- Katılım
- 23 Ocak 2016
- Konular
- 8,370
- Mesajlar
- 18,391
- Online süresi
- 4mo 19d
- Reaksiyon Skoru
- 4,085
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 506
- MmoLira
- 74
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
YETERSİZ YEDEKLER
Savaştan beri İngiltere’nin çektiği işsizlik başlıca, İngiliz hükümetinin fiyat artışını yavaşlatmak ve ödemeler bilançosunu yeniden dengeleştirmek için tuttuğu enflasyoncu politikadan doğmuştur.
Bütün savaş sonrası dönemde İngiliz yedeklerinin hacmi yetersiz olduğu için hükümet çoğu zaman sert tedbirlere başvurmak zorunda kalmıştır. Bu yedekler daha fazla olsaydı, kuşku yok ki deflasyona başvurma ne bu kadar sık ne de sert olacaktı.
Sterlin varlıklarına sahip yabancılar belki de telaşlanarak kuşkuya düşmeyecekler, İngiltere de, liranın paritesini değişikliğe uğratmaksızın yükümlülüklerini karşılayabilecekti. Hükümet, ödemeler bilançosunun geçici açıklarıyla karşılaşınca bu dengesizliği örtbas etmek için er geç deflasyona gideceğine, yedekleri sayesinde, pek de güçlüğe uğramadan, sabırlı hareket edebilecekti.
Buna rağmen, yedeklerin yetersizliği üzerine kurulan bu düşünce düzeni İngiltere’deki duruma tam olarak uygulanamaz.
Savaştan beri açıklar, bir krizden öbürüne kötüleşerek sürüp gidiyordu; bu da temele değin bir dengesizliği haber veriyordu. Yalnız 1967 devalüasyonu gibi enerjik önlemler böyle bir dengesizliği tedavi edebilirdi.
Deflasyonun hemen meydana getirdiği etkiler, işsizliğin artması ve ondan doğan üretim kaybıdır. Ve bu politika, teşebbüslerin yatırıma teşvikini azaltma yoluyla ülkenin uzun vadeli büyümesini köstekler.
Yedeklerin yetersizliği böylece “milletlerarası likidite”nin temelini oluşturur. Bu, Keynes’in son yıllarında özellikle meşgul olduğu ve 1960 yılları boyunca dünyaca üzerinde durulan en önemli sorunlardan biri olmuştur.
MİLLETLERARASI PARA SİSTEMİ
Bir ülke, yedeklerini, başka memleketlerden satın aldığı hizmet ve mallar karşılığında ödeme yaptığı zaman o memleketlerce kabul edilebilir biçimde kurmalıdır. Dışalımın hacmi dışsatımınkini aşarsa ve aradaki fark ödemeler bilançocunun açık vermesi sonucunu doğurursa, bu memleket, ancak alacaklısı tarafından kabul edilebilecek bir ödeme olanağı bulduğu takdirde açığını kapayabilir.
Günümüzde birçok ülke yedeklerini altın ve dolar olarak bulundurmaktadırlar.
“Sterlin bölgesi”ne bağlı bulunan bir kısım ülkeler de, yedeklerinin büyük bir kısmını sterlin olarak tutarlar. Bir memleket kendisine açık olan iki olanak arasında yedeklerini paylaştırırken tuttuğu yolu belirleyen etken nedir?
Bir yandan dolar ya da sterline, öbür yandan altına başvurmak hangi ihtiyaçtan ileri gelmektedir?
Bu, faiz getiren bir aktife sahip olma olanağını sağlayan avantaj ile bu aktifin altına oranla değerden düşmesi olanağı arasında yapılan karşılaştırmadan ileri gelmektedir. Bu fayda ile risk arasında yaptığı tahmine göre bir memleket, yedek olarak, paraya oranla altını ya da altına oranla parayı tercih edecektir.
Memleketler, belirli bir yedek hacmini işin başında nasıl kurarlar? Ve, eğer varsa hangi mekanizma uluslar arası likiditede bir eksiklik ortaya çıkmasını engelleyecek biçimde yedeklerinin arttırılmasını sağlar?
Altın söz konusu ise yanıt açıktır. Komünist bloku dışındaki dünya ( özellikle Güney Afrika) her yıl, belirli miktarda kömür ya da demir ürettiği gibi, yine belirli miktarda altın üretmektedir. Altın üretimini sağlayan faktör, demirde olduğu gibi, üretimin kazanç sağlar nitelikte olması, yani üretim maliyetiyle satış fiyatı arasındaki ilişkidir. Yabancı ülkeler, Güney Afrika’dan dolar ya da sterlin karşılığında, elmas ve uranyum aldıkları gibi, altın satın alırlar. Bu altının bir kısmı endüstride, ya da mücevhercilerde ve dişçilerde kullanılır; bir kısmı ise, tedbirli ya da boş inançlı kimselerce saklanır; geri kalanı da çeşitli memleketlerin para ile ilgili makamları tarafından satın alınır ve dünya altın ihtiyatlarına eklenmiş olur.
Milletlerarası yedeklerin öbür geleneksel öğesi de yedek parçalardır; bunun meydana getirilişi çok daha basit ve altın üretimine oranla çok daha keyfe bağlı bir yöntemle olur. Meydana getirilen bu yedeklere paraları yedek para olarak kabul edilmiş bulunan İngiltere ve ABD’nin ödemeler bilançosundaki açıklar kumanda etmektedir. Bu mekanizmayı biraz daha açıklığa kavuşturmak için, Amerika’nın ödemeler bilançosundaki yeni gelişmeleri kısaca inceleyelim.
İngiltere’nin aksine olarak ABD’nin ticaret bilançosunda her zaman lehte bir fazlalık vardır. Bununla birlikte, bu fazlalık, özel yatırımlar, askeri giderler ve yabancı ülkelere yardımlar gibi öbür milletlerarası işlemlerce ortadan kaldırılmaktadır. Bundan dolayı 1951’den beri ABD, her yıl ödemeler bilançosunda açık vermiş ve bu açık, 1951’den 1961’e kadar 30 milyar dolar olarak saptanmıştır. Nasıl olur da böyle yüklü bir açık, başka ülkelerin yedeklerini arttırabilir? Bunun nedeni söz konusu açığın finanse ediliş tarzıdır.
Aşırı durumlar vardır. Bunlardan birincisinde, açığın tümü altınla ödenir. Böyle olsaydı, ABD, 30 milyar dolar değerinde altın kaybetmiş olacaktı; dünyanın öbür ülkeleri (ABD’ye karşı ödeme bilançoları fazlalıkla kapananlar), kendi bakımlarından, bu altını kazanmış olacaklardı; dünya yedekleri ise, hiçbir değişikliğe uğramamış bulunacaktı.
Öteki uçta, dünyanın öbür ülkeleri, faydalanamayacakları bu 30 milyarlık altını istemeyebilir ve Amerika’nın borcunun kendilerine dolar olarak ödenmesini dileyebilirler (banknot olarak değil, fakat New York bankasında mevduat şeklinde veya hazine bonosu olarak dolara sahip bulunmakta işler, bunlardan gelen faizi de alacaklardır). Bu durumda dünya altın fiyatları değişikliğe uğramamış olacak, fakat buna karşılık ABD dışındaki ülkelerin dolar cinsinden yedekleri 30 milyar dolar artmış bulunacaktır; dünya yedekleri de(altın ve döviz) 30 milyar dolar fazlalaşacaktır.
ABD dışındaki ülkelerin, yedeklerini altın ya da dolar olarak bulundurmaları toplam üzerinde değişiklik yaratmaz: her iki halde de 30 milyar dolarlık artış meydana gelir. ABD için sonuçlar başka türlü farklılık gösterir. Bir olasılıkla ( ABD dışındaki ülkeler, ek yedeklerini dolar olarak tutma yolunu seçerlerse) ABD’nin altın halindeki yedekleri değişikliğe uğramaz( her ne kadar diğer ülkelere karşı borçlanması 30 milyar dolar artsa da). Öbür olasılıkta (diğer ülkeler, yedeklerini altın olarak tutma yolunu seçerlerse), Amerika’nın altın yedekleri 30 milyar dolar azalır. Başka bir deyişle, ABD’nin ödemeler bilançosundaki açığın finansman yöntemi, dünya likiditesindeki artışın derecesini belirler: bu aşırı hallerin birinde, dünya likiditeleri, Amerika’nın açığı ile aynı tutarda çoğalabilir; öbür halde, bu likiditeler hiçbir artış göstermez. Teorik olarak, dünya yedeklerinin hacminde saltık bir azalma olabilecektir. ABD’nin ödemeler bilançosunda çok büyük bir açık meydana gelir ve bu hal dolara karşı duyulan güveni yok ederse bilançoları lehte fazlalık gösteren memleketler, sadece açığın altınla ödenmesini değil, fakat yedeklerin de o sırada sahip bulundukları dolarlardan bir kısmını da altınla değiştirmeyi isteyebilirler. Bu taktirde, ABD dışı ülkelerin yedekleri 30 milyar dolar artacak, ne var ki ABD’nin yedekleri daha yüksek oranda azalacaktır: dünya likiditelerinin toplamı, bu durumda azalabilecektir.
Dünya likiditelerini yaratan mekanizma, üç yönden büyük bir keyfiliğe açıktır. Bu keyfilik önce üretilmiş altının niteliğini ve özellikle merkez bankalarınca satın alınan altının miktarını etkiler.
İkinci olarak, paraları yedek para olan iki ülkenin, ABD ile İngiltere’nin ödemeler bilançosunda açıkların ortaya çıkması ve büyüklüğü, hiçbir kesin kurala uymaz. Sonra, bunların finansmanı daha keyfidir: kaçta kaçı altın çıkışlarıyla, kaçta kaçı dolar ve sterlin bilançolarındaki artışla karşılanacaktır? Bütün bu faktörler bir arada düşünülünce, meydana getirilen likidite hacminin istenilene tam tamına uygun düşmesinin çok şaşılacak bir şey olacağı anlaşılır.
Ülkeler, gitgide deflasyon politikası uygulamak zorunda kaldılarsa( ve bunun istihdam, dünya ticaretinin artması ve üretimin çoğalması amaçlarına büyük zarar veren gerekli sonuçlarına katlanmaya razı oldularsa) bu, belki de ödeme bilançolarındaki geçici dengesizliklerin üstesinden gelme olanağını bulabilmek üzere yeterli yedeklere sahip olmamalarından ileri gelmektedir.
KEYNES’İN ÖNERİLERİ
Keynes’in bu problemi çok erken fark etmiş olması şaşılacak bir şey değildir. Gerçekten onun, tam istihdamın tüketimi ve yatırımı etkileyen milyonlarca karardan –otomatik olarak- doğmayacağını anlayan bir kimse niteliğiyle, bununla karşılaştırılabilecek bir problemin milletlerarası yüzeyde mevcut bulunduğunu görmezlikten gelmiş olması az muhtemeldir. Milletlerarası likidite hacminin saptanmasına varan milyonlarca kararın, bütün dünya ticaret ve üretiminin büyümesini finanse etmek üzere duyulan gereksinmelere başabaş cevap veren bir tutar yaratır nitelikte otomatik bir etkiye sahip olacağını düşünmek için herhangi bir neden de yoktu. Sonradan savaşın bitiminde ortaya çıkacak olan milletlerarası likidite problemini 1941’de özenle incelemişti. Onun birinci kaygısı, savaş sonrasının yeniden kuruluş hareketiydi. Savaştan çıkınca ABD’nin ekonomik gücünün, harabe haline gelmiş batı Avrupa ülkelerininkinden çok üstün olacağını ve İngiltere ile öbür Avrupa ülkelerinin savaşla yıkılan ekonomilerini ayağa kaldırmaları ve Amerika ile normal ticari ve mali bağlarını yeniden kurma yeteneğini kazanmaları için bir çok yıl geçmesi gerekeceğini biliyordu. Bunu beklerken, Avrupa’nın kontroller sistemini uygulamaya karar vermesi lazım gelecekti. Bu kontroller, dışsatım için üretim kapasitesini yeniden kurmaya yardım edecek ve değerli dövizlerin (özellikle doların) kullanılmasını, sadece en önemli dışalımda kullanılması kaydıyla, kısıtlayacaktı.
Keynes’in milletlerarası serbest mübadele ve ödemeler sisteminin erdemlerine kesin olarak inanmaktaydı. Amerikalıların buna kendisinden daha çok bağlı olduklarını ve Avrupa’da, mümkün olan süratle ticaret ve mübadelenin serbestleştirilmesine gidilmesi üzerine şiddetle ısrar edeceklerini biliyordu.
ABD’nin baskısıyla Avrupa memleketlerinin, fazla gecikmeden sınırlarını açmaları ve mübadele kontrol sistemlerini bırakmaları gerekeceğine göre, ABD çıkışlı dışalım dalgasının, dönem borçlarını geçici olarak dengesiz hale getireceği her defasında deflasyondan başka bir çarenin uygulanmasına olanak veren bir güven düzeninin kurulması –kesin olarak- lazım gelmekteydi.
Kendi ekonomilerinin Amerika ile eşitlik içerisinde rekabet yeteneğini kazanmasını beklerken, ticaret ve mübadele yapılacak kaçınılmaz serbestleştirme dolayısıyla patlaması beklenen fırtınadan zarar görmemeleri için yedeklerinin yeterli olması gerekecekti.
Keynes’in 1941’de kafasını birinci derecede yoran şey bu idiyse de, yukarıda tartışmasını yaptığımız uzun vadeli problemi çözmek için de az çaba harcamadı. Onun düşüncesine göre, savaş sonrasının güçlükleri bir yana bırakılırsa, asıl sorun uluslar arası ödeme araçlarını sürekli olarak dünya ticaretinin gelişmesini finanse edebilecek bir düzene sokmaktır; böylece, ülkeler ödeme bilançolarının geçici açıklarını kapatmak için deflasyona başvurmak zorunda kalmayacaklar ve 1930 yıllarında olduğu gibi, dalgalar halinde deflasyona ve rekabet düşüncesiyle girişilen seri halindeki devalüasyonlara gerek kalmayacaktır. Yedeklerinin hacmi sürekli bir kaygı kaynağı oldukça hükümetlere tam istihdamın anahtarını vermiş olmak neye yarar?
Keynes tarafından dünya likiditeleri problemi için önerilmiş çözüm şekli, bir çeşit dünya merkez bankasının kurulmasından ibaretti. Bu banka, herhangi bir ülkedeki merkez bankasının yaptığı gibi, milletlerarası ödeme araçlarından stok meydana getirerek bunu dünya ihtiyaçları için hazır tutacaktı. “Clearing Union” denilen bu dünya merkez bankası her ülke için, adına “bancor-bankor” denilen, bütün dünyaca tanınmış yeni bir para birimi ile belirtilmiş, bir hesap açmalıdır. Memleketler, karşılıklı olarak açıklarını, bankorları açık veren ülkelerin hesaplarından fazlalık gösteren ülkelerin hesaplarına aktarmak suretiyle kapatacaklardır.
Ödeme bilançolarındaki geçici dengesizlikleri gidermek için ülkelerin deflasyona başvurmalarını önlemek üzere, yeterli bir likidite hacmini kullanabilir duruma getiren şu veya bu biçimdeki her sistemde kaçınılmaz güçlüklerin bulunduğunu kabul etmek gerekir.
Bu güçlüklerden biri ekonomik faaliyetin doğasından ileri gelir. Bir açığın geçici olduğunu nasıl anlamalıdır? Açık gerçekten geçici ise, bu açığı bulunan memleketin onu gidermek için, deflasyoncu bir politika uygulaması ve devalüasyon yaparak hem kendi ülkesinde, hem de yabancı ülkelerde işsizliğin artmasına ve başkaca düzen bozukluklarına olanak yaratması saçma bir şey olur. Buna karşılık, açık kalıcı ise, açığı olan memlekete, onu finanse etmek için yeterli likiditeler sağlamak da saçma bir şey olabilir. Bu köklü dengesizliği gidermeye yeterli başlıca önlemler geç kalmış olacak ve zamanında alınmamış olduğu için de, gereğinden fazla sert olarak alınmaları gibi bir tehlike doğacaktır.
Bu ikilemden kurtulmak kolay değildir. Hiç kuşkusuz en iyi çözüm şekli, likiditeler düzeyini denetleyecek bir milletlerarası sistem kurulmalı ve bu sistem içerisinde aşağıda açıklanan tipte bir mekanizma meydana getirilmelidir:
Her ülkeye özgü açıkların objektif olarak incelenmesi; bir memleketin açığı geçici değil de yapısal olduğu böyle bir inceleme sonucu saptanınca o memleketin kendisi için yaratılan yedeklerine başvurmasının güç hale getirilmesi ya da olanaksızlaştırılması. Ne var ki, bir açığa dair hüküm vermek için sihirbaz formülü yoktur. Her durumda bu, bir özel değerlendirme sorunudur.
Şu halde, uygulama bazen çok incelik gösterse de, genel ilke açıktır. Her memleket, deflasyona başvurmaksızın ödemeler bilançosundaki geçici dengesizliklerin üstesinden gelmek için, yeterli yedeklerinden faydalanacaktır, ama açığını ortadan kaldırmak için hiçbir önlem almaksızın bu açığı yıldan yıla daha fazla büyütmek yolunda bu yedekleri kullanamayacaktır.
MİLLETLERARASI PARA FONU (IMF)
Söylediğimiz gibi, Keynes’in temel önerisi reddedildi. Böylece her memlekete bankor üzerinden hesap açabilecek ve dünya ticaretinin büyümesine hemen paralel olarak bu hesapların da büyümesini sağlayabilecek olan bu “dünya merkez bankası” hayata gözlerini açamadı. Amerikalılar bu önerinin çok garip ve ihtilalci olduğuna hükmettiler. 1940 yıllarının başında ABD’nin savaştan sonra, ekonomik gücüyle İngiltere’yi ve öbür Batılı müttefik memleketleri hükmü altına alacağından kimsenin kuşkusu yoktu. Bu nedenle, milletlerarası para problemleri üzerine yapılan görüşmelerin sonunda kabul edilen kararlar, İngilizlerin düşüncesinden çok Amerikan görüşlerinden esinlenmiş oldu. Sonuçta, Milletlerarası Para Fonu’nun kurulmasını gerçekleştiren 1944 Bretton Woods anlaşması oldu.
Fonun elinde bulundurduğu kaynakların tutarı Keynes tarafından tasarlanan dünya merkez bankasının tutabileceğine oranla çok daha sınırlıdır. Keynes’in “Clearing Union”u 25 milyar dolarlık kaynağa sahip olacaktı. Halbuki Bretton Woods’un getirdiği Para Fonu, aşağı yukarı 8 milyarla işe başladı. Bu yardım kaynaklarının kökü büsbütün başkadır. Keynes önerisine göre fon, her ülke hesabı için emanetler meydana getirecekti; oysa uygulamada bu kaynaklar her üye memleketin üyelik aidatından oluşturulmuştur. Her ülke aidatının dörtte birini altın ve üç çeyreğini de kendi parasıyla ödeyecektir.
Her ülke kendi katkısına eşit bir kotadan yararlanabilir ve altınla ya da dövizle, kotasının tutarına eşit bir çekme yapılabilir- başka bir deyişle başlangıçta verdiği altın tutarının dört katına kadar çekme yapabilir ( Fon, milletlerarası likiditeler hacmini başlıca bu mekanizma yoluyla arttırmıştır). Her ülke, hiçbir sınırlamaya uğramadan, kotasının birinci dilimi üzerinden istediği kadar para çekebilir ( bu altınla karşıladığı yükümlülüğün karşılığıdır). Fakat ondan sonra gelen dilimlerden çekebilmek için fonun bu çekmelerin çoğalmasıyla artan bir sertlikle yaptığı incelemeye boyun eğmek zorunluluğu vardır. Denebilir ki fon, belirli bir süre için ve belirli koşullar altında, üye memleketlere ödünç para vermektedir. Keynes’in “Clearing Union” projesi gerçekleşseydi, üye memleketler, dünya merkez bankasınca lehlerine açılmış emanet hesaplarının gerçekten sahibi olacaklardı. Bundan başka, fona ödenen aidatlar( yani milli kotalar) kendiliğinden artmamaktadır. Ancak üye memleketlerin isteklerine uygun olarak artabilmektedir. Savaş sonrası yıllarının büyük bir kısmında bu arttırmalar üzerinde yapılan görüşmeler önemli güçlükler doğurmuştur.
GÖRÜŞ AYRILIKLARI
Bu güçlükler, Milletlerarası Para Fonu’nun kurulması sırasında Bretton Woods’da alınmış olan kararların tümünü kötülemek için neden teşkil etmez. Gerçekte bu kararlar, genel olarak likidite probleminin keskinleştirdiği temel görüşlerdeki ayrılıkların habercileri olmuştur.
Kaba hatlarıyla denilebilir ki milletlerarası likidite problemi iki grup ülkeyi karşı karşıya getirdi: Bir yandan İngiltere ve ABD, öbür yandan ortak Pazar ülkelerinin çoğunluğu... Anglosakson ülkeleri, milletlerarası ödeme araçları stokunun yetersiz olduğunu- ya da, herhalde süratle yetersiz duruma düşme tehlikesi içerisinde bulunduğunu- ileri sürmekte, Ortak Pazar ülkeleri ise likidite hacminin gereğinden fazla olduğu düşüncesine eğimli görünmektedirler. Bu anlaşmazlığın nedenlerinden biri açıktır. Gerçekleri soğukkanlılıkla gören hiç kimse bu nedeni görmezlikten gelmez. Son yıllar boyunca İngiltere ve ABD’nin ödemeler bilançoları çoğunlukla açık verdi, kıta Avrupa’sınınkilerin ise genellikle fazlalık gösterdi. Birinciler, ihtiyatlarının tükenmekte (ya da dışarıya olan borçlarının artmakta) olduğunu gördüler; ikinciler ise önemli hacimde likidite meydana getirdiler ve bunları arttırmaya koydular. Bu görüş ayrılığına şaşmaya imkan yoktur. ABD ve İngiltere likiditelerin yetersizliğinden yakınırken, kıta Avrupası ülkeleri, onların sözünü ettikleri güçlükleri bir türlü anlayamamaktadırlar.
Hepsi bu kadarla kalmamakta, bu görüş ayrılığına bir soru daha eklenmektedir: “Sürüp giden dengesizliklerin sorumlusu kimlerdir? Açık veren ülkeler mi, yoksa fazlalığı olanlar mı?”
İngiltere ve ABD’nin, temelde ileri sürdüklerine göre, kıta Avrupa’sındaki ödemeler bilançosunda kaydedilen büyük fazlalıklar bu memleketlerin uyguladıkları yetersiz politikaların sonucudur. Anglosaksonlar bu politikaların, Keynes’in o çok korktuğu, dışalım düzeyini düşürmek için işsizliği arttıran türden olmadığını kabul etmektedirler. Ancak, onlara göre, bu politikalar bazen kambiyo kurlarını düşük tutmak için bir araç olarak kullanılmakta ve başka ülkelerden (özellikle, gelişme yolunda olan ülkelerden) yapılan dışalıma karşı Avrupa kıtası ülkelerini korumak amacıyla gümrük engellerini sürdürmek için uygulanmaktadır.
Bundan başka, bu politikaların günlük işlemler bilançosunun önemli bir fazlalığını ya da yabancı ülkelerde yapılan yatırımlar ve diğer harcamalardan doğan güçlü bir sermaye gelirini karşılamakta yetersiz oldukları görülmektedir.
Batı Avrupa ülkeleri, politikalarında değişiklik yapmazlar ve milletlerarası ödeme araçlarından artan bir kısmı biriktirme yolunu bırakmazlarsa İngiltere ve ABD, ya deflasyon politikası kullanarak ya da askeri giderlerini veya yabancı ülkelere yardım giderini büyük ölçüde azaltarak önlemler almak zorunluluğunu duyacaklardır. Her iki halde de düşünce düzeni aynı sonuçlara varmaktadır Sonuçlar, bütün ülkeler için zararlı olacaktır – ve uzun vadede, Ortak Pazar ülkeleri için de bu zararlar daha az olmayacaktır.
İngiltere ile ABD’ye karşı Kıta Avrupası ülkelerinin öteden beri ileri sürdükleri suçlama böyledir. Milletlerarası ticari ve mali veriler ve istatistikler dikkatle incelenirse bu iddiaların çok inandırıcı olmadığı görülür. Ne var ki, Ortak Pazar ülkeleri ( ve özellikle Fransa) bu kadarla da kalmamaktadırlar. Oynayacak son bir kozları daha vardır. İngiltere ile ABD yıllarca açık veren bilançolara, bu açıkları gidermek için uygun önlemler almadan, sahip olmakta bir sakınca görmeyebiliyorsa, bunun nedeni sterlin ve doların yedek paraları olmasındandır. İngiltere ve ABD, kendi paralarının yardımıyla açıklarını finanse edebilmektedirler. Bu iki ülke dışında açık veren herhangi bir ülke, ya kendi yedeklerini tüketmek, ya da Milletlerarası Para Fonu’ndan kısa vadeli borç almak suretiyle, açığını altınla ya da dövizler kapatacaktır; böyle bir ülkenin sonsuz olarak bu finansman araçlarına başvurmayacağında kuşku olmadığına göre, bu durum onu son derece ihtiyatlı olmaya zorlayacaktır. Buna karşılık İngiltere ve ABD, ödeme bilançosundaki açıklarını, banknot basarak ve bunları alacaklılarına sterlin ve dolar olarak vermek suretiyle kapatabilirler. Bu sürecin bir gün sona ermesi için hiçbir neden yoktur
Savaştan beri İngiltere’nin çektiği işsizlik başlıca, İngiliz hükümetinin fiyat artışını yavaşlatmak ve ödemeler bilançosunu yeniden dengeleştirmek için tuttuğu enflasyoncu politikadan doğmuştur.
Bütün savaş sonrası dönemde İngiliz yedeklerinin hacmi yetersiz olduğu için hükümet çoğu zaman sert tedbirlere başvurmak zorunda kalmıştır. Bu yedekler daha fazla olsaydı, kuşku yok ki deflasyona başvurma ne bu kadar sık ne de sert olacaktı.
Sterlin varlıklarına sahip yabancılar belki de telaşlanarak kuşkuya düşmeyecekler, İngiltere de, liranın paritesini değişikliğe uğratmaksızın yükümlülüklerini karşılayabilecekti. Hükümet, ödemeler bilançosunun geçici açıklarıyla karşılaşınca bu dengesizliği örtbas etmek için er geç deflasyona gideceğine, yedekleri sayesinde, pek de güçlüğe uğramadan, sabırlı hareket edebilecekti.
Buna rağmen, yedeklerin yetersizliği üzerine kurulan bu düşünce düzeni İngiltere’deki duruma tam olarak uygulanamaz.
Savaştan beri açıklar, bir krizden öbürüne kötüleşerek sürüp gidiyordu; bu da temele değin bir dengesizliği haber veriyordu. Yalnız 1967 devalüasyonu gibi enerjik önlemler böyle bir dengesizliği tedavi edebilirdi.
Deflasyonun hemen meydana getirdiği etkiler, işsizliğin artması ve ondan doğan üretim kaybıdır. Ve bu politika, teşebbüslerin yatırıma teşvikini azaltma yoluyla ülkenin uzun vadeli büyümesini köstekler.
Yedeklerin yetersizliği böylece “milletlerarası likidite”nin temelini oluşturur. Bu, Keynes’in son yıllarında özellikle meşgul olduğu ve 1960 yılları boyunca dünyaca üzerinde durulan en önemli sorunlardan biri olmuştur.
MİLLETLERARASI PARA SİSTEMİ
Bir ülke, yedeklerini, başka memleketlerden satın aldığı hizmet ve mallar karşılığında ödeme yaptığı zaman o memleketlerce kabul edilebilir biçimde kurmalıdır. Dışalımın hacmi dışsatımınkini aşarsa ve aradaki fark ödemeler bilançocunun açık vermesi sonucunu doğurursa, bu memleket, ancak alacaklısı tarafından kabul edilebilecek bir ödeme olanağı bulduğu takdirde açığını kapayabilir.
Günümüzde birçok ülke yedeklerini altın ve dolar olarak bulundurmaktadırlar.
“Sterlin bölgesi”ne bağlı bulunan bir kısım ülkeler de, yedeklerinin büyük bir kısmını sterlin olarak tutarlar. Bir memleket kendisine açık olan iki olanak arasında yedeklerini paylaştırırken tuttuğu yolu belirleyen etken nedir?
Bir yandan dolar ya da sterline, öbür yandan altına başvurmak hangi ihtiyaçtan ileri gelmektedir?
Bu, faiz getiren bir aktife sahip olma olanağını sağlayan avantaj ile bu aktifin altına oranla değerden düşmesi olanağı arasında yapılan karşılaştırmadan ileri gelmektedir. Bu fayda ile risk arasında yaptığı tahmine göre bir memleket, yedek olarak, paraya oranla altını ya da altına oranla parayı tercih edecektir.
Memleketler, belirli bir yedek hacmini işin başında nasıl kurarlar? Ve, eğer varsa hangi mekanizma uluslar arası likiditede bir eksiklik ortaya çıkmasını engelleyecek biçimde yedeklerinin arttırılmasını sağlar?
Altın söz konusu ise yanıt açıktır. Komünist bloku dışındaki dünya ( özellikle Güney Afrika) her yıl, belirli miktarda kömür ya da demir ürettiği gibi, yine belirli miktarda altın üretmektedir. Altın üretimini sağlayan faktör, demirde olduğu gibi, üretimin kazanç sağlar nitelikte olması, yani üretim maliyetiyle satış fiyatı arasındaki ilişkidir. Yabancı ülkeler, Güney Afrika’dan dolar ya da sterlin karşılığında, elmas ve uranyum aldıkları gibi, altın satın alırlar. Bu altının bir kısmı endüstride, ya da mücevhercilerde ve dişçilerde kullanılır; bir kısmı ise, tedbirli ya da boş inançlı kimselerce saklanır; geri kalanı da çeşitli memleketlerin para ile ilgili makamları tarafından satın alınır ve dünya altın ihtiyatlarına eklenmiş olur.
Milletlerarası yedeklerin öbür geleneksel öğesi de yedek parçalardır; bunun meydana getirilişi çok daha basit ve altın üretimine oranla çok daha keyfe bağlı bir yöntemle olur. Meydana getirilen bu yedeklere paraları yedek para olarak kabul edilmiş bulunan İngiltere ve ABD’nin ödemeler bilançosundaki açıklar kumanda etmektedir. Bu mekanizmayı biraz daha açıklığa kavuşturmak için, Amerika’nın ödemeler bilançosundaki yeni gelişmeleri kısaca inceleyelim.
İngiltere’nin aksine olarak ABD’nin ticaret bilançosunda her zaman lehte bir fazlalık vardır. Bununla birlikte, bu fazlalık, özel yatırımlar, askeri giderler ve yabancı ülkelere yardımlar gibi öbür milletlerarası işlemlerce ortadan kaldırılmaktadır. Bundan dolayı 1951’den beri ABD, her yıl ödemeler bilançosunda açık vermiş ve bu açık, 1951’den 1961’e kadar 30 milyar dolar olarak saptanmıştır. Nasıl olur da böyle yüklü bir açık, başka ülkelerin yedeklerini arttırabilir? Bunun nedeni söz konusu açığın finanse ediliş tarzıdır.
Aşırı durumlar vardır. Bunlardan birincisinde, açığın tümü altınla ödenir. Böyle olsaydı, ABD, 30 milyar dolar değerinde altın kaybetmiş olacaktı; dünyanın öbür ülkeleri (ABD’ye karşı ödeme bilançoları fazlalıkla kapananlar), kendi bakımlarından, bu altını kazanmış olacaklardı; dünya yedekleri ise, hiçbir değişikliğe uğramamış bulunacaktı.
Öteki uçta, dünyanın öbür ülkeleri, faydalanamayacakları bu 30 milyarlık altını istemeyebilir ve Amerika’nın borcunun kendilerine dolar olarak ödenmesini dileyebilirler (banknot olarak değil, fakat New York bankasında mevduat şeklinde veya hazine bonosu olarak dolara sahip bulunmakta işler, bunlardan gelen faizi de alacaklardır). Bu durumda dünya altın fiyatları değişikliğe uğramamış olacak, fakat buna karşılık ABD dışındaki ülkelerin dolar cinsinden yedekleri 30 milyar dolar artmış bulunacaktır; dünya yedekleri de(altın ve döviz) 30 milyar dolar fazlalaşacaktır.
ABD dışındaki ülkelerin, yedeklerini altın ya da dolar olarak bulundurmaları toplam üzerinde değişiklik yaratmaz: her iki halde de 30 milyar dolarlık artış meydana gelir. ABD için sonuçlar başka türlü farklılık gösterir. Bir olasılıkla ( ABD dışındaki ülkeler, ek yedeklerini dolar olarak tutma yolunu seçerlerse) ABD’nin altın halindeki yedekleri değişikliğe uğramaz( her ne kadar diğer ülkelere karşı borçlanması 30 milyar dolar artsa da). Öbür olasılıkta (diğer ülkeler, yedeklerini altın olarak tutma yolunu seçerlerse), Amerika’nın altın yedekleri 30 milyar dolar azalır. Başka bir deyişle, ABD’nin ödemeler bilançosundaki açığın finansman yöntemi, dünya likiditesindeki artışın derecesini belirler: bu aşırı hallerin birinde, dünya likiditeleri, Amerika’nın açığı ile aynı tutarda çoğalabilir; öbür halde, bu likiditeler hiçbir artış göstermez. Teorik olarak, dünya yedeklerinin hacminde saltık bir azalma olabilecektir. ABD’nin ödemeler bilançosunda çok büyük bir açık meydana gelir ve bu hal dolara karşı duyulan güveni yok ederse bilançoları lehte fazlalık gösteren memleketler, sadece açığın altınla ödenmesini değil, fakat yedeklerin de o sırada sahip bulundukları dolarlardan bir kısmını da altınla değiştirmeyi isteyebilirler. Bu taktirde, ABD dışı ülkelerin yedekleri 30 milyar dolar artacak, ne var ki ABD’nin yedekleri daha yüksek oranda azalacaktır: dünya likiditelerinin toplamı, bu durumda azalabilecektir.
Dünya likiditelerini yaratan mekanizma, üç yönden büyük bir keyfiliğe açıktır. Bu keyfilik önce üretilmiş altının niteliğini ve özellikle merkez bankalarınca satın alınan altının miktarını etkiler.
İkinci olarak, paraları yedek para olan iki ülkenin, ABD ile İngiltere’nin ödemeler bilançosunda açıkların ortaya çıkması ve büyüklüğü, hiçbir kesin kurala uymaz. Sonra, bunların finansmanı daha keyfidir: kaçta kaçı altın çıkışlarıyla, kaçta kaçı dolar ve sterlin bilançolarındaki artışla karşılanacaktır? Bütün bu faktörler bir arada düşünülünce, meydana getirilen likidite hacminin istenilene tam tamına uygun düşmesinin çok şaşılacak bir şey olacağı anlaşılır.
Ülkeler, gitgide deflasyon politikası uygulamak zorunda kaldılarsa( ve bunun istihdam, dünya ticaretinin artması ve üretimin çoğalması amaçlarına büyük zarar veren gerekli sonuçlarına katlanmaya razı oldularsa) bu, belki de ödeme bilançolarındaki geçici dengesizliklerin üstesinden gelme olanağını bulabilmek üzere yeterli yedeklere sahip olmamalarından ileri gelmektedir.
KEYNES’İN ÖNERİLERİ
Keynes’in bu problemi çok erken fark etmiş olması şaşılacak bir şey değildir. Gerçekten onun, tam istihdamın tüketimi ve yatırımı etkileyen milyonlarca karardan –otomatik olarak- doğmayacağını anlayan bir kimse niteliğiyle, bununla karşılaştırılabilecek bir problemin milletlerarası yüzeyde mevcut bulunduğunu görmezlikten gelmiş olması az muhtemeldir. Milletlerarası likidite hacminin saptanmasına varan milyonlarca kararın, bütün dünya ticaret ve üretiminin büyümesini finanse etmek üzere duyulan gereksinmelere başabaş cevap veren bir tutar yaratır nitelikte otomatik bir etkiye sahip olacağını düşünmek için herhangi bir neden de yoktu. Sonradan savaşın bitiminde ortaya çıkacak olan milletlerarası likidite problemini 1941’de özenle incelemişti. Onun birinci kaygısı, savaş sonrasının yeniden kuruluş hareketiydi. Savaştan çıkınca ABD’nin ekonomik gücünün, harabe haline gelmiş batı Avrupa ülkelerininkinden çok üstün olacağını ve İngiltere ile öbür Avrupa ülkelerinin savaşla yıkılan ekonomilerini ayağa kaldırmaları ve Amerika ile normal ticari ve mali bağlarını yeniden kurma yeteneğini kazanmaları için bir çok yıl geçmesi gerekeceğini biliyordu. Bunu beklerken, Avrupa’nın kontroller sistemini uygulamaya karar vermesi lazım gelecekti. Bu kontroller, dışsatım için üretim kapasitesini yeniden kurmaya yardım edecek ve değerli dövizlerin (özellikle doların) kullanılmasını, sadece en önemli dışalımda kullanılması kaydıyla, kısıtlayacaktı.
Keynes’in milletlerarası serbest mübadele ve ödemeler sisteminin erdemlerine kesin olarak inanmaktaydı. Amerikalıların buna kendisinden daha çok bağlı olduklarını ve Avrupa’da, mümkün olan süratle ticaret ve mübadelenin serbestleştirilmesine gidilmesi üzerine şiddetle ısrar edeceklerini biliyordu.
ABD’nin baskısıyla Avrupa memleketlerinin, fazla gecikmeden sınırlarını açmaları ve mübadele kontrol sistemlerini bırakmaları gerekeceğine göre, ABD çıkışlı dışalım dalgasının, dönem borçlarını geçici olarak dengesiz hale getireceği her defasında deflasyondan başka bir çarenin uygulanmasına olanak veren bir güven düzeninin kurulması –kesin olarak- lazım gelmekteydi.
Kendi ekonomilerinin Amerika ile eşitlik içerisinde rekabet yeteneğini kazanmasını beklerken, ticaret ve mübadele yapılacak kaçınılmaz serbestleştirme dolayısıyla patlaması beklenen fırtınadan zarar görmemeleri için yedeklerinin yeterli olması gerekecekti.
Keynes’in 1941’de kafasını birinci derecede yoran şey bu idiyse de, yukarıda tartışmasını yaptığımız uzun vadeli problemi çözmek için de az çaba harcamadı. Onun düşüncesine göre, savaş sonrasının güçlükleri bir yana bırakılırsa, asıl sorun uluslar arası ödeme araçlarını sürekli olarak dünya ticaretinin gelişmesini finanse edebilecek bir düzene sokmaktır; böylece, ülkeler ödeme bilançolarının geçici açıklarını kapatmak için deflasyona başvurmak zorunda kalmayacaklar ve 1930 yıllarında olduğu gibi, dalgalar halinde deflasyona ve rekabet düşüncesiyle girişilen seri halindeki devalüasyonlara gerek kalmayacaktır. Yedeklerinin hacmi sürekli bir kaygı kaynağı oldukça hükümetlere tam istihdamın anahtarını vermiş olmak neye yarar?
Keynes tarafından dünya likiditeleri problemi için önerilmiş çözüm şekli, bir çeşit dünya merkez bankasının kurulmasından ibaretti. Bu banka, herhangi bir ülkedeki merkez bankasının yaptığı gibi, milletlerarası ödeme araçlarından stok meydana getirerek bunu dünya ihtiyaçları için hazır tutacaktı. “Clearing Union” denilen bu dünya merkez bankası her ülke için, adına “bancor-bankor” denilen, bütün dünyaca tanınmış yeni bir para birimi ile belirtilmiş, bir hesap açmalıdır. Memleketler, karşılıklı olarak açıklarını, bankorları açık veren ülkelerin hesaplarından fazlalık gösteren ülkelerin hesaplarına aktarmak suretiyle kapatacaklardır.
Ödeme bilançolarındaki geçici dengesizlikleri gidermek için ülkelerin deflasyona başvurmalarını önlemek üzere, yeterli bir likidite hacmini kullanabilir duruma getiren şu veya bu biçimdeki her sistemde kaçınılmaz güçlüklerin bulunduğunu kabul etmek gerekir.
Bu güçlüklerden biri ekonomik faaliyetin doğasından ileri gelir. Bir açığın geçici olduğunu nasıl anlamalıdır? Açık gerçekten geçici ise, bu açığı bulunan memleketin onu gidermek için, deflasyoncu bir politika uygulaması ve devalüasyon yaparak hem kendi ülkesinde, hem de yabancı ülkelerde işsizliğin artmasına ve başkaca düzen bozukluklarına olanak yaratması saçma bir şey olur. Buna karşılık, açık kalıcı ise, açığı olan memlekete, onu finanse etmek için yeterli likiditeler sağlamak da saçma bir şey olabilir. Bu köklü dengesizliği gidermeye yeterli başlıca önlemler geç kalmış olacak ve zamanında alınmamış olduğu için de, gereğinden fazla sert olarak alınmaları gibi bir tehlike doğacaktır.
Bu ikilemden kurtulmak kolay değildir. Hiç kuşkusuz en iyi çözüm şekli, likiditeler düzeyini denetleyecek bir milletlerarası sistem kurulmalı ve bu sistem içerisinde aşağıda açıklanan tipte bir mekanizma meydana getirilmelidir:
Her ülkeye özgü açıkların objektif olarak incelenmesi; bir memleketin açığı geçici değil de yapısal olduğu böyle bir inceleme sonucu saptanınca o memleketin kendisi için yaratılan yedeklerine başvurmasının güç hale getirilmesi ya da olanaksızlaştırılması. Ne var ki, bir açığa dair hüküm vermek için sihirbaz formülü yoktur. Her durumda bu, bir özel değerlendirme sorunudur.
Şu halde, uygulama bazen çok incelik gösterse de, genel ilke açıktır. Her memleket, deflasyona başvurmaksızın ödemeler bilançosundaki geçici dengesizliklerin üstesinden gelmek için, yeterli yedeklerinden faydalanacaktır, ama açığını ortadan kaldırmak için hiçbir önlem almaksızın bu açığı yıldan yıla daha fazla büyütmek yolunda bu yedekleri kullanamayacaktır.
MİLLETLERARASI PARA FONU (IMF)
Söylediğimiz gibi, Keynes’in temel önerisi reddedildi. Böylece her memlekete bankor üzerinden hesap açabilecek ve dünya ticaretinin büyümesine hemen paralel olarak bu hesapların da büyümesini sağlayabilecek olan bu “dünya merkez bankası” hayata gözlerini açamadı. Amerikalılar bu önerinin çok garip ve ihtilalci olduğuna hükmettiler. 1940 yıllarının başında ABD’nin savaştan sonra, ekonomik gücüyle İngiltere’yi ve öbür Batılı müttefik memleketleri hükmü altına alacağından kimsenin kuşkusu yoktu. Bu nedenle, milletlerarası para problemleri üzerine yapılan görüşmelerin sonunda kabul edilen kararlar, İngilizlerin düşüncesinden çok Amerikan görüşlerinden esinlenmiş oldu. Sonuçta, Milletlerarası Para Fonu’nun kurulmasını gerçekleştiren 1944 Bretton Woods anlaşması oldu.
Fonun elinde bulundurduğu kaynakların tutarı Keynes tarafından tasarlanan dünya merkez bankasının tutabileceğine oranla çok daha sınırlıdır. Keynes’in “Clearing Union”u 25 milyar dolarlık kaynağa sahip olacaktı. Halbuki Bretton Woods’un getirdiği Para Fonu, aşağı yukarı 8 milyarla işe başladı. Bu yardım kaynaklarının kökü büsbütün başkadır. Keynes önerisine göre fon, her ülke hesabı için emanetler meydana getirecekti; oysa uygulamada bu kaynaklar her üye memleketin üyelik aidatından oluşturulmuştur. Her ülke aidatının dörtte birini altın ve üç çeyreğini de kendi parasıyla ödeyecektir.
Her ülke kendi katkısına eşit bir kotadan yararlanabilir ve altınla ya da dövizle, kotasının tutarına eşit bir çekme yapılabilir- başka bir deyişle başlangıçta verdiği altın tutarının dört katına kadar çekme yapabilir ( Fon, milletlerarası likiditeler hacmini başlıca bu mekanizma yoluyla arttırmıştır). Her ülke, hiçbir sınırlamaya uğramadan, kotasının birinci dilimi üzerinden istediği kadar para çekebilir ( bu altınla karşıladığı yükümlülüğün karşılığıdır). Fakat ondan sonra gelen dilimlerden çekebilmek için fonun bu çekmelerin çoğalmasıyla artan bir sertlikle yaptığı incelemeye boyun eğmek zorunluluğu vardır. Denebilir ki fon, belirli bir süre için ve belirli koşullar altında, üye memleketlere ödünç para vermektedir. Keynes’in “Clearing Union” projesi gerçekleşseydi, üye memleketler, dünya merkez bankasınca lehlerine açılmış emanet hesaplarının gerçekten sahibi olacaklardı. Bundan başka, fona ödenen aidatlar( yani milli kotalar) kendiliğinden artmamaktadır. Ancak üye memleketlerin isteklerine uygun olarak artabilmektedir. Savaş sonrası yıllarının büyük bir kısmında bu arttırmalar üzerinde yapılan görüşmeler önemli güçlükler doğurmuştur.
GÖRÜŞ AYRILIKLARI
Bu güçlükler, Milletlerarası Para Fonu’nun kurulması sırasında Bretton Woods’da alınmış olan kararların tümünü kötülemek için neden teşkil etmez. Gerçekte bu kararlar, genel olarak likidite probleminin keskinleştirdiği temel görüşlerdeki ayrılıkların habercileri olmuştur.
Kaba hatlarıyla denilebilir ki milletlerarası likidite problemi iki grup ülkeyi karşı karşıya getirdi: Bir yandan İngiltere ve ABD, öbür yandan ortak Pazar ülkelerinin çoğunluğu... Anglosakson ülkeleri, milletlerarası ödeme araçları stokunun yetersiz olduğunu- ya da, herhalde süratle yetersiz duruma düşme tehlikesi içerisinde bulunduğunu- ileri sürmekte, Ortak Pazar ülkeleri ise likidite hacminin gereğinden fazla olduğu düşüncesine eğimli görünmektedirler. Bu anlaşmazlığın nedenlerinden biri açıktır. Gerçekleri soğukkanlılıkla gören hiç kimse bu nedeni görmezlikten gelmez. Son yıllar boyunca İngiltere ve ABD’nin ödemeler bilançoları çoğunlukla açık verdi, kıta Avrupa’sınınkilerin ise genellikle fazlalık gösterdi. Birinciler, ihtiyatlarının tükenmekte (ya da dışarıya olan borçlarının artmakta) olduğunu gördüler; ikinciler ise önemli hacimde likidite meydana getirdiler ve bunları arttırmaya koydular. Bu görüş ayrılığına şaşmaya imkan yoktur. ABD ve İngiltere likiditelerin yetersizliğinden yakınırken, kıta Avrupası ülkeleri, onların sözünü ettikleri güçlükleri bir türlü anlayamamaktadırlar.
Hepsi bu kadarla kalmamakta, bu görüş ayrılığına bir soru daha eklenmektedir: “Sürüp giden dengesizliklerin sorumlusu kimlerdir? Açık veren ülkeler mi, yoksa fazlalığı olanlar mı?”
İngiltere ve ABD’nin, temelde ileri sürdüklerine göre, kıta Avrupa’sındaki ödemeler bilançosunda kaydedilen büyük fazlalıklar bu memleketlerin uyguladıkları yetersiz politikaların sonucudur. Anglosaksonlar bu politikaların, Keynes’in o çok korktuğu, dışalım düzeyini düşürmek için işsizliği arttıran türden olmadığını kabul etmektedirler. Ancak, onlara göre, bu politikalar bazen kambiyo kurlarını düşük tutmak için bir araç olarak kullanılmakta ve başka ülkelerden (özellikle, gelişme yolunda olan ülkelerden) yapılan dışalıma karşı Avrupa kıtası ülkelerini korumak amacıyla gümrük engellerini sürdürmek için uygulanmaktadır.
Bundan başka, bu politikaların günlük işlemler bilançosunun önemli bir fazlalığını ya da yabancı ülkelerde yapılan yatırımlar ve diğer harcamalardan doğan güçlü bir sermaye gelirini karşılamakta yetersiz oldukları görülmektedir.
Batı Avrupa ülkeleri, politikalarında değişiklik yapmazlar ve milletlerarası ödeme araçlarından artan bir kısmı biriktirme yolunu bırakmazlarsa İngiltere ve ABD, ya deflasyon politikası kullanarak ya da askeri giderlerini veya yabancı ülkelere yardım giderini büyük ölçüde azaltarak önlemler almak zorunluluğunu duyacaklardır. Her iki halde de düşünce düzeni aynı sonuçlara varmaktadır Sonuçlar, bütün ülkeler için zararlı olacaktır – ve uzun vadede, Ortak Pazar ülkeleri için de bu zararlar daha az olmayacaktır.
İngiltere ile ABD’ye karşı Kıta Avrupası ülkelerinin öteden beri ileri sürdükleri suçlama böyledir. Milletlerarası ticari ve mali veriler ve istatistikler dikkatle incelenirse bu iddiaların çok inandırıcı olmadığı görülür. Ne var ki, Ortak Pazar ülkeleri ( ve özellikle Fransa) bu kadarla da kalmamaktadırlar. Oynayacak son bir kozları daha vardır. İngiltere ile ABD yıllarca açık veren bilançolara, bu açıkları gidermek için uygun önlemler almadan, sahip olmakta bir sakınca görmeyebiliyorsa, bunun nedeni sterlin ve doların yedek paraları olmasındandır. İngiltere ve ABD, kendi paralarının yardımıyla açıklarını finanse edebilmektedirler. Bu iki ülke dışında açık veren herhangi bir ülke, ya kendi yedeklerini tüketmek, ya da Milletlerarası Para Fonu’ndan kısa vadeli borç almak suretiyle, açığını altınla ya da dövizler kapatacaktır; böyle bir ülkenin sonsuz olarak bu finansman araçlarına başvurmayacağında kuşku olmadığına göre, bu durum onu son derece ihtiyatlı olmaya zorlayacaktır. Buna karşılık İngiltere ve ABD, ödeme bilançosundaki açıklarını, banknot basarak ve bunları alacaklılarına sterlin ve dolar olarak vermek suretiyle kapatabilirler. Bu sürecin bir gün sona ermesi için hiçbir neden yoktur


