- Katılım
- 2 Ara 2010
- Konular
- 4,879
- Mesajlar
- 29,092
- Online süresi
- 1h 12m
- Reaksiyon Skoru
- 1,484
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 15 Yıl 6 Ay 8 Gün
- Başarım Puanı
- 418
- MmoLira
- -295
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
KERPİÇ EV VE DUT AĞACI
Toprak sedir üzerindeki şilteye diz çöktü.Pencereden evlerinin karşısındaki dut ağacına baktı.Kendi dut ağaçlarına...Büyük dut ağacı daha da büyüdü gözlerinde.Bu ağacın bahçenin dışında kalan kupkuru dallarına bir kuş kondu.-öt benim kuşumdiye mırıldandı.Havada kavisler çizen bir kuş daha kondu dutun dallarına.Şu sevimli kuşu tanıyordu.-Müjdeci kuş...Belki de babasından bir haber vardı.
-Yarın Arif amcanın dükkanına uğramalıyımdedi.Ağlamaklı oldu.Annesinin tatlı sesi gözyaşlarının akmasını engelledi.
-Oğlum hamurum ekşimiş.Ben ekmeği pişirene kadar sen çık dama bir lok gezdir, saçakları tokaçla.
-Oldu anne.Şimdi damdayım.Dersimi bitirdim zaten.
-Haydi kara gözlüm, ciğerim benim...
Annesinin sağlığının iyi olmadığını düşündü.Çoraplarını pantolonun paçaları üstüne çekti Başını havlu ile bağladı.Tam kapıdan çıkarken komşuları Fatma teyze ile yüz yüze geldiler.
-Paça çorbası getirdimdedi.
Damı loğlamak ona zevk veriyordu,ama şu tokaçlama olmasaydı..Silindir taşı darloka geçirdi.İplerini yakaladı.Onu bir aşağı, bir yukarı çekerken etrafını da seyrediyordu.Oradan okuluna baktı.Bina tam okula başladığı sene bitmişti.Daha yukarı şehir kesimine kaydırdı gözlerini.Yukarı mahallede toprak damlı, kerpiç evler yoktu.Sebebini düşünecek oldu, yorgunluktan dikkati dağıldı.Babasına kızdı bir parça.-Niye gitti.Bur dada iş vardı dedi kendi kendine.-Hem sonra hiç mektup yazmıyor.Oysa ben çok güzel okur, çok ta iyi mektup yazarım.Belki de toplu para getirirdi babası.Bir de mavi bir katlık.-Babam bir para getirsin , alacağım kitapları biliyorum ben dedi.
Bir ay öncesini düşündü, canı sıkıldı.Annesi yataktan kalkamıyordu.Başka kardeşi olmadığı için, okulun eve yakınlığından faydalanarak teneffüslerde nefes nefese evdeydi.Bu şartlar altında dahi derslerini hiç ihmal etmedi.Tıpkı mücadele gücünü hiç yitirmeyen annesi gibi.
Annesi aşağıda Fatma kadına dert yanıyordu:
-Boynu kırılasıca.Ölseydi bilirdim dul olduğumu.Zekat veren olurdu, hayır yapan olurdu.
-Üzme canını, inşallah iyi olur.
-Ne iyisi Fatma .Ben diri ölüyüm,mahvoldum.Geçenlerde Şefikanın oğlu gelmiş Adanadan.Görmüş Onu. İki gün çalışıyor, iki gün yi yiyor, diyor.Oğlumun hatırı olmasa...Onun canı başka. Çalışana iş mi yok burada?..Geçen yaz körpemle o tarla senin, bu tarla benim buğday başaklarını topladım.Güneş beynimi kaynata kaynata harman diplerini temizledim.Sağlığım iyi değil, yoksa kimseye minnetim yok.Aha daha içerde sekiz ölçek buğday var...
Sacın üzerinden aldığı bazlama ekmekleri yerde serili bohçanın üzerine atıyor,iyi pişmemiş olanlarını ocağa dayayarak ateşe tutuyor, kızarmalarını sağlıyordu.
Başını tekrar kaldırdı:
-Mesele başka Fatma.Gittiğinden beri iki mektup yazdı.Beni küçelerde bırakacak belkim.Git bir iş bul.Bekçilik olur, amelelik olur.Sabah git işine, akşam gel evine.Al abdestini, kıl namazını.Yoo...O kahve senin, bu kahve benim...Sinema minema..Bağı sattı. Evdeki bakır kapları yedi.Elinden gelse evi de satardı hınzır.
Sıkma kendini. Aha zorun bu aylar.Olmazsa amcasına haber Sal,bulsun getirsin.
Gözleri dumanlanır gibi oldu.
-Hehey herif!İnsan bu kara gözlü oğlanı nasıl bırakır?..
Sıktı dişlerini, salladı başını.Ellerini havaya kaldırarak haykırdı:
-Kafılkada çarpsın sana herif.
Annesi çoktan uyumuştu Zülküfün.Kendisinin yapıp duvara astığı resme baktı.İki sıra selvinin nihayetinde göğe dağılan müjdeci kuşlar.Sonra gözlerini gaz lambasına dikti.Yarım saat öncesine kadar kitap satırları arasında dolaşan gözleri şimdi adeta lambanın alevlerine karışmıştı.Lambanın arkasındaki teneke aynada bir ışık parlıyordu.Başka küçük ışıklar da vardı.Başını kımıldadıkça ışıklar oynaşıyordu.Gözlediği parlak ışığa bir yol uzanıyordu.O yolda yürüdüğünü zan etti Zülküf.Gelecek güzel günlerine koşmak istedi.Annesinin defalarca anlattığı menkıbeleri hatırladı.Büyük bir adam olmak,çok şeyler bilmek ve öğrenmek istiyordu.Nedense Veysel Karaniyi çok severdi. Annesi hep ona Üveysi örnek gösterirdi.Neden öğretmenleri de böyle şeyler anlatmazdı.
-Ahh!.Bir babam gelse neler yapacağımı biliyorum ben.Annemin yüzünü ak çıkaracağım dedi.
***
-Oğlum Cuma gecesiydi.Gördüğüm rüyada şu bizim Makam Dağına ,Zülküfül Nebinin türbesini ziyarete gidiyordum.Yolda nur yüzlü bir ihtiyar peydahlandı.Bak kızım, dedi bana.:-Allah sana bir oğlan çocuğu verecek.Başka da çocuğun olmayacak.Sen Ona Zülküf adını vereceksin.İşte ogünlerde sana hamile kalmıştım.Ve sözümde durdum.Ezanı Muhammedle Zülküf adını verdim sana .İnşallah sen hayırlı evlatsın.
Gözleri buğulandı.
Bakışları uyumakta olan annesine doğru uzandı.Kucağına atılıp ağlamak ihtiyacını duydu.
***
Sabah okula giderken annesinin ellerini bir daha istekle öptü.-Bana dua et dedi.
Kadın sevgi dolu bakışlarını oğlunun üzerinde gezdirdi.
-Allah yardımcın olsun.Elin atasın altun tutasın.Bir dalsın, bin dal olasın...dua bitmeden gitmişti bile.Onun arkasından bakakalan gözleri hem acılıydı, hem de bir umudun ışığını taşıyordu.
Zülküf okul dönüşü Arif amcanın dükkanına uğradı.Babasından mektup gelmişti.
Mektubu nasıl okudu, eve nasıl vardı?Farkında bile değildi.
-Anne babamdan mektup vardedi tok bir sesle.
Annesinin suratında dalgalanmalar oldu.Boğuluyordu sanki.Bir müddet sustu.
Sonra:
-Canı çıkasıca dedi.Ama yine de yazılanları biran önce öğrenmek istiyordu.
-Okudun mu?
-Okudum. Bize İkiyüzelli lira para bana da katlık postaya vermiş.Şimdiye kadar iki yakam bir araya gelmedi,diyor.Yeni bir işe girdiğini yazıyor.Adreste vermiş.
Çok şeyler sıralamak istedi anne ama vazgeçti.Çocuğun sevinci boğulur gibi oldu.Düşüncelere daldı Zülküf.
Defterinden bir sahife kopardı, kalemi eline aldı:
-Ne yazacağımı biliyorum ben dedi, annesinin yüzüne bakarak.Titreyen elleriyle kalemi sıkıca tuttu....Babacığım yeter artık.!Dön bize.Her gün ağlıyorum.Annem hasta.Oğlun ZülküfBir sıcaklık dağıldı vücuduna.Kağıdı katladı:
-Zarfa koyup göndereceğim anne...Bir diyeceğin var mı?
Annesi gözlerini dut ağacına çevirdi.Kupkuru dut ağacına .Baharda ağacın yeşereceğini düşündü.Gözlerinde bir umudun ışığı yanıp söner gibiydi...
MATBAADA
Tatlı hayaller , işleyen parmaklarının uçlarında dolaşıyordu.Yarın zevkle okunacak gazeteyi hazırlamanın heyecanı içerisinde titriyordu adeta.Bir dergi boyundaki mahalli gazetenin ;muhabir, muharrir ve teknik elemanıydı.Dünya ve yurt haberlerini, röportajları en güzel fıkraları, bu dört sahifelik küçük gazeteye sığdırmak isterdi.Bir de şiir köşesine bir eski klişe yerleştirip bastığı zaman :-Ofset baskılarının da adı var derdi.Halkın gazete için;
-Bir şey yok canım.Ebadı da küçükdemelerine içerlenmişti.
Bu gece en azında kırk-elli kompas dolduracaktı.Bir satır boş kalsın istemiyordu.Sonra gazete başlığını renkli çıkaracaktı.Elektrik sırası da onlardaydı.Cereyan kesilene kadar çalışacak,sonra lamba ışığı altında sahifeleri hazırlayıp basacaktı.Bir gece tezgah başında sabahlamakla ne olacaktı ki...
Sobaya iki odun attı.Baskıda lekelenen işe yaramaz kağıtları da doldurarak kibriti çaktı.Sonra ceketini çıkararak kompası eline aldı.Parmakları makine gibi işliyordu.Soğukmuş, duvarlar nem çekmiş aldırmıyordu.Yarına muhakkak parmaklar ısırtacak bir gazete hazırlayacaktı.Halk: -Aaa...!Renkli de basıyorlar, resim de çıkartabiliyorlar...diyecekti.
On ikinci kompasta,iki haber ve şiirini dizmişti bile.Bir esnemeden sonra mahkeme ilanını dizmeye koyuldu.Onu da bitirince kompası bırakıp,-yirmi birdedi.Üşüdüğünü, yorulduğunu hissederek. Ötede kendini gazete kağıtları üstüne attı.Biraz yorgunluğunu alınca kalan üç haberi de yazacak, sayfaları bağlayarak basacaktı.Sonra makineyi bir güzel silip,kırmızı mürekkep sürecek, yalnız gazete başlığı yazısını çembere alacaktı.Hemen yerinden fırladı.Tam o esnada elektrikler söndü.Demek saat on iki idi.Saat 04.00e kadar üç sahi fesi hazır olacaktı.
Soba kapısının küçük deliğinden ateş bir kızıllık vermişti karşıya.Bu ışığı nar çiçeklerine benzetiyordu.Çömelerek kalan bir sobalık odundan birkaç dal alarak sobaya attı.
Harf temizliğinde kullanılan mürekkepli, gazlı bezleri de etrafına doldurdu.Cebinden kibriti çıkararak gaz lambasını yaktı.Burguyu bükerek fitili alçalttı.
Gazete sahibin karaladığı kağıdı cebinden çıkararak bir göz attı:
-Diyarbakır Tıp Fakültesi Bugün Açılacak,Yirmi dört puntonun büyüğüyle...Manşet...Altına;
-Fakültenin Memleketimize Hayırlı ve Uğurlu Olmasını Dileriz,Yirmi dört puntonun küçük harfleriyle...
Patron bu kağıdı bırakırken;
-Ben ancak üç gün sonra dönerim.Diğer haberleri ayarla.Şiirini, okuyucu dileklerini ikinci sahifeye,mahkeme ilanını üçüncü sahifeye atarsın.demişti.
O da:
-Muşamba üzerine oyduğum desenimi şiirimin üstüne bırakabilirim , değil mi?demişti.
-Sen bilirsin cevabını alınca ne kadar sevinmişti.Leylanımşiirini ikinci sayfanın birinci sütununa alacak,üstüne döşeme muşambalarına çizdiği deseni yerleştirecekti.Ne güzel olacaktı...
Sabırsızlandı.Hemen klişesini alarak, pedal makinanın başına geçti.Mürekkep taşıyan meşin merdaneleri klişeye sürtmeye başladı.Sonra bir kağıdı klişe üzerine bırakarak eliyle bastırdı.Kağıdı kaldırınca-Öff bededi.Ne güzel çıkıyordu resim.Baktı baktı, resim gözlerinde büyüdü, canlandı adeta.-Ah ne garipdedi.İçinde bir dalgalanma oldu.Şiir ve aşk,Sanat ve güzellik büyüsüne kapıldı sanki...Derin bir nefesten sonra gözlerini, son haberin yazılı olduğu kağıda dikti.Parmakları yine harekete geçti.Lamba ışığı altında arzu ettiği gibi yazamıyordu ama az şey kalmıştı.Elindeki kompas yarım.O bitince,bir kompas daha ya dolar dolmayacaktı.
Çemberi masa üzerine bırakarak güzel bir sayfa hazırladı.Sonra vizosuz, anten kırıntıları,kurşun parçalarıyla iyice sıkıştırdı.Çemberi bir iki defa sallayıp harflerin dökülmediklerini görünce lambayı hemen alarak mutfağa gitti.Sabunu,soğuktan donmuş life sürerek köpük tutmasını bekledi.Kuru mürekkebi parmaklarından silene dek parmakları dondu.Gazete kağıtlarını çıkararak her zamanınkinden elli tane fazla saydı.Çünkü gazete yarın renkli çıkacaktı.Hem de piyasaya süreceklerdi.
Gittikçe üşüdüğünü, başının sızladığını, gözlerinin yandığını daha iyi seziyordu.Olsundu...Ne vardı sanki...?Çok çok nezle olacak, birazda uykusuz kalacaktı.Bir panaljin, bir sıcak çay hal ederdi bu işi.Patron:
-Gazete biraz geç çıkarsa ziyanı yok demişti.Fakat O, İstanbul gazeteleri gelmeden , gazetesini piyasaya sürecekti.Kafasına koymuştu bir kere.Yarın bir yüz-yüzellli satıldı mıydı mutlu olacaktı.
İkinci sahifeyi hazırladığı zaman şafak sökmek üzereydi.Muşambadan klişesine baktı.Altına yapıştırdığı tahta ile tam hurufat seviyesindeydi.Yalnız tahtanın biraz eğriliği vardı.Mühimsemeden çemberi aniden kaldırdı.Bütün harfler olduğu gibi dökülmüştü.Muntazam dizdiği harfler, şimdi ayakları önünde darmadağınıktı.O loşlukta bir pisliğe düşmüş kurtlar gibi görüyordu harfleri.Çok mahcup ve üzgün bir tavırla, çemberi lambaya karşı tuttu.Klişeyi çıkardı.Boynu bükük olarak daldı siyahlıklara ...Gözlerinden süzülen ,yanağından yuvarlanan iki damla yaş;muşamba oyuğunun üzerinden harflerin arasına aktı.Başını ve gözlerini çok şişmiş hissediyordu.
İlçe sokaklarında koşan gazete satıcısı çocuğun elinde sallanan renkli başlıklı,resimli gazeteyi,-Gazeteci...Gazeteci...!Diye seslenenleri , Yirmi beş Kuruş verip te gazeteye uzanan elleri görür gibiydi..
DÜŞMEMEK İSTİYORUM
Bu yürek diyorum, bu yürek...Sanki yabancı bir sinede atıyor.Erguvani bir sisin ardında arkeolojik bir anlamdan öteye gitmiyor eşya.Uzattıkça geçmişe, kısalıyor adeta kollarım.Buğulu gözlerimde biriken damla damla yaş , hazin bir yalnızlığın acı biberi gibi.Bu nasıl bir vehim?Bedenimden sükun eden bir fırtına sanki.Hasret duygusu, gurbet acısı gibi bir şey mi desem.Anlayamıyorum.Anlatamıyorum.
Derken birden bire Esra bir çiçek gibi beliriyor gözlerimin önünde.Beklediğim bu mu ?Diyorum.Kayboluyor hayali aniden.Bir defacık göz kırpan yıldız böceği misali yok oluyor.İlkbaharda ilk görülen kelebek heyecanı gibi, ama kısa, çok kısa sürüyor.Duyguların, heyecanların/korku ve vehimlerin, çoğaltabildiğince duyumların tesirli gizi bir yüce yaratıcının varlığının küçük bir delili olsa gerek, düşüncesi egemen oluyor bende bu sefer.
Yemeğin tadı yok.İçimi ayrı bir suyun.Kitapları karıştırıyorum.Sayfalar arasında eksik bir şeyler var gibi geliyor bana.Oturma odasına geçiyorum.Ailem televizyon seyrediyor.Divana kuruluyorum.Haberlerden sonra televizyonda bir film başlıyor.Çok yavan, yapmacık, tutarsız, seviyesiz geliyor bana.Tatmin etmiyor beni.:
-Baba müsaade ederseniz kapatayım. Bıktım artık bu filmlerden.Bize ait insanımıza ait hiçbir şey bulamıyorum ben.Kapatalım bu gece sen bize Anadoludaki kasabamızda de-demlerle yaşadığın o eski günlerini anlat bize.Çok gezdin,çok gün gördün bir şeyler de bize diyorum.Az önceki durgunluğu,televizyona dikilen anlamsız bakışları şekil değiştirdi birden.
Manası çok zor çözülür bir hal aldı.Hafif bir tebessüm belirdi yüzlerinde.Bir aşağı bir yukarı kayan gözleri geçmiş ve gelecek zamanları dikizler gibiydi.Derin bir soluk alır gibi oldu..
-Peki kapatın televizyonudedi.Sustu bir müddet.Bu suskunluk bitmeyecekmişçe-sine sabırsızlanıyordum.Yanaştım dizleri dibine.
-Ne anlatayım yavrum,bilemiyorum ki...dedi.
-Ne anlatırsan anlat.Çocukluğunu anlat,o zamanki evimizi anlat.O insanlar ne yapardı,nasıl yaşardı?Nasıl eğlenirlerdi ne olursun anlat babacığım.
-Bir büyük dağın sırtlarından vadiye doğru yayılan şirin mi şirin bir kasabamız vardı.Kız kardeşim hemen babamın dizleri dibine yanaşmaya başladı.Bakışlarını televizyonun kararan ekranına dikerek devam etti babam:
-Yirmi sene evvel sen kucakta bebekken annenle oraya gitmiştik.Geniş bahçeli bir evimiz vardı.Orta yerine sebze dikerdik bahçenin .Bahçenin dışında,evimizin karşısında yine bize ait kocaman bir dut ağacı.Yazın sefası mahallelilerle ağaçlarımızın altında sürülürdü.Kı-
şın cefası ocak başı gece sohbetlerinde erir giderdi.Güvecimizde bir lezzet,tenceremizde bir sır,kaşığımızda adeta bir güç vardı.Parlayan ocağın alevlerinin duvarlarda çizdiği kompozisyon belki de hafızamda en ince ayrıntısına kadar duran tek şeydir.
Her gece komşular oturmaya gelirdi.Bazen de biz giderdik.Çay ve kahve ender rastlanan bir şeydi.Genellikle mısır patlatılır ,tahine pekmez karıştırılır,sohbet bununla tatlandırılırdı.Kara pekmez karıştırmak da ayrı bir zevkti.Biri peygamber menkıbeleri anlatır,öteki masal anlatır,arada da bağ mamulleri,siz bilemezsiniz
estil,kesme ve sucuk cevizle yenirdi.
-Pestil,kesme ne babacığım?diye Füsun söze karıştı.
-Anlatacağım kızım.Bunlar üzüm suyundan yapılırdı.Pestil,üzüm suyundan yapılmış bir bulamaç kenarı dikilmiş hasse bezlere tahta malalarla sürülür,o bezlerle bağda serilir kurutmaya bırakılırdı.Kuruduktan sonra,o bezlerin arkasına ıslak tülbent sürülür yumuşaması sağlanırdı.Sonra o kuruyan bulamaç bezden,tabaka halinde gazete kağıdı şeklinde koparılır,güzelce katlanır kışa saklanır tatlı olarak yenirdi.Kesme dediğim yine bir bağ mamulü.Yani bir çeşit lokum.Sucuk şöyle olurdu:Ceviz içi,badem içi,ya da kayısı çekirdeği ipe dizilir,o ip üzüm suyundan kaynatılan,içine birazda un katılan bulamaca batırılır,çıkarılır ve bağın içindeki bir incir veya badem ağacına asılır kurutmaya bırakılırdı.Çok ama çok lezzetlidir.
-Aman bey eskiden de çok zorluklar vardı,hastalıklarda vardı.Bugün ne geniş imkanlar,bin bir türlü yiyecekler imal ediliyordiye annem söze karıştı.
-Söylediğin doğru hanım.Ama eskiden biri hastalandı mı bütün mahalle toplanırdı.Yardımlaşma,ödünç verme,keder dağıtma diye bir şey vardı.Yemeğin kokusunda komşunun hakkı vardı ve hakkı verilirdi.Fakirlik hastalık vardı fakat mutlu insanlar çoktu.Hekim en ücra köylere kadar hayvan sırtında veya yayan yürür giderdi.Öğretmen muallimdi,yani alimdi.Okullarda tam mektepti.
Anlatılanların efsanevi havası içerisinde yatağıma gittim.Bir türlü uyuyamıyorum.Ü-
üniversiteyi düşünüyorum.Esrayı düşünüyorum.Esra ile ileride kuracağım yuvanın nasıl bir yuva olacağı endişesine kapılıyorum.Kadın evinin sultanıdırdiyorum.Uzun cilalı tırnaklarıyla Esra yeniden beliriyor hayalimde.Aile mefhumu etrafında düşüncelerimi gezdiriyorum.Bir boşluğa düşer gibi oluyorum.Oysa ki ben düşünmek istiyorum.
DAĞ SOLUĞU
Gün yinelenen her günkü gün. Gökyüzünün maviliği içimin donukluğunu götüremiyor. Bir kitabın sayfalarını karıştırıyorum. Fazla sürmüyor dağılıyorum. Beynim uyuşuyor gibi. Saksılardaki çiçeklere bakıyorum naylon kadar suni geliyor bana. Dışarı fırlıyorum sonra. Dereler kurumuş, kurbağalar ölmüş, gelincik tarlalarının yerini betonarme yapıların soğuk duruşu almış. Komşum hep söyler; seneler öncesi yeşillikten, kuş cıvıltılarından geçilmezmiş buralardan...
Bu tatil günü parka gitmeyeceğim.Gözlerini avuçları içerisine almış akşamdan kalma, ya da naylona sarınarak bankta uyumuş insanlarla karşılaştığım yeter.Dilenciler, eşyalarını zorla satmaya çalışan seyyar satıcılar yine acı verecekler bana. Kimsesiz sokak çocukları da.. Gürültü ve zihin yorgunluğunun verdiği gerginlikle kütüphaneye de gidilmez her halde. Başka bir yer olmadığına göre bir dağ kalıyor. Evet evet...Dağlara çıkmak istiyorum bugün.Karşıya bakıyorum, ellerimi uzatırsam yakalayacağım gibi geliyor bana.Bir yol bulup tırmanıyorum. Yanımdan hızla geçen bir motosikletin sesine jet uçaklarının sesi karışıyor.Karşı dağda taş ocaklarında patlayan dinamitin sesiyle irkiliyorum. Gitgide daha iyi hissedilen serin ve tatlı bir esinti alnımı yaladıkça bir başkalık hissediyorum. Güneşin doğduğu yöne doğru adımlarımı sıklaştırıyorum.Hafif bir üşüme ile birlikte ciğerlerime, beynime oksijen dolduğunu anlar gibiyim. Her üşüme hissimde çocukluk yıllarındaki evimizi hatırlıyorum nedense. Evimiz kerpiçtendi. Toprak damlı idi ama sıcaktı. Ocağımız sönmezdi hiç. O zaman da sabah oluyor, akşam oluyor, gün yine yineleniyordu. Fakat çektiğimiz sıkıntılara rağmen tenceremizde bir giz, ekmeğimizde bir bereket vardı. Öğretmen olmayı düşlerdim hep. Özellikle köy öğretmenliğini.
Bugün beni bu dağ yolarına sürükleyen bir şeyin arkasından yürüdüm.Gözüme kestirdiğim tepeye doğru yaklaşıyorum.Yolda karşılaştığım bir koyun sürüsünün çobanı ve yanındaki küçük çocukla konuşuyorum. Kardeş olduklarını öğreniyorum.Üstü kirlenmiş ama içi pırıl pırıl olduğu bakışlarından , duruşundan anlaşılan çocuğa soruyorum:
-Adın ne senin?
-Hasan...
Bademlerin çiçek açması nasılsa öyle masum duruyor.
-Köyümüze gelecek olan öğretmen siz misiniz yoksa?...deyince ayaklarım yerden kesiliyor sanki.Bir şeyler oldu işte....
-Hayır ...Öğretmen değilim diyorum ama Hasan çilek biçimindeki yüzü, çekik burnu, sımsıcak bakışlarıyla öğretmen olsana der gibi bakıyor.Uzun bir zamandır duyamadığım hoş bir ılıklık yayılıyor bedenime..
-Okula gidiyor musun Hasan?
-Gidiyorum, Üçüncü sınıftayım.
Bir şeyler vermek arzusu uyandı bende.Ceplerimi karıştırdım.Cep takviminden başka bir şey bulamadım. Onlardan ayrıldıktan sonra tepeye adeta koşarcasına çıktım.
Dağlar arasında irili ufaklı köyler serpilmiş. Köpek havlamaları, keçi sürülerinin çıngırak sesleri geçmişten gelen bir musiki gibi uzaktan uzağa yankılanıyor. Dağların seherle buluştuğu saatlerde burada horoz seslerini dinlemek kim bilir ne kadar hoştur? En yakın köye dikkatimi topluyorum.Batı kenarında okul binası...Okulun bahçesinde elele tutuşmuş şarkı söyleyen çocukları hayal ediyorum.Saatler geçiyor...Daktilo tuşlarında ağrıyan parmaklarım, karatahtaya harf yazmaya özlemli gibi yanmaya başlıyor.
Dağ soluğuyla ayağa kalkıyorum.Ellerimi köylere doğru uzatıp yeni yürümeye başlayan çocukların ellerinden tutarak gidebileceğim yere kadar götürme isteğini şiddetle duyuyorum.Varsın saçlarım ak olsun, alnım çizgilerle bölünsün...
HİLAL İLE ZÜHAL
Eskiden dört yanı sarı güllerle çevrilmiş,dağların kucağından eteklere yayılmış bir şirin kasaba varmış.Çay bardaklarında gül suyu içilen, evlerinde gül şerbeti dolup taşan bu kasabanın en görkemli manzarası Zülküfül Tepesiymiş.Bu tepenin bir yerinde,pembe sabahları selamlayan, eflatun akşamları sırtlayan Hilal ile Zühal isminde iki kardeş yaşarmış.Dağdan ovaya , etekten yaylaya yayılan ve ipek döşeli sedirlerinde Kur!an okunan evlere, bahçelerden gül taşıyan Hilal ile Zühalmiş.Bahar yağmurları başladı mı, çobanların kavalında türküler yükseldi mi , arılar, kelebekler döndü mü, meşeler göğerdi, dutlar yeşerdi,
Toprak doğurdu mu; gül açılır, gül kapanır boyuna gönüllerde, bu diyarda..Gül dendi mi Hilal vardır, Zühal vardır.Katmer gül, Kırk yapraklı kırmızı gül, pembe gül, al gül...Şişelerde solmayan, ellerde buruşmayan,kokusunu yitirmeyen güller..
Hilal ile Zühalin yetiştirdiği güllerden yapılan reçelden yiyen, suyundan yıkanan, kokusunu kokan hastalanmazmış.Gözlere ilaç bu gül suyunda.Koyunun süt verimi,hastaların ruhunu aydınlatan ışık; bu gül suyunda.Ve gül yetiştirir, gül dağıtırdı Hilal ile Zühal...
Bu diyarda gül suyunda yıkanmamış saçlara değmiyor tarak, tutulmuyor gül suyu damlatılmamış bardak.Günler gül rengi gibi, Hilal ile Zühal gül kadar güzel, gül kadar ince ve zarif.Nefesleri gül kokusunun kendisi.Sesleri gül hışırtısı,bakışları gonca gonca, gülle muştularlar insanlara bahar Aydınlıklarını.
Her gece tepede Hilal ile Zühalin gül alevli lambaları yanardı.Gül ışığı gibi, dağın sembolü gibi...
Üzerine gül kokusu yayılan bu kasabayı, düşman bir türlü istila edemiyor.Yaralananlara Hilal ile Zühalin gül şerbeti şifa oluyor.Gül suyuyla yıkanan
Delikanlılar yüzlerce düşmanı önüne takarak tarumar ediyor.Gül suyuyla afsunlanan evlere toplar kar etmiyor.Yılan bile kimseyi sokmuyor, ak çekirgeden farksız.Aylar seneler böyle geçiyor.Hilal ile Zühal hep aynı gençlikte, hep aynı tazelikte.Yediveren güllerinin içinde bambaşka iki gül....
Bu güzel kasabanın ünü, Diyarbekirden İstanbula,Kerkükten Bağdata,Üsküpten Tahrana kadar yayılmış, özlemi büyümüş büyümüş , büyümüş de bütün gönülleri kaplamış.
Yürümüştü şehir üstüne bir zamanlar Asur kralı,Yürümüştü üstüne üstüne Roma ve Bizans.Musul Atabeyleri ve Şah İsmail de yürüdü yürüdü üstüne.Aman vermedi Cihangir Bey. Kasabanın soylu beyi.Hilal ile Zühalin Salavat-ı Şerifelerle derledikleri güller hep diri tuttu kasabayı.
Günlerden bir gün ... Güneşin başka diyarlara gittiği, bulutların akına başladığı bir gün..Hüznün çöktüğü, sanki dağların göçtüğü bir gün.Ihlamur ağacının bayıldığı, meşenin darıldığı, kuşların küstüğü, bülbüllerin sustuğu, güllerin boyun büktüğü, çakıl taşlarının ağladığı bir gün; inmedi kasabaya Hilal ile Zühal.Gül kokusu doldurmadı kasabayı.Akşam bir hüzünle geldi,Gül alevli ışığı yanmadı o gece Hilal ile Zühalin.Bitmek bilmeyen o gecenin kasveti karşısındaki d ağa çöktü.Zülküfül Tepesinin tam karşısında duran sıra sıra dağlara.
Bekledi dağlar.fakat gül alevli, gül şavklı tepe yanmıyordu artık.Günler geçti, haftalar geçti, bu bekleyiş acı oldu.Dayanamadı yandı tutuştu dağlar.Yeri göğü sardı alevler günlerce...Göklerdeki yıldızlar ağlamaya durdu.Derken koyu bir yağmur boşandı gökten.
Bu yağmurla sönen yanardağdan geriye kara kara taşlar, kayalar kaldı.Şimdilerde bu dağa Karacadağ derler.
Kasaba beyinin biri birinden yiğit, biri birinden yakışıklı,civanmert iki oğlu;
-Olsa olsa Hilal ile Zühâl
ya Rumeli tarafına, ya Acem tarafına kaçırıldı. Diyerekten, biri bir al ata bindi güneşin doğduğu tarafa, diğeri beyaz bir ata bindi, yanlarına da bin atlı alarak güneşin battığı tarafa
yürüdüler.-Gençliğimize eyvahlar olsun dediler.-Bulamazsam Hilali eyvahlar olsun, nasıl bağışlar atalarım diye haykırdı.Ejder kanatlandı adeta batıya doğru.-Eğer düşman elinden kurtaramazsam Hilal ile Zühal2i haram olsun anamın ak südü.Erkeğim ben diye nasıl bıyık sallarım. Diyerek bir fırtına gibi esti bin atlıyla güneşin doğduğu tarafa Ömer...
Bulutlarla yarıştı , yıldızlarla eşti adeta Ejder.Haykırıyordu bin askere.Rüzgarların yarışamadığı, şimşeklerin yoldaşı Ömer tayfun misali esiyordu.Birçok şehit haberi geldiyse de , Ömer ile Ejderin Zaferden zafere koştukları bütün dünyaya yayılmıştı.Hilal ile Zühalin şahsında yapılan bu cihadda yeryüzünde onlara rastlanmadı.Fakat, bahçelerde gül tomurcuklarının açtığı, bülbüllerin en güzel öttüğü, güneşin bir başka doğduğu bir günün akşamı cümle insanların bakışları kutlu tepeye döndü.
Yeni doğmuş ay, görülmemiş şekliyle, en tatlı biçimiyle kucaklamak üzere Zühal
Yıldızını.Şehit kanlarında şavkıyan bir bayrak gibi.Anlaşıldı ki, Hilal ile Zühal yüceliğe ermiştir.Erdeme, mutluluğa ana simge olmuştur.
ÖĞRETMENİN HİKAYESİ
Dün gibi mi desem,hayal gibi mi desem.Öğretmenlik mesleğinde on yedinci yılımı da tamamladım.Her şey yeni gibi gözlerimin önünde parlak,canlı olarak duruyor.Sonbaharın son günleriydi.Esen rüzgarda,düşen sarı yapraklarda bir hüzün havası olur derler ama ben aksine heyecanlı,umutlu ve mutluydum.Yıl 1970,ay Kasım,gün Otuz;Hatay ili,Yayladağı ilçesi Sebenoba köyü...Ve Güneydoğunun şerha şerha yarılmış toprağının bağrında Diyarbakır güneşi-nin altın başak rengini almış ben,aydınlık ülkemin ay yıldızlı seherinde bir hazan günü,o en-gebeli arazide nar yanaklı çocuklarla bir gönül baharı yaşayacaktım.
Dört sütun üzerinde tek oda bir eve eşyalarımı yerleştirdim.Köyde iki öğretmen arkadaşım daha vardı.Günümün çok zamanı onlarla geçerdi.Okulda öğrencilerle koşar,gülenlerle güler,ağlayanların çenesini baş parmağımla tutar,kaldırır;gözbebeklerinden niye ağladıklarını anlamaya çalışırdım.Şiir yazan öğrenci oldu mu mutlaka getirir bana gös-terirdi.Okurdum,bazende yazdıklarına mısra katardım.Portakal rengine nar renginin karıştığı tenlerde parlak günlerin pırıltısını görür,yasemin gibi nilüfer gibi onları koklardım.Ve bir güzel koku gibi geldi geçti dört yıl...
İkinci görev yerim;Elazığ ili,Palu ilçesi,Bağgülü köyü...Uzun ve çetin süren kışlardan sonra en güzel baharı olan bir dağ köyüMircanYaylasının en hoş kokularıyla yazları insanı sermest eden bir dikenli gül gibi.Köye gittiğimde okul ve lojmanı inşaat halinde idi.Bir tek odaya yerleştirdi beni muhtar.Yerleştiğim evin karşısında harman yeri olan bir düzlük ,iki de söğüt ağacı vardı.Okul açılınca,okul inşaatı devam ettiğinden sallanan eski sıraları ve yazı tahtasını söğüt ağacının altına sıraladım.Resmi binaya taşınana kadar orda ders yaptım.Okul binası on beş hanelik Bülbül mezrası ile Bağgülü köyünün hemen hemen orta yerinde yapılıyordu.Oraya giden yanılmıyorsam sekizinci veya dokuzuncu öğretmendim ama resmi binada ilk kez uygulamaya geçilecekti.Bayrak,öğrenci kütük defteri ve mühür dışında teslim aldığım sallanan birkaç eski sıra idi.Lojmana taşındığımda kış iyice yaklaşmıştı.Okulu süratle düzenlemeye başladım.Köylü için ortaya çıkan bu muhteşem bina,lüks masa ve sıralar devlete karşı bir sempati uyandırıyordu.
Kütüğü incelediğimde kız öğrenci kaydı yoktu.Birinci yılda bunu sağlayamadım.Kaymakam ve İlköğretim müdürünün girişimleri de netice vermemişti.Muhtarla münakaşalarımız oldu.İşin kanuni yönünü dinlemiyorlardı.Burada ancak dağ kanunları geçerdiyen de oldu.Ama anlatmaktan bıkmadım,usanmadım.Kuran ayetlerini,Hadis-i Şerifleri okuyarak bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığınıilimin kadına da erkeğe de farz olduğunu anlattım.Okuma-yazmanın,bilginin önemini anlattım.Köyde cami ve imam da olmadığından dini eğitimden de yoksun kalmışlardı.Nihayet ikinci yılda altı kız öğrencinin kaydını yaparak okula devam etmelerini sağlamanın sevinci ban nasip olmuştu.
Okul tek derslikliydi.Hazırladığım en görkemli köşe;Atatürk fotoğrafı,Türk Bayrağı ve Türkiye Haritasının bulunduğu ön cepheydi.Nizamettinden,Hayatiye,Fehmiden Resule kadar ışıl ışıl gözler...Ama haşin,sert tavırlar,disiplinsiz davranışlar,kimi zaman ürkeklik ve u-utangaçlık...Yerin mahrumiyeti,bina ve sıraların olmayışı eğitim öğretimin sağlıklı yürümesini engellediği içindir ki yirmi beş öğrenciden okuma-yazma bilen çok azdı.Beni zor çalışmalar bekliyordu.Fakat mükemmel bir bina ve ders aracı bana,öğrencilerime velilere de şevk ve heyecan telkin ediyordu.
Bir başka şeydi kış Bağgülünde.Geceler bitmek bilmezdi.Her gece bir evde toplanılır;eğlenceler,oyunlar tertiplenirmiş.Fakat yıllardır aynı oyunlar artık bir yerde köylüyü de bıktırmış.Benim isteğim ve iki üç köylü vatandaşın teşvikiyle on iki yetişkinle okuma-yazma kursu açtım.Karlı gecelerde yaz lambasının ışığı altında kara tahta başında ders yaptık.Biri lambayı tahtaya doğru tutar ben sıra ile ikişer öğrenci ile çalışırdım.
O kış çetin geçti ve uzun sürdü.Hayvanların yemi bitti.Evlerde un;gaz,yağ,çay şeker bitti,tüpler tükendi.Açlıktan ölen keçilerin bacağından tutularak atılıyordu.Açlıktan gözleri dönen kurtlar geceleri köy etrafında,okul ve lojman çevresinde fıldır fıldır dönüyorlardı.Benim de ihtiyaçlarım bitmişti.Çareler arıyordum.Çaresi zor diyordum.Greyder veya dozerle iki metrelik kar altında kalmış bir yolun açılması hayal bile edilemezdi.Duymuştum,kar maki-neleri varmış.Araştırdım,Elazığa ilk defa yeni üç adet kar makinesi gelmiş.Bu kadar ilçe,yüz-lerce köy bu makinelerden medet beklemektedir.Acaba bu makineleri verirler miydi?Yolları-mızı açmaya gücü yeter miydi?Komşu köy öğretmenleriyle irtibata geçtim.Onlarında çare ara-makla meşgul olduklarını gördüm.
-Muhtarla beraber valiliğe çıkalım,dedim.
-Olur dedi,öğretmen arkadaşlar.
Beş köyün muhtarını ve en az bir İhtiyar Heyeti üyesini de biz üç müdür yetkilisi öğretmenle Elazığ yolunu tuttuk.Sabahın çok erken saatlerinde kar donmuş olduğundan batma olmaz.Onun için erkenden yola çıkarak kütür kütür yürümeye başladık.
Kar makinelerinin çok güç alınabileceğini anladık.Bir dilekçe hazırlayarak yem ve yiyeceklerin tükendiğini,hayvanatın öldüğünü,bulaşıcı hastalığın baş gösterdiğini yazarak acil yardım talebinde bulunduk.Ertesi gün sabah saat 07.30da yola çıkan kar makinesi akşam 19.30da ancak benim köye varabilmişti ki ancak üç köyün yolu açılabilmişti.Kardan tipiden yolun tekrar kısa bir sürede kapanacağını tahmin eden köylülerden katırı,beygiri,atı alan Kovancılar ve Palu yolunu tuttular.İhtiyaçlar alındığı kadar alındı,kalanı kaldı.İki üç gün sonra tipi borandan yol yine aynı şekilde karla dümdüz oldu.Köylülerde feryat figan başladı.Aman hocam,yaman hocam...On beş gün sonra tekrar bir muhtarla,aynı öğretmen arkadaşlarla vilayete giderek,dilekçe ile yalvarıp yakarmayla tekrar kar makinesini Bağgülü,
Bülbül,Yenidam ve Değirmentaş köyleri yoluna sokmayı başardık.Devlete,millete ve bize dua edenin haddi hesabı yoktu.
Şubat tatilinde baba evine gitmiştim.Tatil dönüşünde karın daha fena yağmış olduğunu öğrenmiş bulundum.Yollar tamamiyle kapalıydı.Fakat ben mutlaka görevime dönmeliydim.
Palu Kaymakamlığına çıktım.Kaymakam Beyden jip istedim.
-Oraya jip nasıl çıkar hocam,dedi.
-Altıncı kilometrede Emirhan köyü var.Oraya kadar çıkabilirim efendim.Ötesinide yürüyerek gideriz.
-Olmaz öğretmen bey mümkün değil.Zaten elimizde jipte yok.Biri tamirde,diğeri Karakoçan ilçesine gitti.Sen geri dön.Hava iyi olunca geri dönersin.Amirin benim,birkaç gün daha izin veriyorum.
-Hayır efendim.Bir an evvel okulumu açmak ve öğrencilerime kavuşmak istiyorum,
dedikten sonra Kovancılara geldim.Orada bir iki köylü vatandaşı görüp,köye gidip gitmeyeceklerini sordum.
-Hocam sen delirdin mi, bu havada gidilmez.Kar çok var.Şimdi hava açık ama güvenilmez.Tipi borana tutulursak boğuluruz,donar ölürüz,dediler.
Fakat ben kim ne derse desin bir elimde tüfek,bir elimde file yanımda hamile eşim gidecektim.Kar,tipi boran dinmezse de ben gidecektim.Kararımın kesin olduğunu gören iki köylü vatandaş :
-Hocam seni böyle yalnız bırakmayız.Mecburi geleceğiz.Yoksa kurda yem olursunuz,ya da bir yerde donar kalırsınız dediler.
Yola koyulduğumuzda hava parçalı bulutluydu.Tahminen kırk beş dakika yürüdükten sonra kar yağışı başladı.Rüzgar esiyordu.Biz yürüdükçe inadına sanki hava sertleşiyordu.Ni-hayet görüş mesafesi azaldıkça azaldı.
-Hocam geri dönelim mi?Dediler.
-Bunca yol alındıktan sonra geri mi dönülür?Emirhan veya Bilar köyüne kendimizi atalım,orda istirahat edelim.Hava düzelirse devam ederiz.
-Emirhan köyüne gidemeyiz.Tipiden yolu çıkamayız,tehlikeye gireriz.Dere boyuna inersek,dere kuytudur ve yolumuzu da şaşırmadan dereyi takip ederek Bilara varırız.dedi birisi.
-Peki diyerek dere boyuna indik ve ilerledik.Kış bütün şiddetiyle üzerimizdeydi.Çok iyi giyinmemize rağmen gitgide soğuktan adeta donmak üzereydik.Ellerimde eldiven olduğu halde parmaklarımın rahat çalışmadığını,hatta çok zor kımıldadığını gördüm.Hanımım mosmor kesilmişti.Gayret ha gayret diyerek kolunu çekiyordum.Bir kurt çıkarsa acaba tüfeği doldurup ateş edebilirmiyim diye düşündüm.Denemek istedim,maalesef ellerim,parmaklarım adeta donmuştu.Saatime baktım çalışmıyordu.Eşimin saatini sordum o da çalışmıyordu.Köylülere sordum,saatlerinin durduğunu söylediler.Demek ki saatler donmuştu.Eşim çok zor yürüyordu.Direnmek lazımdı.Yola girmiştim bir kere,okulum öğrencilerim beni bekliyorlardı.Hayatın anlamı;soğukta,tipide,karda rüzgarda düğümlenmiş,gayret,sabır,metanet geçerli tek şey olmuştu.
Uzaktan köpek sesleri geliyordu.Kulak kabarttım.Yayan on,on beş dakikalık yoldan ancak geliyordu bu sesler.Demek köy yakındı.
-Hele şükür dedi birisi.
Sisin pusun ardında köy arkeolojik bir harabe gibi görünmeye başladı.Bir hayal dünyasına girer gibi oldum.Artık geçmişi düşünemiyordum.
-Celal Ağanın konağına gidelim dedi yolcu arkadaşlardan biri.Celal ağa , ağa değildir.Gönlü gibi geniş bir konağı, üç tane oğlu ve gelini var.Tanısın tanımasın,bilsin bilmesin gelen her yolcu, her misafir onun konağına gider.Cömert, mert bir adamdır.Konağa çıktığımızda hemen bizi karşıladılar.İçeriye girmek isterken boy ve ayakkabılarımızın çıkmadığını, çoraplarla beraber donduğunu gördük.
-Olsun,öylesine girin içeri,birazdan buzları erir,çıkar dediler.Kendimize geldikten sonra sobalı odaya aldılar.Arkasından da çörekli,börekli,yufka ekmekli,kavurmalı sofrayı önümüze koydular.Evi gibi gönlü de geniş bu adamın,fevkalade bir zenginliği yokmuş ama gönlü zengin mi zengin ve de gözü tokmuş.
Konağın bir tarafına o gece hanımlar,diğer tarafına beyler dolmuştu.Gelenekmiş,bir misafir geldi mi hoş geldine gelirler,o gece oyunlar,eğlenceler tertiplenir,menkıbeler anlatı-lırmış.yerine göre de misafirlerden yeni şeyler öğrenmek isterlermiş.
Sabah erkenden Celal Ağaya çocuklarına ve Bilara nezaketlerinden,misafirperverliklerinden dolayı binbir teşekkürle ayrıldık.
***
Birdenbire telefonun zili çaldı.Anılarımdan,tipili,dağdağalı günlerimden beni uyandırdı.Bağgülü köyü şimdi çok uzaklardaydı.Yolları yeniden düzenleniyor,içme suyu halledilmek üzereydi.Taştan ve çamurdan bir cami de yapmışlardı.İmam da atanmıştı.Beraber kısa bir süre çalıştık.Yaptığımız en önemli ilk mücadele başlık davasıydı.
Ahizeyi kaldırdım:
-Efendim Merkez Uzundere İlkokulu...
Telefon santral ve hatlarının değişmesi münasebetiyle hat ekiplerince yeni telefon numaramız bildirilerek deneme yapıldığı söylendi.
-Hayırlı olsun,dedim kapattım.
Yine o dağların ve fırtınaların içine girdim.telefon,elektrik televizyon hayal bile edilemeyen nimetlerdi.Teyp ve radyo en lüks aracımızdı.Fakat kitap okumaya geniş zamanımız vardı.
Bağgülünden sonra eşim ve çocuklarımla İzmir Bornova ilçesi Eğridere Köyünde,duralitle bölünmüş,haşere ve farelerin cirit attığı bir tek odada geçireceğim iki yıllık daha çilem varmış.Orada da içilecek suyum,yapacak hizmetim varmış.
Elimdeki evrakların kaydını bitirdim.Okulların açılmasına az kaldı.Sabırsızlıkla bekliyorum.Okul müdürlüğü görevim münasebetiyle bu yaz senelik izin kullanmadım.Çünkü okulu çok seviyorum.Daktilo başına geçerek öğrenci listelerini çıkarıyorum:Aslı Gül Kaya,
Muharrem Demir,Yasemin Dal,Ahmet Okan...
On yedi senem doldu.Bunun yedi senesi İzmir Merkez Küçükkaya köyünde geçti.Mu- kaddes yedi sene.Öğretmen,muhtar,imam üçlüsünün diyalog ve elbirliği ile hizmetlerin mey- ve verdiği yedi yıl.Köy yolu dokuz kilometre kısaltıldı.Mükemmel bir cami ve minaresi yapıl-dı.Okulun bahçesi müthiş bir güzellik kazandı.Rahmetli Ömer Ali amcayla aşısını yaptığımız dut ve kayısıların,çekirdekten diktiğim şeftalinin meyvesini yiyerek öyle ayrıldım.Doktor,mühendis,avukat talebem çıkmadı ama bayrağın al rengi gönüllere,Hilal ve yıldızı gözlere sevgi çiçeği gibi nakşoldu.On yedi senenin sonuna kadar;
Bademin ak çiçeği
Sümbüldeki kokusun
Yeryüzünün saf meleği
Sevimli şirin çocuk...Dedim.
Yıllarca ücra dağ köylerinde bayrağı dalgalandıran tek mektepli bendim.Eylülde okullar açılacak.Öğrenciler dolduracak bahçemizi...Dersliklerde Türkiyeyi soluyacaklar.Bilgiyle donanacak kafaları.Ve ben bir çok seneler daha sevgili öğrencilerim,yavrularım diyeceğim.saçlarımda ak,alnımda kırışıklıklar ihtiyar bir bedenle elveda derken okul hayatına belki de ağlamaların en büyüğü tutacak beni...
ÜMİT VADİSİNDE SEVGİ PIRILTISI
Oturuyordu.
Eflatun akşamlara lacivert tüller çekilirken gecede buldu kendini.Her karanlık gecenin ar-
dondan pembe sabahları beklemenin,ışık demetleri arasında alacağı sevgi mesajını tabiata serpmenin heyecanını ilk sabahtan beri yüreğinde duyuyordu.
dağ yayla,gök deniz,tohum tarla,kuşlar ve çiçeklerdedi.
insan ve hayvandiye bir nida duyar gibi oldu.
Güneşin,ayın doğup batmasını,mevsimlerin birbirini takip etmesini,her yeni mayalanma ve tomurcuklanmanın emarelerini ilk insandan kendine kadar görmüş gibi bir duyguya kapıldı.
Leylaklar,mor menekşeler,bağlar bahçeler türlü türlü renk ve kokularla dünyasını aydınlatan bir şeydi...
Makine sesi,hava kirliliği,çevre kirliliği de ruhunu bunaltan sessiz gürültü gibiydi.Koparılan çiçeğin,kesilen ağacın,öldürülen hayvanın acısını iliklerinde duydu hep.
Nasıl olurdu bitkilerin,hayvanların dilinden anlamıyordu hemcinsleri?...Mümkün müydü? Tabiat,öke,sağır ve dilsiz olsundu...Bütün insanları kör,sağır ve dilsiz düşünmek kadar abes bir şeydi bu...Tatlı bir esinti yüzünü yaladı.Ağaçların dallarını hışırdatan,çiçeklerin kokusunu getiren rüzgar Yunusçun şu mısralarını hatırlattı ona:
Zerrin çiçek zikreder
Mor menekşe şükreder
Cümle bağlar bahçeler
Teşbih okur çiçekler...
-Gecenin koynunda dinlenen gonca gül,bahçede saklanan çiçek ve sen ey gönlüm doğacak güne hazır oldiye söylendi.
Gözlediğin ay,özlediğim gün doğarsa,kırık gönüllerde zambak açarsa,kirpiklerden süzülen damlalar şebnem olursa;ızdırabım çiçektir diyorum.Mutluluğun tadını duyup,duyurmak istiyorum...Derken,sesi dalga dalga geceye daireler çiziyordu...
Fakat,
Unutamıyordu...
Acılarını gecenin karanlıklarına göme göme bitirememişti.Devrilen çamların,yanan orman-
lasın,vurulan ceylanların,kirletilen duvarların,horlanan insanların,sevgiden yoksun bırakılan a-cırını unutamıyordu.
Çiçekleri koparmayınızlevhasını okuya okuya çiçek koparanlara,denizi kirletenlere acıyordu.Onlar nasıl bir yürek taşıyorlar,kalpleri mühürlümüdür ki,dedi...
Denizi kirleten,ağaçları kesen,çocuklara gülümsemeyen,tebessüm etmeyen insanları;Allaha isyan bayrağı açan asiler olarak zamanının yargılanmasını istedi.
Sevgi,hoşgörü,müsamaha iklimidedi,Yunus iklimidir...Fakat,adalet ülküsünü bunu tamamlayan bir öğe olarak düşündü.Hep güler yüzle yaklaştığı,gözlerinden akan sevgi pırıltılarını devşire devşire gönüllerine girmeye çalıştığı çocuklar doldurdu ufkunu.Onları tabi-hiç yerlere,müzelere,ormanlara,dağlara gezilere götürdüğü her zaman;
-İşte kainat en büyük laboratuar,çocuklar...diye haykırdığını hatırladı.
Kendini hesaba çekercesine yüksek gerilim yayıyla düşüncelerini enginlere okları.Gökten yıldızlar boşanıyor,hasret meralarına taylar koşuyor,erguvani karanlığı üveyeler deliyordu.Güvercinler öbek öbek rüyalarını süslemişti hep...
Adeta kaybolmuş hatıraların ötesinde dağ tepe,türbe,gül ve bahçe,mevlid kandil,ocak ve ateş,masal ve efsane tatlı bir burukluk gibi çöktü bedenine...
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında okudukları kitapları;Aşık Garip,Kerem ile Aslı,Yusuf ile Züleyha,Battal Gazi Destanı,Köroğlu Destanı,Dedem Korkut masalları birer birer uçuştu göz-lebi önünde.Dinlediği efsaneler,menkıbeler,derinden derine yankılandı durdu kulaklarında.
-Televizyonla hayatımıza giren Yalan Rüzgarı-yaban rüzgarı gibi alıp götürdü bunlarıdiye doyasıya haykırmak istedi.
Pascalı Pastır ve Edisonu aydınlık semada Birini ve Ulun Beyle bir görüyordu ama Dallas yayına girdiği gün çiftliklerini yağmalanmıştı.
Babasının kızgınlığını,annesinin üzüntüsünü unutamıyordu.
Unutamıyordu ocak başında geçen geceleri,karanlığı delen kar tanelerini...
Unutamıyordu...
Annesi ciğer yahnisi yapmıştı;
-Oğlum çık sokağa yemeğin kokusu hangi eve kadar ulaşıyor gel bana söyle demişti Sonra birer tadımlık komşulara yollamıştı.
Kuşlar,çiçekler gündüzlerini,gökyüzünü dolduran yıldızlar gecelerini beslemişti hep.Kırlarda koşarken,derelerde çaylarda çimerken bir gün deniz başında denizsiz kalacağını hiç düşünmemişti.
Ayağa kalktı.
Bir ses,bir ışık bekliyordu.Ümit vadisinde özlem sularında sevgi pırıltılarını almanın hazzını sabaha sakladı.Sabah erkenden okuluna,öğrencilerine kavuşmanın ,onlara;sevgi sevgi yüklemenin sorumluluğunu hissederek -Uyumayalımdedi.
Bu sabah bir başka uyandı.Erkenden bütün kapı ve pencereleri ardına kadar açarak ufukların pembe seherine daldı.Gitgide ortalık iyice aydınlanıyordu.Dünyası aydınlanıyordu.Çocuklar ve gençler doldurdu hayallerini.
Gül ağacının güllerindeki çiğ damlalarına vuran güneşin ilk aksi,gözlerini dolduran bir umut gibi gönlüne aktı.
Toprak sedir üzerindeki şilteye diz çöktü.Pencereden evlerinin karşısındaki dut ağacına baktı.Kendi dut ağaçlarına...Büyük dut ağacı daha da büyüdü gözlerinde.Bu ağacın bahçenin dışında kalan kupkuru dallarına bir kuş kondu.-öt benim kuşumdiye mırıldandı.Havada kavisler çizen bir kuş daha kondu dutun dallarına.Şu sevimli kuşu tanıyordu.-Müjdeci kuş...Belki de babasından bir haber vardı.
-Yarın Arif amcanın dükkanına uğramalıyımdedi.Ağlamaklı oldu.Annesinin tatlı sesi gözyaşlarının akmasını engelledi.
-Oğlum hamurum ekşimiş.Ben ekmeği pişirene kadar sen çık dama bir lok gezdir, saçakları tokaçla.
-Oldu anne.Şimdi damdayım.Dersimi bitirdim zaten.
-Haydi kara gözlüm, ciğerim benim...
Annesinin sağlığının iyi olmadığını düşündü.Çoraplarını pantolonun paçaları üstüne çekti Başını havlu ile bağladı.Tam kapıdan çıkarken komşuları Fatma teyze ile yüz yüze geldiler.
-Paça çorbası getirdimdedi.
Damı loğlamak ona zevk veriyordu,ama şu tokaçlama olmasaydı..Silindir taşı darloka geçirdi.İplerini yakaladı.Onu bir aşağı, bir yukarı çekerken etrafını da seyrediyordu.Oradan okuluna baktı.Bina tam okula başladığı sene bitmişti.Daha yukarı şehir kesimine kaydırdı gözlerini.Yukarı mahallede toprak damlı, kerpiç evler yoktu.Sebebini düşünecek oldu, yorgunluktan dikkati dağıldı.Babasına kızdı bir parça.-Niye gitti.Bur dada iş vardı dedi kendi kendine.-Hem sonra hiç mektup yazmıyor.Oysa ben çok güzel okur, çok ta iyi mektup yazarım.Belki de toplu para getirirdi babası.Bir de mavi bir katlık.-Babam bir para getirsin , alacağım kitapları biliyorum ben dedi.
Bir ay öncesini düşündü, canı sıkıldı.Annesi yataktan kalkamıyordu.Başka kardeşi olmadığı için, okulun eve yakınlığından faydalanarak teneffüslerde nefes nefese evdeydi.Bu şartlar altında dahi derslerini hiç ihmal etmedi.Tıpkı mücadele gücünü hiç yitirmeyen annesi gibi.
Annesi aşağıda Fatma kadına dert yanıyordu:
-Boynu kırılasıca.Ölseydi bilirdim dul olduğumu.Zekat veren olurdu, hayır yapan olurdu.
-Üzme canını, inşallah iyi olur.
-Ne iyisi Fatma .Ben diri ölüyüm,mahvoldum.Geçenlerde Şefikanın oğlu gelmiş Adanadan.Görmüş Onu. İki gün çalışıyor, iki gün yi yiyor, diyor.Oğlumun hatırı olmasa...Onun canı başka. Çalışana iş mi yok burada?..Geçen yaz körpemle o tarla senin, bu tarla benim buğday başaklarını topladım.Güneş beynimi kaynata kaynata harman diplerini temizledim.Sağlığım iyi değil, yoksa kimseye minnetim yok.Aha daha içerde sekiz ölçek buğday var...
Sacın üzerinden aldığı bazlama ekmekleri yerde serili bohçanın üzerine atıyor,iyi pişmemiş olanlarını ocağa dayayarak ateşe tutuyor, kızarmalarını sağlıyordu.
Başını tekrar kaldırdı:
-Mesele başka Fatma.Gittiğinden beri iki mektup yazdı.Beni küçelerde bırakacak belkim.Git bir iş bul.Bekçilik olur, amelelik olur.Sabah git işine, akşam gel evine.Al abdestini, kıl namazını.Yoo...O kahve senin, bu kahve benim...Sinema minema..Bağı sattı. Evdeki bakır kapları yedi.Elinden gelse evi de satardı hınzır.
Sıkma kendini. Aha zorun bu aylar.Olmazsa amcasına haber Sal,bulsun getirsin.
Gözleri dumanlanır gibi oldu.
-Hehey herif!İnsan bu kara gözlü oğlanı nasıl bırakır?..
Sıktı dişlerini, salladı başını.Ellerini havaya kaldırarak haykırdı:
-Kafılkada çarpsın sana herif.
Annesi çoktan uyumuştu Zülküfün.Kendisinin yapıp duvara astığı resme baktı.İki sıra selvinin nihayetinde göğe dağılan müjdeci kuşlar.Sonra gözlerini gaz lambasına dikti.Yarım saat öncesine kadar kitap satırları arasında dolaşan gözleri şimdi adeta lambanın alevlerine karışmıştı.Lambanın arkasındaki teneke aynada bir ışık parlıyordu.Başka küçük ışıklar da vardı.Başını kımıldadıkça ışıklar oynaşıyordu.Gözlediği parlak ışığa bir yol uzanıyordu.O yolda yürüdüğünü zan etti Zülküf.Gelecek güzel günlerine koşmak istedi.Annesinin defalarca anlattığı menkıbeleri hatırladı.Büyük bir adam olmak,çok şeyler bilmek ve öğrenmek istiyordu.Nedense Veysel Karaniyi çok severdi. Annesi hep ona Üveysi örnek gösterirdi.Neden öğretmenleri de böyle şeyler anlatmazdı.
-Ahh!.Bir babam gelse neler yapacağımı biliyorum ben.Annemin yüzünü ak çıkaracağım dedi.
***
-Oğlum Cuma gecesiydi.Gördüğüm rüyada şu bizim Makam Dağına ,Zülküfül Nebinin türbesini ziyarete gidiyordum.Yolda nur yüzlü bir ihtiyar peydahlandı.Bak kızım, dedi bana.:-Allah sana bir oğlan çocuğu verecek.Başka da çocuğun olmayacak.Sen Ona Zülküf adını vereceksin.İşte ogünlerde sana hamile kalmıştım.Ve sözümde durdum.Ezanı Muhammedle Zülküf adını verdim sana .İnşallah sen hayırlı evlatsın.
Gözleri buğulandı.
Bakışları uyumakta olan annesine doğru uzandı.Kucağına atılıp ağlamak ihtiyacını duydu.
***
Sabah okula giderken annesinin ellerini bir daha istekle öptü.-Bana dua et dedi.
Kadın sevgi dolu bakışlarını oğlunun üzerinde gezdirdi.
-Allah yardımcın olsun.Elin atasın altun tutasın.Bir dalsın, bin dal olasın...dua bitmeden gitmişti bile.Onun arkasından bakakalan gözleri hem acılıydı, hem de bir umudun ışığını taşıyordu.
Zülküf okul dönüşü Arif amcanın dükkanına uğradı.Babasından mektup gelmişti.
Mektubu nasıl okudu, eve nasıl vardı?Farkında bile değildi.
-Anne babamdan mektup vardedi tok bir sesle.
Annesinin suratında dalgalanmalar oldu.Boğuluyordu sanki.Bir müddet sustu.
Sonra:
-Canı çıkasıca dedi.Ama yine de yazılanları biran önce öğrenmek istiyordu.
-Okudun mu?
-Okudum. Bize İkiyüzelli lira para bana da katlık postaya vermiş.Şimdiye kadar iki yakam bir araya gelmedi,diyor.Yeni bir işe girdiğini yazıyor.Adreste vermiş.
Çok şeyler sıralamak istedi anne ama vazgeçti.Çocuğun sevinci boğulur gibi oldu.Düşüncelere daldı Zülküf.
Defterinden bir sahife kopardı, kalemi eline aldı:
-Ne yazacağımı biliyorum ben dedi, annesinin yüzüne bakarak.Titreyen elleriyle kalemi sıkıca tuttu....Babacığım yeter artık.!Dön bize.Her gün ağlıyorum.Annem hasta.Oğlun ZülküfBir sıcaklık dağıldı vücuduna.Kağıdı katladı:
-Zarfa koyup göndereceğim anne...Bir diyeceğin var mı?
Annesi gözlerini dut ağacına çevirdi.Kupkuru dut ağacına .Baharda ağacın yeşereceğini düşündü.Gözlerinde bir umudun ışığı yanıp söner gibiydi...
MATBAADA
Tatlı hayaller , işleyen parmaklarının uçlarında dolaşıyordu.Yarın zevkle okunacak gazeteyi hazırlamanın heyecanı içerisinde titriyordu adeta.Bir dergi boyundaki mahalli gazetenin ;muhabir, muharrir ve teknik elemanıydı.Dünya ve yurt haberlerini, röportajları en güzel fıkraları, bu dört sahifelik küçük gazeteye sığdırmak isterdi.Bir de şiir köşesine bir eski klişe yerleştirip bastığı zaman :-Ofset baskılarının da adı var derdi.Halkın gazete için;
-Bir şey yok canım.Ebadı da küçükdemelerine içerlenmişti.
Bu gece en azında kırk-elli kompas dolduracaktı.Bir satır boş kalsın istemiyordu.Sonra gazete başlığını renkli çıkaracaktı.Elektrik sırası da onlardaydı.Cereyan kesilene kadar çalışacak,sonra lamba ışığı altında sahifeleri hazırlayıp basacaktı.Bir gece tezgah başında sabahlamakla ne olacaktı ki...
Sobaya iki odun attı.Baskıda lekelenen işe yaramaz kağıtları da doldurarak kibriti çaktı.Sonra ceketini çıkararak kompası eline aldı.Parmakları makine gibi işliyordu.Soğukmuş, duvarlar nem çekmiş aldırmıyordu.Yarına muhakkak parmaklar ısırtacak bir gazete hazırlayacaktı.Halk: -Aaa...!Renkli de basıyorlar, resim de çıkartabiliyorlar...diyecekti.
On ikinci kompasta,iki haber ve şiirini dizmişti bile.Bir esnemeden sonra mahkeme ilanını dizmeye koyuldu.Onu da bitirince kompası bırakıp,-yirmi birdedi.Üşüdüğünü, yorulduğunu hissederek. Ötede kendini gazete kağıtları üstüne attı.Biraz yorgunluğunu alınca kalan üç haberi de yazacak, sayfaları bağlayarak basacaktı.Sonra makineyi bir güzel silip,kırmızı mürekkep sürecek, yalnız gazete başlığı yazısını çembere alacaktı.Hemen yerinden fırladı.Tam o esnada elektrikler söndü.Demek saat on iki idi.Saat 04.00e kadar üç sahi fesi hazır olacaktı.
Soba kapısının küçük deliğinden ateş bir kızıllık vermişti karşıya.Bu ışığı nar çiçeklerine benzetiyordu.Çömelerek kalan bir sobalık odundan birkaç dal alarak sobaya attı.
Harf temizliğinde kullanılan mürekkepli, gazlı bezleri de etrafına doldurdu.Cebinden kibriti çıkararak gaz lambasını yaktı.Burguyu bükerek fitili alçalttı.
Gazete sahibin karaladığı kağıdı cebinden çıkararak bir göz attı:
-Diyarbakır Tıp Fakültesi Bugün Açılacak,Yirmi dört puntonun büyüğüyle...Manşet...Altına;
-Fakültenin Memleketimize Hayırlı ve Uğurlu Olmasını Dileriz,Yirmi dört puntonun küçük harfleriyle...
Patron bu kağıdı bırakırken;
-Ben ancak üç gün sonra dönerim.Diğer haberleri ayarla.Şiirini, okuyucu dileklerini ikinci sahifeye,mahkeme ilanını üçüncü sahifeye atarsın.demişti.
O da:
-Muşamba üzerine oyduğum desenimi şiirimin üstüne bırakabilirim , değil mi?demişti.
-Sen bilirsin cevabını alınca ne kadar sevinmişti.Leylanımşiirini ikinci sayfanın birinci sütununa alacak,üstüne döşeme muşambalarına çizdiği deseni yerleştirecekti.Ne güzel olacaktı...
Sabırsızlandı.Hemen klişesini alarak, pedal makinanın başına geçti.Mürekkep taşıyan meşin merdaneleri klişeye sürtmeye başladı.Sonra bir kağıdı klişe üzerine bırakarak eliyle bastırdı.Kağıdı kaldırınca-Öff bededi.Ne güzel çıkıyordu resim.Baktı baktı, resim gözlerinde büyüdü, canlandı adeta.-Ah ne garipdedi.İçinde bir dalgalanma oldu.Şiir ve aşk,Sanat ve güzellik büyüsüne kapıldı sanki...Derin bir nefesten sonra gözlerini, son haberin yazılı olduğu kağıda dikti.Parmakları yine harekete geçti.Lamba ışığı altında arzu ettiği gibi yazamıyordu ama az şey kalmıştı.Elindeki kompas yarım.O bitince,bir kompas daha ya dolar dolmayacaktı.
Çemberi masa üzerine bırakarak güzel bir sayfa hazırladı.Sonra vizosuz, anten kırıntıları,kurşun parçalarıyla iyice sıkıştırdı.Çemberi bir iki defa sallayıp harflerin dökülmediklerini görünce lambayı hemen alarak mutfağa gitti.Sabunu,soğuktan donmuş life sürerek köpük tutmasını bekledi.Kuru mürekkebi parmaklarından silene dek parmakları dondu.Gazete kağıtlarını çıkararak her zamanınkinden elli tane fazla saydı.Çünkü gazete yarın renkli çıkacaktı.Hem de piyasaya süreceklerdi.
Gittikçe üşüdüğünü, başının sızladığını, gözlerinin yandığını daha iyi seziyordu.Olsundu...Ne vardı sanki...?Çok çok nezle olacak, birazda uykusuz kalacaktı.Bir panaljin, bir sıcak çay hal ederdi bu işi.Patron:
-Gazete biraz geç çıkarsa ziyanı yok demişti.Fakat O, İstanbul gazeteleri gelmeden , gazetesini piyasaya sürecekti.Kafasına koymuştu bir kere.Yarın bir yüz-yüzellli satıldı mıydı mutlu olacaktı.
İkinci sahifeyi hazırladığı zaman şafak sökmek üzereydi.Muşambadan klişesine baktı.Altına yapıştırdığı tahta ile tam hurufat seviyesindeydi.Yalnız tahtanın biraz eğriliği vardı.Mühimsemeden çemberi aniden kaldırdı.Bütün harfler olduğu gibi dökülmüştü.Muntazam dizdiği harfler, şimdi ayakları önünde darmadağınıktı.O loşlukta bir pisliğe düşmüş kurtlar gibi görüyordu harfleri.Çok mahcup ve üzgün bir tavırla, çemberi lambaya karşı tuttu.Klişeyi çıkardı.Boynu bükük olarak daldı siyahlıklara ...Gözlerinden süzülen ,yanağından yuvarlanan iki damla yaş;muşamba oyuğunun üzerinden harflerin arasına aktı.Başını ve gözlerini çok şişmiş hissediyordu.
İlçe sokaklarında koşan gazete satıcısı çocuğun elinde sallanan renkli başlıklı,resimli gazeteyi,-Gazeteci...Gazeteci...!Diye seslenenleri , Yirmi beş Kuruş verip te gazeteye uzanan elleri görür gibiydi..
DÜŞMEMEK İSTİYORUM
Bu yürek diyorum, bu yürek...Sanki yabancı bir sinede atıyor.Erguvani bir sisin ardında arkeolojik bir anlamdan öteye gitmiyor eşya.Uzattıkça geçmişe, kısalıyor adeta kollarım.Buğulu gözlerimde biriken damla damla yaş , hazin bir yalnızlığın acı biberi gibi.Bu nasıl bir vehim?Bedenimden sükun eden bir fırtına sanki.Hasret duygusu, gurbet acısı gibi bir şey mi desem.Anlayamıyorum.Anlatamıyorum.
Derken birden bire Esra bir çiçek gibi beliriyor gözlerimin önünde.Beklediğim bu mu ?Diyorum.Kayboluyor hayali aniden.Bir defacık göz kırpan yıldız böceği misali yok oluyor.İlkbaharda ilk görülen kelebek heyecanı gibi, ama kısa, çok kısa sürüyor.Duyguların, heyecanların/korku ve vehimlerin, çoğaltabildiğince duyumların tesirli gizi bir yüce yaratıcının varlığının küçük bir delili olsa gerek, düşüncesi egemen oluyor bende bu sefer.
Yemeğin tadı yok.İçimi ayrı bir suyun.Kitapları karıştırıyorum.Sayfalar arasında eksik bir şeyler var gibi geliyor bana.Oturma odasına geçiyorum.Ailem televizyon seyrediyor.Divana kuruluyorum.Haberlerden sonra televizyonda bir film başlıyor.Çok yavan, yapmacık, tutarsız, seviyesiz geliyor bana.Tatmin etmiyor beni.:
-Baba müsaade ederseniz kapatayım. Bıktım artık bu filmlerden.Bize ait insanımıza ait hiçbir şey bulamıyorum ben.Kapatalım bu gece sen bize Anadoludaki kasabamızda de-demlerle yaşadığın o eski günlerini anlat bize.Çok gezdin,çok gün gördün bir şeyler de bize diyorum.Az önceki durgunluğu,televizyona dikilen anlamsız bakışları şekil değiştirdi birden.
Manası çok zor çözülür bir hal aldı.Hafif bir tebessüm belirdi yüzlerinde.Bir aşağı bir yukarı kayan gözleri geçmiş ve gelecek zamanları dikizler gibiydi.Derin bir soluk alır gibi oldu..
-Peki kapatın televizyonudedi.Sustu bir müddet.Bu suskunluk bitmeyecekmişçe-sine sabırsızlanıyordum.Yanaştım dizleri dibine.
-Ne anlatayım yavrum,bilemiyorum ki...dedi.
-Ne anlatırsan anlat.Çocukluğunu anlat,o zamanki evimizi anlat.O insanlar ne yapardı,nasıl yaşardı?Nasıl eğlenirlerdi ne olursun anlat babacığım.
-Bir büyük dağın sırtlarından vadiye doğru yayılan şirin mi şirin bir kasabamız vardı.Kız kardeşim hemen babamın dizleri dibine yanaşmaya başladı.Bakışlarını televizyonun kararan ekranına dikerek devam etti babam:
-Yirmi sene evvel sen kucakta bebekken annenle oraya gitmiştik.Geniş bahçeli bir evimiz vardı.Orta yerine sebze dikerdik bahçenin .Bahçenin dışında,evimizin karşısında yine bize ait kocaman bir dut ağacı.Yazın sefası mahallelilerle ağaçlarımızın altında sürülürdü.Kı-
şın cefası ocak başı gece sohbetlerinde erir giderdi.Güvecimizde bir lezzet,tenceremizde bir sır,kaşığımızda adeta bir güç vardı.Parlayan ocağın alevlerinin duvarlarda çizdiği kompozisyon belki de hafızamda en ince ayrıntısına kadar duran tek şeydir.
Her gece komşular oturmaya gelirdi.Bazen de biz giderdik.Çay ve kahve ender rastlanan bir şeydi.Genellikle mısır patlatılır ,tahine pekmez karıştırılır,sohbet bununla tatlandırılırdı.Kara pekmez karıştırmak da ayrı bir zevkti.Biri peygamber menkıbeleri anlatır,öteki masal anlatır,arada da bağ mamulleri,siz bilemezsiniz
estil,kesme ve sucuk cevizle yenirdi. -Pestil,kesme ne babacığım?diye Füsun söze karıştı.
-Anlatacağım kızım.Bunlar üzüm suyundan yapılırdı.Pestil,üzüm suyundan yapılmış bir bulamaç kenarı dikilmiş hasse bezlere tahta malalarla sürülür,o bezlerle bağda serilir kurutmaya bırakılırdı.Kuruduktan sonra,o bezlerin arkasına ıslak tülbent sürülür yumuşaması sağlanırdı.Sonra o kuruyan bulamaç bezden,tabaka halinde gazete kağıdı şeklinde koparılır,güzelce katlanır kışa saklanır tatlı olarak yenirdi.Kesme dediğim yine bir bağ mamulü.Yani bir çeşit lokum.Sucuk şöyle olurdu:Ceviz içi,badem içi,ya da kayısı çekirdeği ipe dizilir,o ip üzüm suyundan kaynatılan,içine birazda un katılan bulamaca batırılır,çıkarılır ve bağın içindeki bir incir veya badem ağacına asılır kurutmaya bırakılırdı.Çok ama çok lezzetlidir.
-Aman bey eskiden de çok zorluklar vardı,hastalıklarda vardı.Bugün ne geniş imkanlar,bin bir türlü yiyecekler imal ediliyordiye annem söze karıştı.
-Söylediğin doğru hanım.Ama eskiden biri hastalandı mı bütün mahalle toplanırdı.Yardımlaşma,ödünç verme,keder dağıtma diye bir şey vardı.Yemeğin kokusunda komşunun hakkı vardı ve hakkı verilirdi.Fakirlik hastalık vardı fakat mutlu insanlar çoktu.Hekim en ücra köylere kadar hayvan sırtında veya yayan yürür giderdi.Öğretmen muallimdi,yani alimdi.Okullarda tam mektepti.
Anlatılanların efsanevi havası içerisinde yatağıma gittim.Bir türlü uyuyamıyorum.Ü-
üniversiteyi düşünüyorum.Esrayı düşünüyorum.Esra ile ileride kuracağım yuvanın nasıl bir yuva olacağı endişesine kapılıyorum.Kadın evinin sultanıdırdiyorum.Uzun cilalı tırnaklarıyla Esra yeniden beliriyor hayalimde.Aile mefhumu etrafında düşüncelerimi gezdiriyorum.Bir boşluğa düşer gibi oluyorum.Oysa ki ben düşünmek istiyorum.
DAĞ SOLUĞU
Gün yinelenen her günkü gün. Gökyüzünün maviliği içimin donukluğunu götüremiyor. Bir kitabın sayfalarını karıştırıyorum. Fazla sürmüyor dağılıyorum. Beynim uyuşuyor gibi. Saksılardaki çiçeklere bakıyorum naylon kadar suni geliyor bana. Dışarı fırlıyorum sonra. Dereler kurumuş, kurbağalar ölmüş, gelincik tarlalarının yerini betonarme yapıların soğuk duruşu almış. Komşum hep söyler; seneler öncesi yeşillikten, kuş cıvıltılarından geçilmezmiş buralardan...
Bu tatil günü parka gitmeyeceğim.Gözlerini avuçları içerisine almış akşamdan kalma, ya da naylona sarınarak bankta uyumuş insanlarla karşılaştığım yeter.Dilenciler, eşyalarını zorla satmaya çalışan seyyar satıcılar yine acı verecekler bana. Kimsesiz sokak çocukları da.. Gürültü ve zihin yorgunluğunun verdiği gerginlikle kütüphaneye de gidilmez her halde. Başka bir yer olmadığına göre bir dağ kalıyor. Evet evet...Dağlara çıkmak istiyorum bugün.Karşıya bakıyorum, ellerimi uzatırsam yakalayacağım gibi geliyor bana.Bir yol bulup tırmanıyorum. Yanımdan hızla geçen bir motosikletin sesine jet uçaklarının sesi karışıyor.Karşı dağda taş ocaklarında patlayan dinamitin sesiyle irkiliyorum. Gitgide daha iyi hissedilen serin ve tatlı bir esinti alnımı yaladıkça bir başkalık hissediyorum. Güneşin doğduğu yöne doğru adımlarımı sıklaştırıyorum.Hafif bir üşüme ile birlikte ciğerlerime, beynime oksijen dolduğunu anlar gibiyim. Her üşüme hissimde çocukluk yıllarındaki evimizi hatırlıyorum nedense. Evimiz kerpiçtendi. Toprak damlı idi ama sıcaktı. Ocağımız sönmezdi hiç. O zaman da sabah oluyor, akşam oluyor, gün yine yineleniyordu. Fakat çektiğimiz sıkıntılara rağmen tenceremizde bir giz, ekmeğimizde bir bereket vardı. Öğretmen olmayı düşlerdim hep. Özellikle köy öğretmenliğini.
Bugün beni bu dağ yolarına sürükleyen bir şeyin arkasından yürüdüm.Gözüme kestirdiğim tepeye doğru yaklaşıyorum.Yolda karşılaştığım bir koyun sürüsünün çobanı ve yanındaki küçük çocukla konuşuyorum. Kardeş olduklarını öğreniyorum.Üstü kirlenmiş ama içi pırıl pırıl olduğu bakışlarından , duruşundan anlaşılan çocuğa soruyorum:
-Adın ne senin?
-Hasan...
Bademlerin çiçek açması nasılsa öyle masum duruyor.
-Köyümüze gelecek olan öğretmen siz misiniz yoksa?...deyince ayaklarım yerden kesiliyor sanki.Bir şeyler oldu işte....
-Hayır ...Öğretmen değilim diyorum ama Hasan çilek biçimindeki yüzü, çekik burnu, sımsıcak bakışlarıyla öğretmen olsana der gibi bakıyor.Uzun bir zamandır duyamadığım hoş bir ılıklık yayılıyor bedenime..
-Okula gidiyor musun Hasan?
-Gidiyorum, Üçüncü sınıftayım.
Bir şeyler vermek arzusu uyandı bende.Ceplerimi karıştırdım.Cep takviminden başka bir şey bulamadım. Onlardan ayrıldıktan sonra tepeye adeta koşarcasına çıktım.
Dağlar arasında irili ufaklı köyler serpilmiş. Köpek havlamaları, keçi sürülerinin çıngırak sesleri geçmişten gelen bir musiki gibi uzaktan uzağa yankılanıyor. Dağların seherle buluştuğu saatlerde burada horoz seslerini dinlemek kim bilir ne kadar hoştur? En yakın köye dikkatimi topluyorum.Batı kenarında okul binası...Okulun bahçesinde elele tutuşmuş şarkı söyleyen çocukları hayal ediyorum.Saatler geçiyor...Daktilo tuşlarında ağrıyan parmaklarım, karatahtaya harf yazmaya özlemli gibi yanmaya başlıyor.
Dağ soluğuyla ayağa kalkıyorum.Ellerimi köylere doğru uzatıp yeni yürümeye başlayan çocukların ellerinden tutarak gidebileceğim yere kadar götürme isteğini şiddetle duyuyorum.Varsın saçlarım ak olsun, alnım çizgilerle bölünsün...
HİLAL İLE ZÜHAL
Eskiden dört yanı sarı güllerle çevrilmiş,dağların kucağından eteklere yayılmış bir şirin kasaba varmış.Çay bardaklarında gül suyu içilen, evlerinde gül şerbeti dolup taşan bu kasabanın en görkemli manzarası Zülküfül Tepesiymiş.Bu tepenin bir yerinde,pembe sabahları selamlayan, eflatun akşamları sırtlayan Hilal ile Zühal isminde iki kardeş yaşarmış.Dağdan ovaya , etekten yaylaya yayılan ve ipek döşeli sedirlerinde Kur!an okunan evlere, bahçelerden gül taşıyan Hilal ile Zühalmiş.Bahar yağmurları başladı mı, çobanların kavalında türküler yükseldi mi , arılar, kelebekler döndü mü, meşeler göğerdi, dutlar yeşerdi,
Toprak doğurdu mu; gül açılır, gül kapanır boyuna gönüllerde, bu diyarda..Gül dendi mi Hilal vardır, Zühal vardır.Katmer gül, Kırk yapraklı kırmızı gül, pembe gül, al gül...Şişelerde solmayan, ellerde buruşmayan,kokusunu yitirmeyen güller..
Hilal ile Zühalin yetiştirdiği güllerden yapılan reçelden yiyen, suyundan yıkanan, kokusunu kokan hastalanmazmış.Gözlere ilaç bu gül suyunda.Koyunun süt verimi,hastaların ruhunu aydınlatan ışık; bu gül suyunda.Ve gül yetiştirir, gül dağıtırdı Hilal ile Zühal...
Bu diyarda gül suyunda yıkanmamış saçlara değmiyor tarak, tutulmuyor gül suyu damlatılmamış bardak.Günler gül rengi gibi, Hilal ile Zühal gül kadar güzel, gül kadar ince ve zarif.Nefesleri gül kokusunun kendisi.Sesleri gül hışırtısı,bakışları gonca gonca, gülle muştularlar insanlara bahar Aydınlıklarını.
Her gece tepede Hilal ile Zühalin gül alevli lambaları yanardı.Gül ışığı gibi, dağın sembolü gibi...
Üzerine gül kokusu yayılan bu kasabayı, düşman bir türlü istila edemiyor.Yaralananlara Hilal ile Zühalin gül şerbeti şifa oluyor.Gül suyuyla yıkanan
Delikanlılar yüzlerce düşmanı önüne takarak tarumar ediyor.Gül suyuyla afsunlanan evlere toplar kar etmiyor.Yılan bile kimseyi sokmuyor, ak çekirgeden farksız.Aylar seneler böyle geçiyor.Hilal ile Zühal hep aynı gençlikte, hep aynı tazelikte.Yediveren güllerinin içinde bambaşka iki gül....
Bu güzel kasabanın ünü, Diyarbekirden İstanbula,Kerkükten Bağdata,Üsküpten Tahrana kadar yayılmış, özlemi büyümüş büyümüş , büyümüş de bütün gönülleri kaplamış.
Yürümüştü şehir üstüne bir zamanlar Asur kralı,Yürümüştü üstüne üstüne Roma ve Bizans.Musul Atabeyleri ve Şah İsmail de yürüdü yürüdü üstüne.Aman vermedi Cihangir Bey. Kasabanın soylu beyi.Hilal ile Zühalin Salavat-ı Şerifelerle derledikleri güller hep diri tuttu kasabayı.
Günlerden bir gün ... Güneşin başka diyarlara gittiği, bulutların akına başladığı bir gün..Hüznün çöktüğü, sanki dağların göçtüğü bir gün.Ihlamur ağacının bayıldığı, meşenin darıldığı, kuşların küstüğü, bülbüllerin sustuğu, güllerin boyun büktüğü, çakıl taşlarının ağladığı bir gün; inmedi kasabaya Hilal ile Zühal.Gül kokusu doldurmadı kasabayı.Akşam bir hüzünle geldi,Gül alevli ışığı yanmadı o gece Hilal ile Zühalin.Bitmek bilmeyen o gecenin kasveti karşısındaki d ağa çöktü.Zülküfül Tepesinin tam karşısında duran sıra sıra dağlara.
Bekledi dağlar.fakat gül alevli, gül şavklı tepe yanmıyordu artık.Günler geçti, haftalar geçti, bu bekleyiş acı oldu.Dayanamadı yandı tutuştu dağlar.Yeri göğü sardı alevler günlerce...Göklerdeki yıldızlar ağlamaya durdu.Derken koyu bir yağmur boşandı gökten.
Bu yağmurla sönen yanardağdan geriye kara kara taşlar, kayalar kaldı.Şimdilerde bu dağa Karacadağ derler.
Kasaba beyinin biri birinden yiğit, biri birinden yakışıklı,civanmert iki oğlu;
-Olsa olsa Hilal ile Zühâl
ya Rumeli tarafına, ya Acem tarafına kaçırıldı. Diyerekten, biri bir al ata bindi güneşin doğduğu tarafa, diğeri beyaz bir ata bindi, yanlarına da bin atlı alarak güneşin battığı tarafa
yürüdüler.-Gençliğimize eyvahlar olsun dediler.-Bulamazsam Hilali eyvahlar olsun, nasıl bağışlar atalarım diye haykırdı.Ejder kanatlandı adeta batıya doğru.-Eğer düşman elinden kurtaramazsam Hilal ile Zühal2i haram olsun anamın ak südü.Erkeğim ben diye nasıl bıyık sallarım. Diyerek bir fırtına gibi esti bin atlıyla güneşin doğduğu tarafa Ömer...
Bulutlarla yarıştı , yıldızlarla eşti adeta Ejder.Haykırıyordu bin askere.Rüzgarların yarışamadığı, şimşeklerin yoldaşı Ömer tayfun misali esiyordu.Birçok şehit haberi geldiyse de , Ömer ile Ejderin Zaferden zafere koştukları bütün dünyaya yayılmıştı.Hilal ile Zühalin şahsında yapılan bu cihadda yeryüzünde onlara rastlanmadı.Fakat, bahçelerde gül tomurcuklarının açtığı, bülbüllerin en güzel öttüğü, güneşin bir başka doğduğu bir günün akşamı cümle insanların bakışları kutlu tepeye döndü.
Yeni doğmuş ay, görülmemiş şekliyle, en tatlı biçimiyle kucaklamak üzere Zühal
Yıldızını.Şehit kanlarında şavkıyan bir bayrak gibi.Anlaşıldı ki, Hilal ile Zühal yüceliğe ermiştir.Erdeme, mutluluğa ana simge olmuştur.
ÖĞRETMENİN HİKAYESİ
Dün gibi mi desem,hayal gibi mi desem.Öğretmenlik mesleğinde on yedinci yılımı da tamamladım.Her şey yeni gibi gözlerimin önünde parlak,canlı olarak duruyor.Sonbaharın son günleriydi.Esen rüzgarda,düşen sarı yapraklarda bir hüzün havası olur derler ama ben aksine heyecanlı,umutlu ve mutluydum.Yıl 1970,ay Kasım,gün Otuz;Hatay ili,Yayladağı ilçesi Sebenoba köyü...Ve Güneydoğunun şerha şerha yarılmış toprağının bağrında Diyarbakır güneşi-nin altın başak rengini almış ben,aydınlık ülkemin ay yıldızlı seherinde bir hazan günü,o en-gebeli arazide nar yanaklı çocuklarla bir gönül baharı yaşayacaktım.
Dört sütun üzerinde tek oda bir eve eşyalarımı yerleştirdim.Köyde iki öğretmen arkadaşım daha vardı.Günümün çok zamanı onlarla geçerdi.Okulda öğrencilerle koşar,gülenlerle güler,ağlayanların çenesini baş parmağımla tutar,kaldırır;gözbebeklerinden niye ağladıklarını anlamaya çalışırdım.Şiir yazan öğrenci oldu mu mutlaka getirir bana gös-terirdi.Okurdum,bazende yazdıklarına mısra katardım.Portakal rengine nar renginin karıştığı tenlerde parlak günlerin pırıltısını görür,yasemin gibi nilüfer gibi onları koklardım.Ve bir güzel koku gibi geldi geçti dört yıl...
İkinci görev yerim;Elazığ ili,Palu ilçesi,Bağgülü köyü...Uzun ve çetin süren kışlardan sonra en güzel baharı olan bir dağ köyüMircanYaylasının en hoş kokularıyla yazları insanı sermest eden bir dikenli gül gibi.Köye gittiğimde okul ve lojmanı inşaat halinde idi.Bir tek odaya yerleştirdi beni muhtar.Yerleştiğim evin karşısında harman yeri olan bir düzlük ,iki de söğüt ağacı vardı.Okul açılınca,okul inşaatı devam ettiğinden sallanan eski sıraları ve yazı tahtasını söğüt ağacının altına sıraladım.Resmi binaya taşınana kadar orda ders yaptım.Okul binası on beş hanelik Bülbül mezrası ile Bağgülü köyünün hemen hemen orta yerinde yapılıyordu.Oraya giden yanılmıyorsam sekizinci veya dokuzuncu öğretmendim ama resmi binada ilk kez uygulamaya geçilecekti.Bayrak,öğrenci kütük defteri ve mühür dışında teslim aldığım sallanan birkaç eski sıra idi.Lojmana taşındığımda kış iyice yaklaşmıştı.Okulu süratle düzenlemeye başladım.Köylü için ortaya çıkan bu muhteşem bina,lüks masa ve sıralar devlete karşı bir sempati uyandırıyordu.
Kütüğü incelediğimde kız öğrenci kaydı yoktu.Birinci yılda bunu sağlayamadım.Kaymakam ve İlköğretim müdürünün girişimleri de netice vermemişti.Muhtarla münakaşalarımız oldu.İşin kanuni yönünü dinlemiyorlardı.Burada ancak dağ kanunları geçerdiyen de oldu.Ama anlatmaktan bıkmadım,usanmadım.Kuran ayetlerini,Hadis-i Şerifleri okuyarak bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığınıilimin kadına da erkeğe de farz olduğunu anlattım.Okuma-yazmanın,bilginin önemini anlattım.Köyde cami ve imam da olmadığından dini eğitimden de yoksun kalmışlardı.Nihayet ikinci yılda altı kız öğrencinin kaydını yaparak okula devam etmelerini sağlamanın sevinci ban nasip olmuştu.
Okul tek derslikliydi.Hazırladığım en görkemli köşe;Atatürk fotoğrafı,Türk Bayrağı ve Türkiye Haritasının bulunduğu ön cepheydi.Nizamettinden,Hayatiye,Fehmiden Resule kadar ışıl ışıl gözler...Ama haşin,sert tavırlar,disiplinsiz davranışlar,kimi zaman ürkeklik ve u-utangaçlık...Yerin mahrumiyeti,bina ve sıraların olmayışı eğitim öğretimin sağlıklı yürümesini engellediği içindir ki yirmi beş öğrenciden okuma-yazma bilen çok azdı.Beni zor çalışmalar bekliyordu.Fakat mükemmel bir bina ve ders aracı bana,öğrencilerime velilere de şevk ve heyecan telkin ediyordu.
Bir başka şeydi kış Bağgülünde.Geceler bitmek bilmezdi.Her gece bir evde toplanılır;eğlenceler,oyunlar tertiplenirmiş.Fakat yıllardır aynı oyunlar artık bir yerde köylüyü de bıktırmış.Benim isteğim ve iki üç köylü vatandaşın teşvikiyle on iki yetişkinle okuma-yazma kursu açtım.Karlı gecelerde yaz lambasının ışığı altında kara tahta başında ders yaptık.Biri lambayı tahtaya doğru tutar ben sıra ile ikişer öğrenci ile çalışırdım.
O kış çetin geçti ve uzun sürdü.Hayvanların yemi bitti.Evlerde un;gaz,yağ,çay şeker bitti,tüpler tükendi.Açlıktan ölen keçilerin bacağından tutularak atılıyordu.Açlıktan gözleri dönen kurtlar geceleri köy etrafında,okul ve lojman çevresinde fıldır fıldır dönüyorlardı.Benim de ihtiyaçlarım bitmişti.Çareler arıyordum.Çaresi zor diyordum.Greyder veya dozerle iki metrelik kar altında kalmış bir yolun açılması hayal bile edilemezdi.Duymuştum,kar maki-neleri varmış.Araştırdım,Elazığa ilk defa yeni üç adet kar makinesi gelmiş.Bu kadar ilçe,yüz-lerce köy bu makinelerden medet beklemektedir.Acaba bu makineleri verirler miydi?Yolları-mızı açmaya gücü yeter miydi?Komşu köy öğretmenleriyle irtibata geçtim.Onlarında çare ara-makla meşgul olduklarını gördüm.
-Muhtarla beraber valiliğe çıkalım,dedim.
-Olur dedi,öğretmen arkadaşlar.
Beş köyün muhtarını ve en az bir İhtiyar Heyeti üyesini de biz üç müdür yetkilisi öğretmenle Elazığ yolunu tuttuk.Sabahın çok erken saatlerinde kar donmuş olduğundan batma olmaz.Onun için erkenden yola çıkarak kütür kütür yürümeye başladık.
Kar makinelerinin çok güç alınabileceğini anladık.Bir dilekçe hazırlayarak yem ve yiyeceklerin tükendiğini,hayvanatın öldüğünü,bulaşıcı hastalığın baş gösterdiğini yazarak acil yardım talebinde bulunduk.Ertesi gün sabah saat 07.30da yola çıkan kar makinesi akşam 19.30da ancak benim köye varabilmişti ki ancak üç köyün yolu açılabilmişti.Kardan tipiden yolun tekrar kısa bir sürede kapanacağını tahmin eden köylülerden katırı,beygiri,atı alan Kovancılar ve Palu yolunu tuttular.İhtiyaçlar alındığı kadar alındı,kalanı kaldı.İki üç gün sonra tipi borandan yol yine aynı şekilde karla dümdüz oldu.Köylülerde feryat figan başladı.Aman hocam,yaman hocam...On beş gün sonra tekrar bir muhtarla,aynı öğretmen arkadaşlarla vilayete giderek,dilekçe ile yalvarıp yakarmayla tekrar kar makinesini Bağgülü,
Bülbül,Yenidam ve Değirmentaş köyleri yoluna sokmayı başardık.Devlete,millete ve bize dua edenin haddi hesabı yoktu.
Şubat tatilinde baba evine gitmiştim.Tatil dönüşünde karın daha fena yağmış olduğunu öğrenmiş bulundum.Yollar tamamiyle kapalıydı.Fakat ben mutlaka görevime dönmeliydim.
Palu Kaymakamlığına çıktım.Kaymakam Beyden jip istedim.
-Oraya jip nasıl çıkar hocam,dedi.
-Altıncı kilometrede Emirhan köyü var.Oraya kadar çıkabilirim efendim.Ötesinide yürüyerek gideriz.
-Olmaz öğretmen bey mümkün değil.Zaten elimizde jipte yok.Biri tamirde,diğeri Karakoçan ilçesine gitti.Sen geri dön.Hava iyi olunca geri dönersin.Amirin benim,birkaç gün daha izin veriyorum.
-Hayır efendim.Bir an evvel okulumu açmak ve öğrencilerime kavuşmak istiyorum,
dedikten sonra Kovancılara geldim.Orada bir iki köylü vatandaşı görüp,köye gidip gitmeyeceklerini sordum.
-Hocam sen delirdin mi, bu havada gidilmez.Kar çok var.Şimdi hava açık ama güvenilmez.Tipi borana tutulursak boğuluruz,donar ölürüz,dediler.
Fakat ben kim ne derse desin bir elimde tüfek,bir elimde file yanımda hamile eşim gidecektim.Kar,tipi boran dinmezse de ben gidecektim.Kararımın kesin olduğunu gören iki köylü vatandaş :
-Hocam seni böyle yalnız bırakmayız.Mecburi geleceğiz.Yoksa kurda yem olursunuz,ya da bir yerde donar kalırsınız dediler.
Yola koyulduğumuzda hava parçalı bulutluydu.Tahminen kırk beş dakika yürüdükten sonra kar yağışı başladı.Rüzgar esiyordu.Biz yürüdükçe inadına sanki hava sertleşiyordu.Ni-hayet görüş mesafesi azaldıkça azaldı.
-Hocam geri dönelim mi?Dediler.
-Bunca yol alındıktan sonra geri mi dönülür?Emirhan veya Bilar köyüne kendimizi atalım,orda istirahat edelim.Hava düzelirse devam ederiz.
-Emirhan köyüne gidemeyiz.Tipiden yolu çıkamayız,tehlikeye gireriz.Dere boyuna inersek,dere kuytudur ve yolumuzu da şaşırmadan dereyi takip ederek Bilara varırız.dedi birisi.
-Peki diyerek dere boyuna indik ve ilerledik.Kış bütün şiddetiyle üzerimizdeydi.Çok iyi giyinmemize rağmen gitgide soğuktan adeta donmak üzereydik.Ellerimde eldiven olduğu halde parmaklarımın rahat çalışmadığını,hatta çok zor kımıldadığını gördüm.Hanımım mosmor kesilmişti.Gayret ha gayret diyerek kolunu çekiyordum.Bir kurt çıkarsa acaba tüfeği doldurup ateş edebilirmiyim diye düşündüm.Denemek istedim,maalesef ellerim,parmaklarım adeta donmuştu.Saatime baktım çalışmıyordu.Eşimin saatini sordum o da çalışmıyordu.Köylülere sordum,saatlerinin durduğunu söylediler.Demek ki saatler donmuştu.Eşim çok zor yürüyordu.Direnmek lazımdı.Yola girmiştim bir kere,okulum öğrencilerim beni bekliyorlardı.Hayatın anlamı;soğukta,tipide,karda rüzgarda düğümlenmiş,gayret,sabır,metanet geçerli tek şey olmuştu.
Uzaktan köpek sesleri geliyordu.Kulak kabarttım.Yayan on,on beş dakikalık yoldan ancak geliyordu bu sesler.Demek köy yakındı.
-Hele şükür dedi birisi.
Sisin pusun ardında köy arkeolojik bir harabe gibi görünmeye başladı.Bir hayal dünyasına girer gibi oldum.Artık geçmişi düşünemiyordum.
-Celal Ağanın konağına gidelim dedi yolcu arkadaşlardan biri.Celal ağa , ağa değildir.Gönlü gibi geniş bir konağı, üç tane oğlu ve gelini var.Tanısın tanımasın,bilsin bilmesin gelen her yolcu, her misafir onun konağına gider.Cömert, mert bir adamdır.Konağa çıktığımızda hemen bizi karşıladılar.İçeriye girmek isterken boy ve ayakkabılarımızın çıkmadığını, çoraplarla beraber donduğunu gördük.
-Olsun,öylesine girin içeri,birazdan buzları erir,çıkar dediler.Kendimize geldikten sonra sobalı odaya aldılar.Arkasından da çörekli,börekli,yufka ekmekli,kavurmalı sofrayı önümüze koydular.Evi gibi gönlü de geniş bu adamın,fevkalade bir zenginliği yokmuş ama gönlü zengin mi zengin ve de gözü tokmuş.
Konağın bir tarafına o gece hanımlar,diğer tarafına beyler dolmuştu.Gelenekmiş,bir misafir geldi mi hoş geldine gelirler,o gece oyunlar,eğlenceler tertiplenir,menkıbeler anlatı-lırmış.yerine göre de misafirlerden yeni şeyler öğrenmek isterlermiş.
Sabah erkenden Celal Ağaya çocuklarına ve Bilara nezaketlerinden,misafirperverliklerinden dolayı binbir teşekkürle ayrıldık.
***
Birdenbire telefonun zili çaldı.Anılarımdan,tipili,dağdağalı günlerimden beni uyandırdı.Bağgülü köyü şimdi çok uzaklardaydı.Yolları yeniden düzenleniyor,içme suyu halledilmek üzereydi.Taştan ve çamurdan bir cami de yapmışlardı.İmam da atanmıştı.Beraber kısa bir süre çalıştık.Yaptığımız en önemli ilk mücadele başlık davasıydı.
Ahizeyi kaldırdım:
-Efendim Merkez Uzundere İlkokulu...
Telefon santral ve hatlarının değişmesi münasebetiyle hat ekiplerince yeni telefon numaramız bildirilerek deneme yapıldığı söylendi.
-Hayırlı olsun,dedim kapattım.
Yine o dağların ve fırtınaların içine girdim.telefon,elektrik televizyon hayal bile edilemeyen nimetlerdi.Teyp ve radyo en lüks aracımızdı.Fakat kitap okumaya geniş zamanımız vardı.
Bağgülünden sonra eşim ve çocuklarımla İzmir Bornova ilçesi Eğridere Köyünde,duralitle bölünmüş,haşere ve farelerin cirit attığı bir tek odada geçireceğim iki yıllık daha çilem varmış.Orada da içilecek suyum,yapacak hizmetim varmış.
Elimdeki evrakların kaydını bitirdim.Okulların açılmasına az kaldı.Sabırsızlıkla bekliyorum.Okul müdürlüğü görevim münasebetiyle bu yaz senelik izin kullanmadım.Çünkü okulu çok seviyorum.Daktilo başına geçerek öğrenci listelerini çıkarıyorum:Aslı Gül Kaya,
Muharrem Demir,Yasemin Dal,Ahmet Okan...
On yedi senem doldu.Bunun yedi senesi İzmir Merkez Küçükkaya köyünde geçti.Mu- kaddes yedi sene.Öğretmen,muhtar,imam üçlüsünün diyalog ve elbirliği ile hizmetlerin mey- ve verdiği yedi yıl.Köy yolu dokuz kilometre kısaltıldı.Mükemmel bir cami ve minaresi yapıl-dı.Okulun bahçesi müthiş bir güzellik kazandı.Rahmetli Ömer Ali amcayla aşısını yaptığımız dut ve kayısıların,çekirdekten diktiğim şeftalinin meyvesini yiyerek öyle ayrıldım.Doktor,mühendis,avukat talebem çıkmadı ama bayrağın al rengi gönüllere,Hilal ve yıldızı gözlere sevgi çiçeği gibi nakşoldu.On yedi senenin sonuna kadar;
Bademin ak çiçeği
Sümbüldeki kokusun
Yeryüzünün saf meleği
Sevimli şirin çocuk...Dedim.
Yıllarca ücra dağ köylerinde bayrağı dalgalandıran tek mektepli bendim.Eylülde okullar açılacak.Öğrenciler dolduracak bahçemizi...Dersliklerde Türkiyeyi soluyacaklar.Bilgiyle donanacak kafaları.Ve ben bir çok seneler daha sevgili öğrencilerim,yavrularım diyeceğim.saçlarımda ak,alnımda kırışıklıklar ihtiyar bir bedenle elveda derken okul hayatına belki de ağlamaların en büyüğü tutacak beni...
ÜMİT VADİSİNDE SEVGİ PIRILTISI
Oturuyordu.
Eflatun akşamlara lacivert tüller çekilirken gecede buldu kendini.Her karanlık gecenin ar-
dondan pembe sabahları beklemenin,ışık demetleri arasında alacağı sevgi mesajını tabiata serpmenin heyecanını ilk sabahtan beri yüreğinde duyuyordu.
dağ yayla,gök deniz,tohum tarla,kuşlar ve çiçeklerdedi.
insan ve hayvandiye bir nida duyar gibi oldu.
Güneşin,ayın doğup batmasını,mevsimlerin birbirini takip etmesini,her yeni mayalanma ve tomurcuklanmanın emarelerini ilk insandan kendine kadar görmüş gibi bir duyguya kapıldı.
Leylaklar,mor menekşeler,bağlar bahçeler türlü türlü renk ve kokularla dünyasını aydınlatan bir şeydi...
Makine sesi,hava kirliliği,çevre kirliliği de ruhunu bunaltan sessiz gürültü gibiydi.Koparılan çiçeğin,kesilen ağacın,öldürülen hayvanın acısını iliklerinde duydu hep.
Nasıl olurdu bitkilerin,hayvanların dilinden anlamıyordu hemcinsleri?...Mümkün müydü? Tabiat,öke,sağır ve dilsiz olsundu...Bütün insanları kör,sağır ve dilsiz düşünmek kadar abes bir şeydi bu...Tatlı bir esinti yüzünü yaladı.Ağaçların dallarını hışırdatan,çiçeklerin kokusunu getiren rüzgar Yunusçun şu mısralarını hatırlattı ona:
Zerrin çiçek zikreder
Mor menekşe şükreder
Cümle bağlar bahçeler
Teşbih okur çiçekler...
-Gecenin koynunda dinlenen gonca gül,bahçede saklanan çiçek ve sen ey gönlüm doğacak güne hazır oldiye söylendi.
Gözlediğin ay,özlediğim gün doğarsa,kırık gönüllerde zambak açarsa,kirpiklerden süzülen damlalar şebnem olursa;ızdırabım çiçektir diyorum.Mutluluğun tadını duyup,duyurmak istiyorum...Derken,sesi dalga dalga geceye daireler çiziyordu...
Fakat,
Unutamıyordu...
Acılarını gecenin karanlıklarına göme göme bitirememişti.Devrilen çamların,yanan orman-
lasın,vurulan ceylanların,kirletilen duvarların,horlanan insanların,sevgiden yoksun bırakılan a-cırını unutamıyordu.
Çiçekleri koparmayınızlevhasını okuya okuya çiçek koparanlara,denizi kirletenlere acıyordu.Onlar nasıl bir yürek taşıyorlar,kalpleri mühürlümüdür ki,dedi...
Denizi kirleten,ağaçları kesen,çocuklara gülümsemeyen,tebessüm etmeyen insanları;Allaha isyan bayrağı açan asiler olarak zamanının yargılanmasını istedi.
Sevgi,hoşgörü,müsamaha iklimidedi,Yunus iklimidir...Fakat,adalet ülküsünü bunu tamamlayan bir öğe olarak düşündü.Hep güler yüzle yaklaştığı,gözlerinden akan sevgi pırıltılarını devşire devşire gönüllerine girmeye çalıştığı çocuklar doldurdu ufkunu.Onları tabi-hiç yerlere,müzelere,ormanlara,dağlara gezilere götürdüğü her zaman;
-İşte kainat en büyük laboratuar,çocuklar...diye haykırdığını hatırladı.
Kendini hesaba çekercesine yüksek gerilim yayıyla düşüncelerini enginlere okları.Gökten yıldızlar boşanıyor,hasret meralarına taylar koşuyor,erguvani karanlığı üveyeler deliyordu.Güvercinler öbek öbek rüyalarını süslemişti hep...
Adeta kaybolmuş hatıraların ötesinde dağ tepe,türbe,gül ve bahçe,mevlid kandil,ocak ve ateş,masal ve efsane tatlı bir burukluk gibi çöktü bedenine...
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında okudukları kitapları;Aşık Garip,Kerem ile Aslı,Yusuf ile Züleyha,Battal Gazi Destanı,Köroğlu Destanı,Dedem Korkut masalları birer birer uçuştu göz-lebi önünde.Dinlediği efsaneler,menkıbeler,derinden derine yankılandı durdu kulaklarında.
-Televizyonla hayatımıza giren Yalan Rüzgarı-yaban rüzgarı gibi alıp götürdü bunlarıdiye doyasıya haykırmak istedi.
Pascalı Pastır ve Edisonu aydınlık semada Birini ve Ulun Beyle bir görüyordu ama Dallas yayına girdiği gün çiftliklerini yağmalanmıştı.
Babasının kızgınlığını,annesinin üzüntüsünü unutamıyordu.
Unutamıyordu ocak başında geçen geceleri,karanlığı delen kar tanelerini...
Unutamıyordu...
Annesi ciğer yahnisi yapmıştı;
-Oğlum çık sokağa yemeğin kokusu hangi eve kadar ulaşıyor gel bana söyle demişti Sonra birer tadımlık komşulara yollamıştı.
Kuşlar,çiçekler gündüzlerini,gökyüzünü dolduran yıldızlar gecelerini beslemişti hep.Kırlarda koşarken,derelerde çaylarda çimerken bir gün deniz başında denizsiz kalacağını hiç düşünmemişti.
Ayağa kalktı.
Bir ses,bir ışık bekliyordu.Ümit vadisinde özlem sularında sevgi pırıltılarını almanın hazzını sabaha sakladı.Sabah erkenden okuluna,öğrencilerine kavuşmanın ,onlara;sevgi sevgi yüklemenin sorumluluğunu hissederek -Uyumayalımdedi.
Bu sabah bir başka uyandı.Erkenden bütün kapı ve pencereleri ardına kadar açarak ufukların pembe seherine daldı.Gitgide ortalık iyice aydınlanıyordu.Dünyası aydınlanıyordu.Çocuklar ve gençler doldurdu hayallerini.
Gül ağacının güllerindeki çiğ damlalarına vuran güneşin ilk aksi,gözlerini dolduran bir umut gibi gönlüne aktı.
- Katılım
- 1 Eyl 2010
- Konular
- 356
- Mesajlar
- 2,759
- Reaksiyon Skoru
- 53
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 15 Yıl 9 Ay 10 Gün
- Başarım Puanı
- 135
- MmoLira
- -112
- DevLira
- 0
Teşekuur ederim 

- Katılım
- 16 Ara 2010
- Konular
- 1,165
- Mesajlar
- 8,187
- Reaksiyon Skoru
- 303
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 15 Yıl 5 Ay 24 Gün
- Başarım Puanı
- 200
- Yaş
- 32
- MmoLira
- -121
- DevLira
- 0
Teşekkür Ederim.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 19
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 83
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 15
- Cevaplar
- 2
- Görüntüleme
- 60


