bikral 1
bikral
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Bvural41 1
Bvural41
ShadowFon 1
ShadowFon
mavzermete 1
mavzermete
YazilimMühendisi 1
YazilimMühendisi
Fethi Polat 1
Fethi Polat
InfernoShade 1
InfernoShade
Hikaye Ekle

Atatürk'ün Gerçek Ölüm Nedeni

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan ilyascanli
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 40
  • Görüntüleme Görüntüleme 5K

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

Hafta sonu Ceyhan Mumcuyu dinledim. Konu ABnin Kemalizme bakışıydı. Konuşmasına Attila İlhanı anarak başladı. Onun aydınlanma etkinliklerine editörlük yaptı?ından söz etti. Parola vatan, işareti namus sözünü yeniden gündeme getirişini anlattı. Bu söz İzmirde şehitlik anıtının taşında Arapça harflerle yazılmış biz sözdü. Attila İlhan o yazının tozlarını parmaklarıyla silmiş, yeniden gündeme taşımıştı.

Konuşmasının sonunda sorular-yanıtlar bölümüne geçildi. Ceyhan Mumcuya Attila İlhanın bir dergide yayınlanan kendisiyle yapılan röportajda Atatürkün nasıl öldü?ü araştırılmalıdır dedi?ini anımsattım. Bu sözünü onun vasiyeti kabul etmek gerekir. Sizin bu konuda bir bilginiz var mı? diye sordum. Aldı?ım yanıtı okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Bir deniz tabip albayın bu konuda yaptı?ı doktora tezi vardır. Orada Atatürke yanlış tedavi uygulandı?ı anlatılmaktadır. Atatürk sanıldı?ı gibi siroz hastası de?ildi. Atatürke sıtma tedavisi yapılmış, aşırı kinin yüklenmiş ve karaci?eri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından doktor Mim Kemaldir.

Durumu iyice fenalaştıktan sonra Celâl Bayarın ısrarı ile dışarıdan bir doktor getirilir. Yanlış tedavi yapıldı?ını, karaci?erinin bu yüzden iflas etti?ini rapor eden bu yabancı doktordur.

İstirahat için 2 ay kadar kaldı?ı Savaronada nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş, son günlerinde Dolmabahçe Sarayına götürülmüştü.

Peki, nasıl oldu da sirozdan öldü?ü açıklandı ve bütün yazılı kaynaklara da böyle girdi?

Büyük Millet Meclisinde ölüm raporu gündeme getirildi. Mason locaları 1935de kapatılmasına ra?men Mecliste hala mason milletvekilleri vardı. Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldü?ünü duyuralım denir ve kabul edilir. Arkasından Yeşilay icad edilir, tarih kitaplarına da böyle girer

Ceyhan Mumcudan bunları duyduktan sonra ne yapmam gerekir diye düşündüm. İlk işim bu bilgiyi okurlarımla paylaşmak.

Şimdi bu bilgiler elimizde ve biz çocuklarımızı terbiye edece?iz diye, yüce önderimizin hakkındaki bu yalanla Onu halkımızın gözünde küçültmeye devam edecek miyiz?

Okul kitaplarından Atatürkü çıkartmak için elinden geleni yapan AB, bu düzeltmeyi yapmamıza izin verir mi? Demek ki kendi kitaplarımızı kendimiz yazmak zorundayız.

En çok satılmakta olan Şu Çılgın Türkler kitabı belli ki bir boşlu?u dolduruyor. Demek ki; halkımız şiddetle kendi tarihiyle ilgili do?ru bilgilere ulaşma ihtiyacı duyuyor.

Neyse ki Türk ulusu ATATÜRKünü hâlâ çok seviyor, hiçbir yalan Onu gözden düşüremiyor!

Bu yazıya Sayın Yılmaz Dikbaşın bir eklemesi oldu onu da aşa?ıya aktarıyorum;

Başka bir gerçek daha var: Atatürkün en yakınlarının anılarını okudu?unuzda, Atatürke siroz hastası oldu?unun söylenmemiş oldu?unu görürsünüz! Hastalı?ının adı, tanımı, Atatürkten saklanmıştır!

Asker, siyasetçi ve devrimci olarak her zaman gerçeklerle yüzleşerek her zaman gerçek olan olguları hesaba katarak yürümüş olan Atatürkten, hastalı?ının adinin gizlenmiş olmasının mantıklı bir açıklaması olabilir mi?

Daha su yüzüne çıkarılacak çok şey var



ATATÜRKÜN VASİYETNAMESİNİ YAZMAYA KARAR VERİŞİ

Atatürk'ün vasiyetnamesini nasıl düzenlendi?ini, Cumhurbaşkanlı?ı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak şöyle anlatmıştı;

"1938 senesi sonbaharı, Dolmabahçe Sarayı'ndayız.Bir sabah Atatürk'ün yatak odasına girdim. Büyük adam, yata?ında başı biraz yüksekte arka üstü yatıyordu. Salonu solgun bir güneş kaplamıştı. Yüzü fildişi rengindeydi. Çehresi her gün biraz daha zayıflayıp uzuyor, o gök mavisi gözleri irileşiyordu.

Ben yata?ının ayak ucuna do?ru, gösterdi?i yere oturdum. Her zaman ki suallerini tekrarladı:

"Ne haber?"

O günlerde Avrupa'da siyasi hava çok bozulmuştu. Atatürk umumi endişelere ve bir takım tehlikeli belirtilere ra?men, Almanların henüz, İtalyanların ise hiç hazırlanmamış olduklarını ileri sürerek müsterih bulunuyor. O sene harp olmayaca?ını, ihtilafların behemahal bir pamuk ipli?ine ba?lanaca?ını, harbi ancak 1939 senesinde veya ondan sonraki senelerde beklemek lazım geldi?ini söylüyorlardı.

Son yirmi dört saat zarfında günlük meselelere dair gelen haberleri hülasa ettim. Görüşünü teyid eder mahiyette olan bu haberleri alaka ile dinliyor, ara sıra bazı şeyler soruyor ve kısa cümlelerle mütalaalar beyan ediyordu. Böyle olmakla beraber düşünceli ve heyecanlı oldu?u belliydi.

Sözlerimi bitirince sa? kolunu bana do?ru uzattı. Doktorlar, kati lüzum olmadıkça kuvvet sarfetmesini yasakladıkları için hareketlerinde yardım ediyorduk. Elini tuttum, do?ruldu, yata?ının içinde ba?daş kurdu. Birkaç dakika denize ve karşı sahile baktı. Belliydi ki heyecanını yenmeye çalışıyordu. Gözlerini bana çevirdi?i zaman, uzun kirpiklerinin ıslandı?ını farkettim. Bütün hastalı?ı boyunca yanımda gösterdi?i yegane zaaf (e?er bu ulvi sükunete zaaf demek uygunsa) buydu. Sonra önüne baktı ve a?ır a?ır konuşmaya başladı.

"Bu yolda konuşmak benim içinde, senin için de, a?ır bir şey ama başka çaremiz yoktur. Konuşmaya mecburuz çocuk. Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik. Hatta bunun içinde kanun çıkarılmıştı: Şu vasiyetname meselesi. Bugün yarın o işi bitirmeliyiz. Nasıl olsa bir gün karnımdan su alınacaktır. Ne olur ne olmaz. Ba?ırsaklardan biri delinebilir, başka bir arıza olabilir. Herhalde ihtiyatlı olmalı."





ATATÜRK'ÜN VASİYETİNİ NOTERE VERİŞİ


"Atatürk, 6 Ekim 1938 'de Noter'in getirilmesini istemişti. Noter İsmail Kunter Bey, Prof. Neşet Ömer Bey ve ben, yatak odasının altındaki bir odada huzuruna girebilme emrini bekliyorduk. Bu daveti alınca hep beraber üst kata çıktık ve yatak odalarına girdik.

Vaziyeti şöyleydi; yataktan çıkmış, ipek bir pijama ve yine kırmızı ipek bir rob döşambr giymiş, boynuna koyu vişne renginde ipek bir eşarp ba?lamıştı. Denize bakan pencerelerin önüne koydurdu?u bir şezlongun üzerine oturmuş sigara içiyordu.
Bizi görünce hafifçe kımıldandı: "Buyrunuz.." dedi.

Tam karşısına koydurdu?u sandalyelerde üçümüze de yer gösterdi. Hatırımda kaldı?ına göre Noter İsmail Kunter Bey ile, yeni çıkmış olan Noter Kanunu ve İstanbul'daki noterler üzerine görüştü. Getirilen kahvelerin içilmesini bekledi. Sonra önündeki sigara masasının koydu?u kapalı zarfı aldı:

" Bu benim vasiyetnamemdir. İcap etti?i zaman muamelesini yaparsınız..." diyerek zarfı notere verdi.





ATATÜRK'ÜN VASİYETNAMESİ'NİN TAM METNİ


Malik oldu?um bütün nutuk ve hisse senetleriyle Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi'ne atideki şartlara, terk ve vasiyet ediyorum:

1. Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2. Her seneki gibi nemadan, nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda bin, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3. Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir.

4. Makbule'nin yaşadı?ı müddetçe Çankaya'da oturdu?u ev de emrinde kalacaktır.

5. İsmet İnönü'nün Çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6. Her sene nemedan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.


K.Atatürk

İLK MUAYENE


Atatürk 1937 yılının ilk aylarından bu yana çeşitli rahatsızlıklar duymaya başlamıştı. Burnu kanıyor, vücudu kaşınıyor ve kabarıyordu. Yüzü solmuş, sinir dengesi bozulmuştu. Kendini iştahsız ve halsiz hissediyordu.

Hasta olan arkadaşlarına kızan, doktor muayenesini sevmeyen Atatürk, fırsat buldukça çok güvendi?i Neşet Ömer Bey (İrdelp)'e kendini muayene ettirmeye ve sa?lık durumu hakkında bilgi almaya başlamıştı. Ancak ilk muayene sonunda, kalbinde, karaci?erinde, böbre?inde bir şey bulunamamıştı. Buna ra?men Atatürk'ün renginde ve yüzündeki çizgilerde bariz de?işiklikler başlamıştır.


İLK TEŞHİS


Doktorlar Atatürk'e kaplıca tavsiye etmişlerdi. Atatürk kür tedavisi için ani bir kararla Yalova'ya gitmeye karar verdi.


Prof. Dr. Nihat Reşat Belger anlatıyor;

"1937 senesinde, Yalova kaplıcalarının hekimiydim. O sıralarda, Atatürk de birkaç aydan beri Yalova'da istirahat buyuruyordu. Bir gün beni ça?ırttı. Bir müddetten beri kaşıntıdan şikayetçi oldu?unu söyledi." Müsaade ederseniz sizi önce bir muayene edeyim."dedim ve ettim. Muayenemde, bilhassa bacaklarında kaşıntıdan mütevellit tırnak izleri müşahade ettim. Palpasyonda (elle muayenede) karaci?erin, kosta (kaburga kemi?i) kenarını üç parmak kadar geçmiş oldu?unu ve sertleşti?ini tespit ettim. Muayene sırasında hiç konuşmadık. Kendisine muayenenin bitti?ini bildirdi?im zaman, Atatürk kaşıntının sebebinin ne oldu?unu sordu.

"Efendim, bu kaşıntı kanaatimce yemekle, daha do?rusu içmekle ilgilidir." dedim.
Atatürk önce inanmak istemedi. Beni imtihan etmek istercesine, "Buna kati olarak emin misiniz?" dedi.

"Evet efendim karaci?eriniz normale nazaran büyük ve sert . Kaşıntının sebebi budur."dedim.

Prof Dr. Nihat Reşat Belger'den sonra, Atatürk'ü İstanbul'dan gelen Prof. Dr. Neşet Ömer'de muayene etti. İki doktorun müşterek teşhisi aynı idi. Atatürk, Yalova'da rejime alındı. Tedaviden bir süre sonra iyileşme sezilmeye başlamıştı. Fakat Atatürk Bursa'ya oradan Mudanya'ya geçti. Mudanya'dan Ege Vapuru ile İstanbul'a hareket etti. Atatürk Şubat ayı başında Dolmabahçe Saray'ında idi. Park Oteldeki davetten geç saat saraya dönen Atatürk, ertesi gün şiddetli öksürük ve gö?üs a?rısı ile uyandı. Prof. Dr. Nihat Reşat Belger, Dolmabahçe sarayındaki muayenesinde Atatürk'e zatürre teşhisi koydu.


SAVARONA


Atatürk yurt gezisinden geldikten sonra çok yorulmuştu karnındaki şişlikte giderek artıyordu. Florya'dan Dolmabahçe'ye dönerken küçük bir de kriz atlatmıştı.




31 Mayıs 1938'de Atatürk'ün sabırsızlıkla bekledi?i Savarona Yatı gelmiş Dolmabahçe önünde demirlemişti. 1 Haziran 1938'de Atatürk,

Savarona'ya geçti.
İtina ile giyinmiş olan Atatürk önce her yeri gezdi, ayrıntılarla meşgul oldu bu da onu yordu.

Deniz havasının kendisine iyi gelece?ini hissediyor ve orda şifa bulaca?ını düşünüyordu.

Ama Savarona'daki tedaviden de müspet sonuç alınamamıştı. Bedeni sürekli güç kaybediyor, karnındaki şişlik giderek artıyordu. Dr. Fissenger tekrar davet edildi. 25 Temmuz akşamı Atatürk fenalaşmıştı. Atatürk yatı terkederek saraya çıkmayı düşündü. Saraydaki odalarının daha serin olabilece?ini ve orada daha rahat edebilece?ini düşünüyordu





DOKTORLARI



Atatürk kendisine yabancı doktor getirilmesini ısrarlı ricalardan sonra kabul etmiş, bu arada sa?lı?ını devamlı kontrol altında tutabilmek için ülkenin tanınmış hekimlerinden iki ekip oluşturulmuştu. Sürekli ve danışman doktorlar.

Prof. Dr. Neşet Ömer İRDELP
Prof. Dr. Nihat Reşat BELGER
Opr. Dr. Mim Kemal ÖKE
Prof. Dr. Mustafa Hayrullah DİKER
Prof. Dr. Akil Muhtar ÖZDEN
Prof. Dr. Süreyya Hidayet SERTER
Dr. Asım ARAR
Prof. Dr. Abravaya MARMARALI
Dr. Mehmet Kamil BERK


KARNINDAN SU ALINMASI


Profesör Fissenger 4. kez İstanbul'a gelmişti. Fissenger saraya gelir gelmez Atatürk'ü baştan aşa?ıya tekrar muayene etti. Atatürk artık ıstıraba dayanamıyor; karnında toplanan suyun verdi?i sıkıntıdan kurtulabilmek için bir an evvel alınmasını istiyordu. Hastalık artık iyice ilerlemiş son ve en tehlikeli dönemine girmişti. Birinci ponksiyon 7 Eylül 1938'de Profesör Fissenger ve Profesör Neşet Ömer İrdelp nezaretinde, Operatör Mim Kemal Öke tarafından yapıldı.

Kılıç Ali Anlatıyor:

"Ponksiyondan sonra derhal odalarına girdim. Gördü?üm manzara şuydu.
Atatürk adeta birdenbire zayıflamış, çok zayıflamıştı. İki kolunu başının altına alarak arka üstü yatıyorlardı. Karnını büyük bir sargı ile sarmışlardı. Odadan içeriye girer girmez yanlarına koştum.

" Geçmiş olsun paşam!" diyerek başının altına aldı?ı kollarının pazusunu öptüm. Bana doktorların duyamayaca?ı kadar yavaş bir sesle ;

"Çıkan suyu gördün mü? Bu kadar bir su kabı insanın karnının üstüne konsa nasıl tahammül eder ? Bak ben ne haldeyim, nasıl tahammül etmişim ?"

"Geçmiş olsun Paşam, bunların hepsi geçecek." dedim ve gözyaşlarımı kendilerine göstermeden ve teessürümü hissettirmemek için bir fırsat bularak doktorların arkasından sıyrılıp hemen odadan dışarı çıktım."

Atatürk'ün artık tam bir istirahate ihtiyacı vardı. Fazla konuşmaması ve yanlarında konuşulup kendilerinin yorulmaması lazımdı. Bu konuya doktorları büyük önem veriyorlardı.



İLK KOMA


Profesör Fissenger'in fikrinin alınmasından sonra, doktorlar ikinci ponksiyon'un gününü tespit için toplandılar. Operatör Doktor Mim Kemal Öke, 21 Eylül günü Atatürk'ün karnında biriken suyu tekrar aldı. 26-27 Eylül günü Atatürk ilk kez komaya girdi. Komayı atlatan Atatürk Ankara'ya gitmek istiyordu. Ancak doktorlar Atatürk'ün Ankara'ya gitmesine izin vermiyorlardı. Atatürk isyan edercesine "Ankara'ya gidelim. Ne olacaksam orada olayım " diyor, doktorların izin vermemelerinin sebepleri açıklanınca hiddetleniyordu.

Atatürk "Beni bir an evvel Ankara'ya götürün yapılacak mühim işler var", demiş, ne yazık ki yapacakları, düşündükleri ne ise yapamamıştı.

Yapılan tüm tedavilere ra?men Atatürk günden güne kötüleşiyor, karın bölgesinde su toplanmaya devam ediyordu. Viyana'dan Eppinger, Almanya'dan Bergmann adında iki profesör gelmişti. Bunların koydukları teşhis ve tedavi aynı idi "siroz". Atatürk 16 Ekim 1938'de a?ır bir komaya daha girdi ve 20 Ekim gününe kadar komada kaldı.


BEN HASTAYIM ÇOCUK


Zatürre'den kurtulur kurtulmaz Atatürk, İsmet İnönü ile birlikte 27 Şubat 1938'de Ankara'ya geldi.


Celal Bayar Anlatıyor:

"Balkan Antantının Ankara toplantısı günleri idi. Yugoslav Başbakanı Dr. Stoyadiniçle görüşüyordum. Şükrü Kaya yaklaştı :

"Sa?lık Bakanlı?ı müsteşarı Dr. Asım derhal görüşmek istiyor."dedi. Mevzuun, Atatürk'ün sa?lı?ı ile ilgili oldu?unu hemen anladım. Çünkü meslek ve şahsiyetine güvendi?im Dr. Asım Arar hükümet namına, Ata'nın müdavi tabipleriyle daima temasta idi. Bana endişelerini açıkladı:

"Burnundan kan geldi?ini söylediler. Bu hastalı?ın yeni merhalesidir. Dışardan mütehassıs getirilmesi tavsiyemi tekraren arzediyorum." dedi.

Atatürk'ün gerek görmedi?i tavsiyeyi bu sefer ısrarla rica ve kabul ettirmek kararıyla Çankaya'ya gittim. Beni beklemiyordu. Arzumu sükunetle dinledikten sonra:
"Ortada Hatay meselesi var. Hastalı?ımın dışarıda duyulmasını istemem. Neşet Ömer'le konuş. Burada zaten tıp kongresi var. Bizim doktorlar konsültasyon yapsınlar." cevabını verdi.

Doktorlar geldiler. Muayeneden sonra alkol ve sigara almaması, mutlak dinlenmesi gibi şart, fakat bir anda hepsinin birden yerine getirilmesi güç tavsiyelerini tekrar ettiler.
Atatürk hekimlerin ortak kararını dinledikten sonra :
"Zannederim haklıdırlar" dedi.

Ben sa?lı?ının ülke için asıl şart oldu?unu ve bu temel mevzuun yanında Hatay üzerinde menfi tesir yapma dahil, hiçbir ihtimalin düşünülmeyece?ini ısrarla tekrarladım. Derin teessürümü mümkün oldu?unca saklama gayretime ra?men, benli?ime hakim acının elbette ki farkında idi. Yavaş bir ses tonu ile:


"ÇOCUK..NE YAPACAKSAN YAP, BEN HASTAYIM"
dedi.
Her şeyini, memleketi için hizmet saydı?ı emeklerine cömertçe feda etmiş Atatürk, ilk defa hastayım diyordu.





KUMANDAN BENİM


Atatürk, Celal Bayar'ın ısrarı üzerine Fransız doktor Fissenger'in getirilmesini kabul etmişti ve 28 Mart 1938 günü Fissenger Ankara'ya geldi.

Fransız Prof.Dr.Fissenger, Atatürk'ü muayene etti, başta Prof. Neşet Ömer ve di?er doktorlardan bilgiler aldıktan sonra Atatürk'e;

"Ben sizi iyi edece?im. Fakat benden evvel siz kendi kendinizi iyi edeceksiniz;
Şüphesiz ki siz, büyük bir kumandansınız. Büyük zaferlerin sahibisiniz. Fakat bu işin kumandanı benim. Bana yardım edeceksiniz."

Üslubu ve mantık Atatürk'ün hoşuna gitmişti.

"Peki dedi, kabul."

Atatürk'ün olumlu yaklaşımı üzerine Prof. Fissenger, Atatürk'ün günlük hayatını, bir tablo halinde çizdi. A?zına tek damla alkol almayacak, şezlonga uzanarak istirahat edecekti. Yemesi içmesi, düzenlenmiş listeye göre olacaktı. Prof. Dr. Fissenger Cumhurbaşkanlı?ı Genel Sekreterli?ine Atatürk'ün sa?lı?ı ile ilgili bir rapor sundu. Bu raporda Atatürk'ün ciddi bir rahatsızlı?ı olmadı?ı, bir buçuk aylık bir istirahata ihtiyacı oldu?u belirtiliyordu.




GÜNEY GEZİSİ


O günlerde Hatay Sorunu had safhadaydı. Kendisini iyi hissetti?ini söyleyen Atatürk, Hatay meselesini istedi?i şekilde sonuçlandırmak için önce Mersin'e oradan Adana'ya sınıra kadar uzanmaya karar verdi. Doktorları önce bu iste?e şiddetle karşı çıktıysalar da, muayeneden sonra "gidebilir" dediler.

Atatürk, Hatay konusundaki kararlılı?ını, Mersin'e hareketinden iki gün önce Celal Bayar'a şöyle bildirmişti.:

"Benim, kırk asırlık Türk yurdu, Hatay esir kalamaz dedi?imi unutmuş olanlar olabilir. Ama ben unutmadım, unutamam, sen de unutamazsın."

20 Mayıs 1938'de Mersin'e do?ru yola çıktı. Mersin'den Tarsus'a oradan Adana'ya geçti. Hatay konusunun en kritik döneminde, sa?lı?ı üzerindeki olumsuz düşüncelerin neticeyi etkileyece?i düşüncesiyle, sınıra kadar otomobiliyle giderek askeri birlikleri denetledi, resmi geçitlerde sürekli ayakta bekledi. Sa?lıklı oldu?unu hissettirmek için her şeyi denedi.


24 Mayıs 1938'de Adana'dan ayrıldı.

SON SAATLER


Tüm tedavilere ra?men günden güne eriyen Atatürk, 8 Kasım 1938 günü şiddetli bir rahatsızlık daha geçirdi. Saat altı buçuk gibi gelen bu rahatsızlıkta Atatürk'ün midesi bulanmış ve kusmaya çalışmıştı.

Sürekli istifra etmeye çalışan Atatürk, bu sırada Hasan Rıza Beye (Soyak) bakarak "Saat kaç?" diye birkaç kez sormuş, Hasan Rıza Bey her soruşunda "Saat 7 efendimiz" diyerek cevap vermişti.

Bu sırada kendisine haber verilen Neşet Ömer Bey de gelmişti. Abravaya ile Atatürk'e gereken tedavileri yapıyorlar ve bazı önlemler alıyorlardı. Neşet Ömer Bey bir ara "Dilinizi göreyim efendim." diye seslendi. Atatürk dilini yarıya kadar dışarı çıkardı. Neşet Ömer Bey "Biraz daha uzatınız efendim." diye seslenince, Atatürk, Neşet Ömer Bey'e bakarak ;

- "Vealeykümüsselam" diyerek gözlerini kapattı. Atatürk son kez komaya girmişti.
9-10 Kasım gecesini rahatsız geçiren Atatürk artık derin bir uykuda gibi yatıyor ve ölümü bekliyordu. 10 Kasım 1938 günü saat 8 gibi bir ara gırtla?ından Hı Hı Hı sesleri çıkarmıştı.

Saat dokuzu beş geçe gözlerini son kez açarak, etrafına baktı ve hemen kapattı.
Büyük Önder Atatürk ölmüştü.





HAYATINDAKİ BAZI SONLAR


Anlamlı son sözü, "Saat kaç" olmuştu.

Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp'e, son söz olarak "Vealeykümüsselam " dedi.

Koma içinde manası anlaşılamayan ve devamlı olarak tekrarladı?ı söz "aman dil...aman dil..."di.

Son aldı?ı gıda, 8 Kasım 1938 Salı günü, saat 18.35'de dört kaşık elma suyu oldu.

Son yemek istedi?i sebze, enginardı.

Son verilen ilaç, ölüm halinden kırk dakika önce, saat 8.25'de, 1/8 aubaine'di.

Hekimler ölüm raporunu imzalarken, son olarak elini öpen ve gözlerini kapayan Prof. Dr. Mim Kemal Öke idi.




ÖLÜM İLANI


Atatürk'ün ebediyete intikal edişi Türk Halkına şöyle duyuruluyordu;

Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin resmi tebli?idir:
"Müdavi ve müşavir tabiplerin neşredilen SON raporu, Atatürk'ün dünyaya gözlerini kapadı?ını bildirmektedir.

Bu acı hadise ile Türk vatanı büyük yapıcısını, Türk milleti ulu şefini, insanlık büyük evladını kaybetti. Milletimize, içimiz yanarak, bu tarife sı?mayan ziya'dan dolayı en derin taziyelerimizi sunarız.

Kederlerimizin tesellisini ancak ve ancak O'nun büyük eserine ba?lılıkta ve aziz vatanımızın hizmetinde ararız. Şurasını da her şeyden evvel beyan etmeliyiz ki, ölmez olan, onun büyük eseri, Cumhuriyet Türkiye'sidir. Hükümetimiz, içinde bulundu?umuz bu mühim anda, bugüne kadar oldu?u gibi dikkatle vazife başındadır. Müesses olan nizam ve idame hususunu, büyük Türk milletinin hükümetiyle tek vücut olarak teyit ve temin edece?ine şüphe yoktur.

Teşkilat-ı Esasiye Kanununun 33. maddesi mucibince Büyük Millet Meclisi derhal yeni reisicumhuru intihap edecektir. Türkiye'nin en büyük makamına, Teşkilat-ı Esasiye Kanununa göre geçecek zatın etrafında hükümetiyle, şanlı ordusuyla ve bütün kuvvetleriyle Türk Milleti sarsılmaz bir varlık olarak toplanacak ve yükselmesine devam edecektir.

Bugün ayrılı?ına a?ladı?ımız büyük şefimiz Atatürk, her vakit Türk Milletine güvendi. Eserlerini bu güvenle yaptı. İdamesi esbabını da istikmal ederek güvenle büyük milletimize bıraktı. Ebedi Türk Milleti onun eserlerini ebediyetle yaşatacaktır. Türk gençli?i onun kıymetli vediası olan Türkiye Cumhuriyetini daima koruyacak ve onun izinde yürüyecektir.

Kemal Atatürk, Türk'ün tarihinde ve gönlünde daima yaşayacaktır."





CENAZE NAMAZI


Son vazifeler yerine getirilirken, dini şart ve örfler itina ve hassasiyetle yerine getirilmiştir. Cenaze namazının bir camide kılınıp kılınmama yolunda dinen ne gerekti?i konusunda, Makbule Atadan Hanımefendi Cumhurbaşkanlı?ı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'a danıştı, İlahiyat Fakültesi kelam ilmi ve İslam Felsefesi ordinaryüs Profesörlerinden Mehmed Şerafettin Yaltkaya'nın fikri alındı. Din alimi, cenaze namazlarının muhakkak camilerde kılınması yolunda kesin bir kayıt olmadı?ını bildirmiş ve daha çok makam, kıdem ve selahiyeti olarak, bir de Diyanet İşleri Başkanlı?ı'nın görüşlerinin alınmasını tavsiye etmiştir.

Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Mehmed Rıfat Börekçi'nin fikri sorulmuştur. Milli Mücadelenin meşruiyetine dair Anadolu Uleması fetvasına, ilk imza koyan din adamı, "O'nun cenaze namazı, tertemiz hale getirdi?i bütün vatanda, bu farizanın yerine getirilebildi?i her yerde kılınabilir" fetvasını vermiştir.

Atatürk'ün cenaze namazını, Diyanet İşleri Başkanlı?ı yapan, Ord. Prof. Mehmet Şerafettin Yaltkaya kıldırmıştır.




ETNO?RAFYA MÜZESİ'NE DEFNİ


Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, 10 Kasım 1938'de sabah saat 09.05'de Dolmabahçe Sarayı'nda ebedi uykusuna daldı. Vefatı bütün yurdu mateme bo?arken, dünyada da büyük üzüntü uyandırdı. Aziz naaşı, 19 Kasım 1938'e kadar Dolmabahçe Sarayı'nda katafalkta kaldı. 19 Kasım günü naaşı top arabası ile Sarayburnu'na, oradan "Zafer" torpidosu ile "Yavuz" zırhlısına nakledildi. Bu arada, bütün dünyada ba?ımsızlık savaşı ve barışın sembolü olan bu büyük insanın cenaze töreni için İstanbul'a gelen Rus, Fransız, Yunan ve Romen savaş gemileri, onu 21 pare top atışı ile son yolculu?unda selamladılar. Naaş, "Yavuz" zırhlısı ile İzmit'e, oradan da trenle 20 Kasım 1938'de Ankara'ya getirildi. TBMM'nde hazırlanan katafalkta bir gün kalan naaş, buradan alınarak 21 Kasım 1938'de Etno?rafya Müzesi'ndeki katafalka konarak halkın daha uzun süreli ziyaretine imkan sa?landı. 31 Mart 1939'da katafalktan alınan aziz naaş, bir müzede mermerden hazırlanan geçiçi kabre kondu.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst