Hikayeler

Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

J. Anton Keller

Katılım
11 Tem 2010
Konular
1,952
Mesajlar
16,720
Reaksiyon Skoru
1,584
Altın Konu
1
Başarım Puanı
265
Yaş
29
TM Yaşı
15 Yıl 9 Ay 17 Gün
MmoLira
-239
DevLira
0

Metin2 EP, Valorant VP dahil tüm oyun ürünlerini en uygun fiyatlarla bulabilir, Item ve Karakterlerinizi hızlıca satabilirsiniz. HEMEN TIKLA!

Anton Keller, İsviçre vatandaşı... 25 yıl boyunca “Good Offices Group of European Lawmakers“ (Avrupalı Kanun Yapımcıları Good Offices Grup) adlı kuruluşun ve itibarlı bir kurum olan “International Committee for European Security and Co-operation“un (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Uluslararası Komitesi) sekreteriydi.

J. Anton Keller, Ayrıca BM`de de daimi temsilci. Tüm bunlar Amerika ve Avrupa'dan, Yakındoğu'dan, İsviçre'den kanun yapımcılarıyla çalışmayı ve BM insan hakları komisyonu`nda getir-götür işlerine bakmayı kapsar.

Keller, bir çok konuda çalışıyor. Kendisini, ‘genelci` olarak tanımlıyor. Genelciliğini şöyle anlatıyor; “1960`ta hepimiz Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü`nde bir avuç mimarlık öğrencisiydik. Nubya çölündeki anıtların (yükselen) Assuan baraj gölü sularından kurtarılması planlarının hiçbirinden memnun değildik. Biz de Nil'i bir yan vadiye çevirip suyunu orada biriktirme projesiyle geldik. Sonuçta benim tezim Nil nehrinde optimum su yönetimi üzerineydi. Bunun için eğitimimi değiştirip buna hidroloji, su hukuku ve ekonomisiyle, hatta (projeye) gerekli Gabgaba kanalının kazılmasında nükleer bombaların barışçı kullanımı konusunu da dahil ettim. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, geçen yıllar içinde tam bir ‘genelci` oldum.“

Bazıları Keller`e, kayıp davalar uzmanı, aykırı düşünür ya da çok şapkalı bir yönetim danışmanı derler. Bunun sebebi belki de onun (1979`da) Tahran ABD büyükelçilik rehine krizi, Falkland adaları krizi ve 1. Irak-Kuveyt Savaşı`nda uyguladığı paralel diplomasi faaliyetleri nedeniyledir. 12 torunu var.


HAKKINDA YAZILANLAR

İlginç iddia: Kuzey Irak'taki 63 aşiret lideri Türkiye'ye bağlanmak istiyor
Zaman 1 Kasım 2007

Kuzey Irak'ta bulunan 3.5 milyonluk nüfusun yüzde 70'ini oluşturan 63 aşiret lideri Türkiye'ye bağlanmak istiyor.

1925'te kurulan Musul Vilayeti 1992'de dönemin Cumhurbaşkanı Özal öncülüğünde Körfez Savaşı nedeniyle yaşanan bölünme ihtimalleri üzerine Ankara'da bir araya gelerek harekete geçti ve İsviçreli hukukçu J. Anton Keller'i BM daimi temsilcisi seçti.

Sabah gazetesinin haberine göre son dönemde yaşanan gelişmeler üzerine Konsey'in Türkiye ile konuyu görüşmek için toplanma kararı alması üzerine Keller İstanbul'da toplantı yapmak için girişimleri başlattı.

PASAPORTA EL KONULDU

Ancak Keller'in yapacağı toplantıya 63 aşiret liderini temsilen katılması beklenen Kuzey Iraklı 4 aşiretin liderleri Türkiye'ye gelemedi. Aralarında Almanya'da sığınmacı olarak yaşayan eski Dohuk valisi, Saddam dönemi eski Tarım Bakanı ve yazar Musul Vilayet Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Sıddık Mahmut, Hollanda'da sığınmacı olarak yaşayan ve Kerkük bölgesindeki petrol yataklarında önemli bir paya sahip olan Mama Seny aşiretinin lideri Müşir Hadi Ahmet, Musul vilayetine ait tapu kayıtlarını elinde tutan ve şu anda Kuzey Irak'ta bulunan Surçi aşiretinden Nedim Surçi, Süleymaniye'de yaşayan ve tapu sicillerinden sorumlu olan Şeyh Saleh'in de bulunduğunu söyleyen Keller, Barzani yönetiminin bu kişilerin pasaportlarına el koyarak ve telefon iletişimlerini keserek Türkiye'ye gelmelerine engel olduğunu söyledi. Keller, Türkiye'nin acil olarak devreye girmesi gerektiğini belirtti. Keller bu durum üzerine Türkiye'de Başbakan Erdoğan'ın Başdanışmanı Prof. Ahmet Davutoğlu, MHP İstanbul Milletvekili Gündüz Aktan ile muhalefet partisi milletvekilleriyle görüşerek durum hakkında bilgi verip, aşiret liderlerinin Türkiye'ye bağlanma isteklerini iletti. Keller önceki gün ise Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi'nin düzenlediği "Musul Vilayeti'nin Yeniden Doğuşu mu?" başlıklı bir panele katıldı. Emekli orgeneral Edip Başer'in de katıldığı toplantıda, "Türkiye'nin Musul'a müdahalesi için tarihsel, hukuksal ve sosyolojik zemininin bulunduğu" belirtildi.

Musul Vilayet Konseyi

1925 yılında Musul, Erbil, Dohok, Süleymaniye, Kerkük ve Diyala 'Musul Vilayet Konseyi' çatısı altında bir araya geldi. Kurtuluş savaşı bitince Türkiye 'Musul Vilayeti' ile ilgili durumu tartışmaya başladı. İlk sıkıntı 1922'de yaşandığı için konu o zaman görev yapan Milletler Cemiyeti'ne yansıdı. Cemiyet, 1925'te 'Bölge, Milletler Cemiyeti'nin kontrolündedir. Bölgede yaşayanların hakları belirlenmeli' kararı aldı. Musul Vilayeti, 1932 yılında Irak Krallığı'na bağlanırken iki önemli şart koşuldu: 'Birincisi, bölgedeki bütün halkların insan hakları nezdindeki kuralları güvenceye alınmalı. İkincisi bölgedeki aşiretlerin veya şahısların petrol ya da maden imtiyazları güvence altında tutulmalı'. Bu şartlarla Musul Vilayet Konseyi'ne imtiyaz verildi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Musul, Irak devletinin parçası oldu. Konsey, Körfez Savaşı'yla birlikte Irak'ta bölünmenin ilk ateşi yakılınca harekete geçti ve 1992'de İsviçreli hukukçu Keller'i BM nezdinde temsilci seçti.
Türkiye ile Irak arasında 1946 yılında imzalanan dostluk ve sınır anlaşmasına göre her iki ülkenin sınırları içinde bulunan 75 kilometrelik bir bölge içinde eğer komşu ülke o bölgede asayişi sağlayamıyorsa, saldırıya maruz kalan ülkenin sıcak takip yapabilme hakkını kabul ettiğini kaydeden Keller şöyle konuştu: "Dönemin Başbakanı Özal'ın Barzani ve Talabani üzerinde çok önemli bir etkisi vardı. Ankara'daki toplantıda Talabani ellerini masanın üzerine koyarak bu oluşuma destek olacağına dair yemin etti. Barzani ise Musul Vilayet Konsülü'ne destek olabileceği sözü verip diğer Kürt aşiretlerle birlikte hareket edeceği konusunda teminat verdi."

1992'de Özal'ın direktifiyle yapılan toplantının baş aktörlerinden olan eski Sakarya Milletvekili Yalçın Koçak da Türkiye'nin bölgeye müdahale hakkının olduğunu savundu. Koçak Musul Meselemiz, adlı bir kitapçık hazırlayarak Başbakan Erdoğan başta olmak üzere bir çok üst düzey yetkiliye gönderdi. Türkiye'nin Kuzey Irak politikasının odak noktasının Kerkük değil Musul olmasını öneren Koçak, Türkiye'nin o dönem Musul'u bağımsız bir Irak devleti olmadığı için şartlı olarak Irak Krallığı'na bıraktığını ifade etti.

xxxxxxxxxxx

Xxxxxxxxxxxx

Musul Vilayeti'nin Yeniden Doğuşu mu?
J. Anton Keller'la Söyleşi

(1. Bölüm)

Röportaj: Murat Sofuoğlu

Çeviren: A. Altay Ünaltay

Ekopolitik.org Türkiye ve tüm Orta-Doğu için hassas bir konuma sahip Kuzey Irak üzerine olan odaklanmasını Musul Vilayeti Konseyi`ni BM nezdinde temsil eden J. Anton Keller ile yaptığı röportajı ile sürdürüyor. İsviçreli bir hukukçu, diplomat ve arabulucu Keller dışarıdan bir gözlemci ve tecrübeli bir uzman kimliği ile Türkiye`nin Kuzey Irak ile olan rabıtasına hem hukuksal hem de sosyolojik bağlamda ışık tutuyor. Osmanlı Devleti`nin varisçisi olan Türkiye Cumhuriyeti için Kuzey Irak değil Musul Vilayeti olduğunu söyleyen ve Vilayet`in Irak`a 1926`da şartlı bir şekilde bağlandığını ve Türk devletinin Vilayet üzerinde uluslararası anlaşmalarca sabit meşru yasal haklara sahip olduğunu söyleyen Keller`a göre Türkiye sadece aktif bir diplomasi ile bile Kuzey Irak topografyasının taşlarını yerinden oynatabilir ve tüm dengeleri değiştirebilir. Keller`ın danışmanlığını ve temsilciliğini yaptığı Musul Vilayeti Konseyi Türk devletinin Kuzey Irak politikasının şekillenmesinde merkezi bir rol oynayabilir ve Türk devleti ile de işbirliği yapabilir. Keller sicili bozuk Kürt liderleri yerine Kuzey Irak sosyolojik realitelerini temsile daha layık liderlerin ve insanların Konsey`in bünyesinde bulunduğunu ifade ediyor.

Peki Türk milleti ve devleti Musul Vilayeti Konseyi`nin yükselen sesini duymaya ve kanayan yaralara parmak basmaya hazır mı? Veya son iki yüzyıllık tarihimizde defaten yaşadığımız gibi Kuzey Irak`ta da oldu-bittilere mi razı olacağız?


Ekopolitik(Murat Sofuoğlu): Musul Vilayet Konseyi nedir? Ve sizin onunla ilişkiniz nedir?

J. Anton Keller: Musul Vilayeti ve konseyinin oluşumu, gelişimi ve görünümü ile ilgilenen dışarıdan bir gözlemci ve danışman olarak, ayrıntılara girmeden önce kendimden bahsetmem daha uygun olacak. Ve baştan, burada ismi geçmeyen, ancak konuya katkıda bulunmuş herkesten, ayrıca kendilerine haksızlık ettiğime inanan diğerlerinden özür diliyorum. Şüphesiz bu benim niyetim değildir.

Kimileri şaka yollu bana kayıp davalar uzmanı ya da Edward de Bono usulü bir aykırı düşünür, çok şapkalı bir yönetim danışmanı falan derler. Muhtemelen bu benim Tahran ABD büyükelçilik rehine krizi, Falkland adaları krizi ve 1. Irak-Kuveyt Savaşı`ndaki paralel diplomasi faaliyetlerim nedeniyledir. Bundan kıymetli bir İsviçreli diplomatın ardından yazdığım anma yazımda bahsettim. 25 yıl boyunca “Good Offices Group of European Lawmakers“ (Avrupalı Kanun Yapımcıları Good Offices Grup) adlı kuruluşun ve itibarlı bir kurum olan “International Committee for European Security and Co-operation“un (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Uluslararası Komitesi) sekreteriydim. Ayrıca BM`de de daimi temsilciyim. Tüm bunlar Amerika ve Avrupa'dan, Yakındoğu'dan, İsviçre'den kanun yapımcılarıyla çalışmayı ve BM insan hakları komisyonu`nda getir-götür işlerine bakmayı kapsar. Ben bir İsviçre vatandaşıyım, şarabı Coca Cola'ya tercih ederim ve en son bildiğim kadarıyla 12 torunum var.

Eğer tipik bir aykırı düşünür diye bir şeyden sözedebilirsek, o kişi muhtemelen sırtını arkaya yaslayıp her şeyi yeniden düşünmeye, geçmişte neler olduğunu araştırma ve bunlara yoğunlaşmaya ve böylelikle eldeki konuda yarın ne olacağını kestirmeye alışkındır. Bu tecrübenin amacı, eldeki seçenekler ve onların sonuçlarını bulmak, böylece, siyasi, ekonomik ve sosyal sorumluluk makamlarını işgal eden karar alıcılara destektir. Böyle bir kişi kolayca değerlendirilemez, siyasi, dini ya da diğer yelpazede bir yere oturtulamaz. Tek bir konuyla, inançla ya da etnik grupla “evlenmemiş olmak“ kimi insanları kararsız ve rahatsız bırakabilir. Belki de bu (Abdullah) Öcalan'ı geçenlerde ismimi ve eserimi karalamaya itmiştir; oysa onunla hiçbir ilişkim olmadı.

Kendi kültürel köklerinden gelen şekliyle otoriter bir lider olan Öcalan`ın belki de gerçekten bağımsız zihinler ve kişilerle tanışacak imkânı olmadı. Yine de tarih, bana hiç kimseyi baştan mahkûm etmemeyi ve herkese durumunu ispata kadar şüphe hakkını tanımayı öğretti, yani değişen koşullar ve kişisel evrimci gelişim herhangi birini sorunun bir parçası olmaktan çözümün parçası olamaya getirebilir. Eğer Mehmet Dülger`le de konuşursanız, o size ne söylediğimi anlatacaktır.

Birçok konuda çalışıyorum. Her şeye önce teorik olarak bakar; konuya eldeki tüm bilgi kaynaklarıyla yoğunlaşırım. Bir genel resim olarak: 1960`ta hepimiz Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü`nde bir avuç mimarlık öğrencisiydik. Nubya çölündeki anıtların (yükselen) Assuan baraj gölü sularından kurtarılması planlarının hiçbirinden memnun değildik. Biz de Nil'i bir yan vadiye çevirip suyunu orada biriktirme projesiyle geldik. Sonuçta benim tezim Nil nehrinde optimum su yönetimi üzerineydi. Bunun için eğitimimi değiştirip buna hidroloji, su hukuku ve ekonomisiyle, hatta (projeye) gerekli Gabgaba kanalının kazılmasında nükleer bombaların barışçı kullanımı konusunu da dahil ettim. Dolayısıyla, diyebiliriz ki, geçen yıllar içinde tam bir “genelci“ (“generalist“: her konuyla ilgilenen, uzman ya da “specialist“in tersi, ç.n.) oldum. Bu mekanizmayı, bu özel düşünüş yöntemini kullanarak problemlere yaklaşabilir ve kimsenin varlığını düşünmediği bağlantılar bulabilirim. Bu tarz düşünüş bazen alışılmadık ama pratik düşünceler doğurabilir, her ne kadar bunlar bazen içinde yaşadığımız zamanın verili gerçeklerine aykırı olup, daha uygun koşullar beklemek durumunda olsalar da.

Irak da bu tür baş ağrıtan problemlerden olup, belki de onun (çözüm) zamanı yaklaşıyor. Irak her zaman aklıma gelmeye devam ediyor, çünkü ilgilendiğim makropolitik gelişmelerin giderek önem kazanan bir parçası o. Ve ona Osmanlı devleti, Filistin ve İsrail hesaba katılmaksızın bakılamaz. Irak`a ilişkin çözüm esas referans kaynaklarının adapte edilmiş yeni terimleri içerisinde bulunamaz. Ortada 30 Mayıs 1932`den kalma şu temel Irak belgesi varken (ki genel bir çözümün anahtarı olabilir), bu belge 1992`ye dek Kürt araştırmacılarca dahi bilinmiyordu. Dahası, oradaki güçler, henüz tamamen tüketmedikleri değişik yolların varlığına daha yeni zihinlerini açmaya başladılar.

1991 sonlarındaki ilk Körfez Savaşı`ndan sonra, Irak`ın nasıl kurulduğunu okumaya başladım. Kısa sürede kuruluş yıllarından kalma çok ilginç bir belgenin varlığını keşfettim. Çözüm bir tarihi atlastan geldi; burada Musul Vilayeti özel bir birim olarak gösteriliyordu. Tecrübelerim bana Milletler Cemiyeti`nin, Irak krallığı kurulmadan önce bir hayli sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer araştırmalar yaptırdığını söylüyordu. Onun Türkiye ile sınırını çizen bir belge olmalıydı. Bundan 1923 Lozan Anlaşması'nda bahsediliyordu ve bu o dönem güçleri arasında çekişmeli bir konu idi. Irak, Milletler Cemiyeti`nin ilk çocuğu olduğu için, Milletler Cemiyeti Musul Vilayeti`ni oluşturan toplulukların değişik taleplerini dikkatle incelemiş olmalıydı. Onların ihtiyaç ve meşru talepleri görmezden gelinemezdi.

Sonuçta, 16 Ocak 1992` de BM kitaplığı tekrar açıldığında, 1 saat içinde aradığım o anahtar belgeyi buldum. Bu buluştan sonra giderek daha çok insan Musul Vilayeti kavramıyla ilgilenmeye başladı. İlgili formel çekinceler, uluslararası azınlık koruma maddeleri, ve özel mülk garantileri 30 mayıs 1932 tarihli Irak temel Deklarasyonu`na yazılmıştı. Hala uluslararası hukukta bu geçerlidir; ve bu deklarasyon Irak'la ilgili olarak anayasa ve kanunların üstünde bir bağlayıcılığa sahiptir. Bu benim için çok şeyin açıldığı bir an oldu. Ama konuyla ilgili diğerleri için de sıkıntılı bir an idi, çünkü bu uluslararası garantileri tanıyacak, inceleyecek ve uygulayacak olan güçler buna çok ve çeşitli dirençler gösterme temayülündeydi.

-***-

Şimdi sorularınıza gelelim. Musul vilayeti ve onun her zaman hor görülmüş sakinleri hakkında kişisel görüşümle başlayayım. Şimdi kuzey Irak denen yer Firavun Akhenaton, büyük İskender ve muhteşem Süleyman'lardan (Kanuni) beri dini, kültürel ve ekonomik bir kavşak noktasıdır. Tanrı`nın izniyle ve oradaki toplulukların, liderlerinin ve komşularının yoğun çalışması, idealleri ve kararlılıkları sayesinde Musul Vilayeti, Ortadoğu'nun etrafında tekrar şekillendirildiği çekirdek olacaktır; onun gelenekleri, işleri kolaylaştırıcı mirası ve nüfusunun ihtiyaç ve meşru beklentilerine uygundur bu. Yalnız burada Osmanlı devleti`nin yeniden canlanmasından bahsetmiyoruz, ama Musul vilayet liderlerinin hala açık yolları takip ederek (örneğin Osmanlı tapu kayıtları gibi) bu (Osmanlı) tecrübe(sin)den olduğunca ilham almalarını bekliyorum. Bu perspektifin kuvveden fiile dökülmesine hizmet için bir Musul Vilayet Konseyi oluşturmaya niyet edilmiştir. Konsey“ üyeleri, bu vilayete hizmet ve parlak geçmişini yansıtan güvenli, istikrarlı ve genel faydaya hizmet eden bir merkez oluşturmakta tüm katkılarını yapacaklarına söz vermişlerdir.

Kısaca bu eldeki imkan ve sorunların daha geniş bir açılımıdır. Şimdi tüm Ortadoğu'da savaşlar yaşıyoruz. Çok bilgili bir meslektaşım olan Richard Anderegg buna “Osmanlı mirasını paylaşma kavgaları“ demişti. Ben onların tarihin çok daha derinlerine giden güçlü köklerini tanımak istiyorum. Bence, kimse Diadoch'ların (“varisler“, Büyük İskender'in varisleri, ç.n.) savaşlarını, (Firavun) Akhenaton'un varislerinin taht kavgalarını bilmeden burada neler olup bittiğini tam kavrayamaz. Bu, tabii ki, çok daha geniş bir perspektiftir; zihnimizi ve gözlerimizi açmamızı gerektirir. Ama daha sonra göreceğimiz gibi, eğer şimdiki Ortadoğu kördüğümünü çözmekte ciddi isek, kıymetli olacaktır.

Ama şimdilik, daha yakın tarihle yetinelim. Daha önceki yazılarımda sözettiğim gibi –ve imkan oldukça buna defalarca geri döndüm- hala Osmanlının parçalanışından kalma açık yaralar vardır. Bunlara geçici tedavi yapıldı, ama hiçbir zaman iyileşmelerine fırsat verilmedi. Belki bunun sebebi yönetenlerin hiçbir zaman bölgenin problemlerine uzun vadeli çözümler arayacak imkan bulamamış olmalarıdır; (bunun için) halkının tarihini, kültürel özelliklerini, temel ihtiyaç ve meşru isteklerini yeterince değerlendirememişlerdir.

Bu bağlamda, belirtilmeli ki, Musul Vilayeti Konseyi`nin Ankara`da 15 Mayıs 1992`deki deklarasyonunu yenileyen 20 Ekim 1992`deki 3. Deklarasyonu`nda, Musul Vilayeti Konseyi`nin “Musul Vilayeti`nin yüksek idari organı olarak kurulduğu, burada tüm yerli Araplar, Ermeniler, Süryaniler, Kürtler ve Türkmenlerin, kendi liderlerince eşitçe temsil edilme hakları olduğu“ tanınmıştır.

500 yıl önce İsviçre de bugünün Kuzey Irak`ına benzer bir haldeydi. Bizde de birbirine rakip ve diğerlerinden iyi bir fikir çıkacağına inanmayan güçler vardı. Herkes kral olmak istiyordu. İşbirliği, diğerlerini kendinin eşitleri kabul etme, iktidarı paylaşma kültürünün gelişip kök salması ve İsviçre'yi bugünkü haline getirmesi yüzlerce yıl sürdü. Gerçi kuzey Irak`ta bundan çok uzağız, ama bu örneğe işaret edebilir ve gerekirse bu hedefin gerçekleşmesini hızlandırmak isteyenlere yardım edebiliriz.

Bu noktadan bakıldığında (kesin olmasa da), anlaşılmaktadır ki, uluslararası toplumun Kürtlere bağımsızlık vermesi meseleye faydalı olmayacaktır. En başta bu tarihin verdiği dersleri dikkate almamak, bölgesel istikrar sağlamak yerine tam tersini yapıp, hem Kürtlere hem de onların dindaş ve komşularına büyük zarar getirecek bir iş yapmak demek olacaktır. Onların yaralarını iyileştirmek, kendilerine gelmek, özyönetim kurumlarını oluşturmak ve toprak anlaşmazlıklarını şiddete başvurmaksızın çözmek için, en az 1 kuşak geçirmeleri gerekiyor. Musul Vilayeti`nin yerleşik Arapları, Süryanileri, Türkmenleri ve Yezidileri gibi, onlar da (Kürtler), bu kurucu toplulukların arasındaki merkezkaç güçleri bertaraf etmenin, özerk bir yapı ve özerk bir halk olarak uluslararası toplum tarafından tanınmak için vazgeçilmez bir temel olduğunun pek farkında değiller. Ben bunu tüm Arap, Süryani, Kürt, Türkmen ve Yezidi dostlarıma söyledim: Bu temel problemleri çözmekte kendileri dışındakilere güvenmemeliler, ve bu noktada Musul Vilayeti de dışarıda kabul görecek olmakla birlikte, sahte demokrasiye değil, bilgili, katılımcı ve sorumlu vatandaşa dayanan gerçek özyönetime giden yolda tek konsept olarak düşünülmemelidir.

Musul Vilayeti Konseyi çatısının ileriye dönük kabul edilmiş tek politik çözüm olduğunu kabul edersek, Barzani ve Talabani gibi şimdiki liderler bu formüle ne kadar uygun? Onlar niye Musul Vilayet Konseyi'ni dikkate almayı kabul etsinler?

Musul Vilayeti Konseyi bugün gerçek bir güç değildir. Ama bugünün liderleri Victor Hugo'nun şu sözünü bilir: “Hiçbir ordu zamanı gelmiş bir fikre karşı koyamaz.“ Yani Musul Vilayeti Konseyi fikir halinde ve oluşum halinde bir güç olarak tasvir edilebilir. Bu durum Saddam'ın onun üzerinde çok uzun zaman kararsız kalmasından ve o gittikten sonra da dışarıdan empoze edilen koşulların Musul Vilayet konseptini uygulamaya uygun olmaması nedeniyle ortaya çıktı. Yine de, koşullar hızla değişmekte ve yukarıdaki hayal günümüzün gerçeği olabilir. Bugünün liderlerinin çabaları konusunda yorumda bulunmak ve onlara medya kanalıyla istenmeyen tavsiyeler vermek istemiyorum. İnanıyorum ki, zor koşullar altında yapabildiklerinin en iyisini yapmaktalar ve şimdi kendi bildikleri nedenlerle kendi bildikleri yollarında gitmekteler. Onlar parti üyeleri; tabi ki bir şeyler imzalamak durumundalar. Ancak hepsi bu kadar.

Kürdistan Muhafazakar Partisi'ne ne diyorsunuz, o da Musul Vilayeti Konseyi ile bağlantılı mı?

Evet, sınırlı bağlamda; başta da söyledim, bir KMP bağlantısı var. Kürdistan Muhafazakar partisi üyeleri –tabii eğer buna parti derseniz- Musul Vilayeti Konseyi`nin oluşumunda önemli rol aldılar. Bence, birçok parti, sülaleler gibi ve her yana hakim aşiret yapısına bakarsanız, onlara siyasallaşmış aşiretler demek daha doğru olacak. En azından onlar Batılı usulde siyasi partiler değiller.

Siyasi aşiret terimi herhalde Irak'ın çoğu yeri için doğrudur. Yoksa sizce bu kuzey Irak'a mı özgü?

Irak`ın çoğu için geçerli diye anlıyorum. Yine de, eğer iznim varsa bir eleştiri yapayım, ve bu bizim Batılı başkentlerdekilere yönelik olacak; onlar sürekli kendilerini aldattılar. Benim Iraklı dostlarım için, hiç kimse bunu kişisel almasın, ama benim yargım asli tarihi gerçeklerden gücünü alıyor. Iraklılara demokratik süreç ve kurumlara alışmaları için çok imkan tanınmadı. Onlar daha çok yabancı liderleri etkilemeyi öğrendiler, bunun için de iyi İngilizce konuşmaları gerekiyordu. Kendi parti ya da statüleri adına demokratik kavramlarla ilişkili terimler ya da bir şekilde demokratik terimlere sahipler. Bu da onların bir şekilde demokratik partiler olarak tanınmalarını sağlıyor. Dahası, kimi Batılı liderlerimiz ve onların danışmanları da var, ki ben onlara “düz dünya çocukları“ diyorum, onlar dünyanın düz olduğuna inanıp ona göre iş görüyorlar. Her Iraklı topluluk kendi değer yapısına odaklıdır. Ve onların liderleri ancak yeni anlamaya başlamışlardır ki, başka toplumların da kendilerininki kadar meşru hakları vardır ve kendi olayları anlayış biçimleri tek ve zorunlu geçerli olan değildir; ne kendileri ne de başkaları için. Yani bir çeşit cehaletler çatışması yaşıyoruz.

Cehalet, mütemadiyen kandırma yöntemiyle dış dünyadan saklanmaya çalışılır. Saddam`ın demir pençeleri hüküm sürdükçe, bu iç tüketime yaramış olabilir. 1991`de bazı Kürtler, kendilerini birçok açıdan ortada buldular. “Caş“ (eşek) terimi o zaman yayıldı, - 12 yıl sonra Baasçılar benzer bir siyasi-sosyal aşağılanmaya uğradılar. Bu (terim) körükörüne emirleri uygulayan demekti. Saddam'la işbirliğine giden Kürt aşiret liderleri için kötü bir isimdi. Onlar eşekti, Saddam onları kandırmıştı. Kimileri buna siyasi fırsatçılık dedi. Ama bu birçok vakada kaçınılmaz bir fırsatçılıktı. Türkiye ile ticari ilişkileri vardı. İstanbul`da evleri, ticarethaneleri vardı. Surchi ailesinden bahsediyorum.

Onların bizim Batılı toplumumuz bağlamında siyasi tecrübeleri yoktu. Aralarında ve Saddam'a karşı güç ve zor ilişkileri vardı. Her zaman Kalaşnikoflar bu dengeleri değiştirebilirdi. Arka planları budur. 1991 ayaklanmasında, Kürtlerin bazıları kendilerini diğer Kürtlerce parmakla gösterilir halde buldular, Saddam'ın istek ve kaprislerinin uşağı olarak.

Aslında bu durumdan çıkmak istiyorlardı; bunun için Kalakin'de Kürdistan Muhafazakâr Partisi denen partiyi kurdular. 29 Nisan 1992`de adı Muhafazakar Parti olan bir aşiret örgütü kurdular. Suudi Arabistan'dan maddi-manevi destek aradılar. Anlaşmalar yapmak istediler. Tüm yapmak istedikleri içinde bulundukları, aşiretlerinin ve Irak'ın bulunduğu durumu değiştirmekti. Ama gerek zihnen gerek de siyaseten daha ileriye gitmek için donanımlı değillerdi. Batı düşüncesi konusunda tek tecrübesi ve temeli olan kişi Muhammed Sıddık idi. O bir yazar ve şairdir. Gerçi –kendi iddiasına göre- Baas üyesi değildi, ama Saddam döneminde önemli siyasi görevleri oldu: Tarım bakanlığı, Saddam'a danışmanlık, Dohuk valiliği, bunlar 1991`de Saddam'a karşı dönmeden önceydi. Şimdi de konseyimizin kurucu üyelerindendir. Ankara toplantılarında da vardı.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 1, Üye: 0, Misafir: 1)

Geri
Üst