HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
1967 yılında Yozgat'ta doğdu. Çocukluğu, babasının memuriyeti sebebiyle Ağrı, Amasya, Çanakkale ve Balıkesir'de geçti. Bir süre Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde okudu. 1993-1994 yıllarında muhabir olarak TGRT'de çalıştı. 'Yankı' haber programını yapan ekip içindeydi. Kanal 7 kurulurken, kadroya dahil oldu. Bir süre muhabir olarak çalıştı. 1995-2003 arasında Kanal 7 Televizyonu Haber Müdürlüğü'nü ve ana haber spikerliğini üslendi. Kanal 7'de İskele Sancak programını yaptı ve bazı bölümlerini kitaplaştırdı.
İlk yazarlık serüvenine Yeni Şafak'ta başladı. Daha sonra Sabah'ta çalıştı. Şu anda Hürriyet'te yazıyor. Ayrıca, CNNTürk'de Tarafsız Bölge programını yönetiyor.
HAKKINDA YAZILANLAR
"Televizyondan iğreniyorum"
MURAT MENTEŞ
Gerçek Hayat
Sayı 24
Evet, sayın seyirciler! Türkiye`nin en canayakın haber programcısı Ahmet Hakan Coşkun`la derin mevzulara girdik ve Ahmet Hakan sarsıcı açıklamalarda bulundu. Gerilim-macera türünde röportajlardan hoşlananlar, bu sıkı muhabbeti kaçırmayın...
Sizden bahsedelim, televizyon öncesi çağlarınızdan.
Yozgatlı'yım. Doğum yerim Yozgat, fakat babam müftü yani memur olduğu için, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde dolaştık. Ağrı, Amasya, Çanakkale, Balıkesir gibi illerde geçti çocukluğum. Lisedeyken, Mavera dergisine aboneydim. Kitaplara, özellikle edebiyata çok meraklıydım. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde bir süre okudum. Sonra, İstanbul'a geldim bir süre de burada okudum. Üniversitedeyken hikayeler yazardım; birkaçı Yedi İklim dergisinde yayınlanmıştı. Hep İslamî çevreler içinde yer aldım. Edebiyatla uğraşanlar siyaseti küçümserler; ben de küçümserdim ama yine de siyasete ilgisiz kalmazdım. Böyle yani...
Sonra?
1993-94 yıllarında muhabir olarak TGRT'de çalışıyordum. 'Yankı' isimli bir haber programı yapıyorduk. Kanal 7 diye bir televizyon kurulacağı söyleniyordu. Mustafa Çelik'le temas kurdum ve kadroya dahil oldum. Bir süre muhabir olarak çalıştım. O sıra bir haber müdürü boşluğu doğdu ve "Sen yapar mısın" dediler bana. Geçici olarak razı oldum. Sonra bu iş üzerime kaldı.
Anchorman`liğe nasıl geçtiniz?
Biz haber metinlerini hazırlıyoruz ve spikere veriyoruz, o da çıkıp okuyor. Fakat bir türlü umduğumuz etkiyi uyandırmıyordu. Canlı yayın konukları alabilecek, canlı bağlantılar kurabilecek bir adam lazımdı bize. Aradık. Sonra bana "Bulamadık, onu da sen yap" dediler. Yapabilir miyim, yapamaz mıyım derken kendimi stüdyoda buldum. Zaruretten, şartlar gereği başladım bu işe yani. İlk dönemlerde prompter cihazımız bile yoktu. Ben haberleri ezberleyerek ya da irticalen sunuyordum. Çok teklediğim oluyordu... Medyada o dönemde desenformasyon, manipülasyon artmıştı ve o haberlere bir karşılık verilmeliydi. Haberleri saat 21.00'da sunuyorduk. Bütün haberler bittikten sonra bambaşka, farklı bir ses olmalıydı. Oldu da. Sağcı, solcu, İslamcı... ayırmadan herkesle konuşuyor, her türlü konuya cesaretle giriyorduk; büyük bir ilgi uyandırdı ve bu böylece sürüp gitti...
‘Bizim camia`nın elemanlarını yetersiz saydığınız söyleniyor bu doğru mu?
Tam da öyle aslında, evet. Bu çok üst perdeden bir bakış gibi görünebilir, ama öyle değil. Ben, kendimi bir entelektüel saymıyorum. Fakat televizyon haberciliğiyle uğraşan bir adam olarak, soru sorduğumda, karşımda bu soruların cevabını verebilecek, insanlar görmüyorum maalesef.
Biraz açıklar mısınız?
Türkiye'deki İslamî entelektüel faaliyetlerin, 28 Şubat'la birlikte daha da geri çekildiğini, teslim olduğunu ya da sapmaya uğradığını farkediyoruz. Bütün bunlar beni büyük bir karamsarlığa sevkediyor. İslamcıyım, yazarım diye ortaya çıkanların çoğu, topluma doğru dürüst mesaj veremiyorlar. Televizyon açısından düşünüldüğünde de, bir insana bir soru sorulur ve o sorunun dört başı mamur üç cümlelik bir cevabı vardır; ne zaman bir İslamcıyla konuşmaya kalksak o dört başı mamur cevap yerine uzuuun bir bildiri dinliyoruz. Hepsi mi böyle? Hayır. Mutlaka çok iyi isimler de var. Fakat genel bir boşluk söz konusu. Ben bundan yakınıyorum.
1996'da Hakan Albayrak'a Kanal 7'nin, otogardaki kıraathaneden Etiler'deki malikaneye kadar ilgiyle izlendiğini söylemiştiniz. Şimdi Ingmar Bergman ve Orson Welles gitti Jhackie Chan ve yanan motosikletler geldi. Yayın politikasındaki bu kayma neden?
28 Şubat denen müdahaleden sonra İslamcılar arasında ‘üç tarz- ı siyaset` ortaya çıktı. Birincisi tam bir dejenerasyon ve teslimiyet; bir diğeri mantığı bir kenara fırlatmış tam bir hırçınlık tavrı; kimisi de kendisine çekidüzen verdi. Şimdi bunların hangisinde bir doğru yaklaşım var? Bu yeterince tartışılmadı. Şu savruluş döneminde Kanal 7 aslında tamamen ekonomik nedenlere dayalı bir değişim yaşadı. Burası bir kurum, 500 kişi her ay maaş bekliyor. Televizyonculuk acayip masraflı, büyük harcamalarla yürüyen bir iş. Bağımsızlığını koruyabilmesi için kendi ayakları üstünde durması; bunun için de reklam alması gerekiyor. Türkiye'deki reklam düzeni, size üstün nitelikli yapımları yayınlama imkanı vermiyor. Ya bu kurumun kapısına kilit vuracaksınız, ya bu düzene teslim olacaksınız, ya da arada birşeyler yapacaksınız. Çünkü AGB verilerine bakılıyor ve AGB verilerinde esaslı filmler sıfırken berikiler çok büyük reyting alıyor.
Herkes böyle düşünmüyor fakat?
Bazıları diyorlar ki, bize bundan söz etmeyin. E bundan söz etmeyeceksek neden söz edeceğiz? Bu çok önemli, yaşamsal bir şey, bunu es geçemeyiz. Ayrıca, Kanal 7'nin haber ve genel yayın politikasında hiçbir değişiklik olmadı. Şimdi bir ters örnek var: TGRT. Adamlar yayın politikalarını % 100 değiştirmiş durumdalar; tam bir dejenerasyon içerisindeler, bütün iddialarından vazgeçmişler. Bizde küçücük bir değişiklik olunca "Haaa TGRT'leşiyorsunuz" gibi bir olumsuz sıfatla nitelendiriliyor.
Bu da sizi kızdırıyor?
Kızdırıyor tabii, çünkü öyle değil. Biz nasıl 1995 yılında başörtüsü sorununu en önemli sorun kabul ediyorsak, bugün de aynı şekilde; değişen bir şey yok. İzleyici bundan yeterince memnun olmayabiliyor evet. Ana haber bülteni bütünüyle başörtüsü sorununa ayrılsa, hiçbir şikayeti olmayacak, yani 'Böyle bir haber bülteni olabilir mi?' demeyecek.
Bu yüzden de Bergman ve Welles'i terkedip Dolph Lundgren ve Michael Dudikof'un aksiyon filmlerini gösteriyorsunuz, öyle mi?
Ne yapılabilir? Yani yapılabilecek bir şey yok, Türkiye'de böyle.
‘Maalesef` diyor musunuz peki?
Kuşkusuz. Yani ben izlemiyorum o filmleri, fakat insanlar izliyor.
Kanal 7'nin başlangıçta sanki popüler unsurları hesap dışı bırakan ve belli bir çapa ulaşıldığında...
Çap map yok. Ortada bir televizyon kanalı var ve bu televizyonun aylık masraf çizelgesi var: Realite bu. Çapı ne olursa olsun uyduya her ay belli bir para ödemeniz gerekiyor. İster, Orson Welles filmi gösterin ister Bruce Lee filmi oynatın aynı şey, değişmiyor. Sanatsal yoğunluk, personel maaşlarını etkilemiyor.
1996'da Kanal 7'nin entel bir kanal olduğunu, söylemiştiniz. Entellikten biraz taviz verildi anlaşılan.
Evet, bu söylediklerim ona işaret ediyor.
Size dönelim. Çok popüler ve ünlü birisiniz, sizi herkes tanıyor...
Kanal 7'de çalışmaya başladığım dönemdeki düşünsel çabalarımla, yaşam tarzımla bugünküler arasında derin bir fark yok. Tabii ki küçük farklar herkesin hayatında olur, 7 yıl önemli bir süre.
Kravat takmak gibi mi?
Yoo, ben yine gündüzleri spor giyiniyorum, haberleri sunarken kravat takıyorum. Şu anda kravatlıyım fakat bu istisnaidir. Bizler televizyona çıkıyoruz ve insanlara gezegende, memlekette olup bitenleri anlatıyoruz. Sonuç itibariyle ciddi bir iş yapıyoruz, fakat Türkiye'deki televizyon düzeni gereği, bunu yapan kişi, oturaklı bir adam olması gerekirken artistik bir tipe dönüşmüş durumda. Yani haberleri sunan vatandaş, artistik numaralar yapıyor, program bitince "Hayatı paylaşmak için" filan gibi gösterişli laflar ediyor; "Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan" gibi garip, tuhaf şeyler söylüyor. Yani bir şov adamı gibi davranıyor.
Fakat siz de teatral bir edayla "Evet sayın seyirciler!..." diyorsunuz.
Benim yaptığım tamamen sunduğum habere yönelik bir vurgudur. Haberi izlenir kılmak adına, kendime değil, sunduğum habere yaptığım vurgudur. Bir gerilim yarattığımın farkındayım; bunu özellikle yapıyorum. Haber sunarken, mesela şu anda sizinle konuştuğum gibi konuşmam beklenemez. Bir sunuş yapıyorum ve ilgiyi çekmek zorundayım. Fakat ilgiyi habere çekiyorum. Bunda bir problem yok; herkes haberine ilgi toplasın.
Fakat insanlar, durun, önemli bir şey anlatıyor diyor tamam da, bunu coşkuyla aktaran kişiyi de büsbütün kenara itemezler ki. Kim coşuyor? Ahmet Hakan Coşkun!
Ben işte buna karşıyım. Bu karışıklığa yol açıyor. A kişisi, B kişisi kendisine vurgu yaptığı, ilgiyi kendisine topladığı için, benim yaptıklarım da öyle algılanıyor olabilir. Fakat bu çok tuhaf bir şey. Biz artist değiliz, şarkıcı, bilmem ne değiliz. Biz topluma haber veren insanlarız. Ünlülük meselesine gelince. Ben ünümü test edebileceğim yerlere gitmiyorum. Mecburen veya doğal olarak birileriyle görüşüyor, rastlaşıyor, buluşuyoruz. O vakit genel bir beğeniyle karşılaştığımı söyleyebilirim fakat bazen imza filan istiyorlar, bunu da çok yadırgıyorum.
İmza atmıyor musunuz?
Atmıyorum.
‘Sivil, Dayanılmaz Bir Yürek' adlı bir kitabınız var. Yeni kitaplar yazmayı düşünüyor musunuz?
Ben aslında o yazıları kitaplaştırmayı düşünmüyordum fakat yayıncı Mahmut Balcı'nın müteşebbis ruhuna uzun süre direndikten sonra evet dedim. Yazmak ayrı bir konsantrasyon gerektiriyor, televizyon haberciliği ayrı. İkisi arasında denge kurmak zor. İskele Sancak'ta yaptığımız önemli konuşmaları kitaplaştırmayı planlıyoruz. Mehmet Eymür, Orhan Gencebay, Yaşar Nuri Öztürk gibi kişilerle yaptığımız söyleşileri derleyip toplayacağız.
Onun dışında, mesela hikaye yazmaya devam etmeyecek misiniz?
Mevcut hikayelerim kitaplaşacak durumda değil. Yeni hikayeler de yazamıyorum. Artık sadece okuyabiliyorum.
Severek yaptığınız işlerden, okuduğunuz kitaplardan, seyrettiğiniz filmlerden söz edelim. Belki de Ahmet Hakan evinde iguana besliyordur da haberimiz yoktur ha?
Hayır, iguana beslemiyorum. Son derece sıradan bir ev hayatım var. Edebi eserler, güncel kitaplar ve yakın tarih/anı kitapları okuyorum. Son zamanlarda, hacca gittim ve hacca giderken Martin Lings'in o güzel kitabı ‘Hz. Muhammed`in Hayatı`nı ve Muhammed Esed'in Mekke'ye Giden Yol'unu okudum. Amin Maoluf'un bütün romanlarını okudum. Gün Zileli'nin Yarılma adlı kitabını; Mehmet Çetingüleç`in Rahşan adlı kitabını, Cüneyt Arcayürek'in Etekli Demokrasi'sini okudum. Tanpınar, Oğuz Atay ve Dostoyevski döne döne okuduğum yazarlar. Şairlerden Sezai Karakoç, Cemal Süreya, İsmet Özel, Turgut Uyar, Asaf Halet Çelebi... Son günlerde sinemaya sık gidebildim. Vizontele'yi, Komser Şekspir'i seyrettim.
Beğendiniz mi?
Komser Şekspir'i beğenmedim. Çok kötü bir filmdi; çok dar, küçük beyinli bir adamın elinden çıktığı izlenimini bırakıyordu. Vizontele'yi de pek tutmadım. Evde DVD filmleri izliyorum. Frank Kapra filmlerini çok severek izledim. Yenilerden, Tarantino'nun filmlerini beğeniyorum.
- Durum
- Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
