Cannn6161 1
Cannn6161
onur akbaş 1
onur akbaş
PrimeAC 1
PrimeAC
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
romegames 1
romegames
Fethi Polat 1
Fethi Polat
xranzei 1
xranzei
Bvural41 1
Bvural41
kralhakan2009 1
kralhakan2009
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

deneme konu kilitlene bilir

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan MuH0
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 426

MuH0

Level 4
TM Üye
Katılım
11 Ağu 2010
Konular
170
Mesajlar
413
Reaksiyon Skoru
11
Altın Konu
0
TM Yaşı
15 Yıl 10 Ay 4 Gün
Başarım Puanı
97
MmoLira
0
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde

8 yaşındaydı. Selma'nın onu psikolojik olarak susmaya
iten, "seçici konuşmazlık" dediğimiz sürece getiren olaylar
beş yaşındayken başlamıştı.

Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde
normal bi
yasam sürerken , bir gün annesi hastalanıyor. O dönemlerde
beş yaşlarında. Kendisinden büyük iki abla, bir ağabey ve kendisinden
küçük iki kardeş daha var.. Küçük kardeşin yeni doğduğu dönemde
anne ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Uzun süre
tedavi görüyor. Yoğun uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından
evine gidip son günlerini evinde huzur içinde yaşasın diye
doktorlar tarafından eve gönderiliyor. Birkaç ay evde
babaanne ,
hala ve benzeri yakın akrabaların yardımıyla yaşatılıyor.
Birgün hayata gözlerini kapatıyor.
Anneye en fazla ihtiyaç duyulan dönemde anne, Selma'nın
hayatından çıkıp gidiyor.

Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir şekilde
yaşamaya
alışıyorlar. Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük
çocuklara annelik yaparken, Selma babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor.
Dükkanları evin hemen alt katında olduğu için baba endişe
duymadan iş hayatına devam ediyor. Çocuklarını kimseye
muhtac etmeden yük etmeden idare ediyor.

Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak yakın
akrabalarına
gidiyorlar.
Selma babasının yanından ayrılmıyor. Çok ısrar ediyorlar ama
istemedigi için gitmiyor.
Babası da gitmemesine ses çıkarmıyor. Öğleden sonra baba
kız dükkanı temizlemeye başlıyorlar. Selma babasının istediği
gibi her yeri bi güzel temizleyip süpürüyor. Daha sonra radyoyu
>>>açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor. Ancak dışardan gelen sesler
nedeniyle müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası
da başının ağrıdığını söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor.
Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor. Hani çocuklar
sıklıkla yaparlar ya.. Bir süre sonra babası, başının çok
ağrıdığını söylüyor. Yüzü asılıyor. Selma, gidip gelip
babayı kontrol ediyor baş ağrısı geçti mi diye.
Babası baş agrısına dayanamayarak eve ilaç almaya çıkıyor.
Sıcaktan bunaldığını,
kendini kötü hissettiğini söylüyor. Dükkana dikkat
etmesini hemen
bi ağrı kesici
alıp geleceğini de ekliyor. Eve çıkıyor. Aradan epey zaman
geçmesine rağmen baba yok.
Bekliyor baba yok. Merak edip yukarıya babasına bakmaya
çıkıyor. Eve giriyor.
Babasına sesleniyor. Cevap yok. Tam oturma odasına
giriyor ki
babası o anda
Selmanın gözleri önünde kalp krizi geçirmeye başlıyor.
Selma babasının çırpınmalarına, yerde tırmalamasına...vs.
şahit oluyor. Babası son nefesini verip yerde cansız yatarken,
uyandırmaya
çalışıyor.
Babası uyanmıyor... Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor:
"İmdat.. Babama bişey oldu... Yardım edin!.." kısa süre
içinde ev
mahalle halkıyla doluyor...

Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bu altı
kardeşin ne olacağı
tartışması başlıyor.. kimi "yanımıza alalım", kimi "yuvaya
verelim", kimi de "hepsine birden nasıl bakacağız" diyor. En
sonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar."herbirimiz birisini
>>>alalım. Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sırada
da olsa birbirlerini görürler." Diye düşünüyorlar. Selma' yı çok
sevdiği halası alıyor. İki yıldır Selma yanlarında ve hiç
konuşmuyor.

Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen
uzmanların
isimleri beni
endişelendirmişti. Bir yandan da bir şeyler yapabilirim
belki diye
düşünmeden edemiyordum.
Hikayesinden çok etkilendigim bu kızı merakla bekliyordum.
Halası
olan biteni tek tek anlattı.
"Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlü mutlu edemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden
hiç bir şey yapmıyor. Sadece konuşmasa neyse ama sanki
kurulmuş bir robot gibi.örneğin sofraya oturup yemek
yiyeceğiz " Hadi Selma sofraya otur!" diyoruz oturuyor. Hadi Selma artık
kalkabilirsin demeden kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık
olmadı karşımıza aldık uzun uzun konuştuk
anlattık. Ona evimizin bi kızı oldugunu, evdeki herkes
kadar her
şeye hakkı oldugunu... hiçbirisi fayda etmedi. Zamanla
öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra
hazır olunca
gel otur demedik, aç kaldıgı günler oldu. Ya da artık
kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu
demedik , sabaha kadar
koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme..."
Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri
dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana cevirdiğini
hissettiğim tavırları.
- Biliyor musun ben seni çok sevdim
- ......
- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.
- .....
- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı
şişirmiyorsun ..
Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi
dudaklarını ısırarak başını salladı.
- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler
yolunda
gitmiyor,
benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini
biliyorum ..
hatta
benimle konustugunu bile hissediyorum. Çocuklar benden
yardım isterler,
ben de onlara yardım ederim. Bu hep böyle oldu.
- .......
- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben
istiyorum. Eğer
bana yardım edersen , izin verirsen seni susturan şeyin ne
oldugunu bulurum. Gerçekten... inan bana...izin verir misin? Başını
salladı! Evet başını salladı! - Elimde bazı resimler var, o resimleri cocuklara
gösteriyorum
onlar da bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar
bana hikaye anlatınca ben de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani
bütün sır hikayede. Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye
anlatmak istersen, konustugunu kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur.
Anlaştık mı?

Bir süre düşündü. Başını saga sola salladı. Evetle hayır
arasında
gidip geliyordu.
Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı.
Karşımdaydı... ben ona resimler gösteriyordum o da bana
hikayeler anlatıyordu. İşimiz bittiğinde ona çok teşekür ettim.
Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o
kadar temiz, o kadar
kendi hikayesini anlatmıştı ki... Selma!nın bilinçaltı
karmakarışıktı.
İşte Selma'nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan,
halasını
dinlerken
gözyaslarına boğan, beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan
hikayesi...

"Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu
ülkede
anne babasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış. Çocuklar
kardeş kardeş hep oynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Bir
gün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş. Ama
kimse çocukların üzüldüğünü anlamamış. Anneyi hep hastaneye
götürmüşler. İlaçlar vermişler. hem de acı acı ilaçlar. Anne,
sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün o acı ilaçları.
Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş. Bir gün
anneyi eve getirmişler.
Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta
yatmaya başlamış. artık
cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler.
Annelerinin yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerinin
yanında niye oynuyorlarmış biliyor musun ? Anneleri
eğlensin diye. Ama babaanneleri hep kızıyormuş onlara.
"Gürültü
yapıp durmayın.
Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı" diye. çocuklar çok
yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meger. Çocuklar da anne
iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimse
anlamıyormuş. herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de cok
üzülüyormuş..

Birgün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden
öldüğünü
anlamış.
Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar.
Bir gün anane gelip yemek yaparken, çocuklar gürültü
yapmışlar.
Anneanne onlara kızmış "kızım sizin yüzünüzden hasta oldu. Hiç
annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettiniz
kızımı. Sizin yüzünüzden de öldü. Sözümü dinlemeyip
gürültü yapar, çok konuşursanız
beni de öldürüp ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?"
demiş.
Bir gün Selma , babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları
kardeşleri amcalarına gitmişler. selma babasının yanından
ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş.
Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnız
kalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormus. Babaları çocuklarını
hiç kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda
babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış.
Elleri de acımış biraz. Radyoyu açmış. Babasının başı
ağrımış. "Kızım kapat şunun
sesini" demiş. Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En
sevdiği
müzikler varmış.
Babası biraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş. Gitmiş
gelmemiş.

Selmanın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin
söyledikleri gelmiş. Annesi zaten cocukların yaramazlıgı yüzünden ölmüştü
ya. Selma çok korkmuş eve çıkmış. Babasını aramış. Odaya girince bi
bakmış, babası bişeyler yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası
Selmaya "git"
der gibi işaretler yapmış. Selma gitmemiş. Babası yerde
uyumaya
başlayınca uyandırmaya
çalışmış. Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış.
Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çok
üzülmüş.. babası " git " dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eger gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma'nın yüzünden öldü.

akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmak
istememiş. Küçük kardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına
gelip "kızım sen artık benim kızımsın bizimle yaşayacaksın"
demiş Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını
çok seviyormuş, istediği zaman kardeşlerime götürürler, diye
düşünmüş.. Halasının evine gidince "artık bunlar benim yeni
anne babam" demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. "Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım sözlerini dinlemedim. Yeni annemi babamı çok . Ya onlara da bişey olursa ben ne yaparım.?" Sonra aklına bişey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua etmeye başlamış.
"Allahım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benim yüzümden öldü.
Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları da yanına alma.
Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olur Allahım
bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zaman gürültü yapıp söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için bana yardım et Allahım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bişey
yapmayacağım... ne olur onları benden alma!.."
O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. "Eğer
gülersem evde gürültü olur, başları ağrıyıp ölürler" diye korkmuş. Hep susmuş..
Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi;
"Biliyor musun? Hala her gece dua ediyorum. Allahım nolur konusmayayım, konusmamam için bana yardım et! Diye. Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü olur, annem ölür diye" O küçük bedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti.
Kaçımız en konuşkan, en geveze çağımızda kendimizi susturmayı
başarabiliriz ki? Kaçımız bir dondurma alındıgında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu yogun duyguyu bastırıp susmaya devam
edebiliriz ki? Kaçımız? Bu kadar sevilmek... bu kadar değer verilmek...



-----------------------------
2.hikaye

Aşağıda okuyacağınız yazı yaz başında yazılmıştı. Gece sabahı karşılarken yazmıştım sıkıntıdan. Sadece rahatlamak adına aslında. Sonra sizlerle de paylaşmak gerektiğini düşündüm. Sonra vazgeçtim, sonra tekrar tekrar tekrar… Derken olmadı, bir türlü koyamadım bunu buraya. Bazen çok boş yaşadığımı düşünüyorum hayatı, bazen yaptıklarımda hiçbir anlam bulamıyorum, bazen de buraya birşeyler yazmamı hiç mi hiç anlamıyorum. ama bu sefer belki de son kez bu yazıyı koymam gerektiğini düşünüyorum. Yeri geldi belki de, belki de sevdiğim birilerini kaybettiğimi düşündüm, belki de boş yere birilerin kalbini kırdım.
Bazen geçmişe dönüp gözden geçiriyorum hayatımı. Yaptıklarımı sorguluyorum. “Geçmişten sadece ders çıkarılır” prensibimden ödün vermeden devam ediyorum. Hatalarımdan dersler çıkarmaya çalışıyorum hepimiz gibi. Geçmişten gelen mektuplarımı okuyorum. O zaman sorduğum soruların bugün cevaplarını arıyorum. Çoğunun cevabını bulamadım hala. Cevabını bulamadıklarımı erteliyorum başka bir zamana, bir cevap bulabilmek umuduyla. Umut işte. Bizi hayata bağlayan da bu değil mi zaten?

Kazadan sonra öğrenen herkes geçmiş olsun dileklerini iletti. Burada yazdım ama hayatımda olan kimseye anlatmamayı yeğledim önce. Hatta ailem bile başkalarından öğrendi. Arabanın arıza yaptığını, bu yüzden biraz gecikeceğimizi söyledim. Yalan söylemeyi hiç mi hiç sevmem. Neden mi yalan söyledim? Telaşlansınlar istemedim. Karşılarında sapasağlam dursam bile telaşlanırlardı çünkü. Çünkü çok sevdiğim eniştemi 4 yıl önce bir trafik kazasında kaybettiğimizden beri hassastılar bu konuda. Söyleyemedim.
Bir diğer neden de, algılayamadım yaşadıklarımı. Bu ilk değil, ikinci trafik kazam ve üçüncü ölümden dönüşüm. İlk kazada hata bendeydi. Motosikletin üzerinde hız kavramını o kadar yitirmiştim ki aklımda, bilmediğim bir yolda çakıla kaptırdım. Uzunca bir yolu motosiklet ve yer arasında sürünerek katetmiştim o zaman. Sol kolumda hala taşırım izlerini. Eniştem vardı arkamda en çok da ona üzülmüştüm. Onun hayatını nasıl tehlikeye attığıma inanamamıştım. O gün yola çıkarken ablam dikkat edin dediğinde “en fazla bir yerimizi kırarız” diye cevap vermiştik eniştemle gülerek. Korkmazdık çünkü. Sonra kaza olduğunda yaralı bir şekilde eve kadar götürmüştüm motosikleti ve eniştemi ellerimi hissetmeden.
İkinci ölümle randevum ilk ciddi randevuydu aslında. Onda kimsenin suçu yoktu. Belki yine ben suçluydum, bilmiyorum, ama benim için dönüm noktası olmuştu. Çünkü ben artık ben olmadım o günden sonra, bambaşka biri olup çıkıvermiştim. Lise sondaydım, sınava iki aydan az kalmıştı. Birden sol tarafıma inen bir ağrıyla kıvrandım, sonra nefessiz kalmanın nasıl birşey olduğunu tattım uzunca bir süre. Acile götürdüler, bir süre sonra bulanık bilincimi tekrar kazandığımda "iyiyim artık, gidelim" dediğimi hatırlıyorum. Sonra doktor "uzan" dedi. Meğer orası ameliyat masammış. Doktor sol göğsümü açarken makasın kemiklerime dokunduğunu, derimin bir kumaş gibi kesildiğini hissettim. Bilincim açıktı zaten. Kestiğini görebiliyordum. Sonra hastanede yattım. Bir süre sonra babam geldi. Onun yüzündeki ağlamaklı ifadeyi gördüğümde “iyiyim baba” diyebilmiştim. İnanmayan gözlerle baktı bana. Sonradan öğrendim ki doktor yaşama ihtimalimin az olduğunu söylemiş. Yorgun düşmüşüm, uzunca bir süre uyuyakalmışım. Arkadaşlarım okuldan sonra gelip nasılsın dediklerinde Real Madrid – Galatasaray maçını kaçıracağıma üzülüyorum demiştim. Ölümle dalgamı geçmiştim yine. Tıpkı şimdiki gibi. Detayları yazmak istemiyorum ama en çok da hastaneden çıkmama saatler kala doktorun beni anestezi yapmadan dikmesi yormuştu beni. Doğumgünümde ayrıldım hastaneden. Yeniden aynı günde doğmuştum. Sonra hayatı sorguladım uzunca bir süre -birkaç sene sürdü- hayatımı, anlamını, kaybolup gittim kendi dünyamda. Sonra anlamını hiç kavrayamadığım soruların, anlamını hiç kavrayamadığım cevaplarını aradım bir ilkokul sırasında. "ÖSS…" dediler, "…girmelisin.". Sonra üniversite göründü ufukta. Neyse işte…
Bunları yazmayacaktım aslında. Aslında ben buraya şu an ne düşündüğümü yazacaktım. Hayır, gecenin bu vaktinde sabah gireceğim iş mülakatını da yazmayacaktım. Ben bu saatte hissettiklerimi yazacaktım sadece.
İnsanın hayatında bir kez aşık olduğunu ya da olabildiğini yazacaktım mesela -belki de yanılıyorum, bilmiyorum-. Şu an bilmedikleri kadar çok değer verdiğim insanların varlığından bahsedecektim size.
Hayatta sevgileri ve dostlukları nasıl da kolay harcadığımızdan bahsedecektim. Ben de harcadım, harcandım çünkü, hepimiz gibi, şimdi anlıyorum. Her iki tarafta da oldum, biliyorum. Hepimiz olduk, biliyoruz. Ama yine de bile bile tekrarlıyoruz hataları. Nerden çıktı şimdi bütün bunlar. Yazacaktım aslında içimden geçenleri de toparlayamadım. Olmadı işte, olmadı….
Yatıp uyusam mı ki? Unutmadan, bir de şu sigaraya başladığım güne lanet ediyorum!



-------------------------
3.hikaye

ÜÇ SORU




Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım." Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu
öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini ilan etti.
Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı. İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yasamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında yapılabilir". Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler. Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında karar verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır. İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı. Üçüncü soruya, yani en önemli isin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler. Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi.
Ama hala doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi. Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yasar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü.
Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarlaları kazıyordu. Kralı gördü, selâmlayıp kazmaya devam etti.
Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokusunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu. Kral yanına gelip söyle dedi. "Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabini
sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?" Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti. "Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin." Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi: "Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım." Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından atmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp söyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".
Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı.
Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada aksam olmuş hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu islerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmis ve canli gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam;
"Beni affedin" dedi, zayıf bir sesle.
Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama aksam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusulaya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatimi kurtardınız. Eğer yasarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da ayni şeyi emredeceğim. Affedin beni." Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.
Kral ona yaklaştı ve söyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!" yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, "Cevabinizi aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral. "Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi. "Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp su tarhları kazmasaydınız, gidecek ve su adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli isiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli is de onun için yaptıklarınızdı." "Bundan sonra su gerçeği unutmayın: Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli is iyilik yapmaktır, çünkü insanin bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."

düşüncelerinizi yazarsanız sevinirim:oke:




----------------------------------
4.hikaye


ELVEDA BİRTANEM..
Sabah uyandiginda midesinde bir yanma hissetti yanmanin nedeni aksam yedikleri degil uyanir uyanmaz bugün yapacaklarinin aklina gelmesiydi. Bugün 2 yildir götürmeye çalistigi bir birlikteligi bitirecekti aslinda bunda geç bile kalmisti. Bitmeli dedi içinden her gün; bu tatsiz uyanis bitmeli... Içinde bir muhakeme baslamisti, kendi kendine söyleniyordu:

“Ona da haksizlik etmek istemiyorum belki hatali olan benim.... Bulunmaz Hint kumasi degilim ya, görünüs olarak himmm yakisikli çocuk denilecek biri hiç degilim.... Ama yaptim çok çalistim bitmesin diye kendimle mantigimla çok kavga ettim olmadi....” Genç adam bunlari düsünürken surati sekilden sekille giriyordu. Süratle giyinerek disari çikti, bugüne kadar hiç bekletmemisti onu simdide bekletmemeliydi. Istanbul soguk ve yagmurlu bir Nisan ayi yasiyordu.Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi bulutlar bizim yasayacaklarimizi biliyor onlar bile agliyor halimize.

Birkaç saatlik yolculuktan sonra Kadiköy iskelesine geldi her zamanki gibi yine ilk kendisi gelmisti bulusma yerine. Birkaç dakikalik beklemeden sonra karsidan kiz arkadasinin geldigini gördü, simdi midesindeki agri daha da artmisti. Karsilama faslindan sonra Besiktas'a gitme karari aldilar, yolculuk sirasinda hiç konusmadilar; genç adam günesin yoklugunda grilesen denize bakiyordu. Genç kiz arkadasinin bu durgunluguna anlam verememisti, öyle ya nereden bilecekti bu gün ayrilik çanlarini çaldigini.

“Üsüdüm” dedi genç kiz, bu yolculuk boyunca edilen tek lafti. Besiktas'a geldiklerinde bir cafe de oturdular, genç kiz anlamisti kendisine bir sey söylenmek istendiginin... “Bana bir sey mi söylemek istiyorsun” dedi, genç adamin gözlerine bakarak. Genç adam gözlerini kaçirarak “evet” seklinde basini salladi.

Genç kiz daha da heyecanlanmisti. Biraz da sinirlenerek “söyle öyleyse ne diye bekliyorsun.”

Genç adam içini çektikten sonra “sence biz nereye kadar gidecegiz, daha dogrusu biz iyi bir ikiliyiz”

“Bunlari sorma geregini neden duydun.” dedi genç kiz.

Genç adam söze basladi: “bak canim bundan birkaç ay önce aksam saat 11:00 civariydi sanirim, hatirladin mi?

Genç kiz “evet hatirladim” dedi, ama genç adam genç kizin sözünü bitirmesini beklemeden “o aksam seni düsünüyordum diger aksamlarda oldugu gibi senin için bir siir yazmistim onu o an sana okumak istemistim, sana telefon açtigimda siirimi bile dinlemeden simdi sirasi mi canim ya senin de isin gücün yok mu demistin bana. Biliyor musun o an bir kaç yumruk yedikten sonra kroki durumuna düsen bir boksör gibi olmustum sessiz kalip özür dileyerek telefonu kapatmistim. Daha sonra bu siiri benden hiç istememistin. Ve bunun gibi bir çok defa tartismamiz oldu. Geçenlerde hasta olup yataklara düstügümde arkadaslarimla birlikte sen de gelmis, Meral'in bana sen sanslisin Nalan sana bakar sözüne karsilik sinirli bir edayla “aaaa banane isim yok da sana bakacagim, annen baksin demistin bunu da hatirladin mi?”

Genç kiz tekrar “evet” dedikten sonra saskin saskin “evet ama bunlari neden hatirlatiyorsun bilmiyorum. Biliyorsun benim kisiligim böyle, duygusalligi sevmiyorum . Ve hasta bakici gibi göründügümü de kimse söyleyemez.”

Genç adam güldü “Evet canim bak burda haklisin, sen zaten olmak istesen bile bu kalbi tasidigin müddetçe hasta bakici hemsire falan olamazsin.”

Genç adam devam etti “bana simdiye kadar kaç kere sabahin erken saatlerinde güzel sözcüklerden olusan bir mesaj çektin, hiç hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusalligi sevmeyebilirsin ama sen seni seven insanlari mutlu etmeyi de sevmiyorsun, halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanlari mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanidigimdan beri her sabah aksam, gece yani seni andigim her saat tatli sözcük mesajim vardi senin için biliyor musun? seninle ben ak ile kara gibiyiz”

Genç kiz anlamisti, “yani ne istiyorsun benden sair olmami mi?”

Genç adam tekrar gülümsedi içinden dün gece verdigin ayrilik kararinin ne kadar dogru oldugunu düsünüyordu.

“Hayir dedi sair olmani istemiyorum zaten olamazsin da; yalniz biz ayrilmaliyiz, ayrilirsak ikimiz içinde en hayirlisi bu olacak.”

Genç kiz sasirmisti, “Neden ama ben seni seviyorum, senin de beni sevdigini saniyordum.”

Genç adam iç çekerek “hayir canim sen esas beni sevdigini saniyorsun, eger beni sevseydin simdi burda baska seyler konusuyor olurduk.”

Genç kizin gözleri yasarmisti, Genç adam cebinden çikardigi mendili uzatti, genç kiz göz yaslarini silerek kesik bir sesle “Sen bilirsin, umarim beni baska biri için birakmiyorsundur.”

Genç adam “Nasil böyle bir seyi düsünürsün, senden baska olmadi ve uzun sürede olacagini sanmiyorum.” Genç adam ve genç kiz iki sevgili olarak oturduklari masada artik iki yabanci gibi duruyorlardi. Istanbul yagmurlarla yikanirken yagmura iki sevgilinin umutlari da karisiyordu.

Birkaç dakika sesiz oturduktan sonra genç kiz “kalkalim istersen” dedi.

Genç adam ben biraz daha burda kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin. Genç kiz “tamam o zaman sana mutluluklar dilerim” diyerek elini uzatti. Genç kizin sesi ve eli titriyordu genç adam “arkadas olarak beraberiz ama sen istersen tabi” dedi. Genç kiz evet” anlaminda basini salladi ayrilirken son kez sarildilar birbirlerine.

Genç kiz uzaklasirken genç adam masada dondu kaldi vakit ögleni bulurken yagan yagmur yerini günese birakmisti, ama genç adam titriyordu onu titreten açan günese ragmen esen rüzgar miydi, yoksa kalbindeki ayrilik acisi miydi. Saatlerce dolasti devamli kendini sorguluyordu hatayi bastan yaptim diyordu, ama yasadigi güzel günlerde olmustu.”allahim” dedi “allahim güç ver bana”.

Dostlarini düsündü onlarin dediklerini düsündü. Arkadaslari sizler birbirine zit insanlarsiniz yol yakinken dönün bu yoldan dememis miydiler. Tabi ya dogru olani yapmisti. Saatler geçtiginde artik günes yerini yildizlara birakmisti, eve döndügünde yürümekten bitap duruma düsmüstü. Kendisini karsilayan annesine hiçbir sey söylemeden kendi odasina gitti. Gece bir türlü bitmek bilmiyordu anilarin agirligi altinda eziliyordu genç adam, ama sabah erken kalkip ajansa gidecekti, bunun için uyumasi gerekiyordu.

Birkaç saat sonra genç adam uykuya dalmayi basarmisti ve sabah 7'de saatin zirlamasiyla uyandi genç adam. Evden çikacagi zaman cep telefonuna bakti, mesaj ve 10 tane cevapsiz arama vardi. Genç adam yorgun oldugu için duymamisti telefonunun sesini. Cevapsiz arama ve mesaj canimcim'dan gelmisti canimcim onun Nalana taktigi isimdi, heyacanla mesaji açti mesajda sunlar yaziyordu.......

“Sadece onlari sevmeyi sevdim Hepsini onlarsiz yasadim da Bir seni sensiz yasayamiyorum Bu aski tek kalpte tasiyamiyorum Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek ölecegim, ELVEDA BIRTANEM.......”

evet, genç adam sasirmisti, mesajin gelis saatine bakti sabahin besini gösteriyordu güldü kahkahalar atarak güldü onu tanidigi ve arkadas oldugu günden beri ilk defa bir siir aliyordu ve ilk defa bu saatte araniyordu....

Heyecanla hizli arama yapti, çalan telefonu yabanci bir ses açti.

Genç adam “Nalan ile görüsebilirmiyim” dedi. Fakat karsidaki agliyordu, hiçkira hiçkira agliyordu; “Ben onun annesiyim yavrum, canim kizim bu sabah intihar etti. Gece odasinda birilerini arayip durdu, sabah odasinin isigini sönmemis görünce merak ederek odasina girdim, ama yavrum kendini asmisti.”

Genç adam beyninden vurulmusa döndü. Bir gün önceki mide agrisinin iki katini çekiyordu simdi. Oldugu yere yigilip kaldi.............

Birkaç ay sonra...

Iki doktor konusur. Doktorlardan biri digerine karsidaki hastanin durumunu soruyor ....

- haaa o mu, üç ay önce getirdiler elindeki cep telefonunu hiç birakmiyor, kendisi yüzünden bir genç kiz intihar etmis, o günden sonra o cep telefonu her zaman elinde devamli bir seyler yazip birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim o uyurken gönderdigi numarayi aradim hayret ki numara 3 ay önce iptal edilmis, ve gelen mesajlarda bir siir:

“Sadece onlari sevmeyi sevdim Hepsini onlarsiz yasadim da Bir seni sensiz yasayamiyorum Bu aski tek kalpte tasiyamiyorum Sana yemin güzel gözlüm bir tek seni sevdim Ve seni severek ölecegim, ELVEDA BIRTANEM.......”




--------------------------------
5. hıkaye



Hayatta kal !!!(uzun bir hikaye ama okumaya değer)
Bir gece 2 arkadaş evde oturuyorduk.Canımız çok sıkılmış ve bir arkadaşımızın bize verdiği oyunu oymak istedik.Oyuna Başla tuşuna bastık.Sonra karşımıza Bir liste gibi bir şey çıktı bu cümleleri okumazsanız oyun başlamaz benimle birlikte tekrar edin.tam edecektik kapı çaldı ve bizim arkadaşlar geldi hazır onlarda gelmişken hep beraber oynayalım dedik.Onlarda kabul ettiler .Her neyse oyuna sözleri okuyarak girdik .Ekranda kendimizi gördük bizim maketlerimiz gibi bir şeydi ve önümüze yarı ölü kanlı kanlı yaratıklar geliyordu.elimiz de tüfek onları tamamen öldürmeliydik.Çok korktuk aslında ama kimse birbirine belli etmiyordu.Bir arkadaşımız isterseniz devam etmeyelim dedi.

Olabilir yemek molası verelim dedik.(Aslında yemek molası falan değildi.Kimse bir daha oynamak istemezdi).o gece birlikte kaldık sabah katlığımızda bir arkadaşımız yoktu.nerdeyse aklımız çıkacaktı ki geldi .geldi ama çok kötüydü hepimiz çok feci olduk.ben sakın yaklaşma .NE OLDU sana dedim.titriyordu ve konuşamıyordu.Bize yaklaştı tam o sırada yere yığıldı.Hepimiz o anda kalpten gidecektik.Arkadaşımızın arkasında bir kılıç bıçak gibi bir şey vardı.

Araya polis felan girdi.kısaca bu işin peşini bırakmadık.o gece oynadığımız oyundan şüphelendik.oyuna arkadaşımız için yeniden başlama kararı aldık Oyunu yeniden açtık açar açmaz arkadaşımızın ölümünü gördük her şey aynıydı ne oldu ne bitti yaşamış gibi izledik .sonra bir ses geldi SİZ OYUNU DURDURA BİLECEĞİNİZİ Mİ SANDINIZ?BU OYUN TAMAMLANMADAN ASLA BİTMEZ .SİZ DURDURSANIZDA O GERÇEK HAYATTA DEVAM EDER VE SİZ BUNUN ÖNÜNE ASLA GEÇEMEZSİNİZ. Evet sanırım bu doğruydu.Gerçek hayatta devam ediyor.biz bu laneti bitirmek için devam ettik ama olmuyordu her gün içimizden biri iğren biçimde hayatını kalbediyordu.

Son 1 kız ben 2 erkek kaldık ama bizde çok tan ölmüş gibiydik bütün arkadaşlarımız bilinmeyen bir şey yüzünden ölmüştü.ama biz devam ettik.benle birlikte olan arkadaşım eskiden başından geçen bir olayı anlattı.tam hatırlamıyorum ama arkadaşımın annesinin evinde bir yangın çıkmış ve o sırada annesi yatıyormuş arkadaşım annesini kurtarmak için içeri girdiğinde annesi yanmış bir biçimdeymiş.bu yüzden arkadaşım ateşten çok korkuyordu.bunu anlatmamın sebebiyse.çok eskiden elizabeth diye bir kadın varmış her ne olduysa bu kadını bir kuleye kapatmışlar.kadının sadece 1 penceresi varmış başka bir şey yok .neyse kısa kesiyim oyunu bitirmeye yaklaşmıştık

Oyunda karşımıza o kandın elizabeth çıktı .bizim oyuna göre bu kadını oyundan yok etmek için kalbine –eline – ve – alnına birer çivi çakıp sonrada kanları yakmak gerekliymiş.buna nasıl cesaret edebilirdik ama yapmalıydık yoksa bizde feci bir sonla ölecektik ve daha önemlisi arkadaşlarımızın öcünü alamayacaktık .bir erkek arkadaşımız bilgisayardan bizi yönlendiriyordu nereye girelim ve girmediğimiz yerleri o açıyordu bize .oyunda güller vardı her bir gül bir mermiye denk geliyordu. sonra ne olduysa bizi yönlendiren arkadaşımız bırak peşimi hile yaptın lanet olsun sana diye sesler geliyordu.ve sonra ondan ses alamadık.kadını bulduk .yanımdaki arkadaşım bu işi ben yapıcam her ne olursa olsun .sen burada kal beni bekle dedi.

İçeri girdi ve kadına ne gerekiyorsa yapmış.1 kalbine 1 alnına 1 de eline çivileri çakmış.sonra tam kanları yakıcakmış bir ses duyarak arkasına başmış ve kadın ayakta ona doğru yürüyormuş sonra alına BU KADININ GÜZELLİĞİNE NE KAR DÜŞKÜN OLDUĞU GELMİŞ VE YERDEKİ BİLGİSAYARIN KAPARINI ONA DOĞRU TUTMUŞ.Ve kadının attığı çığlığı ben de duydum .kan erimiş kanlar yerde ve kanları yakmış.
Her yer ateş almış bende dayanamadım ve içeri girdim küçüklüğü aklına gelmiş çocukken oturduğu gibi kalmıştı onu oradan çıkardım.çok kötüydü ama çıktığımızda öteki arkadaşımızı gördüğümüzde sevinçten koşarak ona sarıldık. Ona nasıl odluda kurulduğunu sorduk .o da beni yakalamaya çalıştı ben bir gül bahçesine düşmüşüm farkında değildim.ama kadına gül atınca ona zarar veriyordu ya oda yaklaşamamış bende bayılmışım ayıldığımda hemen buraya geldim dedi.

Bizde ona oyunu tamamladığımızı söyledik.bu olay bizi çok etkilemişti ama sonunda başarmıştı.BİZ HAYATTA KALMAYI BAŞARDIK.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst