xranzei 1
xranzei
mavzermete 1
mavzermete
Psych0SoociaL 1
Psych0SoociaL
Hikaye Ekle

Arkeolojinin Tarihi

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan Glitter
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 1
  • Görüntüleme Görüntüleme 401

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

Konusu geçmişte yaşamış insana dair olan herşey olduğu için, arkeolojinin birden çok alt grubu/tanımı vardır. En temel ayrım, kronolojik sıralamayı içerir; arkeoloji biliminin tarihinde, insanlık tarihindeki bazı gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda bir bilim dalı olarak değil, ama bir kavram olarak arkeolojinin Rönesans döneminde yerleşmeye başladığı söylenebilir. Rönesans ile birlikte, o dönemde yaşayan insanların kendilerinden önceki bazı eski kültürleri ve özellikle Hellen-Roma kültürlerini sorgulamaları, arkeoloji kavramının doğmasında itici faktör olmuştur. Zengin ve gösterişli eserlerin bulunması, bunlara sahip olarak bir tür statü atlama, aslında temelde kimlik arayışının bir etkisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde özellikle eski Yunan ve Roma eserlerine duyulan hayranlık, zengin ve aristokrat ailelerin evlerini süsleme kolleksiyonerlik ve antika merakı olasılıkla bu kavramın doğmasında önemli bir faktör olmuştur (Özdoğan 2012, 52- 54).

Bununla birlikte, özellikle 17.yy.dan itibaren Batı’nın Doğu’ya has otantik ve egzotik malzemelere duyduğu ilgi ve hayranlık da arkeoloji kavramının gelişmesinde katkı sağlamıştır (Özdoğan 2011, 115-120). Ortaçağ’dan daha görkemli geçmişini sorgulayan ve kendi kimliğini arayan bu bakış açısının yanı sıra, Tevrat ve İncil’de bahsi geçen yerlerin araştırılıp bulunmasına yönelik arayışlar da arkeolojinin gelişmesine katkı sağlamıştır. Batılı düşüncenin kendi kökenini Hellen ve Roma uygarlıklarına bağlama çabası, sonradan Klasik Arkeoloji biliminin temellerini oluşturacak şekilde, araştırmaların daha çok bu bölgelerde yoğunlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Tevrat ve İncil’e yönelik çalışmalar ise daha çok Ortadoğu’da gerçekleşmiş ve sonradan Önasya Arkeolojisi kavramıyla coğrafi anlamda özdeşleştirilmiştir. Buna karşın, bu bölgede HellenRoma kültürlerindeki mimari açıdan şekillenmiş kentlerin yerine, tabakalar hâlinde katmanlaşmış “höyük”ler vardır. Buralarda yapılan çalışmalarda tahmin edilenden daha eski ve görkemli kültürlerin saptanması, şüphesiz felsefi düşünce yapısında da bazı yeniliklere neden olmuştur. Böylece, hem Hellen-Roma uygarlıklarına ait geçmiş, hem de doğudaki höyüklerde karşılaşılan geçmiş, batı düşünce sisteminin gelişip değişmesinde faktör olmuştur (Özdoğan 2011, 117, 186, 187).

Rönesans ve ardından gelen Aydınlanma çağı, Avrupa’daki çoğu topluluklar için Uluslaşma sürecinin başladığı bir dönem olarak kabul edilebilir. Farklı kimliklerle bir arada, bir imparatorluk sınırları içinde yaşayan toplumlar, özellikle kutsal Roma-Germen imparatorluğunun yıkılmasının ardından, kendi kimliklerini aramaya başlamışlardır. Bu arayışın somut gelişmelerinden biri, bu toplumların kendi topraklarındaki kalıntıları belgelemesi ve veri toplamasıdır. Bu durum özellikle 15. ve 16. yy. larda yaygın bir hareket olarak gözlemlenmektedir (Özdoğan 2012, 54, 55, Özdoğan 2011, 187-188).

18.yy.da Johann Joachim Winckelmann (1717-1768), ilk kez Yunan ve Roma heykellerini gruplandırmış, bunların dönemsel ayrımlarını yapmış ve eski dönem sanatını bir takım gruplara ayırmıştır. Winckelmann, bu çalışmasıyla ağırlıklı olarak Yunan ve Roma dönemi kültürlerini inceleyen Klasik Arkeoloji biliminin kurulmasına yardımcı olmuştur ve kendisi günümüzde Klasik Arkeoloji biliminin kurucusu olarak kabul edilir. Her yıl 6 Aralık günü Winckelmann günü olarak anılır ve çeşitli etkinliklerle kutlanır. Klasik Arkeoloji bilim dalı Mö. 3.binden Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrıldığı Ms. 395 tarihine kadar Ege ve Akdeniz havzasındaki kültürleri ve bunların bıraktığı maddi kalıntıları inceler.

Gerçekte, 19.yy.da bazı Avrupa ülkelerinde yaşanan köken arayışı, bu ülkelerin halklarının kendilerini bir geleneğe veya kökene bağlama arzusu, hem etnoloji, hem de antropoloji bilimlerinin doğmasına neden olmuştur. Özellikle Charles Darwin’in (1809-1882) “Doğal Seçim Yoluyla Türlerin Kökeni” eserinin yarattığı yankı, eski dönem insanlarının yaptığı taş alet ve gereçlere rastlanması, Fransa ve İspanya’daki mağaralardaki duvar resimlerinin bu dönemlerde keşfedilmesi, insanın kökeninin daha önceye ulaştığını göstermiştir. Bununla birlikte, 1816’da oldukça büyümüş haldeki Danimarka Kolleksiyonunun başına Kopenhaglı bir tüccarın oğlu olan Christian Thomsen (1788-1865)’in getirilmesiyle, önemli bir adım atılır. Zira Thomsen, Danimarka Ulusal Müzesi’ndeki aletleri yapıldıkları malzemeye göre sınıflandırmış, “Taş, Tunç, Demir devri” olarak üçlü dönem sistemini kurmuştur. Önemli olan bir başka husus da, bu aletleri tek başlarına değil, birlikte bulundukları diğer nesnelerle birlikte değerlendirmiştir. Bu sayede, örneğin her üç dönemde de çömlekçiliğin olduğunu, ama cam malzeme kullanımının yalnızca Demir Çağ’da gerçekleştiğini söyleyebilmiştir (Renfew-Bahn 2005, 317). Onun kurduğu bu “Üç Çağ sistemi”, Avrupa’da tarihöncesi arkeolojisinin temellerini oluşturmuştur (Özdoğan 2012, 33-34). “Prehistorya” terimi, ilk kez İngiliz Daniel Wilson tarafından, 1851 yılında yazdığı kitabında kullanılmıştır. Bu terim daha sonra yerleşerek yaygınlaşmıştır. Prehistorya, aslında yazının bulunuşuna kadar geçen süreçte insanın ve buna bağlı olarak çevresinde oluşturduğu kültürü inceleyen bilim dalıdır.

Dünyada arkeoloji biliminin Ortaçağ’dan itibaren bir kavram olarak gelişmeye başladığına yukarıda değinmiştik. Bununla birlikte, başlangıçta bir kavram olan arkeoloji, zaman içinde evrilmiş ve bir bilim dalına gelmiştir. Onun böylesi değişimi, bazı kritik buluntular, bazı kazılar veya yayınlar ve hatta düşünsel anlamdaki bazı değişikliklerle olmuştur. Bir zamansal dizin içerisinde bütün bu olayları anlatabilmek çok mümkün değilse de, genel olarak şöyle sıralanabilir:

1506 Laokoon heykel grubunun bir İsveçli araştırmacı tarafından bulunması, Rönesans’ın ünlü sanatçılarının antik dünyanın eserleriyle tanışmasını sağlamıştır

1533 İngiltere’de John Leland VIII.Henry tarafından, eski eserler ve el yazmalarının listelenmesi konusunda görevlendirilmiştir. Bu da ilk kez bir devlet görevlisinin atanmasıyla ilgili bir emsal olmuştur.

1558 İtalya Perugia’da Etrüsklere ait mezarların saptanması, İtalya’da önceki kültürlere ait kalıntıların olduğu düşüncesini sağlamış ve bakış açısını etkilemiştir

1578 L.Rauwolf, Tevrat’ta bahsi geçen Babil kulesine benzer bir yapıyı belgelemiştir. Bu Yakındoğu arkeolojisinde somut gelişmelerden biri olmuştur.

1586 W. Camden İngiltere’deki tarihöncesi kalıntıların ilk listesini yapmıştır.

1611 Babil ve Persepolis ile ilgili ilk bilgiler toplanmış ve bu Avrupa’da büyük bir heyecan uyandırmıştır.

1611 İsveç’te Kral G.Adolphus, eski eserlerin tümünün krala ait olduğunu ve kralın bunları İsveç halkı adına korumakla yükümlü olduğunu vurgulamıştır

1612 İngiliz Lord T.Howard, Papa’dan aldığı izinle Roma’da kazı yapar ve buradaki birçok büstü İngiltere’ye götürür.

1615 İtalyan gezgin P.della Valle, Babil ve Ur’dan topladığı çivi yazılı parçaları ve Persepolis’ten aldığı kopyaları Avrupa’ya getirir.

1663 Stınehenge’in ilk ayrıntılı belgelemesi yapılır.

1685 Fransa Normandiya’da R. Le Prevot, tarihöncesi döneme ait bir mezar kazar; ilk ayrıntılı ve sistemli kazı belgelemesi

1690 Londra yakınlarında ilk alt palaeolitik çağa ait el baltası bulunur

1723 Stonehenge yakınında ilk Tümülüs kazısı yapılır

1727 Fransa’da ilk ortaçağ kazısı yapılır

1738 Pompei ve Herculaneum’da ilk kazılar başlar

1759 British Museum açılır

1764 Johann J. Winceklmann, History of Ancient Art adlı eserini yayınlar. Klasik çağlara ait sınıflandırma kavramını ilk defa ortaya koymuştur.

1776 Afrika’da kazı çalışmaları başlar.

1788 Avustralya’da kazı çalışmaları başlar

1793 Louvre Müzesi açılır.

1797 Hoxne kazısında ilk kez Paleolitik çağa ait kalıntılar, aletler ve soyu tükenmiş hayvanlara ait kalıntılar bulunur.

1798 Napolyon’un Mısır seferi Mısır biliminin başlangıcı olarak kabule dilmektedir. Rozetta taşı bulunur.

1801 Atina Parthenon’un cephaneliğe dönüştürülmesinin ardından patlaması nedeniyle zarar gören yapının taşların Elgin Lordo T.Bruce tarafından British Msueum’a geitirlir.

1817 G.Belzoni Mısır’da Krallar Vadisi’nde kazı çalışmalarına başlar.

1820 Melos Aphroditesi heykeli bulunur.

1822 Rosetta taşı okunur

1829 Roma’da Alman Arkeoloji Enstitüsü kurulur.

1833 Lyell, tabakalanmanın esaslarını tanımını ve kuramlarını belirlediği kitabını yayınlar.

1839 Rawlinson çivi yazısın çözümlemesini yapar.

1842 Ninova’da kazı çalışmaları başlar.

1847 A.h.Layard, Ninova’da Assur kralı Sanherib’in sarayını ve kütüphanesini kazar.

1856 Almanya’da Orta Paleolitik çağa ait ilk insan iskeleti bulunur.

1869 Viyana’da klasik arkeoloji kürsüsü kurulur

1875 Yunanistan’da Olympia’da ilk kazılar başlar.

1880 İsveçli O. Montelius, arkeolojide tipolojinin esaslarını tanımlamıştır. “Ex oriente lux” tanımını arkeolojiye kazandırmıştır.

1887 Osman Hamdi bey Sayda kazısını yapar.

1895 Ephesos kazıları başlar.

1897 Kafkasya’da kurgan kazıları yapılır.

1915 B.Hrozny, Hitit çivi yazısı çözer.

1921 çin’de alt paleolitik döneme ait insan iskeleti bulunur.

1922 Tuthakamon’un mezarı açılır.

1924 Mısır’da Fayoum’da kazılar başlar.

1930 Filistin’de Jerico kazısı başlar.

1930 İstanbul’da Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü kurulur.

1940 Fransa’da paleolitik çağ sanatı açısından çok önemli olan Lascaux mağarası bulunur.

1946 İstanbul Üniversitesi adına Arif Müfid Mansel Perge kazılarına başlar.

1946 İstanbul üniversitesi’nde Arkeoloji Kürsüsü kurulur.

1952 İlk sistemli sualtı kazısı J.Cousteau tarafından gerçekleştirilir.

1968 Keban baraj projesi çalışmaları başlar

1974 Çin’de pişmiş toprak askerlerden oluşan “ordu” bulunmuştur.

1978 Maya hiyeroglif yazısı çözülmüştür.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst