Brunhilde – Grane’in ana konusu, bir ortaçağ kahramanlık destanı olan “Nibelung’ların Şarkısı”ndaki bir hikayeye dayanır. Brunhilde’nin atı Grane, bu kadın kahramanın tek sadık yoldaşıdır. Çalınmış Rhine altınlarının lanetinden kurtulmak için Brunhilde, ateşte yanarak ölmeye razı gelir ve atı onu alevlere taşır.
Resim 6.1.11: Anselm Kiefer, “Brunhilde – Grane” 1977 – 1991
“Nibelung’ların Şarkısı” Üçüncü Reich döneminde “Alman erdemleri”ni ve milliyetçi fikirleri yüceltmek için kullanıldı. 19. yüzyılın ortalarında “Nibelung’un Yüzüğü”nü dört bölümlük bir opera eseri olarak besteleyen Richard Wagner, Nasyonel Sosyalist rejim tarafından benimsendi ve bu ideoloji adına istifade edildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “Nibelung’ların Şarkısı” bir tabu halini aldı.”
Yüzlerce yıllık geçmişinde inanılmaz büyük bir çeşitlilik gösteren ve bugün artık hiçbir sınır tanımayan sanat, günümüzde her türlü doktrinin ötesinde, -belki yalnızca yaratıcı ve özgün olma ilkesine sadık kalma şartıyla- soyut sanatın yanına figüratifi koyarak, video sanatı ile enstalasyonu birleştirerek, obje sanatı ile performansı buluşturarak kendi var edebiliyor. Çok sayıda varyasyonu içeren bu sanatsal biçimler her geçen gün birbirine yaklaşarak yeni bir formu meydana getiriyor ve gündelik hayat ile sanat eseri arasındaki sınırlar, sanatçılar, galeriler ve müzeler tarafından esnetiliyor. 80’li yıllarda “alt kültür” olarak nitelendirilen graffiti türündeki sanat eserleri de, bugün oldukça hareketli bir sanat pazarı aracılığı ile galerilere ve müzelere girerek, soyut ya da figüratif bir resmin, hatta “rönesansvâri” geleneksel yöntemlerle yapılmış bir sanat eserinin yanında bile yer alabiliyor; ve güncel sanat eseri, hangi yöntem ile üretilmiş olursa olsun sahip olduğu “sanat etiketi” ile sanatsal bir meta olarak giysiler, çantalar, saatler gibi eşyalara bile konuk olabiliyor.
Sanatın gündelik yaşantıya doğrudan müdahale ettiği, hatta sanat eseri ile nesneler dünyasının aynı pota içerisinde eritilerek birbirinden ayrıştırılmasının güçleştiği günümüz dünyasında dahi gerçekliğe bakışımızı spesifikleştiren ve sanatın öznel nitelikleri üzerinden yaratıcı bir serüveni sürdüren sanatçılardan söz etmek mümkündür. Bu sanatçılar için resim sanatına ya da duygular yoluyla algılanan sanatsal nesnelere dönüş, nostaljik bir duygu ile sanatın gündelik yaşantıdan yalıtılmış ütopik evrenine sığınmaktan ziyade, yüzyıllardan beri süregeldiği gibi, oldukça serin kanlı bir biçimde sanatın ne yapıp ne yapmayacağı hususunda bir berraklaşma sağlamaktır.
Ben bu bölümde bu çağdaş sanat dünyası içerisinde konvansiyonel yöntemler ile figüratif resim yapmayı sürdüren ve baskıresim tekniklerini sıklıkla kullanarak sanatsal çalışmalar üreten “Turner Ödülü” sahibi iki güncel sanatçı olan Grayson Perry ve Peter Doig’i, ürettikleri baskıresimler üzerinden üslup özelliklerini inceleyerek açıklamaya çalışacağım.
Kaynakça
Araştırma Projesi (Ömer Faruk DUYSAK)