Sitemize reklam vermek için [email protected] adresine mail atabilirsiniz
For Advertising Contact [email protected]


Bilimden Felsefeye

Hakan811

Level 6
TM Üye
Üye
Ticaret - 0%
0   0   0
Katılım
3 Şub 2009
Konular
926
Mesajlar
1,426
Beğeniler
31
MmoLira
0
DevLira
0
#1
BİLİMDEN FELSEFEYE
  1. Giriş Ve Özet
  2. Bilimsel Sınıflama
  3. Felsefeye Giriş
  4. Bilgin ve Bilge ve Akıl
Bilimsel bilgi, insanlığın en büyük aydınlanma ve yaratma gücüdür. İnsan Aklının görkemli başarılarının zirvesidir. Uygarlığın her öğesinde onun payı ve izi vardır. Çünkü, bilimsel bilgi, objektiftir, geneldir, kesindir, öngörülüdür; evreni,doğayı, dünyayı, toplumu ve insanı biçimi, özü ve bütün boyutlarıyla açıklamanın ve kavramanın en güvenilir araçlarıdırlar.Ancak, gene de Bilimsel Bilginin kaynakları, değerleri, ilkeleri, yöntemleri tartışmaya açıktır.Daha önemlisi bilimlerin Felsefe ile ilişkileri tartışmalıdır. Özellikle Ontolojik (Varlık sorunu) ve Epistemolojik (Bilgi sorunu) bakımından değerlendirmeye gereksinimleri vardır.
Daha açıkçası bilimsel çabalar daha da gelişerek felsefeyi "devre dışı" bırakacaklar mı? Evrensel sorunlar bakımından bilimler nereye kadar gidebilirler, felsefeye ne kalır? Yani varlığın İlk Nedeni ve Son Amacı (Yapısal tözleri), bilgimizin değeri, kaynağı ve sınırı bakımından bilimlerin güçleri ve yetkileri hangi ölçüdedir? Filozofik yaklaşımlar olmadan bu konular açıklanabilir mi? İlerde bu konulara tekrar değinilecektir.
Şimdilik bilimleri ana çizgileriyle tanımaya çalışalım.
Bilimler en geniş kapsamıyla şöyle tanımlanabilir:
Bilim gerçeği, olayları, olguları, deney-gözlem-araştırma-inceleme sonunda elde edilen verilere dayanarak kesin, objektif ve akılcı biçimde ifade eden bilgi türüdür.
Bilimleri daha gerçekçi ve evrenin mantığına uygun olarak şöyle tanımlayabiliriz:
Bilim, evrende, doğada, toplumda oluşan olaylar arasındaki değişmez -neden-sonuç ilişkisini deneysel yöntemlerle araştırarak doğa gerçeği ve doğa yasası biçiminde ifade eden bilgi türüdür.Onun gücü ve uygulamalarıyla, tarımsal dönemden sanayi dönemine, sanayi döneminden sanayi ötesi dönemine, oradan da bilginin ve dijital teknolojinin egemen olduğu BİLGİ TOPLUMUNA geçilmiştir. Ve birçok önemli sorunlar çözümlenebilmiştir. Hergün her bilim dalında binlerce ünite BİLGİ ve TEKNOLOJİ üretildiğini biliyoruz. (Ancak bu hızlı gelişmenin olumlu ve olumsuz yönleri de titizlikle incelenmelidir. Diğer yandan Klasik Eğitim Sistemleri bu hızlı gelişmelere ayak uydurabilirler mi?Daha önemlisi bilimlerdeki bu görkemli gelişmeler planlı ve programlı bir yönetim sistemi gerektirmezler mi?Dünyamızı kurtarmanın yolu bilimleri tüm insanlığın, hiçbir ayrım gözetmeksizin, hizmetinde olmalarını sağlamaktır.)
Kuşku yoktur ki her alanda patlama biçimde ortaya çıkan bu hızlı oluşumlar toplumları ve kurumlarını (Özellikle eğitim kurumlarını ve kuruluşlarını) hızla değiştirecektir. Önemli olan bilimlerin bu olumlu gelişmelerinden her toplumun ve her insanın eşit bir biçimde yararlanmalarını sağlamaktır. Bu giderek bizi bir rejim, ideoloji ve siyasal yönetim biçimine götürür. Fakat, bu büyük gelişmelerin doğaya, onun kaynaklarına ve dengelerine olumsuz yansımalarına da çok önem vermek gerekir.
Bu açıklamalardan sonra şu soru akla gelebilir. Bilimler bu güçlerini ve yetkilerini nereden almaktadırlar?Yanıtı kolay ve kesindir. Dayandıkları temel ilkelerden güçlerini alırlar. Onların geçerli olduğu yere kadar giderler (Onların giremeyecekleri alanlar var mı? İşte felsefenin ilk sorusu!).
İşte bilimlerin "olmazsa olmaz" koşulları ve ilkeleri olan kavramlar ve önermeler şunlardır:
1. Nedensellik (os.İlliyet, fr. Causalite ) Bilimlerin konuları olaylardır.(OLAY, deney ve gözlemi yapılabilen herşeydir). Yani nerede olay varsa bilim orada vardır. Her olayın bir nedeni ve ya nedenleri vardır.
2. Determinizm, gerekircilik (fr. Determinisme, os. İcabiye, muayyeniyetcilik "Belli olaylar belli koşullarda belli sonuçlar oluştururlar") Bu ilke özellikle fizikte tartışma konusudur. Yeni yaklaşımlara göre, saltık Determinizm olanaksızdır. Olasılıklı ve büyük sayılar yasasına göre işleyen determinizmden söz edilebilir. Ancak bu yaklaşımlar da determinizmi sarsmaz, zenginleştirir.
3. Deneysel yöntem (os. Tecrübiyyüm, fr. Experimentation) olayları ve nedenlerini sorgulama ve araştırma yöntemidirler. Gerçeği doğrulamanın en sağlam dayanaklarıdırlar. Başlıca biçimleri şunlardır:
a- Deney,
b- gözlem,
c-araştırma ve inceleme,
d- anket ve istatiksel analiz

4. Matematiksel dayanak ve ölçü (Evrenin dili matematikçedir, ölçe biliyorsan gerçeğe varmış olursun.)
5. Neden arama kuralları ( Francis Bacon, Stuart Mill, Claude Bernard kuralları)
6. Descartes'in düşünmenin kural ve yöntemleri
a- Bilimsel kuşku ve ön yargılardan arınmış zihin,
b- Analiz,
c-sentez,
d- Kontrol

BİLİMLER GÜÇLERİNİ VE YETKİLERİNİ NASIL GÖSTERİRLER?
1. Gerçekleri açıklarlar ve tanımlarlar (Gerçek konusuna uygun bilgidir. Örneğin, evreni ve güneş sistemini açıklama, beynin anatomisi ve fizyolojisini tanıma, biyolojik varlıkları betimleme, zihinsel yetileri ve kişilikleri sınıflama, toplumsal kurum ve kuruluşları tanıma vs.)
2. Doğaya ve olaylara egemen yasaları saptarlar.( Çekim yasası, düşme yasası, genleşme ve kaynama yasaları, kimyada analiz ve sentez yasaları gibi)
3. Doğaya egemen prensipleri saptarlar ve onlara dayanarak olayları değerlendirirler (Prensipler deneysel yöntemden geçmiş oldukları kabul edilen bilimsel gerçeklerdir.)
a-Süredurum,
b- Paskal,
c-Archimede,
d-Lavoisier,
e-Mayer,
f-Carnot,
g-Einstein,
h-Kuvantum,
i-Hawging,
j-Heinsenberk prensipleri gibi.

4. uygulamalı bilimlerin ve teknolojinin gelişmesi için gerekli öğeleri ve verileri hazırlarlar.
5. Deneysel yöntemlerin ve bilimsel ilkelerin yolları tıkandığı zaman bilimsel verilere dayanarak teori üretirler ve sistem araştırırlar (Evrenin oluşumuna ilişkin BİG BANG teorisi, evrenin genişleme teorisi, atom teorisi, karadelik teorisi, türlerin oluşumuna ilişkin teoriler vs.)
6. Bilimler evrenin, galaksilerin, güneş sistemimizin, dünyamızın, insan ve toplumların, geleceklerine ilişkin yazgılarının nasıl olacağının çizgilerini bize verebilirler. Daha da ilere giderek birçok sorunları çözümleyebilir ve aydınlatabilirler. (Astro-fizikdeki, Biyo- teknolojideki dijital ve bilişim teknolojisindeki, enformasyon teknolojisindeki vs. çok büyük gelişmeler bilimlerin güçlerini kanıtlamaktadırlar.
BİLİMDEN FELSEFEYE GEÇİŞE GEREKSİNİM VAR MIDIR?
Evet,tekrar soralım. Evrenin gizlerini açıklamada bilimler bizi nereye kadar götürebilirler? Nedensellik- Determinizm- Deneysel Yöntem- Matematiksel dayanak gibi sağlam ilkelere dayalı bilimlerin ürettikleri bilgilerin Evrensel Bilgelik bakımından değerleri, yetkileri ve güçleri hangi ölçüde gerçeği yansıtabilirler?
Son çözümlemede, biz, Evrenin yapısal mantığını var oluş nedenini, var eden Tözünü, ilk ve son amacını öğrenmek istiyoruz. Bilgimizin kaynağını, değerini ve sınırını bilmek istiyoruz. Bilimlerden bunları bekleyebilir miyiz?
Evet, bilimler evrensel sorunları, doğa gerçeklerini, doğa yasalarını saptayabilirler. İlkeleri tıkandığı zaman objektif verilere dayanarak teoriler üretebilirler, gerçekçi sistemler oluşturabilirler. Bilimlerdeki bu büyük gelişmeler, görkemli uygulamalar, teknolojideki büyük patlamalar umut vermiyor mu? Ya her alanda bilimsel gerçekleri kucaklayan büyük teoriler kuşkularımızı gideremiyor mu? (Astro- Fizik de büyük düşünürler,
A. Einstein, M. Planck, Heinsberg, Sir James Jeans, Asimov, S. Hawking gibi isimlerin bulguları, yaklaşımları ve teorik görüşleri, Biyolojide Cuvier, Darwin, Lamark, C. Bernard, Hugo de Vrie gibi düşünürlerin görüşleri.... Biyojenez, Abiyojenez tartışmaları vs.bize yetmiyor mu?...)

Bilimsel çabalar, bilimsel teoriler, bilimsel ilkelerin bittikleri ve geçerliliklerini yitirdikleri yere kadar bizi güvenle götürebilecekleri kuşkusuzdur. Fakat, bilimler er ya da geç aşılmaz bir duvara dayanacaklardır. Ama biz duvarın ötesini merak ediyoruz. Asıl gerçeklerin orada olduğunu biliyoruz. Evrenimizin varlık tabakaları içinde en üst konumda olan aklımız duvarın ötesine geçmek gereksinimindedir. (Evrenin varlık tabakaları: Enerji- Madde- Hayat- Toplum ve AKIL)
Düşünen insanın merakının ve ilgisinin ötesinde HAYRET etmek gibi bir ateşi vardır. Her şeyde, her varlıkta hayretimizi ateşleyecek çok nedenler vardır.Duvarın ötesini bırakabilir miyiz? Ön yargılardan arındırılmış, bilimsel kuşkuyu yaşam biçimi haline getirmiş AKIL her şeyi titizlikle incelemek, analiz etmek isteyecektir. (Kendisini bile.)
Bu evren ve içerdiği çeşitli varlıklar amaçlı bir var oluş ve oluşum mu? Eğer böyle ise, bu var oluşu zorunlu kılan zaman ve mekan üstü bir irade mi vardır.
Eğer böyle değilse nasıl, niçin, hangi nedenle, hangi güçle var olabilmiştir. Başlangıç nedeni, oluşum dinamiği ve sonu nasıl olacaktır? Varlığın var oluş nedeni olan Tözün var oluşu nasıl açıklanacak?


BİLİMSEL SINIFLAMA
BİLİMLERİN SINIFLANMASI
SINIFLAMA; Bilimlerin önemli işlevlerindendir. Giriştiği her konuda bu işlevini yerine getirmek zorundadır. Sınıflamayla olayları daha açık ve net kavramak olanağı ortaya çıkar. Örneğin, kimyada elementlerin, biyolojide canlıların,sosyolojide toplumların, psikolojide kişiliklerin, fizikte güçlerin ...vb. sınıflanmaları ilk ve temel adımlardır. Bu sınıflama ile bilimlerin nitelik ve özellikleri daha net belirlenir .Bu işi ,genel ve soyut mantığa "İnsan zihnine hapsedilen ünlü ve güçlü Aristoteles [İ.Ö.384-322] Formel ve genel mantığı [Organon]" karşı "Doğanın büyük kitabını okuyalım" parolasıyla hareket ederek Doğaya , varlık evrenine ve olaylara yönelen ve yeni mantığının [Novum Organon] temeli ve esası olan METODOLOJİ yi kuran F.Bacon[1561-1626] iyi tezgahlamıştır. Bundan sonra bilimlerin bilimi yapılabilmiş ,dayandıkları ilkeler saptanabilmiş,yöntemlerinin esasları açıklanabilmiş ,sınıflanmaları ve değerleri tartılaşabilmiştir. Ve böylece modern Felsefenin çıkış noktası- temeli de ortaya çıkmıştır . Aslında sınıflama girişimleri Antik çağlara dayanır. Bu dönemlerde, henüz,bilimlerde ufak tefek kırıntılar vardır. Ortaçağda da sınıflama girişimleri sürer. Bilimler henüz kurulmadıkları için bu sınıflamaların da ancak tarihsel değerleri vardır. Asıl dikkate değer girişimler ,bilimler kurulmaya başladıktan sonra, yeni çağlarda başlamıştır. Örneğin, Francis Baconun, D'Alembert'ın, sınıflamasına 512 bilimi yerleştiren Amper ın girişimleri önemlidir. Fakat Sosyolojinin ve pozitif Felsefe'nin kurucusu August Comte 'un [1798-1857]sınıflaması daha da önemlidir. Bu sınıflama üzerinde duracağım. Çünkü bu sınıflama, evrenin tüm varlık tabakalarını kapsayan temel bilimleri içermektedir Evrenin başlıca varlık tabakaları: ENERJİ-Özdek-Yaşam -Toplum--Akıl]. Ancak bu sınıflamanın yeterli olduğu söylenemez. Bugün 1200 dolaylarında olduğu bilinen bilimlerin Comte'un tablosuna sığdırma olanağı yoktur . Kaldı ki Comte Akıl tabakısına dayanan Psikoloji'yi de bilimden saymamıştır.
Mantık,Estetik,Ahlak,Eğitim ,Hukuk gibi normatif bilimlere yer vermemiştir.
Diğer taraftan Ekonomi, Jeoloji, Antropoloji, Fizyoloji...gibi yüzlerce bağımsız bilime yer vermediği gibi, Astro-Fizik, Fizoko-Şimi, Biyo-Psikoloji , Psiko-Sosyal gibi bütünleşen bilimlerden, Kardiyoloji, Üroloji gibi uygulamaya dönük bilimlerden habersizdir. Hele Sibernektiksel bilimlerden, Dijital Uygulamalardan uzaktır. Bütün bunlara karşın, Comte'un (Kont) bu sınıflamasını, filozofik ve tarihsel değeri olduğu için yeğliyorum. [Ancak düşünce tarihini,bilimsel dönem ve bilimden önceki dönem olarak bölümleyebiliriz. Bilimden önceki dönemde önemli çabalar, buluşlar, saptamalar vardır. Örneğin: Eski Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarında matematiksel kavramlar üzerinde önemli saptamalar ve uygulamalar yapılmıştır. Büyük mitolojik yapıtlarda da önemli yorumlar vardır. .İ.Ö. 600 yıllarında GREK kültüründe felsefeyi başlatan doğa filozoflarının önemli gözlemleri vardır. Büyük felsefe çağında Platon'un felsefeye,(İ.Ö.427-347) topluma ve siyasete ilişkin büyük yapıtları Aristotales (İ.Ö. 384-322) in filozofik yaklaşımları ve görkemli bir biçimde insan zihninin işleyişini konu alan ünlü Mantığı kurması, Demokritos'un (İ.Ö.460-370) özdekin temel yapı taşları olan atoma ilişkin görüşleri, Archimede'nin fizikte deney ve gözlemleri, Orta Çağda İslam filozof ve bilginlerinin çeşitli alanlarda ve çeşitli konularda gerçekçi yorum ve saptamaları vb. önemli birkaç örnektir. Esasen bilimler felsefelerin koyunlarında tohumlanmış ,yeşermiş ve gelişmişlerdir. Ancak tüm bu örnekler sistematik bilimsel temele oturmadığı için sınırlı kalmışlardır. Asıl büyük çabalar, büyük gerçekler ve büyük yorumlar bilimler kurulduktan sonra başlamışlardır.
[ Burada çok önemli bir konuya da değinmek isterim. İnsan zihninin bir gelişim süreci ve gelişim aşamaları vardır. İnsan zihni mantıksal döneme girdikten sonra felsefe, bilim ve teknoloji üretmeye yönelmiştir. İnsan zihninin gelişim tarihinde mantık öncesi uzun bir dönem vardır. Mantık öncesi düşünüşte evreni, varlıkları, olayları ve eşyaları sistematik bir şekilde algılama yeteneği yoktur. Örneğin, ilkel toplumlarda bir insan "Ben suda yüzen balığım, ben uçan kuşum, ben buğday başağıyım" gibi saçma yargılarda bulunabiliyordu.
Akıl ve mantık ilkeleri yani, Özdeşlik ( bir şey kendi kendisinin aynıdır. A,A 'dır. ) Çelişmezlik ve dışlama ilkesi: A aynı zamanda B olamaz. İki çelişik önermeden biri doğruysa diğeri yanlıştır. Yeter neden İlkesi : Her olayın bir nedeni vardır, o da başka bir olaydır . Tasım ilkesi: "a eğer b yi , b de c yi içermekteyse a,c yi de içermektedir" Bu ilkeler insan zihnine milyonlarca yıllık süreçten sonra egemen olabilmiştir. Uygarlık ve insanlık tarihinde en büyük evrim aşaması böylece gerçekleşmiştir. Ve akılcı düşünme çağı başlamıştır Bundan sonra gene uzun bir Mitolojik(efsane) dönem vardır Büyük Mitolojiler bu dönemde ortaya çıkmışlardır. Burada evrensel bir yasaya da işaret etmek isterim: Bireysel oluşum Türsel oluşumu tekrarlar. Örneğin çocuğun zihinsel gelişimi de toplumun gelişimine paraleldir. Çocuğun önce bir mantık öncesi dönemi vardır,bindiği sopasını at gibi kabul eder, sonra mitolojik aşama gelir, masallara düşkündür. Daha sonra mantıksal aşamaya geçer. Biyolojik oluşumlarda da bu yasa işler: Canlılık bir hücre ile başlar, türün evrim aşamalarını geçer, varlık planını gerçekleştirir. İlginç olanı filin, tavşanın,kuşun vb. embiryon gelişim süreçlerinin, bir süre, parelel olmasıdır. Sonra her canlı kendi planını seçer. Şimdi Comte'un sınıflamasının özelliklerine geçebiliriz. 1-Bu sınıflama evrenin tüm varlık tabakalarını kapsaması
2-Konusu en yalınç olandan en karmaşık olana doğrudur 3-Birbirlerinin kuruluşlarını hazırlamışlardır. 4-Tarihsel kuruluş sıralarını gösterir, 5-Bilimsel ilkelere özen gösterirler. a)Matematik b)Astronomi
c)Fizik
d)Kimya
e)Biyoloji
f)Psikoloji
g)Sosyoloji,Normatif Bilimler:Mantık, Estetik, Ahlak, Eğitim, Hukuk, konomi vb.
1-)İlk kurulan bilim Matematiktir. (M.Ö. üçüncü yy.da Öklit tarafından kuruluğu kabul edilir. Matematiğin dayandığı ilkeleri o saptamıştır: AKSİYOMLAR, POSTULATLAR ve TANIMLAR. Matematik bu saçayağı üzerinde kurulur. Formel mantığa göre işleyen AKLIN ürünüdür. Aslında,bu bakımdan SOYUT bir bilim yahut Yöntemdir. Aslında bir ayağı ,Postulatlar,tartışmalıdır Matematiğin dayandığı diğer ilkelerde de tartışma olduğunu belirtelim. a)AKSİYOMLAR da genellikle uyuşum vardır. Aksiyomlar apaçık,kanıtsız kabul edilen önermelerdir. Örneğin "bir şeye ayrı ayrı eşit olan iki şey birbirlerine eşittirler" Bir eşitliğin iki yanındaki sayılara ayni işlem uygulanırsa eşitlik bozulmaz. POSTULATLARDA daha ağır tartışma,hatta,çelişkiler vardır. Öklit'in matematiği evrensel ölçülerde,üç boyutlu,dar uzamlarda geçerli olabilir. Fakat,çok karmaşık bir yapısı olan ve Kuvantum fiziğinin geçerli olduğu kanıtlanan Mikro-kozmoz (Atomal yapı) ile Milyonlarca galaksinin egemen olduğu Makro-kozmazda geçerli olduğu düşünülemez. Öklit'in temel postulatı "Bir doğruya dışındaki bir noktadan bir parelel çizilir" Ona göre Bu önerme kanıtlanamaz,fakat, kanıtlanmış olarak kabul edilir. Böylece Öklit matematiği bu kanıtlanamayan ilke üzerinde kurulmuş olur. Nitekim ,19 yy bu çelişkiyi gören Riemann (Riman) Evrensel yapıya göre hiçbir parelel çizilemez, Laboçevskiye göre ise sonsuz parelel çizilebilir. Öklit'e göre üçgenin iç açılarının toplamı iki dik açı, Rimana göre iki dik açıdan büyük, Laboçevskiye göre iki dik açıdan küçüktür. Hilbert'e göre ise bunlar bir gerçeğin üç biçimidir.
2-İkinci olarak kurulan bilim,/(16.yy'da) Astronomidir. Arada iki bin yıllık bir boşluk görünüyor. Bunun ilk bir bölümü çeşitli felsefe akımlarının egemen olduğu bölümdür. Büyük bölümü ise Skolastik düşünüşün egemen olduğu karanlık dönemdir. Skolastik düşünüş Aristotales'nin Metafiziği ile bütünleşen teolojik doğmaların ortaya koyduğu katı, tartışılmaz, çerçevesi aşılamaz bir dünya görüşüdür. Çizgiyi aşanlar gene katı kurallara göre hüküm veren Engizisiyon mahkemelerinin zulmüne uğruyorlardı:ZİNDAN ve ÖLÜM.
Skolastik düşünüşün temel doğması, Aristotales'in metafiziğinden ve Antik kültürün kozmogonisinden de yararlanarak,durağan kabul ettiği Evrenin özeğinde devinimsiz dünyanın olmasıdır. Skolastik inanç sistemi bu postulat üzerinde kurulmuştur.
İşte Astronominin kurucusu sayılan COPERNİC bu doğmayı, Bu Tabuyu yıkmış Böylece Skolastik düşünüş en büyük yıkıcı darbeyi almıştır Bu yıkımdan sonra. Bilimsel düşünüşün yolu açılmış ve aydınlama çağı başlamıştır. Bu Rönesans ve Reform hareketlerinden daha radikal ve daha önemlidir. Fakat O yalnızca önemli bir adım atmıştır. Çünkü ona göre evrenin merkezi dünya değil Güneştir. Yani GEO-SANTİRİK(yer merkezli) dünya görüşünden HELİO-SANTİRK(güneş merkezli) Dünya görüşüne harika bir adım atmıştır. Buna "Kopernikvari bir devrim"denmesi yerindedir. Çünkü bir karanlık dönemin kapanma işareti verilmiştir. Bu adımı Galilei ve Kepler tamamlayacaklardır.
3-) 17.yüzyıl Fizik çağıdır. Kurucusu GALİLEO GALİLEİ'dir. (1564-1642) Bu bilim Astronomiden sonra"Aydınlanma"devriminin" motoru ve temelidir. Uygarlığın her boyutunda onun etkisi ve katkısı vardır. Galilei'nin yaptığı devrim sayılacak büyük hizmet Skolastik felsefenin dar kalıplardan,insan zihnine hapsedilen düşün doğmalarından açılarak doğaya,doğal olaylara deneysel yöntemle yaklaşmasıdır. İnsanın, ayni zamanda, doğaya ve doğal olaylara egemen olmasının büyük gücüdür. Fizik tüm bilimlerin Şahıdır Ancak Galilei ve onu izleyenlerin fizikleri katı bir Determistik ve mekanik kurallara göre işleyen bir dünya ve evren için geçerliydi. Bütün bu radikal girişimler ve özellikle dünyamızın hareketlerine ilişkin saptamalar Galilei'nin Engizisyonun zulmüne uğramasına yetti. Daha sonraları Mikro-kozmoz (atomal yapı) ve Makro-kozmoz (galaksiler sistemi) alabildiğine incelendikten sonra yaklaşım, sistem, yöntem büyük değişime uğramıştır .Atomun yapısı, partikülleri ,bunların karşıtlarının saptanması Kuvatum kurallarına,yani anti deterministik düzensiz hareketleri, E=MC kare formülüne göre enerji-madde birtekliği,evrenin EİNSTEİN'in saptamsıyla göreceli yapısı, Evrenin egemen fizik güçler vb. Fizikte devrim yaratmıştır. Bilimlerin temel ilkesi Determinizm değişime uğramış,olasılık ve büyük sayılar kurallarına göre işleyen yöntemler egemen olmuştur. Bütün bunlara karşın bu görkemli bilim daha da büyük bilimsel ve teknolojik buluş, yapım ve başarıların kaynağı olmuştur. Son başarıları Dijital teknolojideki, yani, enerji, otomasyon-sibernasyon ve bilişim, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki görkemli gelişimler,uzay araçları, çeşitli görevleri olan uydular. Evreni göz hapsine alan gözlemevleri. Son olarak Mars üzerine yerleştirilen tam donanımlı laboratuvar neyin ürünüdür?. Hele Astronomi ile evlendikten sonra evrenin gizlerine yönelmiştir:BİG BANG(Büyük patlama) kuramı,elementlerin oluşma süreçleri,Atomda yeni partüküllerinin ve karşıtlarının saptanması, kuvantum esaslarına göre enerji yayılımlarında bazen parçacık bazen de dalga biçiminde saptanarak çift karakter göstermesi Kara Delikler,evreninin genişlemesi vb.
Makro-kozmoz (büyük evren) ve mikro-kozmoza egemen güçler (yerçekimi, elektromanyetizm, zayıf güç-güçlü güç aynı özdedirler. Fakat yapılardaki öğelerin sayı miktar konumlarına göre biçim ve biçem değiştirirler.
Örneğin Hidrojen ve Oksijende biçem (uslüp) farklıdır. Yani mikro-kozmozda, partüküllerin nicelik ve nitelikleri, güç ve enerji alanları, yoğunlukları ve şiddetleri farklıdır. Bu iki element buluştuklarında başka bir yapılanma ortaya çıkar. Yani su ne hidrojene , ne de oksijene benzemez. Bu iki elementin sentezidir ve farklı bir yapı olarak ortaya çıkar. BİG BANG'dan sonra O,H ve C atomlarından biri oluşmasaydı varlık aleminin biçim ve özü de farklı olur, örneğin yaşam tabakası ortaya çıkmazdı.
4) 18.yy KİMYA ÇAĞIDIR. Büyük ölçüde Lavoisier'nin(1743-1794) imzasını taşır. Onun 'hiçbir şey yok olmaz, hiçbir şey yeniden var olmaz' paradoksu kimyanın kuruluşunun simgesidir.
Esasen sırayla pozitiv bilimlerin kurulması ile, özellikle FİZİKTEN sonra yeni bir bilimin kurulmasına ortam ve olanak hazırlanmıştır. Onun kimyasal analiz ve sentezlerde eşitliğin iki yandaki özdeksel gerçeklerin eşit ağırlıkta olması yeni bir bilimin temel postulatı olmuştur. Daha sonraları inorganik ve organik bölümler olarak tüm varlıkların gizlerinin açıklanması olanağı ortaya çıkmıştır. Artık özteksel varlığı ve organik yapıları değiştirmek, yeni yeni biçimler ortaya çıkartmak olanağı hızla gelişmiştir. Bugün her alanda on binlerce yeni kimyasal sentezler ve varlıklar uygarlığın hizmetine girmiştir.
5)Kimya da kurulduktan sonra yeni bir bilime sıra gelmiştir: BİYOLOJİ
Biyoloji YAŞAM TABAKASINI bilimsel yöntemlerle enine-boyuna bütün boyutları ile araştırmak ve incelemek görevini başarı ile sürdürerek, bugün yaşam şifresini çözebilecek GEN HARİTASINI tüm detayları ile saptayabilecek aşamaya varmıştır. Artık organ ve doku üretmek, genlerin oluşum süreçlerini etkilemek olanak haline gelmiştir.
6)FİZİK, KİMYA, BİYOLOJİ kurulduktan sonra yeni bir bilime sıra gelmişti. Fakat August Comte bu bilimin SOSYOLOJİ olduğunu ileri sürmüştür. Halbuki bu süreçte PSİKOLOJİNİN'de yer alması gerekirdi. Comte psişik bir realiteyi bağımsız olarak kabul etmemiş, bunun bir bölümünü biyolojiye, bir bölümünü de sosyolojiye, yani toplumsal gerçekliğe bağlamıştır. Oysaki bağımsız psikolojik gerçekler inkar edilemez. Bugün psikolojik olaylar üzerinde enine-boyuna araştırmalar yapılmış, bazı gerçekler saptanmıştır. Örneğin kişiliğin ve karakterin yapıları analiz edilmiş ve sınıflandırılmıştır, zihinsel yapının yetileri (melekeleri) tek tek incelenmiş ve önemli sonuçlara varılmıştır. Örneğin zekanın niceliği ve niteliği bilimsel olarak analiz edilmiş, boyutları saptanmıştır. Bu sayede pedagojik uygulamalara da ışık tutmuştur. Aslında tek bir psikolojik bilimden söz etmek olanağı yoktur. BEHAVİYORİZM REFLEKSİYOLOJİ,GESTALT,PSİKOAN ALATİK (derinlik psikolojisi) ZİHİNSELYAPI ,SOSYALPSİKOLOJİ, PSİKOZ VE PSİKONEVROTİK PSİKOLOJİ vs. gibi saygın psikolojik akımlar kendi alanlarında özel yöntemleri ile bilimsel sonuçlara varmışlardır. Şunu da önemle belirtelim ki Psikoloji pozitif bir nitelik kazanabilmesi için DETERMİNİZME dayanması ve deneysel yöntemle çalışması gerekir. Örneğin psiko-analitik akım mutlak determinizmi kabul eder, birçok davranışı Bilinçaltı komplekslere dayandırır.(Bu görüşe göre psikolojik yapımızın en önemli gerçeği BİLİNÇ-ALTI dır. Burası durdurulmuş, baskı altına alınmış güdülerin, arzuların, korkuların, öfkelerin, kinlerin biçimlendirdiği Komplekslerin deposudur. Aynı zamanda psikolojik yapımızın mutfağıdır:Birçok bilimsel,sanatsal,düşünsel,eği timsel davranışlar burada olgunlaşır. Bu olumlu yönüdür. Fakat olumsuz olarak gerilimlerin, sıkıntıların, endişelerin, fobilerin, tutkuların, manik takıntıların, streslerin, psiko-nevrotik, psiko-somatik sağrılıkların, hatta dil sürçmelerinin,unutmaların,birç ok kazaların vs. kaynağı da burasıdır. Aslında içgüdüsel motivlerle örülü ve kural tanımaz yapısıyla doğal tabaka ile kültürel değerlerle bezenmiş,emir ve yasak kurallarla biçimlenmiş sosyal tabaka arasında sürekli savaş vardır. İşte bu savaştan Kompleksler doğar. Bunların birikimi depoyu zorlar ve patlatırsa yukarıda belirttiğimiz arızalar ortaya çıkar. Çaresi emniyet subaplarını iyi işletmektir:Bilimsel,sanatsal, pratik çalışmalar vs. olumlu deşarj yollarıdır. Rahat bir uykuda görülen rüyalar da doğal boşalma araçlarıdır) İşte psikolojinin hangi boyutlara uzandığını göstermesi bakımından bir örnek olsun diye yazdım.
7) Kendi sisteminde son kurulan bilim SOSYOLOJİDİR. Auguste Comte (1798-1857) hem pozitiv felsefenin, hem de SOSYOLOJİ'NİN kurucusudur. Aslında sosyoloji kavramının etimilojisini yaparsak hatalı olduğunu görürüz, çünkü SOCİUS Latince LOGOS Grekcedir. İki ayrı dilden alınması doğru bulunmamıştır.
SOSYOLOJİ'NİN ikinci kurucusu LE PLAY yeni kurulan bilimin kavramında daha gerçekçidir. Science (bilim) Sociale (toplum). Bu bilimin yöntemi de farklıdır: MONOGRAFİ.
Comte nesnel olarak kabul ettiği sosyal olayları, olguları ve kurumları pozitiv yöntemle incelemeyi amaçlamıştır.
Emile Durkheim bu kaynaktan yararlanarak, adeta sosyolojiyi yeniden kurmuştur. Bu sosyolojiyi de Türkiye'ye Ziya Gökalp getirmiş, Türk düşünce evrenine etki ve katkıları büyük olmuştur.
Bu sosyolojiye göre tüm toplumların bir gelişim süreci ve aşamaları vardır: KLAN-FRATRİ-KABİLE-SİTE-İMPARATORLUK-DEREBEYLİK-MONARŞİ VE MİLLET (BUNDAN SONRA KONFEDERASYON İLAVE EDİLEBİLİR)
Gene bu sosyolojiye göre toplum toplumsal kurumların bir sentezidir: DİN, DİL, ÖRF VE ADET, AHLAK. HUKUK, EKONOMİ, TEKNİK, BİLM, SANAT, SİYASET VE EĞİTİM. Bu sosyal gerçeklerin her birinin de kendilerine özgü bilimleri gelişmiştir.
Ancak toplumun altyapısı ile (ekonomi, teknik) toplumun üst yapısı (kültür, değerler sistemi, ahlak, töre, hukuk, siyaset v.s.) sürekli iletişim ve etkileşim halindedirler. Hangisi diğerini tayin eder tartışması süre gelmiştir, tercihlere göre siyaset ve ideoloji biçimleri ortaya çıkmıştır.
Le Play sosyolojisi Comte-Durkheim geleneğinden tamamen ayrılmış, ayrı bir kulvarda yoluna devam etmiştir. Bu sosyolojiyi de Türkiye'ye PRENS SABAHİTTİN getirmiştir.
Bu sosyolojinin yöntemi MONOGRAFİDİR. Bu yöntemde toplumsal yapıyı bilimsel olarak incelemek için, o yapıyı tam anlamı ile temsil edecek TİP VE TAM AİLEYİ büyük titizlikle saptamak gerekir. Geliştirdikleri araştırma testleri ile bu aileyi enine boyuna inceleyip, toplumsal değerleri saptandıktan sonra toplumsal yapının tümünün incelenmiş olduğuna inanılır.
Ancak şuna da önemle işaret edelim. Toplumsal yapı çok çeşitli etmenlerin, öğelerin sentezidir. Bunlardan birisini tayin edici faktör olarak kabul edip tüm toplumu bunlar üzerinde kurma çabaları vardır. Bundan dolayı bir çok toplumsal okullar ve akımlar ortaya çıkmıştır: Toplum ve Tabiat Olayları, Toplum ve İnsan Bedeni, Toplum ve Bireysel Bilinç Olayları, Toplum ve Kolektif Bilinç Olayları, Toplum ve Sosyal Kurumlar Olayları, Bütüncü Görüşler .Şunu da önemle belirtelım ki sosyal olaylar hangi kademede olursa olsunlar DETERMİNİSTİK ilkeye (olasılıklar birikimi olsa da) bağlıdırlar
Ve deneysel yöntem ,sistematik araştırma,matematiksel ifade,istatiksel analiz esastır. Böylece başlıca bilimleri kısaca açıklamış olduk.


FELSEFEYE GİRİŞ
Artık sıra FELSEFEYE geldi. Ancak bilim adamları özellikle Astro Fizikciler felsefe yapma ,yahut o anlamı taşıyacak teoriler üretme girişimlerinden vazgeçmiyorlar. Örneğin: Sir James Jeans, Piere Rouso, A. Einstein, Asimow v.s.
Bunların günümüzde en ilginç ve en son örneği S. Hawking'dir. Bu düşünür soruyor: Bu evren nereden çıktı, nasıl, niçin başladı, sonu gelecek mi, gelecekse nasıl? (Zamanın Kısa Tarihi, Milliyet Yayınları: 82) İlerde tekrar soruyor: Bu evren nereden gelip, nereye gidiyor, evrenin bir başlangıcı var mıydı, vardı ise ondan önce ne vardı, ne oldu? Soruları tekrarlıyor: Evrenin bir başlangıcı var mı, varsa nasıl? (S.151) Düşünürün bu kitabına önsöz yazan ünlü düşünür Carl Saganda da aynı endişe vardır: Acaba doğa neden böyle, evren nereden çıktı yada her zaman var mıydı,zaman bir gün gelip geri akacak nedenler sonuçları izleyebilecek mi? Yada insanoğlunun bilebileceği şeylerin bir sonu var mı?
Hemen belirtelim ki bu sorular felsefenin bir kanadını kapsıyor: ONTOLOJİ'Yİ (Varlık Bilimini). Diğer kanadı EPİSTEMOLOJİ'Yİ yok sayıyor. Anlaşılıyor ki felsefe yapmak bilim adamlarına yakışmıyor. Gene iş FİLOZOFLARA kalıyor. Yani evrenin başlangıcını BİG BANG( Büyük Patlama) ile başlatmak yetmiyor, hatta bu büyük olaydan sonra çeşitli kimyasal elementlerin oluşmalarını açıklamak ve doğal çeşitliliği bunlara dayandırmakta yeterli olmuyor. Aslıda BÜYÜK Patlamayı kabul etmek(10-14 milyar yıl önce) evrenin hızla genişlemekte olduğunu ileri sürmek önemli bir saptamadır. Bu büyük olaydan sonra kimyasal elementlerin ortaya çıkması onun kadar büyük bir olaydır. Hatta KLASİK DETERMİNİZMİ yıkarak yerine BÜYÜK SAYILAR YASASINA VE BÜYÜK ZAMAN ÖLÇEĞİNE göre işleyen,OLASILIK ların eğemen olduğu bir evren anlayışına yer verilmesi çok önemli bilimsel bir gelişmedir. Diğer taraftan Einstein'ın görecelik kuramı, birleşik alan formüleri, E=M*C(KARE), M. Planck'ın KUVANTUM FİZİĞİ ve deneyleri Heinsenberg'in mikro-kozmozdaki İndeterministik dinamikleri. Atom yapısının partükülleri ve enerji yapıları, evrene egemen Yerçekimi, Elekromanyetizm, Zayıf Güç, Kuvvetli Güç gibi olayların saptanması, atomal yapının öğelerinin bazen dalga, bazen parçacık biçiminde kendisini ifade etmesi; KARADELİKLERİN oluşmasına neden olan fizik süreçler v.s. evrensel gerçekliği kavramada önemli dökümanlar ve işaretlerdir. Bütün bunlara rağmen FELSEFEDEN vazgeçmemiz olanaksızdır.
Önce sistematik olarak FELSEFENİN genel bir tanımını saptamaya çalışalım. Bu konuda en yetkili ünlü Grek filozofu ARİSTOTALES'TİR. Bu filozofun şu tanımı değerini korumaktadır: FELSEFE İLK NEDENLER VE SON AMAÇLAR BİLİMİDİR. Fakat felsefeyi yalnızca ONTOLOJİK (varlık bilimi) alanına hapsettiğinden yeterli bulunamamıştır, çünkü ONTOLOJİK sorunlar yanında, EPİSTEMOLOJİK (bilgi sorunu) büyük sorunlar yumağı bir alan vardır. Bunun için hocam HİLMİ ZİYA ÜLKEN'NİN şu tanımlaması da dikkate değer: FELSEFE VARLIK ÜZERİNDE İNSAN DÜŞÜNCESİ VE BU DÜŞÜNCESİ ÜZERİNDE DÜŞÜNCESİDİR.
Eski Grek kültüründen başlayarak günümüze değin birçok filozoflar ortaya çıkmış, kendilerine özgü düşünce yapılarına göre FELSEFE düşüncesi üretmişledir. Bugün de üretimi çeşitli boyutlarda sürdürmektedirler. Bu çok büyük sayıdaki düşünce ürünlerini sistematik bir tabloda özetleyebiliriz. Sonra her akımı ayrı ayrı değerlendirmeye sıra gelir.
Amaç ARİSTOTALES'İN öngördüğü gibi var oluşun ilk NEDENİNE varmak, VAROLUŞUN varlık nedeni olan TÖZÜ gün ışığına çıkarmaktır (TÖZ VAROLMAK için başka varlığa gereksinimi olmayan varlık, fakat var eden varlık) Daha sonra varlığın çeşitli alanlardaki çeşitli varoluşlarının nedenlerini, amaçlarını ve dinamiklerini yakalamaya sıra gelir.
A)DOGMATİK SİSTEMLER (Bilebiliriz, TÖZÜ açıklayabiliriz diyenler)
a) İDEALİSTLER VE RASYONALİSTLER (bunların çok çeşitli yaklaşımları) TÖZÜ akıl yapısında ve ruhsal alanlarda arayanlar.
b) MATERYALİSTLER (Mekanik ve Diyalektik akımlar) TÖZÜ maddesel yapılarda ve varlıksal alanlarda arayanlar.
B)Bilemeyiz, bilemeyeceğiz diyen yaklaşımlar.
a)POZİVİTİSTLER felsefe bilimlere bağlıdır, bilimlerle beraber hareket ederek bilimlerin gittiği yere kadar gidebilirler, bilimlerin çerçevesini aşamazlar, ancak bilimsel sonuçlara dayanarak bir sentez ve yorumda bulunabilirler, daha öteye geçemezler.
c) KRİTİSİZM (İ.KANT'IN yaklaşımı)
Bizim akıl yapımız FENOMEN evreninden izlenim alır, algı kavram ve yargı üretir, varlık evrenini doğayı kurar, doğaya aklın damgasını vurur, fakat varoluşun diğer bölümü NUMEN EVRENİ bize kapalıdır. TÖZSEL VARLIKLAR bu evrende bulunduğundan açıklamamız olanaksızdır, ancak bunlara teorik olarak varmak olanağı vardır.
C)İNANÇ FELSEFELERİ, TEOLOJİK YAKLAŞIMLAR
Tüm filozofik yaklaşımlar boşunadır, beyhudedir. Varoluşu gerçekleştiren zaman ve mekan üstü, öncesiz ve sonrasız tek bir mutlak irade kabul edilmeden hiçbir şey kavranamaz ve açıklanamaz.
EPİSTEMOLOJİ: (Bilgi Kuramı)
Tüm felsefe sistemlerinin en büyük soru yumağıdır:
1. Bilgilerimizin kaynağı nedir, oluşum süreci nasıldır, etki ve katkıda bulunan iç ve dış etmenler nelerdir? Kavramlar nasıl üretilir, yargılara nasıl varılır?
2. Bilgilerimizin gerçeklik derecesi ve ölçütü nedir? İnsanı, doğayı, evreni kavramada gücü nedir?
3. Bilimsel bilgiler görkemli gelişmelerine rağmen bir sınıra dayanacaklar mı? Sınırın ötesinde ki gerçeklere bunlar aracılığıyla varabilecek miyiz?
FELSEFEYE İLİŞKİN BU KISA TABLOYU ŞÖYLE DE BİÇİMLENDİREBİLİRİZ
OBJE(Nesnel evren, varlık evreni)
SUJE (Zihinsel ve psikolojik yapı, Akıl tabakası)
1. Sujeye öncelik verenler: Suje objeyi tayin eder ve biçimlendirir. Sujeye ve objeye yaklaşımlara göre felsefe görüşleri ortaya çıkar ve çeşitlenir. ( İdealistler, Rasyonalistler)
2. Objeye öncelik verenler: Obje sujeye egemendir. Sujeyi biçimlendirir. Objeye ve sujeye yaklaşımlarına göre felsefe düşünceleri ortaya çıkar. (Mekanik ve Diyalektik Materyalistler)
3. Obje ve Suje gerçektirler. Sürekli ilişki içindedirler. Bilgi bu ilişkiden doğar. Bu iki alana yaklaşımlara göre farklı görüşler ortaya çıkar.

Bilgin ve Bilge ve Akıl
BİLGİN ve Bilge düşünce, davranış,amaç ve yöntem bakımından farklıdırlar .Bununla beraber ortak yönleri de vardır:GERÇEĞE Varmak. Bilginin uğraşı alanı bilimdir-teknolojidir. Yöntemi Objektiftiftir, Ürünü kanıtlanmış gerçeklerdir. Bilgenin uğraşı alanı Felsefedır:Yöntemi Subjektiftir, Ürünü düşünce yumağıdır,çözüldükçe dağılır. Ortak değerleri , çıkış noktaları ÖZGÜR AKILDIR. Her alan için, İşte kısaca nitelendirme:
....Köküne göre meyve veren ağaç: AKIL
....Bin marifetli mercek:BİLİM:
....Bin başlı dev:FELSEFE:
....AKIL:Evrensel varoluşta,varlıklar sisteminde ve çeşitliliğinde,en üst düzeyde bir gerçekliktir. Bilmek ve bildiğini bilmek yetisidir Dış ve iç dünyadaki olayları algılamak,araç yapıp kullanmak,kavram ve yargı üretmek,problem çözmek,usavurmak,analiz,sentez işlemlerinde bulunmak,bilgileri ve anıları depolamak,bilinç-altındaki birikimleri saklamak ve yönlendirmek ve ileri aşamada bilim,teknoloji,felsefe,kültür , sanat,siyaset üretmek bu görkemli varlığın işlevlerindendir. Kuşkusuz,canlılar dünyasında da görkemli oluşumlar ve davranışlar vardır: Örneğin, belli doğal kaynaklardan yararlanarak elma,kayısı,şeftali vb. üreten ağaçlar,yumurtalarını kumsalda bir oyuk içine bıraktıktan sonra öleceğini bilen Sfenks böceğinin,yumurtadan çıkacak yavrularının taze besinle beslenebilmeleri için,yakaladıkları,karıncaları n hareket sinirlerini bularak bir miktar zehir bırakarak felç edip yuvanın önüne taşıması ilginç değil midir?Bunlar gibi her hayvanda ve her bitkide binlerce örnek vardır. Kuşkusuz bilginler bu konuları daha yetkin olarak incelemektedirler. Ancak bunları İÇGÜDÜSEL potansiyel ve davranış deyip geçiştiremeyiz. Akıl ile mukayese etmek zorundayız Belkide H.BERGSON'un şu yargısına önem vereceğiz:İçgüdü donmuş akıl( zeka), akıl (zeka) ise hareketli içgüdüdür.Özetle diyebiliriz ki AKLI ÇÖZMEK FELSEFEYİ VE TÜREVLERİNİ ÇÖZMEK demektir.Bunu deneyeceğiz.....(SÜRECEK)
 
Üst