetiştirmiştim.
Sonra ver elini Adapazarı… Bir mum ve bir kalemden ibaret kriz masasında not alan bir memurun çaresizliğini görüp, doğa karşısında ne kadar zavallı olduğumuzu düşünmüştüm.
İstanbul 17 Ağustos 1999`dan önce son büyük depremi 1894 yılında görmüştü. Genellikle bir satırda geçen “1894 depremi“ hakkında benim elimde birinci tanık ifadeleri bulunuyor.
Önce o depremin gelişimini aktarayım:
“1310 (1894) senesi Temmuzun onuncu Salı günü bizim süvari kısmı kimyahanede bitişik dershanede kimya okurken birden bire evvela hafif bir sallantı oldu.
Muallimimiz Dr. Kimyager Binbaşı Abdi Bey daima evlinde tuttuğu beyaz mendili avuçlarının içinde sıkmasıyla beraber öyle şiddetli bir hareketi arz başladı ki, koca Mekteb-i Harbiye birkaç saniye içinde yerle yeksan oldu zannettik.
Duvar ve tavanla döşemenin hasıl ettiği çatırdı, camların şangırtısı talebenin Allah Allah diye feryadı birbirine karıştı. 3 bine yakın talebeyi ihtiva eden koca mektep dershanelerinde kimse kalmamıştı.
İstanbul cihetinden koca bir toz bulutu havayı kaplamıştı.“
Uzun günlük metni depremin ayrıntılarına ilişkin de şu satırlarla gelişiyor:
“Fatih Camii`nin Haliç tarafındaki minaresinin tepesi düşmüştü. Büyük Çarşı tamamen denilecek kadar yıkılmış, altında binlerce insan kalmıştı. Bir kısmı ezilmiş, bir kısmı yaralanmış, bir kısmı da enkez altında mahsur kalmıştı. Haftalarca enkaz altından adam çıkartmışlardı.“
Bu satırlar benim büyükbabam Kaymakam Nazım Bey`in Harpokulu öğrencisiyken yaşadıklarını anlattığı günlük şeklinde el yazması hatırılarından alındı…
İstanbul o yıllarda deprem karşısında çaresizmiş…
Yüz yıl sonra gördük ki, fazla bir mesafe kat edememişiz, yine aynı çaresizlik içindeyiz.
En iyi 17 Ağustos`u anlamlı bir tarih olarak not edelim, ayrıca bize yakışan bçimde kutlayalım:
-Ulusal aymazlık günü! [/U]
Ocak`ta yılbaşı, Şubat`ta sevgililer günü, Mart`ta Kadınlar Günü, 1 Nisan şakaları, 1 Mayıs hatırlatmaları… Böyle gider.
1999`dan itibaren de Ağustos ayının 17`si geldiğinde deprem hatırlanır oldu.
18 Ağustos`tan itibaren de unutulur. Sanki deprem hiç olmayacakmış gibi…
Ben 17 Ağustos Depremi Milliyet muhabiri olarak yaşamıştım. O gece ilk şoku atlattıktan sonra doğru gazeteye gitmiş, ilk üç baskıya üç ayrı deprem haberi yetiştirmiştim.
Sonra ver elini Adapazarı… Bir mum ve bir kalemden ibaret kriz masasında not alan bir memurun çaresizliğini görüp, doğa karşısında ne kadar zavallı olduğumuzu düşünmüştüm.
İstanbul 17 Ağustos 1999`dan önce son büyük depremi 1894 yılında görmüştü. Genellikle bir satırda geçen “1894 depremi“ hakkında benim elimde birinci tanık ifadeleri bulunuyor.
Önce o depremin gelişimini aktarayım:
“1310 (1894) senesi Temmuzun onuncu Salı günü bizim süvari kısmı kimyahanede bitişik dershanede kimya okurken birden bire evvela hafif bir sallantı oldu.
Muallimimiz Dr. Kimyager Binbaşı Abdi Bey daima evlinde tuttuğu beyaz mendili avuçlarının içinde sıkmasıyla beraber öyle şiddetli bir hareketi arz başladı ki, koca Mekteb-i Harbiye birkaç saniye içinde yerle yeksan oldu zannettik.
Duvar ve tavanla döşemenin hasıl ettiği çatırdı, camların şangırtısı talebenin Allah Allah diye feryadı birbirine karıştı. 3 bine yakın talebeyi ihtiva eden koca mektep dershanelerinde kimse kalmamıştı.
İstanbul cihetinden koca bir toz bulutu havayı kaplamıştı.“
Uzun günlük metni depremin ayrıntılarına ilişkin de şu satırlarla gelişiyor:
“Fatih Camii`nin Haliç tarafındaki minaresinin tepesi düşmüştü. Büyük Çarşı tamamen denilecek kadar yıkılmış, altında binlerce insan kalmıştı. Bir kısmı ezilmiş, bir kısmı yaralanmış, bir kısmı da enkez altında mahsur kalmıştı. Haftalarca enkaz altından adam çıkartmışlardı.“
Bu satırlar benim büyükbabam Kaymakam Nazım Bey`in Harpokulu öğrencisiyken yaşadıklarını anlattığı günlük şeklinde el yazması hatırılarından alındı…
İstanbul o yıllarda deprem karşısında çaresizmiş…
Yüz yıl sonra gördük ki, fazla bir mesafe kat edememişiz, yine aynı çaresizlik içindeyiz.
En iyi 17 Ağustos`u anlamlı bir tarih olarak not edelim, ayrıca bize yakışan bçimde kutlayalım:
-Ulusal aymazlık günü! [/U]
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 143

