melankolıa18 1
melankolıa18
shrpnl 1
shrpnl
Fethi Polat 1
Fethi Polat
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Best Studio 1
Best Studio
Agora Metin2 1
Agora Metin2
raderde 1
raderde
Cannn6161 1
Cannn6161
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Darkinlerin kökeni

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan Uruk-Hai
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 1
  • Görüntüleme Görüntüleme 1K

Uruk-Hai

Obey your MASTER !
Telefon Numarası Onaylanmış Üye TC Kimlik Numarası Doğrulanmış Üye
Fahri Üye
TM Üye
Katılım
8 Nis 2017
Konular
2,285
Mesajlar
4,322
Çözüm
4
Online süresi
21h 15m
Reaksiyon Skoru
1,452
Altın Konu
3
TM Yaşı
9 Yıl 2 Ay
Başarım Puanı
347
MmoLira
1,836
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!


KISA HİKÂYE · 24 DAKİKALIK OKUMA
İLAHLARINALACAKARANLIĞI

YAZAR: GRAHAM MCNEİLL
Gecenin karanlığına sığınarak, dağın gölgesinde kalan ölü bir şehre girdiler. Bin savaşçıdan oluşan, her biri bağlı olduğu Güneşten Doğan'ın kanlı totemini taşıyan ordu kolları.
Şehir ve halkının kemikleri çok önce çöle karışmıştı. Külleri ve kemiği kumdan ayırt etmek imkânsızdı. Kum tepelerinin üzerinde sadece en yüksek kuleler kalmıştı. Dağın ötesinde kalan ülkelerden gelen rüzgârlar bu yıkıntıların içinden geçtiklerinde yaslı şarkılara dönüşüyordu. Kırık bir kaidenin üstünde taştan yapılma, bir bedene bağlı olmayan iki bacak duruyordu. Kaidenin dibinde kumlara yarı yarıya gömülmüş, zalim ifadeli bir kuş kafası vardı.
Çok gerilerde kalmış çağlarda, sonradan şehrin inşa edileceği bu vadide büyük önem taşıyan bir olay gerçekleşmişti.
Shurima'nın kuruluşu bu olayla başlamıştı.
Sonunun gelişi de.
Şimdi ordularını şehrin kumdan fırlayan kalıntılarına doğru yürütmekte olan ilah savaşçılardan başka kimse o günü hatırlamıyordu. Aynı ilah savaşçılar, imparatorlarının ihanetinin ardından şehrin sakinlerini kılıçtan geçirmişlerdi. Halkı öldürdükten sonra şehri yaktırıp adını ayakta kalan her stelden ve dikilitaştan kazıtmışlardı.
Ama bu yıkım, boş bir kinin ifadesinden başka hiçbir işe yaramamıştı.
Çünkü bu şehirden köle olarak alınmış olan çocuk uzun süre önce ölmüş, yaşarken de doğumunun hatıralarına ihtiyacı kalmamıştı.
Yaptığı şey imparatorluğu yok etmiş, kardeşliklerini parçalamıştı.
İlah savaşçılar bu yüzden Nerimazeth'i ve halkını yakıp kül etmişti.
***
Zamanın derin akışı, altın parşömenin parlaklığını alıp götürmüştü.
Aynı bizler gibi, diye düşündü Ta'anari. Pençe tırnaklı parmağını altın parşömene kazınmış isimlerden ve numaralardan oluşan listede aşağılara indirdi. Kuzeydeki yeni kurulmuş Kha'zun adlı liman şehrinden alınmış vergilerin özenle tutulmuş kaydı.

Yeni mi kurulmuş?
Kha'zun yüzyıllardır var olan bir insan şehriydi. Kaba saba dilleriyle adını daha şimdiden yeni ve çirkin bir şeye çevirmişlerdi. Bu liste Âlim'in ilgisini çekebilirdi ama Ta'anari için tek önemi, dünyanın daha akla yatkın olduğu bir devirle somut bir bağlantı olmasıydı.
Oda bir zamanlar kayıtların tutulduğu bir salondu, mermer duvarlarındaki sıra sıra raflara imparatora verilecek olan vergilerin, savaşlarının muhasebe kayıtlarının ve icraatlarından oluşan uzun listelerin yazıldığı parşömenler yığılmıştı. Kocaman, mağara gibi bir alandı ama tavanı yüzyıllar önce çökmüş, yeraltında olduğu için kumlarla dolmuştu.
Havada bir değişiklik sezip başını incelediği şeyden kaldırdı.
Myisha kapı ağzında duruyordu. Büyüklüğünden dolayı iyice kötü görünebiliyordu. Oysa Ta'anari (hâlâ dik duruyor olabilse) kara kürklü başını pervazın tepesine çarpardı. Myisha ufak tefek, hatta narin bir kızdı. Ama Ta'anari, onda daha kendisinin bile tam kavrayamadığı bir derinlik olduğunu seziyordu. Soğuk kuzey bölgelerinin insanları gibi altın sarısı olan saçları omuzlarına dökülüyordu. Yüzü çocuksuydu ama biri capcanlı bir mavi, öbürü alacakaranlık moru olan gözlerinden yaşının çok ötesinde bir bilgelik okunuyordu. İnce, rengarenk, çöle katiyen uygun olmayan ipekliler giymiş, beline ince bir ip bağlamıştı. Bu ipten tek bir altın anahtar sarkıyordu. Boynuna doladığı parlak pembe eşarbın ucundaki püskülleri parmaklarıyla büküyordu.
“Geldiler,” dedi.
“Kaç kişi?”
“Dokuz kolordu. Neredeyse on bin savaşçı.”
Ta'anari dilini sararmış köpek dişlerinin üstünde gezdirerek başını salladı. “Beklediğimden kalabalık.”
Myisha omuz silkip “Hepsinin burada olması gerekiyor,” dedi.
“Yüzyıllar boyu çok kan döküldü,” dedi Ta'anari. “Çok fazla nefret beslendi. Aramızda barış olabileceği fikri çoğuna küfür gibi geliyor.”
Myisha bu ahmaklık karşısında başını salladı. “Bu sonsuz savaşta zaten o kadar çok insan öldü ki. Birbirinizi, Hiçlik'ten çıkmış dehşetlerin öldürdüğünden daha fazla öldürdünüz.”
Ta'anari bu meseleden böyle uçarı bir edayla bahsettiği için onu azarlayacaktı ki, sözleri kalın diline dolandı. Kız haklıydı sonuçta.
Zaten türdeşlerini bu yüzden çağırmamış mıydı?
Parşömeni bırakıp kafasını okuduğu antik tarih kayıtlarından kaldırarak “Azir düştüğü anda Güneşten Doğanların arasında savaş çıkmaması imkânsızdı zaten,” dedi. “O olmayınca herkes hırsının büyüklüğüne yenildi, kimse liderliği bırakmak istemedi. Geleceğin nasıl olması gerektiği konusunda çeşit çeşit ideallerimiz vardı ama hepimiz bunları gerçekleştiremeyecek kadar sakatlanmıştık.”
“O zaman, fanilerden çok da farkınız yoktur belki.”
Ta'anari bir zamanlar böyle bir düşünceyi dile getireni kim olursa olsun öldürürdü. Ama yüzyıllar süren savaş ve yola açtıkları kıyımın akıl almaz boyutları, kızın söylediklerinin doğruluğunu kanıtlıyordu.
Ta'anari, Myisha'nın ne zaman hizmetine girdiğini tam olarak hatırlayamıyordu. Fanilerin yaşamları öyle kolay sona eriyordu ki biri ölüp yerine bir başkası geçtiğinde zar zor fark ediyordu. Ama Myisha dikkatini, tüm diğer ölümlülerden çok daha fazla çekmişti. Bunun bir nedeni kızın dikbaşlılığı ve küstahlığıydı ama daha fazlası da vardı. Fanilerin kafalarının nasıl çalıştığını, onun ve türdeşlerinin insanlıklarını daha yüce bir güçle takas ettikten sonra yitirdikleri bir içgörüyle biliyordu.
Ta'anari'nin bir fani olduğu yılların üstünden çok zaman geçmişti. Kendisi fanilerin hissettiklerini ya da zamanın durdurulamaz ilerleyişinin farkında olmayı zar zor hatırlıyordu. Kadim sihirler ve Güneş Kursu'nun gücü onu yeniden biçimlendirmiş, fani bedeninin hammaddesinden ortaya bir ilah çıkarmıştı.
Kusurlu ve sakat bir ilah olsa da, yine de ulviyeti vardı.
Bronz zırhlı bedeni eskiden pantere benzerdi. Yaşlılıktan ve savaştan kamburlaşmıştı ama yine de heybetliydi. Üst bedeninin kürkü bir zamanlar simsiyah ve pırıl pırıldı ama şimdi hem burnunda hem de kollarında kır tüyler vardı ve kendini elinden geldiğince yeniden şekillendirmişti. Ta'anari eskiden bir bakışıyla bütün bir orduyu korkutup kaçırabilirdi. Ama artık göz oyuklarından birinde bir yara izi, içinde de çatlak bir yakut duruyordu. Diğerinde ise çaresizlikten sulu sulu bakan, göz bebeği yarık şeklinde, kehribar bir göz vardı. Omurgasını Khaleek Nehri savaşı sırasında aldığı bir balta darbesi bükmüştü. O kadar şiddetli bir darbeydi ki onun akıl almaz iyileşme gücü bile hasarı tam olarak onaramamıştı.
Masadan bir silah aldı. Şahane bir dört bıçaklı Chalicar. Öldürücü uçlarının kusursuz dengesini ama ondan da öte, temsil ettiği beklentinin ağırlığını hissetti. İçini çekip omuz askısına taktıktan sonra, topallaya topallaya Myisha'nın yanına gitti.
Zamanın ve eski yaraların tahribatıyla kamburlaşmış olsa da kızın yanında dev gibi kalıyordu. Güneşten Doğanlar'ın savaşı (bu savaşa başka, daha karanlık bir isim verenler olsa da) kızın türünden bir çok can almıştı ama kız ondan korkmuyordu.
Bazen kızın ona biraz acıdığını hissediyordu.
Bazen de ölesiye hor gördüğünü.
Kız minik, kürksüz elini Ta'anari'nin devasa pençesine koydu. “Sen hâlâ bir ilah savaşçısın, Ta'anari,” dedi Myisha. “Onlara eskiden neyi temsil ettiklerini hatırlatırsan ikna olacaklardır.”
“Peki beni dinlemezlerse?”
Kız gülümsedi. “Çok basit. Hepsini öldürürsün.”

Ta'anari'nin can taşıyıcıları onu kumlara gömülmüş giriş salonunda bekliyorlardı. Bir zamanlar hepsi birer kraliçeydi, fanilerin imparatorluklarını yönetiyorlardı. Fakat Ta'anari'nin yenilmez ordularıyla burun buruna gelince hepsi kılıçlarını onun hizmetine sunmuşlardı.
Bir ilah savaşçının gücünün altında ezilmektense yanında savaşmak daha iyiydi.
Yaklaştığında Teushpa eğilerek selam verdi. Kaslı kollarında düğüm düğüm dövmeler ve sıra sıra yeşim bilezikler vardı. Dikbaşlı ama sadıktı. Kanını son sunan o olmuştu. Sulpae çölde doğup büyümüştü, Azir'in babasın devrinden bile eski bir soydan geliyordu. Onu görünce uzun mızrağını yere vurdu. Kazınmış kafasının derisi yara izleriyle kare kare bölünmüş, çizgilerin kesişim noktalarına altın boncuklar yerleştirilmişti.
Gururlu ve sağlam yapılı Idri-Mi, uzun saplı baltasını omzuna atmıştı. İki ağızlı başı, çoğu erkeğin kaldıramayacağı kadar ağırdı. Doğudan gelen bir kraliçeydi, annesi ve anneannesi Ta'anari için savaşmıştı. Solgun teni fildişi gibiydi, uzun kara saçları gümüş çengellerle toplanmıştı.
Ta'anari üç savaşçı kadının karşısında durdu.
Koruması değillerdi, ondan aşağı varlıkların korumasına ihtiyaç duymuyordu. Ölmesini isteyen ve onu gerçekten yaralayabilecek kadar becerikli olan, gururlu savaşçılar üstünde nasıl hâkimiyet kurabildiğinin ve iradesinin birer simgesiydiler.
Sona ermiş kardeşliklerinin eski üyeleri de kendi can taşıyıcılarını getirecekti ama hiçbiri onunkiler kadar dişli değildi.
Yine de kadınların hiçbiri konuşurken Ta'anari'nin gözlerine bakamıyordu. Bir ilah savaşçının gözlerine bakmak ölüm demekti.
“Yaşadığım yüzyıllar boyu çok can taşıyıcım oldu ama siz sonuncular olacaksınız,” dedi Ta'anari. Tepki görmek için yüzlerini taradı ama kölelikle geçirdikleri yıllar onları duyguların zayıflığından arındırmıştı. Ölü şehre saçılmış heykel parçaları kadar ifadesizdiler. “Hem gözlerinizdeki sabırlı pırıltı hem de Myisha'nın iksirlerinin etkisi geçtiğinde uykularımı altüst eden kâbuslar sayesinde kesinlikle emin olduğum bir şey var: Hepiniz sadıksınız ama ölmem için de can atıyorsunuz.”
Teushpa'nın gözünde bir kıvılcım mı çakmıştı? Bir zamanlar kendini idare etmeyi beceremedi diye onu parçalayıp yerdi ama geçen yüzyıllar öldürmeye duyduğu açlığı azaltmıştı.
“Sizi kınayamam,” diye devam etti. “Benim türüm sizinkine ölümden ve dehşetten başka ne sunabiliyor? Güneşten Doğanlar bir önceki çağda korkunç bir bedel ödeyerek bu dünyayı kurtardı ama şimdi onu yine mahvın eşiğine getirdik. Yükseliş'e ermişlerin en ihtişamlı günleri çoktan geçti gitti, savaşımızın ve siz fanilerin kolayca yok olabilen hafızalarının karanlığına gömüldü.”
Son sözlerini acı acı söylemişti. Kendini tutabilmesinin tek nedeni, onun ve kardeşlerini bu hale getirenin yine kendileri olduğunu bilmesiydi. Onları görevlerine bağlayan zincirleri koparan kılıç sonsuz kibirle, savaşın yaraladığı ruhlarla ve kadim devirlerden kalma kan davalarıyla dövülmüştü.
Ta'anari titreyerek soluk verdi. Bin yıldan fazla süredir bu an gelmesin diye savaşmıştı ama şimdi ona bu kadar yakınken, ölümün hiç korkulacak bir şey olmadığını idrak ediyordu.
“Bu geceden sağ çıkarsanız, şafağı özgür insanlar olarak karşılayacaksınız. Güneş doğunca halkınıza dönüp onlara burada gördüklerinizi, işittiklerinizi anlatın.” Arkasını döndü. “Her şey hazır mı Myisha?”
“Evet. Amfitiyatroda bekliyorlar.”
Ta'anari başını salladı. “O zaman bitsin artık bu iş.”

Alan, amfitiyatro olarak tasarlanmamıştı. Eskiden Nerimazeth'in çarşısıydı ama Ta'anari'nin köleleri orayı çölün bağrında dev bir çukura dönüştürmüş, o da büyüsüyle kumları, eriyip cama dönüşecek kadar ısıtmıştı. Şimdi alan üfleme camdan bir arenaya; puslu siyah, deniz yeşili, esrarlı bir şeffaflığa sahip bir kratere dönüşmüştü. Yüzeyi ayın yumuşak ışığını yakalayıp havada süzülen gümüş peçeler halinde yansıtıyordu.
Ta'anari, bir anlığına donakalmış bir okyanus dalgası gibi geniş bir kavisi olan bir kemerden içeri girdi. İlahların ordularını topladığı her yerde olacağı gibi, ortam son derece gergindi.
Amfitiyatronun yüksek sekileri on bin kadın ve erkekle tıklım tıklım doluydu. İlah savaşçıların şampiyonları aşağıda toplanmıştı. Kimse silah çekmemişti ama herkes efendisinin bir komutuyla gözü dönmüşçesine katliama başlamaya hazır bekliyordu.
Ta'anari'nin bakışları diğer Güneşten Doğanların üstünde gezindi. Onları bir araya getiren kırılmaz sevgi ve görev bağlarının cam kadar dayanıksız olduğu ancak zamanla ortaya çıkmıştı. Bedenleri, zihnin kavrayışının ötesindeki diyarlardan ölümlü etlerine biçim vermek için çekilen akıl almaz bir güçle yoğrulmuştu.

Ama akıllarımız hâlâ fani ve şaşkınlık verecek kadar zayıf, dedi kendi kendine.
Syphax'ın bakışlarında anlayış buldu. Zigantus tiksinti saçıyordu. Xuuyan bariz bir küçümsemeyle için için kaynıyordu. Khaleek'te Ta'anari'yi sakat bırakan Xuuyan'ın baltasıydı. Ta'anari topallayarak amfitiyatronun merkezine yürürken, bu bağa kafalı ilah savaşçı yere tükürdü.
Kuzgun tüylü kâhin ikizler Shabaka'yla Shabake kafalarını bile kaldırmadılar. Oymalı parmak kemikleri atarak alamet görmeye çalışma işine kaptırmışlardı. Valeeva Ta'anari'yi erkek kardeşinin hep yaptığı gibi hafife alarak seyrediyordu. Ta'anari, parçalanmış kardeşliklerinin üyeleri arasından bir tek onun gelmediğine memnundu.
Kurt Cebotaru da bu meclisin bir an önce sona ermesi için sabırsızlanarak bir o yana bir bu yana yürüyordu. Orduları kuzeyin en uzak yerlerini ve batı denizinin öte yanındaki diyarları tarumar etmişti. Aralarında girdikleri kanlı çıkmazı kırmaya en yakın olan oydu.
Zuretta'lı Naganeka uzakta durmuş, kukuletasının ardından bakıyordu. Çöreklenmiş vücudunu pullu, uzun bir cüppe gizliyordu. Zehriyle kör ettiği can taşıyanları, tenezzül edip de konuşursa söyleyeceklerini aktarmak için hazır bekliyorlardı. Tıslamalı fısıltılarını beş yüz yıldan fazla zamandır duyan olmamıştı içlerinde.
Sadece Enakai saygısını gösterdi. Öne çıktı, derisinde parlak turuncu ve siyah yeni çizgilerden oluşan desenler vardı. Ta'anari'nin beli bükük ve kamburdu, Enakai ise son derece ilerlemiş yaşını büyük bir gururla taşıyordu. Gözleri sönükleşmemiş, çağlar boyunca yaptığı savaşlar gücünü azaltmamıştı. Ta ne kadar zaman önce güneş kursunun altın basamaklarını beraber tırmanmışlar, kavurucu ışık onlara semavi güçler verirken el ele durmuşlardı. Enakai Icathia'dan çekilirlerken Ta'anari'nin yaralı bedenini sırtında taşımış, Khaleek'te çamurlar içinde onun kardeşi olarak savaşmış, Buzul Limanı'nda ise karşısına düşmanı olarak çıkmıştı.

Bizim kadar uzun yaşayınca devranın sayısız dönüşüne tanık olunuyor tabii.
Enakai Ta'anari'nin pençesini kendi pençesiyle kavradı. “Ta’anari.”
“Enakai.”
Başka söze gerek yoktu. Kimbilir kaç fani hayatına denk mutluluklar, kayıplar, kalp sızıları ve yaşantılar bu selamlaşmaya sığmıştı. Onlar ilah mertebesine yükseltilmiş varlıklardı. Lüzumsuz konuşmaları aşmışlardı.
Enakai Ta'anari'nin sırtına astığı silahı görünce gözlerini kıstı. Konuşmak için ağzını açtı ama Ta'anari başını iki yana belli belirsiz salladı.
Enakai “Ne yaptığını biliyorsundur umarım,” diye mırıldanarak amfitiyatronun kenarındaki yerine döndü.
Ta'anari derin bir nefes aldı. Yıllardır bu anın provasını yapıyordu. Yanlış söylediği tek bir kelimenin bile her şeyi başlamadan bitirebileceğinin bilincindeydi. Türdeşleri ilah savaşçılardı; egosu bu kadar şişkin varlıklardan beklenecek azametin, kibrin ve tahammülsüzlüğün her zerresini taşıyorlardı.
Ta'anari “Kız ve erkek kardeşlerim,” dedi. Büyü eseri akustik, sesini amfitiyatronun her yerine taşıdı. “Parnesa surlarının önündeki bin kişilik ordumuzdan bu yana böyle bir Güneşten Doğanlar toplantısı olmadı.”
Başlarını sallayanlar gördü, bahsettiği günün canlı hatırası eski hallerinin ruhlarındaki sönmekte olan közleri harlamıştı.

Şimdi bu yoldan devam. Sanki hepsiyle tek tek, ayrı ayrı konuşuyormuş gibi konuşmak lazım.
Her sözcüğü tutku ve inançla vurgulayarak “Etrafıma bakınca güçgörüyorum,” diye devam etti. “Bir zamanlar fanilerin yürüdüğü yerde ilahlar; soylu tavırları olan, güçlü ve tapılmaya layık varlıklar görüyorum. Kimileri diyor ki kadim kardeşliğimiz bozulmuş. Eski dilden seçtikleri bir kelimeyle bize darkin diyorlar ama sizi burada görmek, o adı yalanlıyor.”
Ta'anari duraklayıp, dalkavukluğunu keyifle kabul etmelerini bekledi. Bazıları sözlerine kulak asmıyordu çünkü işkence gören tebaalarından oluşan korolar her gün onlara kasideler söylüyordu... tabii ölüm tehditleriyle.
Ama geri kalanların ona katılacak kadar ikna olma ihtimali vardı.
“Omuz omuza yürüdüğümüz, Setaka'nın imparatorluk sınırlarını dünyanın her köşesine ilerletmek için bize komutanlık ettiği günleri hepiniz hatırlıyorsunuz. Biliyorum ki benim aklımdan hiç çıkmıyor. İhtişamlı bir çağdı, bir kahramanlar çağıydı! Cebotaru, seninle birlikte ejderhalara binip dünyanın sipsivri zirvesine, tüm zamanların birleştiği o yere çıkıp evrenin yaratılmasına tanık olduk.”
Dönüp elini Syphax'a uzattı.
“Kardeşim Syphax, dipsiz karanlığın canavarları okyanusta açtıkları yarıktan doğu kıyısına doluştuklarında onlara karşı birlikte savaştık. On gün on gece savaştık, takatimizin son haddine geldik ama onları geri püskürttük. Zafer bizim oldu!”
Syphax başıyla onayladı ve Ta'anari o savaşın anılarının kardeşinin pullu derisinden mor, kırmızı ve siyah dalgalar halinde geçtiğini gördü.
“O günün adını anmıyorum,” dedi Syphax. Çok sayıdaki gözleri dumanla perdelenmişti. “Shurima'nın yedi bin altın savaşçısı kızıl sahilde can verdi. Sadece senle ben sağ kaldık.”
“Evet kardeşim, o zafer için feci bir bedel ödedik. Hem bedenimizle hem deruhumuzla. Ama ne savaştı! Faniler o günkü kahramanlıklarımızın onuruna okyanusun adını değiştirdiler.”
Syphax başını iki yana salladı. “O gün tanık olduğumuz dehşeti hafızandan silmişsin Ta'anari. Zafer mavalların sana kalsın. Dinlemek istemiyorum. Gözlerimi kapadığımda, hâlâ o gün kaybettiklerimizin çığlıklarını işitiyorum. O... şeylerin onları öldürüşünü, hatta daha fenası dünya üzerinden silişini, ruhlarını sömürüşünü yeniden yaşıyorum. Abartıp süslediğin anılarla çıkma karşıma, hiçbirini tanımıyorum.”
“Evet, o günler kanlı günlerdi ve evet, belki de onları fazla yüceltiyorum,” dedi Ta'anari. “Ama ben insanlığın bizi nasıl tanıması ve hatırlaması gerektiğinden bahsediyorum. Yenilmez ordularının başında dünyaya hükmeden, ölümsüz imparatorlarının komutasında...”
Xuuyan uzun saplı, devasa baltasını camı çatlatacak şiddetle yere vurup “Ama Azir öldü,” diye çıkıştı. “Öldü, Güneşten Doğanlar da başlarında o olmayınca birbirine düştüler. Eskinin görkemi artık toz toprak oldu. Hiçbir anlamı kalmadı. Parlak anılarımızı hatırlatarak aramızı bulabileceğini sanıyorsan, delilik seni pençesine hepimizi aldığından fazla almıştır.”
“Eski halimizi hatırlatmak, sizi burada toplama nedenimin bir parçası sadece,” dedi Ta'anari.
“O zaman ya baklayı ağzından çıkar, ya da bizi rahat bırak da birbirimizi öldürmeye dönelim.”
Ta'anari dikleşmeye çalıştı ama sırtındaki sakat kemikler bükülen bir ağaç dalı gibi çatırdayınca doğrulamadı. Acı omurgasına Hiçlik'ten doğmuş bir canavarın pençeleri gibi saplandı.
“Eski yaramdan, Xuuyan,” dedi. “Asla tam anlamıyla iyileşmedi. Hatırlıyor musun, Khaleek'te olmuştu hani?”
“Elbette hatırlıyorum, sakat,” diye hırladı Xuuyan. “Güneş Kursu'nun ışığından dünyaya adım attığım andan bu yana vurduğum her darbeyi hatırlıyorum. Burada, bir zamanlar kardeş dediğimiz insanlarla birlikte elde ettiği başarılardan ya da onların ihanetinden bahsedemeyecek kimse yok.”
“Seninle ben bir zamanlar Icathia'nın olduğu yerde safları tutmuştuk. Hayatımı kaç kere kurtardın.”
Cebotaru öfkeyle “O günler geçti gitti,” dedi. Çenesindeki gitgide artan sakatlık yüzünden konuşmakta zorlanıyordu. “Geçmişte kalmalılar.”
Ta'anari birden ona dönüp “Neden?” dedi azarlarcasına. “Neden geçmişte kalacaklarmış? Biz Shurima'nın Yükseliş'e ermişleri değil miyiz? Biz ilahların beden bulmuş hali değil, bizzat ilahız! Gerçeklik, biz nasıl olacağına karar verirsek öyle olur. Herhangi birimiz dünyayı tek başına yönetebilir ama incir çekirdeğini doldurmayacak nedenlerden kavgaya tutuşup artık hatırlayabilenlere bile mantıksız gelen sebepler yüzünden savaşıyoruz.”
Yürümeye başladı. Durumun farkında olduğu halde azarlarcasına konuşuyordu.
“Zigantus, sen Azir'in mirasını devam ettirmek için yıkılanları onarmamız gerektiğine inanıyordun. Enakai, sen yeni bir krallık kurmak istiyordun. Valeeva, erkek kardeşinle sen her gözde kin görüyordunuz, gerçek mi hayali mi düşünmeden her hakaretin intikamını almaya çalışıyordunuz.”
Valeeva “Buz gibi de gerçeklerdi,” diye tıslarken mermer tenindeki mor damarlar belirginleşti, omuzlarındaki zehirli dikenler dikildi.
Ta'anari onu duymazlıktan geldi. “Her birimiz gelecek için farklı bir yol çizmek istiyorduk ama Güneşten Doğan güçlerimizi kullanıp elbirliğiyle akıl almaz işler başarabilecekken, taze leşe üşüşen leş yiyiciler gibi birbirimize girdik. Evet, Setaka öleli çok oluyor ve bir daha onun gibisi gelmeyecek. Evet, Azir ihanete uğradı, imparatorluğumuz yıkılıp harabe oldu, halkı korktu ve dağıldı. Shurima'nın yeniden doğabilmek için güçlü bir lidere ihtiyacı vardı ama elinde sadece bir kalmıştık. Biz; Hiçlik'in derinliklerine bakmış, dehşetini hissetmiş, zihinleri çarpılarak deliliğe, kendi kendini yok etmeye yönelmiş, hastalıklı canavarlar.
“Ülkemizi yeniden kuracağımız yerde çökmüş bir imparatorluğun yıkıntılarını elde etme kavgasına düştük, o arada da dünyayı temellerine kadar yaktık. Şimdi bile ortak bir amaç bulmaktansa yaşayan her şeyin ortadan kalkışına şahit olmayı tercih ediyoruz. Teker teker de güçlüyüz, peki ya bir araya gelirsek...? Başaramayacağımız hiçbir şey yok. Hiçbir şey. İstesek semanın kapılarına dayanır, bu çorak dünyayı geride bırakır, kendimize yıldızların ötesinde yeni bir imparatorluk kurarız!”
Ta'anari'nin sesi pişmanlıkla dolarak alçaldı.
“Ama yapmıyoruz. Daha düşük varlıkların yaptığını yapıyoruz. Önceki savaşlarımızdan kat be kat uzun sürmüş bir savaşla birbirimizi öldürüyoruz.”
Sonra sesi yeniden yükseldi, amfitiyatronun en ücra köşelerine kadar ulaştı.
“Fakat bu böyle sürüp gitmek zorunda değil!”
Elini omzunun üstünden sırtına atıp Chalicar'ı çıkardı. Kadim silah ortaya çıkınca amfitiyatroya bir hayret mırıltısı yayıldı.
“Bunu hepiniz hatırlıyorsunuz,” dedi Ta'anari. “En yücemiz, en soylumuz olan Setaka'nın silahı. Dağın ötesinden getirilip Shurima'nın doğumunda göklere kaldırılmış. Bu, günün birinde Sivunas Alahair'in, yani Yağmurgetiren'in kullanacağı silah. Onun ellerinde ya muazzam bir yıkıma yol açacak bir silah ya da birlik ve beraberliğin simgesi olacak.”
Türdeşleri görsün diye Chalicar'ı uzattı. Dünyanın ötesinde, Shurima'nın en bilgelerinin bile anlamadığı güçler tarafından şekillendirilmişti. Ağızları altın rengi parlıyordu. Ta'anari diğer Güneşten Doğanların saygılarını, huşularını ve gururlarını gördü.
Fakat her şeyden çok, ona sahip olma arzularını gördü. Xuuyan ona doğru bir adım attı
Tabii gelen Xuuyan olacak.
İlah savaşçı baltasını çevirince, Ta'anari baltanın obsidyen başı zırhını yarıp omurgasını tuzla buz ettiğinde çektiği korkunç acıyı hatırladı.
Xuuyan “Seni öldürüp Chalicar'ı cesedinin elinden alacağım,” dedi. Gagalı suratında pis bir sırıtış vardı. “O zaman önderiniz ben mi olacağım?” Omuzlarındaki kitinimsi, kemik dikenli ve metal bıçaklı çıkıntıları olan kabuklar iyice şişti. Ta'anari gücünün doruğundayken bile onu yenemezdi.
Ama Khaleek savaşı yüzyıllar önce olmuştu. Ta'anari o zamandan bu yana yeni numaralar öğrenmişti.
Xuuyan, baltasıyla Chalicar'a işaret ederek “Benimle savaşmak için onu mu kullanacaksın?” diye sordu.
Ta'anari “Hayır,” deyip silahı Myisha'ya verdi.
Neredeyse kızın taşıyamayacağı kadar ağırdı ama Ta'anari'ye göz kırptı. İlah savaşçı, kızda uçarı bir neşe sezdi. İlahi varlıkların birazdan savaşacak olması onu eğlendiriyordu sanki.
Xuuyan kötü kötü baktı. “Ne kullanacaksın o zaman? Karşıma silahsız mı çıkacaksın? Derdin bu mu? Buracıkta, diğer ilahların gözleri önünde mi gebermek istiyorsun?”
“O da değil.”
“Fark etmez, ne düşündüğün umurumda değil,” dedi Xuuyan. “Nehirde başladığım işi burada bitireceğim.”
Saldırısı çığ gibiydi: ölümcül, kaçınılmaz, gümbürtülü, insafsız bir gürleme. Ta'anari bu saldırının koskoca ordu saflarını dağıttığını, devleri yıktığını ve kale kapılarını parçaladığını görmüştü.
Tek dizinin üstüne çöküp avuçlarını amfitiyatronun cam zeminine yapıştırdı. Yapının içinden geçen sihir akımlarını, onu amfitiyatroda duran her canlıya bağlayan altın güç ipliklerini hissetti. Ölümlüler ateşten saçılan minicik kıvılcımlar gibi geçici ve önemsizdiler ama ilah savaşçılar yeni oluşmuş, için için kaynayan güneşlere benziyorlardı.
Myisha'nın öğrettiği yöntemi kullanıp güçleriyle bağ kurdu. Shabaka'yla Shabake'nin lanetli önsezisinden biraz kullandı, ikizlerin garip duyularının içinde kıvrandığını hissetti. İhtiyar bedenini Syphax'ın kertenkele çevikliğiyle, Zigantus'un hiddetiyle ve Enakai'nin dürüst görev bilinciyle doldurdu.
Ta'anari sağlam gözünü kapadı, artık Xuuyan'ın saldırdıktan sonra darbesini nereye indireceğini biliyordu.
Yana salındı, baltanın ağzı gırtlağını kıl payı kaçırdı. Xuuyan gök gürültüsü gibi gelip geçmişti. Ta'anari dönüp, hasmının kıvrık bağa boynuzlarından birine yapıştı. Xuuyan'ın sırtına bindi. Eski kardeşi öfkeyle kükredi.
Xuuyan yerde yuvarlanarak Ta'anari'yi sırtından atmaya çalıştı ama Ta'anari çok sıkı tutunuyordu. Kâhin ikizler farkına varmadan Ta'anari'ye hasmının yapacağı her kontrolsüz, hoyrat hareketi öngörme imkânı vermişlerdi. Xuuyan baltasını ters çevirip, deli bir günahkârın dikenli kırbacını savurması gibi kendi sırtına savurdu. Balta inerken Ta'anari yana doğru çekildi. Darbe Xuuyan'ın doğadışı zırhında derin, kanlı bir yarık açtı.
Güneşten Doğan, baltayı kanlar fışkırtarak kabuk gibi sert etinden çıkarırken öfkeyle haykırdı. Boynuzlarından birini sadece bir-iki tane kiriş tutuyordu. Ta'anari bunu Xuuyan'ın kabuğundan kopardı. Fildişi beyazı ve pala gibi kıvrık olan bu boynuzun ucu sipsivri ve demir kaplıydı.
Xuuyan amfitiyatronun duvarına, camı döne döne uçan jilet keskinliğinde parçalara ayıracak kadar şiddetli çarptı. Arenaya dökülen onlarca fani, mücadele eden ilah savaşçıların ayakları altında ezildiler. Xuuyan Ta'anari'yi sırtından attı. Ta'anari yere sertçe düştü. Sipsivri boynuz hâlâ elindeydi.
Xuuyan dönüp baltasını cellat gibi yukarıdan aşağı indirdi ama Ta'anari kenara atıldı. Zemin patladı, bıçak gibi keskin cam parçaları saçıldı. Xuuyan bu sefer yumru yumru ayağını Ta'anari'nin göğsüne basarak onu yere yapıştırdı. Ta'anari kaburgalarının çatladığını, ciğerine bir cam parçası saplandığını hissetti. Hasmının ağırlığı muazzamdı, istese onu böcek gibi ezebilirdi.
“Chalicar benim olacak!” diye bağırdı Xuuyan.
İlah savaşçının meşin gibi bir deriyle kaplı, tolga biçimli kafası zırhlı kabuğundan dışarı uzanıyor, solgun boynundaki kalın atardamarlar belli oluyordu. Ruhsuz kara gözleri, bir düşmanı daha yere sermenin hevesiyle yuvalarından uğramıştı. Xuuyan vaat ettiği üzere Khaleek Nehri'nin kıyısında başladığı işi bitirmeye niyetliydi.
Ta'anari kanlanmış dişleri arasından “Hayır,” diye hırladı. “Olmayacak.”
Yeni öğrendiği, türünün bilmediği gücü bir dalga halinde serbest bıraktı. Gözlerini kırptı... Sonsuz bir burgaca, eşiğin hemen ötesinde bekleyen iğrenç canavarların sardığı bir tünele düşermiş gibi feci bir his...
Bu his birkaç salise sürmüş ama bir ömür gibi gelmişti.
Gözlerini açtığında, ölümcül balta yay çizerek yere inerken yine Xuuyan'ın sırtına tutunuyordu. Boyut geçidi kapanırken, havada yarattığı vakum etkisiyle sert bir ses çıktı.
Ta'anari kanlı boynuzu başının üstüne kaldırıp, Xuuyan'ın gözüne sapladı.
Ucu ilah savaşçının kafatasına girdi. Ta'anari insanüstü kuvvetiyle boynuzun tamamını Xuuyan'ın beynine soktu.
Gaddarca, öldürücü bir darbeydi. Ama Xuuyan hâlâ yıkılmamıştı. Yükseliş'e ermiş bedeni öldüğünü kabullenmeye hazır değildi. İlah savaşçı yıkılan bir dağın gürültüsüyle dizlerinin üstüne çökerken Ta'anari onu bırakıp sıçrayarak uzaklaştı. Xuuyan yere düşüp yana yuvarlandı. Sağlam kalan gözü katiline anlamazlıkla bakıyordu. Gaga şeklindeki ağzı hâlâ açılıp kapanıyor ama hiç ses çıkmıyordu.
Ta'anari kanlı köpüklerle dolmuş ciğerlerine zorlukla hava çekiyordu. Myisha'nın neşeyle bağırıp, öğrencisinin beklediğinden de başarılı olduğunu gören gururlu bir öğretmen gibi el çırptığını gördü.
Ses içini bulandırdı.
Her şey planladığı gibi gitse bile kardeşlerinden en az bir tanesini öldürmek zorunda kalacağından şüpheleniyordu zaten. Ama bu konuda hevesi yoktu. Xuuyan'la hiç samimiyetleri olmamıştı ama güneş onları ilk kutsayıp bedenlerini kuvvetle doldurduğunda, Shurima'nın ikbali uğruna omuz omuza savaşmışlardı.
Ruhunu teslim etmiş olan rakibinin yanına çöküp, kürklü pençelerinden birini kafasına koydu. Kanı, ejderha yapımı yıldızların ışığıyla parlıyordu. “İçtenlikle af dilerim, kardeşim,” diye fısıldadı.
Xuuyan'ın şampiyonlarından azap dolu bir kükreme yükseldi. Yıkılan ilahlarına üzülmüyorlar, hatta intikam bile istemiyorlardı. Xuuyan'dan çok nefret ediyorlardı. Fakat o ölürse canlarını koruyacak kimse kalmayacaktı. Haykırmalarının nedeni buydu. İki yanlarındaki bölükler, cani kılıçlarını kınlarından çekmişlerdi.
İlah savaşçılar kölelerini iyi eğitmişlerdi.
Onları koruyan bir ilahı olmayan insanlar, imha edilmesi gereken haşerelerden ibaretti. Ya da şimdiye kadar hep böylesi belletilmişti.
“Durun!” diye bağırdı Ta'anari. “Şampiyonlar, indirin kılıçlarınızı!”
Ordular ona bağlı değildi ama ne de olsa o da Güneşten Doğan'dı. Sesindeki ürkü verici otoriteyi duyunca donakaldılar. Diğer ilah savaşçılar Ta'anari'nin yaptıklarına ağızları açık bakakalmışlardı. Zuretta'lı Naganeka sürünerek ileri çıktı. Üst bedenini, Xuuyan'ın soğumakta olan cesedinin yanına eğdi. Cesetten soluk dumanlar yükseliyor, semavi enerjiler bedenin fani etini şimdiden terk ediyordu.
Kukuletasını geri attığında külle sürme çektiği, bakanı hipnotize eden bir sürü gözü ve kenarlarından upuzun, abanoz karası köpek dişlerinin çıktığı pullu dudakları göründü. Xuuyan'ın sırtındaki yaranın üstüne eğildi. Ölümünü tatmak için dilini dışarı çıkarıp geri çekti.
“Rhaast pek üzülecek,” dedi. Sesi ıslak bir sürüngen tıslamasıydı. “Xuuyan'ı elleriyle öldürmeye yemin etmişti.” Zehriyle kör ettiği can taşıyıcıları arkasında durmuş huzursuz huzursuz kımıldanıyorlar, tiksindikleri ilaheleri sonunda konuştuğu için ne yapacaklarını bilemiyorlardı.
Diğerleri yavaş yavaş yaklaştı. Enakai ve Syfax, Ta'anari'ye yeni bir saygıyla bakmaya başlamıştı. Diğerleri Xuuyan'ın ölümüne takılmıştı ama bir yandan da Ta'anari'nin bir ilah savaşçı için bile imkânsız bir şey yaptığını görmüşlerdi.
Shabaka'yla Shabake cesedin çevresinde dolaşıyordu. Güdük kanatlarını heyecanla çırpıyorlardı. Ölüm kokusu etraflarına kefen gibi sarılmıştı. Hepsine dokunmuş olan çürüme en çok ikizlerde belli oluyordu.
Görmemeleri gereken çok şey görmüş kara kehribar gözleri bir o yana, bir bu yana kayıyordu. Shabaka, kız kardeşi Shabake'ye “Ona bugün öleceğini söylemiştik değil mi kardeşim?” dedi.
“Hiç de dinlemezler, değil mi?” diye karşılık verdi Shabake.
Shabaka kıkırdadı. “Yook, yook, bu deli kargaları niye dinlesin onlar? Biz ne biliriz ki? Alt tarafı her şeyi biliriz!”
Zigantus sertçe “Bunun yaşanacağı size malum olmuş muydu?” diye sordu.
“Eveet, eveet, o boynuzuna çok yakından bakmak zorunda kalacağını gördük. Ona söyledik ama bize güldü.”
“Şimdi gülemiyor ama değil mi kardeşim?”
“Gülemiyor kardeşim.”
“Başka ne gördünüz?” diye sordu Syphax.
Kâhin ikizler kafa kafaya verip fısıldaşmaya, oymalı kemikleri birbirlerine atmaya başladılar. İkisi de Icathia'daki Büyük Yarık'ın kapatıldığı savaş sırasında akıllarını kaçırmışlardı. Dipsiz karanlığın derinliklerinde yaşayan ve oradan dünyayı seyreden devasa varlıkların gözlerine kimse, hatta ilah savaşçılar bile, akıl sağlığını biraz yitirmeden bakamazdı.
Shabake kaş çattı. “Gelecek çok sık dokunmuş, bilinemiyor...”
“Hem de çok fazla muhtemel sonuç var, herhangi birini açık seçik görmek imkansız,” diye ekledi Shabaka. “En azından kesin olarak.”
“Hepimiz bugün ölebiliriz. Ya da en azından bazılarımız,” dedi Shabake. “Veya hiçbirimiz ölmeyiz. Belki sen hemen şimdi Ta'anari'yi öldürürsün ve hepimiz yaşamaya devam ederiz, Zigantus.”
Shabaka gaklarcasına gülerek “Yaşayıp birbirimizi sonra öldürürüz!” dedi.
O istiyor. Çığı başlatacak olan çakıl o.”
Zigantus “Doğru düzgün konuşun!” diye azarladı. “Kim neyi istiyor? Ne çakılı? Ne çığı? Kimden bahsediyorsunuz?”
Shabaka Ta'anari'nin yanından doğru Myisha'nın ufak tefek siluetini göstererek “Ondan!” diye ciyakladı. “O, ilahların gözündeki ışık zerresi.”
Myisha, Chalicar'ı babasının kılıcını tutan bir çocuk gibi sıkı sıkı göğsüne bastırdı.
Cebotari hırlayarak Ta'anari'nin ayağa kalkmasına yardım etti. Kurdun ince fakat akıl almayacak kadar kuvvetli bir fiziği vardı. Gri kürkle kaplı, adaleli dört kolunun ucundaki pençelerini yumruk yapmıştı. “Bunlar ne diyor?” diye homurdandı. “Kim o kız?”
Ta'anari'nin sakat omurgasının kemikleri birbirine sürtündü. Acıdan bağırmamak için dilini ısırdı. “Sadece bir fani,” dedi.
Cebotaru uzun, çarpık köpek dişlerini göstererek “Yalan söylemeyi hiç beceremedin zaten,” dedi. “Doğruyu söyle yoksa daha sen gözünü kırpamadan gırtlağını parçalarım, kardeşim.”
“Chalicar'ı bulmama yardım etti,” dedi Ta'anari.
Cebotaru başını iki yana salladı. “Âlim Icathia'nın mahvından sonra Setaka'nın naaşını sakladığı zaman, Chalicar'ı da onun yanına gömmüştü. Bu fani kız onu nereden bulacağını nasıl bilebildi?”
“Kendisi bilmiyordu ama beni Nasus'a götürdü.”
Diğer ilah savaşçılar Xuuyan'ı unutup ilgilerini Ta'anari'ye yönelttiler.
“Âlim'i mi gördün?” diye sordu Valeeva. Sırtındaki dikenler heyecanla dalgalanıyordu. “Moneerah'ı Nashramae'nin büyük kütüphanesinin yanık kalıntılarında araştırma yaptığı için öldürdüğünden beri onu gören olmadı.”
“Ben gördüm. Ama tanıdığımız halinden eser yok, çok değişmiş. Taşıdığı yük her neyse onun altında neredeyse ezilmiş. Yolunu kimselerin bilmediği bir yamaca dikilmiş bir kulede yaşıyor. Yıldızların dansını seyrediyor. Kızdan beni bulup kulesine götürmesini istemiş.”
Naganeka “Neden seni istemiş?” diye tısladı. “Neden bizlerden birini çağırtmamış?”
“Bilmiyorum,” dedi Ta'anari. “İlgisini daha çok hak eden pek çok kişi var.”
“Yani sen onunla konuştun?” dedi Enakai.
“Konuştum,” dedi Ta'anari.
“Sana Setaka'nın silahının yerini mi söyledi?”
“Evet.”
“Öyle hemen söyleyiverdi yani?” diye tısladı Syphax.
Ta'anari “Hayır efendim, öyle hemen söyleyivermedi,” diye terslenerek Cebotaru'nun kendisini tutan elini itti. Chalicar'ı Myisha'dan almaya yöneldi. Silahın içindeki kudret çok güçlü ve çok huzursuzdu. “Ona savaşımızdan, cenneti nasıl yakıp yıktığımızdan, nasıl hayvanlar gibi birbirimizle pençeleştiğimizden bahsettim. Artık kan dökülmemesi için Setaka'nın silahına ihtiyaç duyduğumu söyledim.”
“Azir'in düştüğü an Nasus bizi reddetti,” dedi Zigantus. “Neden şimdi yardım etsin?”
“Kalplerimize kök salan kıskançlıkları ve sapkın rekabeti görünce Güneşten Doğanlar'ı reddetti,” dedi Ta'anari. “Kaybettiği kardeşinin acısı ve hatıralarından perişan olmuş halde dünyanın unutulmuş yollarında yürüyor ama hep, doğduğu yere dönme ihtiyacı hissediyor.”
Ta'anari derin bir nefes aldı. İçindeki büyü akımlarının değişimini hissedince yüzünü buruşturdu. Kalbinden göğsüne doğru keskin bir acı indi.

Demek sonum geliyor...
Myisha öğrettiği büyüyü kullanmanın Yükseliş'e ermişleri bile değiştireceğini, ilahların ölümsüz nefesini vücudunun insan etine bağlayan bağları koparacağını söylemişti. O güç sayısız savaşın yaralarından ve binyılların geçişinden etkilenmemesini sağlamıştı ama bazı şeyler sonsuza kadar süremezdi zaten.
İşte o zaman korkunun hiç aşina olmadığı, soğuk dokunuşunu hissetti ama içine yavaş yavaş yayılan acı ve zayıflık dalgasına karşı koymaya çalıştı.
“Haklısın Zigantus. Nasus savaşımıza asla katılmaz ama yaptıklarımızı umursamıyor değil. Bana yıldızların söylediklerini aktardı. Uzak bir gelecekte, meşru bir hükümdar kaybedilen her şeyin üzerinde hüküm sürebilmek için savaşınca Shurima kumlardan yeniden yükselecekmiş.”
Cebotaru hevesini gizleyemeyerek “Shurima yine mi yükselecekmiş?” diye sordu. “Ne zaman?”
“Biz görecek kadar yaşayamayacağız,” dedi Ta'anari. “En azından hepimiz yaşamayacak.”
Shabake seke seke gelip cılız vücuduyla ikisinin arasına girdi. Çöp gibi kollarıyla havada işaretler yapıyordu. Kara gözleri kocaman açılmıştı. “Hepimiz bugün ölebiliriz. Ya da en azından bazılarımız,” dedi cırtlak sesiyle.
Syphax onu iterek uzaklaştırdı. “Peki ya Chalicar?” dedi. “Shurima'nın yeniden doğuşunda kullanılacak mı?”
“Evet,” dedi Ta'anari. “Öyle ya da böyle kullanılacak. Shurima'lıların arkasında toplanacağı bir simge olacak. Aramızdaki yaraları iyileştirebileceğini, bir zamanlar nasıl olduğumuzu, yine öyle olabileceğimizi hatırlatacağını ummuştum. Bizi bir zamanlar tek sancak altında toplamış olan kardeşliği yeniden kurma fırsatını kullanmış olsak bizi kurtarabilirdi.”
Cebotaru gülmeye başladı. “Şimdi anlaşıldı. Âlim'in bizzat kendisinden aldığın icazetle, elinde de en büyük savaşçımızın silahıyla bizi buraya çağırmanın sebebi liderimiz olmaya çalışmanmış demek.”
Ta'anari kürklü başını sallayarak itiraz etti.
“Değildi. Ben ne Setaka'nın dengi olabilirim, ne de Nasus'un. Tek istediğim bu savaşa son vermekti. Beraber yapabiliriz diye ümit ediyordum ama şimdi bunun ne kadar boş bir hayal olduğunu anlıyorum.”
Ta'anari kardeşlerinden uzaklaşarak amfitiyatronun merkezine gitti. Sekiz ilah savaşçıyla binlerce ölümlünün gözleri üstündeydi.
Acı vücudunun her yerine yayılmış, neredeyse katlanamayacağı kadar şiddetlenmişti. Yutkundu. Genzinde kum tanelerinin tadı vardı. Kürkü ince tutamlar halinde derisinden dökülüyordu. Eklemleri birbirine sürtündükçe, her hareketini kırık camlar üstünde yapıyormuş gibi hissediyordu.
Diğerlerine hitap etmek için döndü.
“Dizginsiz güç bizi mağrur yaptı, her şeyin hakkımız olduğunu sandık. Dünyaya iyi birer hizmetçi olamadık, efendisi olmayı da hak etmiyoruz. Bir zamanlar kendimize Yükseliş'e ermişler ordusu derdik. Peki şimdi neyiz? Darkin miyiz? Ne olduğumuzu, dünyaya ne yapmak için geldiğimizi artık anlamayan ölümlüler bize bu aşağılayıcı ismi taktı.”
Feri sönmekte olan gözünü amfitiyatronun basamaklarına oturmuş seyreden binlerce kişiye çevirdi. Gözyaşları pul pul dökülmekte olan derisinde izler bırakıyordu.
“Bizden nefret ediyorlar. Sonsuz hiçliğin dehşetleri dünyaya girmenin yolunu bir kere daha bulunca, geri dönelim diye yalvaracaklar.” “Ama biz göçüp gitmiş olacağız. Rüzgârın şarkısında bir fısıltıdan, kusurlu ilahların itaatsiz çocukları azarlamak için anlatılan korkutucu efsanesinden ibaret olacağız.”
Ta'anari gücünün son kırıntılarıyla Chalicar'ı amfitiyatronun kristalleşmiş zeminine vurdu. Çıkan ses sağır ediciydi. Sanki dünyanın kabuğuna dev bir balyozla vurulmuştu. Çarpmanın ortaya çıkardığı çatlaklar gereğinden çok daha hızlı yayıldı. Bulutsuz gökyüzü, yeni doğan bir yıldızın elmas parıltısıyla yandı.
Ama sıcak, altın rengi bir parıltı değildi bu. Bu ışık soğuk, gümüş rengi ve merhametsizdi.
Ta'anari “Güneşin yaptığını ay bozacak!” diye haykırdı.
Tam o anda gece yarısı göğünden beyaz, alev alev, yakıcı bir ateş sütunu indi.
Chalicar'ın kollarına çarparak yayıldı, ilah savaşçıları çekip göğüslerini deldi. Hepsini yaktı, varlıklarının büyülü kalbine ulaştı ve onları var eden sihri tüketti.
Shabaka ve Shabake anında buharlaştılar. Geriye sadece süzüle süzüle düşen kül rengi tüylerden bir bulut kaldı. Çığlıkları daha çok özgürlük kahkahaları gibiydi, bu anı çoktan görüp kabullenmişlerdi.
Syphax ışığın içinde oltaya yakalanmış balık gibi kıvranıyordu ama onun gücü bile kozmik ateşin karşısında anlamsızdı. Boğa kafalı Zigantus kaçmaya çalıştı ama onun efsanevi hızıyla bile Ta'anari'nin çağırdığı ay yangınından kaçılamazdı.
Ta'anari kendi eti kemiklerinden ayrılırken bile kardeşlerinin ölümüne gözyaşı döktü. Hepsi onun kardeşleriydi. Akla hayale gelebilecek en vahşi savaşa tutuştukları yüzyıllar bile onlardan nefret etmesine sebep olamamıştı.
Enakai'nin ışıkta yok oluşunu gördü. İlahi vücudu kemiklerinden ayrılıp ışığa dönüşüyordu. Elini Ta'anari'ye uzattı. Gözlerinden sonunu kabul ettiği okunuyordu.
Ta'anari yapmak zorunda kaldığı şeye hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Işık sağlam gözünü yakınca dünyası karardı. Son gücü de tükendi. Amfitiyatronun cam zeminine çöktü. Yine çığlıklar ve ilahların aralarında geçenler hakkında hiçbir fikri olmayan ölümlü askerlerin bağrışmalarını duydu. Biraz daha kan dökülüyordu ama geçer giderdi nasılsa.
Fanilerin orduları, kendi türünün başlattığı savaşı devam ettirir miydi?
Belki. Ama en azından fani savaşı olur, her fani şey gibi sona ererdi.

Ta'anari daha mutlu günlerin anılarında kaybolmuş halde karanlıkta sürükleniyordu.
Güneşin karşısına çıkmak için Enakai ile birlikte merdivenleri çıkmadan önceki yaşamını hatırlamaya çalıştı. O zamanlardan geriye çok az şey kalmış, kafatasına göklerin gücü doldukça hatıralar unutulmuştu.
Ta'anari ayak sesleri duydu. Kırık camları eze eze yürüyen çizmeli ayaklar. Terli, çürüyen fani etinin kokusunu aldı.
Bildiği kokulardı bunlar. Can taşıyıcıları.
Ta'anari bir başka canlıya dokunabilmek için elini kaldırdı ama kimse tutmadı.
“Sulpae?” dedi vıraklar gibi. “Sen misin? Teushpa? Idri-Mi? Lütfen bana yardım edin. Galiba... Galiba ölümlü oldum ben. Yine insan oldum galiba...”
Gülmemek için zor duran bir ses “Evet, oldun,” dedi.
Ta'anari “Myisha,” diye fısıldadı. “Hepsi öldü mü?”
“Hayır. Naganeka, Valeeva ve Cebotaru ateş onları yakalamadan kaçtı. Ama çok zayıflar, pek uzun süre sorun teşkil etmeyecekler. Asıl buraya gelmeyenleri tuzağa düşürmek daha zor olacak.”
“Hayır! Onları da öldürmelisiniz,” dedi Ta'anari zor nefes alarak. “Yaralı bir ilah savaşçı bile bu dünyayı ele geçirebilir.”
“Hiç merak etme,” dedi Myisha, “burada yaptıklarımız türün için sonun başlangıcı.”
“O zaman başardık. Barışı getirdik.”
İşte o zaman Myisha gerçekten güldü. “Barış mı? Yok canım, bu dünya asla barış nedir bilmeyecek. En azından gerçek anlamda.”
Kafası karışan Ta'anari doğrulmaya çabaladı ama göğsüne dayanan bir mızrak sapı onu geri itti.
“Yok yok, sen kal öyle,” dedi Myisha.
“Lütfen kalkmama yardım et,” dedi Ta'anari. “Söyledim ya, yine insan oldum.”
“Duydum ama yine insan oldun diye onca günahın bağışlanacak mı sanıyorsun? Aldığın bütün canları düşün. Şimdi insan olman, okyanusları dolduracak kadar kan dökmüş olmanı affettirir mi? Kuruyup küçücük kalmış vicdanın sonunda seni bir şey yapacak kadar rahatsız etmesi için kaç canavarlık yapman gerekti?”
Ta'anari “Anlamıyorum,” diye mırıldandı. “Ne diyorsun sen?”
Myisha kıkırdadı ve Ta'anari bir an onun hem çok daha küçük, hem de akıl almayacak kadar yaşlı olduğunu düşündü. Chalicar'ın amfitiyatro zemininden sökülürken çıkardığı çatırtıyı duydu.
Myisha “Ölmenin vakti geldi de geçiyor diyorum, Ta'anari,” dedi. “Bazılarınız çok fena olmamıştınız ama çoğunuz Hiçlik'le savaşırken o kadar çok hasar aldınız ki nasıl bu kadar hayatta kalabildiğinize şaşıyorum. Belki sizin türünüzün ortaya çıkması en baştan hataydı ama bu benim düzeltilmesine yardım edebileceğim bir hata.”
Ta'anari gözleri olmadan bile Chalicar'ın altın gücünün tepesinde durmakta olduğunu sezdi. Bedeni zayıflamış ve neredeyse tükenmiş olsa bile, silahın keskin ucu göğsünü yardığında acıyla bağırdı.
Myisha kulağına “Bu silahın içindeki güç hepinize dokundu, Ta'anari,” diye fısıldadı. “Artık türünüzü tanıyor. Ve ben bu gücü ölümlülere vereceğim.”
Ellerini göğüs kafesine sokmuştu. Ta'anari kalbinin kesilip ayrıldığını, yarılmış göğüs kafesinden çıkarıldığını hissetti. Ama... hâlâ yaşıyordu.
En azından birkaç saniyeliğine daha yaşıyordu.
Myisha Ta'anari'nin kalbini uzatırken “Idri-Mi, bunu ve Chalicar'ı al, silah ustalarınıza götür,” dedi. “Şeylerin geri kalanını halletmek için farklı bir yaklaşım denememiz gerekecek, eee...”
Myisha durakladı.
“Şu eski kelime neydi yahu?”
Parmaklarını şıklattı.
“Ha, evet. Hatırladım. Darkin.”
 
Paylaşımınız ve foruma sağladığınız fayda için Teşekkürler iyi oyunlar
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst