Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
Başka Bir Rüya İçinden
Sabah erkenden kalk, kahveni iç, kahvaltını yap, üzerini giyin ve işlerin başına geç. Hayatım bu muhteşem beşli döngünün etrafında geçiyordu, ta ki o güne kadar...
O gün...
Sabah erken kalkamadım, kahve makinem bozulduğu için kahvemi içemedim, ekmek bitmiş olduğu için kahvaltımı yapamadım. Farklı bir günün beni beklediği aşikârdı. Üzerimi giyinip dışarı çıktım. Kahve içip kahvaltımı yapmadan güne başlayamazdım. Yolumun üzerindeki İzmir Meyhanesi'ne uğradım. Adının meyhane olduğuna bakmayın. Kahvaltı yapmak ve onu görebilmek için de en ideal yerlerden biri. Çıkmadan önce yanıma It's Pop'un eski sayılarına ait baskıları almıştım. Evde bir köşede durmasının kimseye faydası yoktu. Okumak isteyen birilerine denk gelir de veririm diye düşündüm. Olağan dışı başlayan bir günün sabahında, normal zamanda akla gelmeyen şeyleri düşünmek çok doğal bence. Kahvemi yudumlarken etrafa şöyle bir göz atmayı da ihmal etmedim. Her gün insan içine karışmıyordum ya! Tüm masalar sevgililerle dolu, herkes birbirine ne kadar da aşık. Acaba içlerinden kaçı gerçekten aşık diye içimden geçirmeden duramadım. Zaten mekânda da fazla duramadım.
Ders saatim yaklaşıyordu. Bugün en azından ders öncesi ritüelimi bozmamalıydım. Derse girmeden önce her zaman sigara içtiğim ağacın altına gittim. Hep boş olan ağacım altında biri vardı bugün. Evet, o ağacı bayağı sahiplenmiştim. Öğrencilerim de bunu kabullenmiş olacak ki ne zaman bana işleri düşse orada olacağımı bilirlerdi. Ağaca doğru yaklaştıkça kalbim yerinden fırlayacakmışçasına atmaya başlamıştı. Siyah boğazlı kazağı, siyah kot pantolonu ve dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasıyla ağacın altındaki, It's Pop İzmir Editörü
Ona doğru yürürken ellerim çoktan terlemeye başlamıştı. Acaba beni tanıyabilir miydi? Ama nasıl tanısın canım? Gün aşırı yolladığım makalelerin hiçbirinde adım yazmıyordu ki. Onlar makale miydi yoksa Channelle 69 kokulu aşk mektupları mı? Aşk mektupları desek daha doğru olur sanki. Of, şu an bunları düşünmenin hiç sırası değil. Normal insanlar aşık olunca kendilerini sahneye atıp şarkılar söylerken ben her gün makale yazıyordum. Gönderdiğim onlarca makalenin hiçbirinin altında J. imzası olmaması şu hayatta yaşayabileceğim en büyük acı olabilir.
Aramızdaki mesafe giderek azalıyordu ama ben konuşmaya nereden başlayacağıma bir türlü karar veremiyordum. Klişelerden hoşlanmadığını çok iyi biliyordum ve bu yüzden de klişe olmamak adına, en klişe girişi yapacağıma da adım gibi emindim. Öyle olmaması için çoktan dua etmeye başlamıştım. Yanına vardığımda tam söze başlayacaktım ki benden önce davrandı:
- Bugün çok farklı bir gün öyle değil mi? Başka bir rüya gibi.
Başka bir rüya gibi mi? Bu yayımlanan ilk makalesinin adıydı. Üstelik kimsenin bilmediği mahlasıyla yazdığı makalesinin. Peki, ben bunu nereden biliyordum? Bir refleksle cevapladım sorusunu:
- Farklı, kesinlikle. Doğan güneşin senfonisi dahi bugün bir başka çalıyor.
Hareketsiz duran yüz kasları ani bir hareketle irkildi, göz bebekleri büyümüş bir şekilde bana baktı. Karşısında, bir yazıya yazarının verdiğinden daha çok değer veren bir okur vardı. Şaşkınlığını gizleyememenin verdiği telaşla, hızla eski rüzgarsız hâline döndü. Sigaramı çıkarıp dudaklarıma götürdüm. Cebinden çıkardığı soluk, turuncu, antikaya benzeyen bir zippo ile sigaramı yaktı. Elimde tuttuğum dergi nüshalarına gözlerini dikmişti:
- Sıkı bir dergi okuyucususunuz sanırım. Bu dönemlerde bir şeyler okuyan öğrencilere denk gelmek ne mümkün. Geçen haftaların baskıları mı elinizdekiler?
- Evet, son birkaç senenin çoğu baskısı olsa gerek. Öylece eskiyordu evin köşesinde, çıkarken elimden tutup gelmek istediler âdeta. Yazılar da sıkılıyor, bunalıyor sanırım. Hâlbuki insan okunmaktan, dinlenmekten ve anlaşılmayı istemekten daha fazlasını istemez. Bir kalemden çıkan eserin, kalemden bunca ayrı bir karaktere sahip olmasını hiç anlayamadım.
-Yıllardır yazıyor ve okuyorum, yüzlerce makale düzenlemiş, düşlemişimdir ancak bırakın anlamayı, anlamaya yaklaşamadım bile. Yazılarımı, büyüyünce ne olacaklarını kestiremeyeceğim çocuklarım gibi görüyorum o yüzden. Büyüyecek, değişecek ve bir gün elbet unutulacaklar.
Uzun ve derin bir sohbet olacaktı, hissediyordum ancak gözüm bileğimdeki saatime ilişti. Derse gecikmemek için sigaramdan son ve derin bir nefes çektim. Bu anı ve anıyı belki de yüzyıl unutmayacaktım. İsmimi dahi öğrenmediği bu konuşmayı, gözlerimizle veda ederek sonlandırdık. Bense biraz sarhoş, dersi vereceğim sınıfa ilerledim. Derste anlatacağım şeyler, derse girmeden önceki birkaç dakikada silinip gitmişti. Masama yerleştikten sonra bir öğrencimden elimdeki dergi baskılarını diğerlerine dağıtmasını istedim:
- Hepinizden elinizdeki baskıdan birer yazı seçmenizi ve oradan bir yazarın yerine kendinizi koymanızı istiyorum. Baskıdan seçtiğiniz yazarın, yani sizin, yazınızın, yani çocuğunuzun ve derginin önümüzdeki on yılda nerelerde ve ne şekilde olacağını hayal etmenizi istiyorum. Kaleminiz güçlü olmayabilir, mühim değil. Sizden edebi bir eser değil, geleceğe dair gerçekçi bir projeksiyon çizmenizi istiyorum. İyi bir yazar olmak kadar iyi bir okuyucu olmak da zordur, unutmayın. Bir sevgiliyi severken sevgili nasıl var olursa sadece, bir yazı da okuyucusu için yalnızca olanca güzelliğiyle durur. Herkes sevmeyi sevse de doğru sevmeyi bilemez.
Dersten her zamankinden daha yorgun ayrıldım. Dizlerim vücudumun, beynimse zihnimdekilerin ağırlığını taşıyamıyor gibiydi. Bir şekilde bir kahve bulmalı, evimde eskilerden güzel bir parça açıp dersteki kâğıtları okumalıydım. Yoldaki bir ikinci el dükkanından aldığım eski bir kahve makinesi ve birkaç donut ile eve döndüm. Yorgunluktan kâğıtların ne kadarını okuyacağımı dahi bilemediğim bir şekilde masama oturmuş, kahvemi, tatlımı ve sayfaları önüme almıştım. Farklı düşüncelerle doluydu kâğıtlar. Kimisi gece gibi kapkaranlık kimisi geleceğe dair alaycı ve kimisi çocukla, umutlarla dolu idi. Uyku bastırmış, göz kapaklarım kapanmaya çalışmakta diretirken kâğıtları son bir kez gözden geçirdim. Boş görünen bir sayfaya takıldı gözüm. Tek bir cümle yazıyordu: “Bundan on yıl sonra ben ve bana dair her şey hiç yaşamamış olacak, unutulacağım.”
O gece huzursuz uyudum.
Sonraki zamanlarda Julio okulu büsbütün bırakmıştı, en azından öyle olduğunu düşünüyordum. Belki çok iyi bir yazar olmadım ama onu gülümsetecek son bir yazı yazacaktım ve bu yazıda kaderlerimiz, gözlerimiz ve düşüncelerimiz bir kez daha kesişecekti. Yazıyı bitirmek için ilham aradığım bir yaz günü, İzmir Meyhanesi’ne uğramak geçti içimden. İşte orada öğrendim Julio’nun editörlüğe, yazmaya, öğretmeye ve hepsinden öte nefes almaya veda ettiğini. Söylenecek, konuşulacak ne çok şey vardı, hatta belki yazılacak... Yarım yazımı sahibine asla ulaşmayacağı düşüncesiyle asla tamamlamayacaktım, öfkeliydim.
Yarın...
Rüyalar Senfonisinde Küçük Bir Rol de bana düştü. Onsuz geçen her yılda, onsuzluğu biraz daha az hissettiren tek şey ondan bana yadigâr kalan işte bu eski It's Pop sayıları. Her bir makalesini defalarca okumuş da olsam yeniden her okuduğumda, yeni şeyler keşfediyor olmam bu rüyanın ne kadar büyülü olduğunu bana yeniden hissettiriyor. O gün, o ağacın altında zihnime işlemeye başladığım makaleyi bugün onun anısına, derginin tarihi bir gününün son saniyelerinde, yine onun cümleleriyle bitirmek istiyorum.
''Genç kadının söyleyebileceği pek de bir şey yoktu... Rüyalarını oluşturan ütopya, bu koca dünya, yok olmak üzereydi, tüm hayalleri ve ruhunu da harabelerin altında bırakarak...''
Unutulmayacaksın.
Eser: Epiphany.
Yazar: Edith Blackmore
Sabah erkenden kalk, kahveni iç, kahvaltını yap, üzerini giyin ve işlerin başına geç. Hayatım bu muhteşem beşli döngünün etrafında geçiyordu, ta ki o güne kadar...
O gün...
Sabah erken kalkamadım, kahve makinem bozulduğu için kahvemi içemedim, ekmek bitmiş olduğu için kahvaltımı yapamadım. Farklı bir günün beni beklediği aşikârdı. Üzerimi giyinip dışarı çıktım. Kahve içip kahvaltımı yapmadan güne başlayamazdım. Yolumun üzerindeki İzmir Meyhanesi'ne uğradım. Adının meyhane olduğuna bakmayın. Kahvaltı yapmak ve onu görebilmek için de en ideal yerlerden biri. Çıkmadan önce yanıma It's Pop'un eski sayılarına ait baskıları almıştım. Evde bir köşede durmasının kimseye faydası yoktu. Okumak isteyen birilerine denk gelir de veririm diye düşündüm. Olağan dışı başlayan bir günün sabahında, normal zamanda akla gelmeyen şeyleri düşünmek çok doğal bence. Kahvemi yudumlarken etrafa şöyle bir göz atmayı da ihmal etmedim. Her gün insan içine karışmıyordum ya! Tüm masalar sevgililerle dolu, herkes birbirine ne kadar da aşık. Acaba içlerinden kaçı gerçekten aşık diye içimden geçirmeden duramadım. Zaten mekânda da fazla duramadım.
Ders saatim yaklaşıyordu. Bugün en azından ders öncesi ritüelimi bozmamalıydım. Derse girmeden önce her zaman sigara içtiğim ağacın altına gittim. Hep boş olan ağacım altında biri vardı bugün. Evet, o ağacı bayağı sahiplenmiştim. Öğrencilerim de bunu kabullenmiş olacak ki ne zaman bana işleri düşse orada olacağımı bilirlerdi. Ağaca doğru yaklaştıkça kalbim yerinden fırlayacakmışçasına atmaya başlamıştı. Siyah boğazlı kazağı, siyah kot pantolonu ve dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasıyla ağacın altındaki, It's Pop İzmir Editörü
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
'dan başkası değildi. İzmir Meyhanesi'nden başka bir mekânda onu görmek imkânsızken o, şu an benim ağacımın altında öylece duruyor ve hatta bana bakıyordu. Her yere elimde It's Pop dergileriyle gidiyor olmamın, gece gündüz her fırsatta derginin sayfalarını karıştırmamın ve her çarşamba yeni sayısının yayımlanmasını dört gözle beklememin yegâne sebebi tam karşımda duruyordu. Ah Kobe, sen aklımı koru!Ona doğru yürürken ellerim çoktan terlemeye başlamıştı. Acaba beni tanıyabilir miydi? Ama nasıl tanısın canım? Gün aşırı yolladığım makalelerin hiçbirinde adım yazmıyordu ki. Onlar makale miydi yoksa Channelle 69 kokulu aşk mektupları mı? Aşk mektupları desek daha doğru olur sanki. Of, şu an bunları düşünmenin hiç sırası değil. Normal insanlar aşık olunca kendilerini sahneye atıp şarkılar söylerken ben her gün makale yazıyordum. Gönderdiğim onlarca makalenin hiçbirinin altında J. imzası olmaması şu hayatta yaşayabileceğim en büyük acı olabilir.
Linkleri görebilmek için Turkmmo Forumuna ÜYE olmanız gerekmektedir.
, kızıl saçlı, küçük cadı! Beni kıskandığına adım gibi eminim! Yoksa neden her makalemin altında senin imzan olsun ki? Senin için özel olarak hazırlattığım, o zehirli kahvelerin birinin tadına baksaydın şu an kendi kendime bunları konuşuyor olmazdım!Aramızdaki mesafe giderek azalıyordu ama ben konuşmaya nereden başlayacağıma bir türlü karar veremiyordum. Klişelerden hoşlanmadığını çok iyi biliyordum ve bu yüzden de klişe olmamak adına, en klişe girişi yapacağıma da adım gibi emindim. Öyle olmaması için çoktan dua etmeye başlamıştım. Yanına vardığımda tam söze başlayacaktım ki benden önce davrandı:
- Bugün çok farklı bir gün öyle değil mi? Başka bir rüya gibi.
Başka bir rüya gibi mi? Bu yayımlanan ilk makalesinin adıydı. Üstelik kimsenin bilmediği mahlasıyla yazdığı makalesinin. Peki, ben bunu nereden biliyordum? Bir refleksle cevapladım sorusunu:
- Farklı, kesinlikle. Doğan güneşin senfonisi dahi bugün bir başka çalıyor.
Hareketsiz duran yüz kasları ani bir hareketle irkildi, göz bebekleri büyümüş bir şekilde bana baktı. Karşısında, bir yazıya yazarının verdiğinden daha çok değer veren bir okur vardı. Şaşkınlığını gizleyememenin verdiği telaşla, hızla eski rüzgarsız hâline döndü. Sigaramı çıkarıp dudaklarıma götürdüm. Cebinden çıkardığı soluk, turuncu, antikaya benzeyen bir zippo ile sigaramı yaktı. Elimde tuttuğum dergi nüshalarına gözlerini dikmişti:
- Sıkı bir dergi okuyucususunuz sanırım. Bu dönemlerde bir şeyler okuyan öğrencilere denk gelmek ne mümkün. Geçen haftaların baskıları mı elinizdekiler?
- Evet, son birkaç senenin çoğu baskısı olsa gerek. Öylece eskiyordu evin köşesinde, çıkarken elimden tutup gelmek istediler âdeta. Yazılar da sıkılıyor, bunalıyor sanırım. Hâlbuki insan okunmaktan, dinlenmekten ve anlaşılmayı istemekten daha fazlasını istemez. Bir kalemden çıkan eserin, kalemden bunca ayrı bir karaktere sahip olmasını hiç anlayamadım.
-Yıllardır yazıyor ve okuyorum, yüzlerce makale düzenlemiş, düşlemişimdir ancak bırakın anlamayı, anlamaya yaklaşamadım bile. Yazılarımı, büyüyünce ne olacaklarını kestiremeyeceğim çocuklarım gibi görüyorum o yüzden. Büyüyecek, değişecek ve bir gün elbet unutulacaklar.
Uzun ve derin bir sohbet olacaktı, hissediyordum ancak gözüm bileğimdeki saatime ilişti. Derse gecikmemek için sigaramdan son ve derin bir nefes çektim. Bu anı ve anıyı belki de yüzyıl unutmayacaktım. İsmimi dahi öğrenmediği bu konuşmayı, gözlerimizle veda ederek sonlandırdık. Bense biraz sarhoş, dersi vereceğim sınıfa ilerledim. Derste anlatacağım şeyler, derse girmeden önceki birkaç dakikada silinip gitmişti. Masama yerleştikten sonra bir öğrencimden elimdeki dergi baskılarını diğerlerine dağıtmasını istedim:
- Hepinizden elinizdeki baskıdan birer yazı seçmenizi ve oradan bir yazarın yerine kendinizi koymanızı istiyorum. Baskıdan seçtiğiniz yazarın, yani sizin, yazınızın, yani çocuğunuzun ve derginin önümüzdeki on yılda nerelerde ve ne şekilde olacağını hayal etmenizi istiyorum. Kaleminiz güçlü olmayabilir, mühim değil. Sizden edebi bir eser değil, geleceğe dair gerçekçi bir projeksiyon çizmenizi istiyorum. İyi bir yazar olmak kadar iyi bir okuyucu olmak da zordur, unutmayın. Bir sevgiliyi severken sevgili nasıl var olursa sadece, bir yazı da okuyucusu için yalnızca olanca güzelliğiyle durur. Herkes sevmeyi sevse de doğru sevmeyi bilemez.
Dersten her zamankinden daha yorgun ayrıldım. Dizlerim vücudumun, beynimse zihnimdekilerin ağırlığını taşıyamıyor gibiydi. Bir şekilde bir kahve bulmalı, evimde eskilerden güzel bir parça açıp dersteki kâğıtları okumalıydım. Yoldaki bir ikinci el dükkanından aldığım eski bir kahve makinesi ve birkaç donut ile eve döndüm. Yorgunluktan kâğıtların ne kadarını okuyacağımı dahi bilemediğim bir şekilde masama oturmuş, kahvemi, tatlımı ve sayfaları önüme almıştım. Farklı düşüncelerle doluydu kâğıtlar. Kimisi gece gibi kapkaranlık kimisi geleceğe dair alaycı ve kimisi çocukla, umutlarla dolu idi. Uyku bastırmış, göz kapaklarım kapanmaya çalışmakta diretirken kâğıtları son bir kez gözden geçirdim. Boş görünen bir sayfaya takıldı gözüm. Tek bir cümle yazıyordu: “Bundan on yıl sonra ben ve bana dair her şey hiç yaşamamış olacak, unutulacağım.”
O gece huzursuz uyudum.
Sonraki zamanlarda Julio okulu büsbütün bırakmıştı, en azından öyle olduğunu düşünüyordum. Belki çok iyi bir yazar olmadım ama onu gülümsetecek son bir yazı yazacaktım ve bu yazıda kaderlerimiz, gözlerimiz ve düşüncelerimiz bir kez daha kesişecekti. Yazıyı bitirmek için ilham aradığım bir yaz günü, İzmir Meyhanesi’ne uğramak geçti içimden. İşte orada öğrendim Julio’nun editörlüğe, yazmaya, öğretmeye ve hepsinden öte nefes almaya veda ettiğini. Söylenecek, konuşulacak ne çok şey vardı, hatta belki yazılacak... Yarım yazımı sahibine asla ulaşmayacağı düşüncesiyle asla tamamlamayacaktım, öfkeliydim.
Yarın...
Rüyalar Senfonisinde Küçük Bir Rol de bana düştü. Onsuz geçen her yılda, onsuzluğu biraz daha az hissettiren tek şey ondan bana yadigâr kalan işte bu eski It's Pop sayıları. Her bir makalesini defalarca okumuş da olsam yeniden her okuduğumda, yeni şeyler keşfediyor olmam bu rüyanın ne kadar büyülü olduğunu bana yeniden hissettiriyor. O gün, o ağacın altında zihnime işlemeye başladığım makaleyi bugün onun anısına, derginin tarihi bir gününün son saniyelerinde, yine onun cümleleriyle bitirmek istiyorum.
''Genç kadının söyleyebileceği pek de bir şey yoktu... Rüyalarını oluşturan ütopya, bu koca dünya, yok olmak üzereydi, tüm hayalleri ve ruhunu da harabelerin altında bırakarak...''
Unutulmayacaksın.
Eser: Epiphany.
Yazar: Edith Blackmore