Fethi Polat 1
Fethi Polat
xranzei 1
xranzei
Bvural41 1
Bvural41
kralhakan2009 1
kralhakan2009
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
Cannn6161 1
Cannn6161
B 1
berione65
sen272 1
sen272
Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

DEMCIA İÇİN

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan PracTicLe
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 2
  • Görüntüleme Görüntüleme 626

PracTicLe

I was the lightning before the thunder.
Fahri Üye
TM Üye
Katılım
27 May 2011
Konular
709
Mesajlar
4,523
Online süresi
13h 5m
Reaksiyon Skoru
1,248
Altın Konu
1
TM Yaşı
15 Yıl 14 Gün
Başarım Puanı
294
MmoLira
233
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

Lux kuzeydeki Fossbarrow’a gelmeyeli ne kadar olmuştu?

Pek emin olamasa da, yedi yıl civarı olduğunu tahmin ediyordu. Garen, Yılmaz Öncüler’le eğitimine başlamak için yanlarından daha yeni ayrılmıştı ve ailenin geri kalanı büyük büyükbaba Fossian’ın mezarını ziyaret etmek için kuzeye gitmişti. Lux, uçurumların arasından ve ormanlık vadilerin içinden kıvrılan yollarda atasının mezarına doğru ilerlerken bir anlığına bile durmayan yağmurdan ne kadar şikâyetçi olduğunu hatırladı. Yol boyunca Yiğitlik Salonu’na benzeyen mermer bir mozoleyle karşılaşmayı beklemişti; ancak bu yerin bulutlara doğru yükselen yamacın kenarındaki çimenlik bir tepeden fazlası olmadığını öğrendiğinde hayal kırıklığına uğramıştı. Tepenin alt kısmına sabitlenmiş mermer plaka, meşhur atasının efsanesini resmediyordu; Fossian ve iblis uçurumdan aşağı düşüyor, büyük büyükbabası ölümcül yaralar almış ve bir Demacia kılıcı korkunç varlığın kararmış kalbine saplanmış.

O zaman da yağmur yağmıştı, şimdi de yağmur yağıyordu. Bu, Demacia ve Freljord’u birbirinden ayıran Köpekdişi Dağları’ndan gelen soğuk bir kuzey sağanağıydı. Fırtına bulutları o donmuş diyarda toplanıyor, ardından zirvelerin uzak köşelerinden taşarak vahşi rüzgârlarca bükülmüş yemyeşil Demacia çamlarının üzerine yağmurlar indiriyorlardı. Batıda ve doğuda dağlar masmavi pusun içerisinde kaybolurken; gökyüzü, tıpkı ağabeyinin hiddetli zamanları gibi karanlık ve tehditkâr bir hâle gelmişti. Kuzeydeki yüksek arazilerin ormanlık sırtları, dik yamaçlar ve derin yarıklarla kaplıydı. Zalim yaratıklara ve her türden vahşi hayvana ev sahipliği yapan tehlikeli topraklardı.

Lux iki hafta önce kuzeye doğru yola çıkmıştı; Demacia’dan Edessa’ya ve ardından Pinara üzerinden Lissus’a. Lissus’tan Velorus’a ve nihayet Yırtıcı Kuşlar Şehri, Yüksek Gümüşgöl’e. Şövalyenin Kayası’nın eteğindeki evlerinde ailesiyle geçireceği bir gecenin ardındansa Demacia’nın kuzeybatı sınırlarına. Demacia’nın kalbi direğinden koparılmış bir flama gibi arkasında kaybolurken, çevresindeki insanların ve köylerin karakterleri de çabucak değişmişti.

Uçsuz bucaksız bereketli düzlükler yerlerini karaçalı ve devedikeniyle kaplı, rüzgârlı arazilere bırakmıştı. Yukarılardan çığlıkları duyulan gümüşkanatlar, bulutların arasında birbirleriyle yarışıyordu. Üzerinde Freljord’un derin buzullarının ağırlığını taşıyan hava daha da soğurken, at sırtında yanından geçtiği yerleşimlerin duvarları git gide yükseliyordu. Fossbarrow’a seyahati uzun ve meşakkatli geçmişti; ancak sonunda hedefine ulaşmıştı ve Lux kısa bir süre gülümsedi.

“Yakında tapınakta olacağız, Yıldızateşi,” dedi atın yelesini okşamak için uzanarak. “Orada seni yem ve sıcak bir ahır bekliyor olacak, söz veriyorum.”

At, başını salladı ve ayağını sabırsızca yere vurarak soludu. Topuklarını geri çeken Lux, yorgun bineğini Fossbarrow’un ana kapısına çıkan iz kaplı yol üzerinde yürütüyordu.

Kasaba, dağlardan inerek kıvrıla kıvrıla batı sahiline dökülen gürültülü Serpentrion nehrinin kıyılarında kurulmuştu. Kasabanın cilalı granitten duvarları tepe hattını takip ediyordu ve içerideki binalar taş, yıllanmış ahşap ve şişe yeşili kiremitlerden inşa edilmişti. Işıkgetiren tapınağının kulesi doğuda yükselirken, tepesindeki mangal çöken karanlığın içerisinde rahatlatıcı bir aydınlık saçıyordu.

Lux mavi pelerininin kapüşonunu başından çekti ve saçlarını savurarak serbest bıraktı. Yüksek elmacık kemiklerine ve kararlılıkla ışıldayan okyanus mavisi gözlere sahip genç yüzü, uzun altın sarısı saçlarıyla çevrelenmişti. Asasını eyere sabitleyen deri kayışı gevşetti ve altın işlemeli abanoz sapını yan tarafında gevşek biçimde tuttu. Demirle çevrili kapının üzerinde yükselen kulede iki adam belirmişti; ikisi de ellerinde dişbudak ve porsukağacından kudretli yaylar tutuyordu.

“Dur, yolcu,” dedi muhafızlardan biri. “Kapı sabaha kadar kapandı.”

“Benim adım Luxanna Crownguard,” dedi kadın. “Evet, sizin de söylediğiniz gibi vakit geç oldu; ancak büyük büyükbabama saygılarımı sunmak için çok uzak yoldan geldim. Eğer içeri girmeme izin verirseniz size minnettar olurum.”

Adam karanlığın içinde gözlerini kıstı ve kadını tanımasıyla birlikte donakaldı. Fossbarrow’a gelmeyeli yıllar olmuştu; ancak Garen her zaman Lux’ı bir kez görenlerin onu bir daha asla unutmadığını söylerdi.

“Leydi Crownguard! Beni affedin!” diye bağırdı ve aşağıdaki adamlara seslenmek için diğer tarafa döndü. “Açın kapıları.”

Kapının sağlam tahtaları, ağır demir zincirlerin tangırtısıyla kule taşlarının içine doğru yükselirken Lux da atı Yıldızateşi’ni yavaşça ileri doğru sürdü. Yeterince yükselir yükselmez Lux atını kapının altından içeri sürerek kendisi için apar topar oluşturulmuş şeref kıtasıyla karşılaşmıştı; deri göğüs zırhları ve kanatlı kılıçlar şeklinde iğnelerle sabitlenmiş mavi pelerinler giyen on adam. Gururlu Demacia askerleri olsalar da omuzları garip şekilde çökmüştü ve gözlerinden yorgunluk akıyordu.

“Fossbarrow’a hoş geldiniz,” dedi az önce kuleden onunla konuşan adam. “Bu çok büyük bir onur, leydim. Yargıç Giselle burada olduğunuzu öğrenince ziyadesiyle rahatlayacak. Size onun evine kadar eşlik etmesi için bir tabur görevlendirmemi ister misiniz?”

“Teşekkür ederim ama buna gerek yok,” dedi Lux. Adamın neden rahatlamak kelimesini kullandığını gerçekten merak ediyordu. “Hanımefendi Pernille ile görüşerek Işıkgetiren tapınağında kendime kalacak yer ayarladım.”

Tam yeniden atını sürmeye başlayacakken muhafızın bir şey söylemek istediğini fark ederek nazikçe Yıldızateşi’nin yularını kendine çekti.

“Leydi Crownguard,” dedi muhafız. “Kâbusumuzu sonlandırmak için mi buradasınız?”





Işıkgetiren tapınağı sıcak ve kuruydu. Yıldızateşi’ni ahıra yerleştirmesinin ardından, ana salonda Hanımefendi Pernille ile uzun uzadıya konuşmuştu. Fossbarrow’un etrafındaki orman ve yamaçlardaki kara büyü söylentileri Demacia’nın başkentindeki Işıkgetirenlere kadar ulaşmıştı ve Işıldar Kahina bunu araştırması için Lux’ı göndermişti.

Lux, etraftaki karanlık atmosferi daha kasabaya girer girmez fark etmişti; gölgelerin içerisinden izlendiğine dair ürpertici bir hisle dolmuştu. Sokaklarda gördüğü bir avuç kasabalı, ağır adımlarla yorgun bedenlerini taşımaya çalışıyordu.

Bir korku perdesi Fossbarrow’un üzerine çökmüştü ve durum Lux’ın düşündüğünden çok daha kötüydü.

“Yargıç Giselle’in oğlu Luca ile ilgili,” diye açıkladı, bir Işıkgetiren şifacısının soluk cübbesini giyen lepiska saçlı kadın.

“Ne olmuş ona?” diye sordu Lux.

Pernille, “İki gün önce ortadan kayboldu,” diye yanıtladı. “İnsanlar karanlık bir büyücünün onu kötü emellerine alet etmek amacıyla kaçırdığına kesin gözüyle bakıyor.”

“Böyle düşünmelerinin sebebi nedir?”

“Sabah olduğunda bunu tekrar sorun,” dedi Pernille.





Lux çığlık çığlığa uykusundan uyanmıştı; kalbi yerinden çıkacakmışçasına çarparken nefesi kesik kesik geliyordu. Dehşet tüm benliğini kaplamıştı. Kâbusunda keskin kancalar onu yerin altına doğru çekerken ağzı kokuşmuş çamurla dolmuş, ışığı sonsuza dek karanlığa boğulmuştu. Lux gözlerini kırparak zihnine kazınan görüntüleri kovmaya çalıştığı esnada, bir anlığına odadan çekilen gölgeler gördü. Ağzı kokmuş süt tadıyla kaplanmıştı ve bu da etrafta büyü kalıntıları olduğuna dair kesin bir işaretti. Bir hayaleti andıran ışıltının avuçlarında toplanmasına izin verdi. Işık tüm odayı saran kâbusun son kalıntılarını da ortadan kaldırmıştı. Sıcaklık her yanını sarmıştı ve teni o tanıdık ışıltıyla aydınlanıyordu.

Aşağı kattan gelen sesleri duymasıyla yumruklarını sıktı. Işığı yavaş yavaş azalırken, odayı aydınlatmak panjurlardan sızan soluk gün ışığı huzmelerine kalmıştı. Lux korkunç görüntüleri zihninden kovmaya çalışırcasına ellerini başının yanlarına bastırdı. Kâbusun belirli anlarını hatırlamaya çalışsa da aklına gelen tek şey ekşi nefesin kötü kokusu ve üzerine çöken belirsiz karanlıktı.

Ağzı tamamen kuruyan Lux hızla giyindi ve odanın köşesindeki asasını eline aldı. Tapınak mutfağına indi ve pek iştahı olmasa da ekmek ve peynirden oluşan bir kahvaltı hazırladı. İlk ısırığıyla birlikte ağzını bir kabir toprağı tadı kaplayınca yemeği kenara bıraktı.

Mutfağa girerek masada ona katılan Pernille, “Şimdi anlıyor musun?” diye sordu. Pernille’in gözlerinin altları uykusuzluktan mosmor olmuş, etrafta onu renklendirecek bir alev olmadığından teninin ne kadar solduğu da ortaya çıkmıştı. Pernille’in ne kadar bitkin olduğunu Lux daha yeni yeni anlıyordu.

“Rüyanda ne gördün?” diye sordu Lux.

“Yüksek sesle söyleyerek yeniden yaşamak isteyeceğim türden şeyler değil.”

Lux yavaşça başını salladı, “Bu kasabada çok kötü şeyler dönüyor.”





Yıldızateşi onu görmesiyle kişnedi. Kulakları başına yapışmış, gözleriyse kocaman olmuştu. At burnunu ona sürterken, Lux da inci gibi beyaz boynunu ve omuzlarını okşuyordu.

“Sen de mi?” diye sordu ve at yelesini silkti.

Lux çabucak bineğini eyerleyerek onu Fossbarrow’un kuzey kapısına doğru sürdü. Şafak sökeli çoktan bir saat geçmişti; ancak kasabada hayat hâlâ tam anlamıyla başlamamıştı. Ocakların dumanı tütmüyor, fırınlardan taze ekmek kokuları yükselmiyordu. Yalnızca birkaç asık suratlı tüccar dükkânlarını açmıştı. Demacia’lılar çalışkan, disiplinli ve azimli insanlardı. Bu yüzden bir sınır kasabasının iş gününe bu denli geç başlaması duyulmuş şey değildi. Ancak eğer Fossbarrow’un sakinleri de onunkine benzer bir gece geçirdilerse, yataklarından geç kalktıkları için onları suçlayamazdı.

Kapıdan geçerek kasabanın dışındaki açık araziye çıktı ve çamurlu yola geçmeden önce Yıldızateşi’nin biraz koşarak kaslarındaki sertliği atmasına izin verdi. Aygır uzun yıllar önce bacağını kırmıştı; ancak bu durum hızını etkilememişti.

“Sakin ol, oğlum,” dedi Lux ormana doğru ilerledikleri sırada.

Çam ve yaban çiçeklerinin kokusu her yeri sarmıştı ve Lux kuzey diyarlarına has bu doğal aromanın tadını çıkarıyordu. Gün ışıkları orman örtüsünü eğik huzmeler hâlinde deliyordu ve sulu çamurun kokusu bir anlığına kâbusunu yeniden ortaya çıkararak irkilmesine neden olmuştu. Kuzeye doğru devam eden izleri takip etti ve ormanın daha da derinlerine doğru ilerledi. Lux, ellerinden birini dizginlerden çekerek ışıldayan bir güneş ışınına götürdü. Bu sıcak dokunuş içindeki büyüyü harekete geçirmişti. Büyünün kendini göstermesine izin verdi ve benliğinin tam ortasında yanan ışığın bütün vücuduna bir iksir gibi yayıldığını hissetti.

Büyü, bütün duyularını sararken dünyası da bir anda aydınlanmış, ormanın renkleri garip şekilde parlak ve hayat dolu hâle gelmişti. Havada parıltılı ışık taneciklerinin uçuştuğunu görebiliyordu; bunlar ağaçların nefesi ve toprağın iç çekişleriydi. Dünyayı bu şekilde görmek inanılmaz bir histi. Tüm canlılar etrafa enerjilerini saçıyordu. Çim yapraklarından, köklerinin dünyanın kalbine kadar uzandığı söylenen kudretli demirhuş ağaçlarına kadar her şey.

Işıltılı ormanda bir saat kadar at sürdükten sonra yol ikiye ayrılmıştı. Bir taraf, eğer doğru hatırlıyorsa doğudaki oduncu kasabasına çıkıyordu. Diğeriyse batıya dönerek bir gümüş madeninin etrafında gelişmekte olan topluluğa doğru uzanıyordu. Babasının maden üzerinde hissesi vardı ve en sevdiği pelerin iğnesi de buradaki derin yarıklardan çıkarılmış metalden yapılmıştı. İki ana yolun ortasındaysa sadece yalnız atlılar veya yayalar için elverişli bir patika bulunuyordu.

Lux yedi yıl önce bu yolu kullanmıştı ve nedense Yıldızateşi’ni bu yöne doğru çevirmek konusunda isteksiz hissediyordu. O tarafa doğru gitmesi gerekmiyordu; çünkü büyük büyükbabasına saygılarını sunmakla ilgili sözleri yalnızca bir hikâyeden ibaretti. Lux gözlerini kapadı ve kollarını iki yana kaldırarak büyünün parmaklarından asasının parıldayan tepesine ulaşmasına izin verdi. Ardından bir nefes aldı ve ciğerlerini soğuk havayla doldurarak ormandaki ışığın sesini dinlemeye koyuldu.

Işık ve gölgenin zıt tonları, parıldayan renkler ve hayat dolu bir aydınlık onunla konuşuyordu. Işıklarıyla başka dünyaları ve insanları aydınlatan uzak yıldızların bir sis gibi aşağı çöktüğünü hissetmişti. Demacia’nın ışığı gölgelerin içine her düştüğünde irkiliyordu. Ancak ışığın canlı varlıkları beslemesi onu rahatlatıyordu. Lux eyerin üzerinde döndü. Çoğu diğer faniyi gölgede bırakacak kadar keskinleşen duyularıyla bu diyarın üzerine bir lanet gibi çöken gücün peşine düşmüştü. Güneş neredeyse tepedeydi ve ormanın içerisindeki ışığın bir azalıp bir artmasıyla kaşlarını çattı. Normalde barınamayacakları, yalnızca ışığın hüküm sürmesi gereken yerlerde gizli karanlık gölgeleri hissedebiliyordu. Sanki bir el boğazını sıkıyormuşçasına nefesi kesilmişti ve ani bir baş dönmesi üzerine çöktü. Göz kapakları çırpınarak sanki bir tür uykuya çekiliyormuşçasına yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı.

Etrafındaki orman bir anda sessizliğe büründü. Rüzgârın nefesi, ne ağaçların yapraklarını ne de çimleri kıpırdatıyordu. Gümüşkanatlar susmuş, hayvanların lakırdısı kesilmişti. Lux, sıkıca sarılan bir mezar örtüsünün yumuşak hışırtısını duydu.

Uyku…

“Hayır,” dedi asasını kavrayarak; ancak rahat bir battaniye gibi üzerine örtülen doğadışı yorgunluk sıcak ve kucaklayıcıydı. Lux’ın başı düştü ve kısacık bir anlığına gözleri kapandı.

Kırılan dalların çatırtısı ve sürtünen metalin sesi Lux’ın gözlerini ardına kadar açmıştı. Derin bir nefes aldı; ciğerlerini dolduran soğuk hava yeniden uyanmasını sağlamıştı. Gözlerindeki gölgeleri def etmek için onları kırptı ve büyüsünü yeniden içine hapsederken buz gibi bir nefes verdi. At sırtındaki adamların sesini, gem ve kayışların şıngırtısını ve metale sürtünen metalin gıcırtısını duyuyordu. Savaşa hazır atlılar. Sayıca en az dört kişi, belki daha da fazla.

Lux korkmuyordu. En azından henüz. Özellikle de insanlardan. Ormanın bir yerlerinde pusuya yatan karanlık, çok daha önemli bir tehdit oluşturuyordu. Sahip olduğu güç belirsizdi ve yetenekleri, sanki birileri yapabildiklerinin sınırlarını test ediyormuş gibi görünüyordu. Yıldızateşi’nin dizginlerini çekerek onu döndürdü ve yaklaşanlar her ne olursa olsun onlarla yüzleşmek için yolların kesiştiği yerde durdu. Freljord’lu yağmacılar mı? Burası denizden gelecek istilacılar için fazla içerilerde bir bölgeydi ve eğer muazzam dağ kalelerinden biri düşmüş olsa bundan kesin haberi olurdu. Kanun kaçakları mı? Belki. Lux bununla başa çıkabilirdi. Büyüyü parmaklarının hemen altında kaynatarak yıkıcı ışık huzmeleriyle güçlerini serbest bırakmaya hazırlandı.

Karşısındaki yeşilliklerin arasından beş atlı görüş alanına girmişti.

Tepeden tırnağa parlak plaka zırhlarla kaplı, kudretli adamlar. Kobalt mavisi örtülerle bezeli, geniş göğüslü gri atlara biniyorlardı. Dört tanesi kılıçlarını çekmişti. Beşinci adamsa altın kabzalı kılıcını sırtındaki cilalı mavi kınının içerisinde tutuyordu.

Miğfer siperinin altından gelen boğuk sesiyle “Luxanna?” diye seslendi.

Şövalye, miğferini çıkarıp siyah saçlarını gözler önüne serdiğinde Lux da derin bir oh çekmişti. Sanki granitten yontulmuş gibi duran yüz hatları Demacia’yı öylesine çağrıştırıyordu ki hâlâ bir sikkenin üzerine basılmamış olmaları hayret vericiydi.

“Garen,” diye içini çekti Lux.





Ağabeyi, beraberinde Yılmaz Öncüler’in dört üyesini getirmişti.

Başka bir ordunun içerisinden seçilmiş olsalar, dört savaşçıdan oluşan bir kuvvet yetersiz görülebilirdi; ancak Yılmaz Öncüler’in her üyesi birer kahraman, cesaret hikâyeleri kılıçlarının çeliğine işlenmiş birer efsaneydi. Başarıları Demacia’nın dört bir yanındaki meyhane masalarında ve ateş başlarında tekrar tekrar anlatılırdı.

Koyu saçlı ve keskin gözlü olanın ismi Diadoro’ydu. Sakallı kılıç ustası, Matem Kapıları’nı tam bir gün boyunca zırhlı bir Trifaria Lejyonu birliğine karşı savunmuştu. Hemen yanında Jandelle’li Sabator duruyordu. Eskiden her yüz yılda bir defa ziyafet çekmek için uyanan fakat bir daha asla uyanmayacak iğrenç derinyuvhanın katili. Dişleri, Kral Jarvan’ın taht odasında, oğlu ve esrarengiz yol arkadaşının getirdiği ejderha kafatasının yanında asılıydı.

Cüssece biraz daha ufak olmasına rağmen muhteşemliği hiçbirinden geri kalmayan kadın Varya’ydı. Şafakhisar’da deniz-kurdu donanması güvertelerine düzenlenen hücumu yönetmişti. Gemilerini ateşe vermiş ve yaraları onu neredeyse ölümün eşiğine getirmesine rağmen düşmanın çılgına dönmüş liderini alaşağı etmeyi başarmıştı. İkiz kardeşi Rodion, bir daha hiç kimsenin güneye inip etrafa dehşet saçmaya cesaret edememesi için gemiyle kuzeydeki Freljord kıyı şehri Buzkara’ya giderek taş üstünde taş bırakmamıştı.

Lux hepsini iyi tanısa da, bu gece masanın başına oturduklarında efsanelerini tekrar tekrar dinlemeye can attığını söyleyemezdi. Evet, birer Demacia kahramanı olarak hepsi saygıyı hak ediyordu; ancak Sabator’un derinyuvhanın boğazından aşağı nasıl indiğini ya da Varya’nın bir Grelmorn'u parçalanmış küreğiyle nasıl döverek öldürdüğünü onuncu defa dinlemek Lux için biraz fazlaydı.

Fossbarrow’a geri dönen yolda ilerledikleri sırada Garen yanına gelmişti. Gün ışıkları kayboluncaya dek yargıcın oğlu veya çevreyi saran şeytani olaylar ile ilgili bir ipucu bulma umuduyla kasabanın etrafında dört dönseler de sonunda elleri boş dönmüşlerdi. Gerçi Garen ve Yılmaz Öncüler’in çıkardığı gürültü hesaba katıldığında, karanlığın hizmetkârlarının kaçıp saklanmak için epey zamanları olduğu ortadaydı. Ağır zırhlar giyen beş savaşçının gizlilik konusunda iyi olduğu söylenemezdi ve Lux, yol ayrımında hissettiği karanlık gücün kaynağını büyüsünün yardımı olmadan bulmayı başaramamıştı.

“Buraya gerçekten Büyükbaba Fossian’ın mezarını ziyaret etmek için mi geldin?”

“Öyle dememiş miydim?”

“Evet,” diye yanıtladı Garen. “Demiştin. Yalnızca biraz şaşırdım. Annem son gelişinde buradan nefret ettiğini söylemişti diye hatırlıyorum.”

“Bunu hatırlamasına şaşırdım.”

“Hem de çok net hatırlıyordu,” dedi Garen ona bakmayarak. “Luxanna Crownguard bir şeyi sevmediğinde gökler kapkara olur, yağmur bulutları yüklerini boşaltır ve orman hayvanları saklanacak delik arar.”

“Bana şımarık bir çocuk muamelesi yapıyorsun.”

“Biraz öyleydin,” dedi Garen. İçten gülümsemesi, iğneli sözlerini yalnızca bir miktar hafifletmişti. “Ben yapsam temiz dayak yiyeceğim şeylerden sen hep sıyrılırdın. Annem her zaman senin yaptığın şeylere fazla aklımı yormamamı söylerdi.”

Sözleri aralarındaki havayı değiştirmişti ve Lux ağabeyini hafife almaması gerektiğini hatırlayarak başını çevirdi. İnsanlar onu açık, dürüst ve savaş stratejilerine fazlasıyla hâkim biri olarak tanısa da çok az kişi onun zeki ya da kurnaz olduğunu düşünüyordu.

Lux'a göreyse bu bir hataydı. Doğru, Garen yalnızca bir savaşçıydı; ancak bu bir ahmak olduğu anlamına gelmiyordu.

“Peki sen çocuğun başına ne geldiğini düşünüyorsun?” diye sordu Lux.

Garen elini saçlarının arasında gezdirdi.

“Eğer tahmin yürütmem gerekirse evden kaçtığını düşünüyorum,” diye yanıtladı. “Veya maceraya atılmak istemişti ve ormanda bir yerlerde yolunu kaybetti.”

“Karanlık bir büyücü tarafından kaçırılmış olabileceğini düşünmüyor musun?”

“Kesinlikle mümkün; ancak Varya ve Rodion buradan geçeli daha altı ay oldu ve etrafta doğaüstü bir durum olduğuna dair hiçbir iz yoktu.”

Lux başıyla onayladı ve “Fossbarrow’da hiç gece geçirdin mi?” diye sordu.

Kasaba ufukta görünürken Garen, “Hayır,” diye yanıtladı. “Neden sordun?”

“Sadece merak.”

“Orada bir şeyler oluyor,” dedi Sabator elini gözlerine siper ederek.

Garen, savaşçının işaret ettiği noktaya doğru döndüğünde bütün neşesi yüzünden silinmişti. Duruşu tamamen değişti, kasları gergin ve harekete hazır hâle geldi ve gözleri bütünüyle odaklandı. Yılmaz Öncüler derhal harekete geçebilmek için etrafında saf tutmuştu.

Lux, “Bu da ne?” diye sordu.

Öfkeli görünen kalabalık, düşe kalka pazar meydanına doğru ilerlemeye çalışan adamın peşine düşmüştü. Bağıra çağıra söyledikleri şeylerin ne olduğunu anlayamıyordu; ancak içlerindeki korku ve öfkeyi hissedebilmek için sözlerini duymasına gerek yoktu.

“Öncüler! İleri,” dedi Garen mahmuzlarını sürterek.





Yıldızateşi hızlı bir at olmasına rağmen, o bile tahılla beslenen Demacia savaş atlarıyla boy ölçüşemezdi. Lux kapılardan içeri girdiğinde bağırışlar artık şehir boyunca yankılanmaya başlamıştı. Yıldızateşi’nin yanları terle ıslanmıştı ve demir çakılmış toynakları taş döşeli yolda kıvılcımlar çıkarıyordu. Lux, kalabalık bir pazar meydanına gelir gelmez atını durdurup aşağı indiğinde Demacia’da birçok defa tanık olduğu bir manzarayla karşılaşmıştı.

İki muhafızın ağlayan bir adamı normalde hayvan mezatları için kullanılan platforma çıkardığını gördü ve “Hayır, hayır, hayır…” diye mırıldandı. Elbiseleri kanla kaplanmış adam zavallı hâlde bekliyordu. Üzerinde bir Demacia yargıcının kakım kenarlı cübbesi ve bronz kanatları bulunan bir kadın (büyük ihtimalle Yargıç Giselle) adamın hemen önünde ayakta duruyordu. Meydanı dolduran yüzlerce Fossbarrow sakini adama doğru bağırıyordu. Nefretlerinin ne denli büyük olduğu ortadaydı ve Lux içindeki büyünün, derisinin yüzeyine doğru çıktığını fark etti. Yükselen ışığı bastırarak kalabalığın arasından sıyrıldı ve mezat platformunun merdivenleri başında bekleyen Garen’i gördü.

“Aldo Dyan,” dedi Yargıç Giselle hislerinin yoğunluğuyla titreyen bir sesle. “Seni katil ve karanlık büyücünün dostu ilan ediyorum!”

Adam, “Hayır!” diye bağırdı. “Anlamıyorsunuz! Onlar canavarlardı! Hepsini gördüm, gerçek yüzlerini de! Karanlık. Yalnızca karanlık!”

“İtiraf!” diye bağırdı Giselle.

Kalabalık buna gürleyerek karşılık verdi; her gırtlaktan intikam aşkı yükseliyordu. Mezat platformuna fırlayıp Aldo Dyan’ı paramparça etmemek için kendilerini zor tutuyor gibiydiler ve eğer Yılmaz Öncüler’in dört savaşçısı ellerinde kılıçlarıyla platformun önünde beklemiyor olsa bunu çoktan yapacaklardı.

Lux, Garen’in yanına ulaştığında, “Sorun nedir? Ne oldu?” diye sordu.

Garen, gözlerini dizlerinin üzerine çökmüş adama dikmişti ve Lux’a dönmedi.

“Karısı ve çocuklarını yataklarında katletmiş ve ardından sokağa çıkıp komşularına saldırmış. Etkisiz hâle getirilene kadar üç kişiyi daha baltasıyla ikiye ayırmış.”

“Bunu neden yapsın ki?”

Nihayet Garen ona doğru döndü. “Neden olacak? Yakınlarda bir büyücü olmalı. Buraya bir karanlık hâkim. Yalnızca bir büyücünün karanlık nüfuzu, sadık Demacia vatandaşlarını böylesine haince eylemlere itebilir.”

Lux, aklına gelen sert cevabı kendine sakladı ve Garen’in yanından geçti. Ardından merdivenleri tırmanıp diz çökmüş adamın yanına gitti.

“Leydi Crownguard? Ne yapıyorsunuz?” diye sordu Giselle.

Lux onu görmezden gelerek adamın başını kaldırdı. Yüzü yara bere içindeydi; bir gözü ağır sopa veya yumruk darbeleriyle tamamen kapanmıştı. Burnundan oluk oluk kan ve sümük akarken, yarılmış dudaklarından salyalar sarkıyordu.

“Bana bak,” dedi Lux ve adam sağlam gözüyle ona odaklanmaya çalıştı. Etrafı mosmor olmuş gözü tam bir kan çanağına dönmüştü. Bu göz, günlerdir uyumamış bir adama aitti.

“Yurttaş Dyan, bana aileni neden öldürdüğünü söyle,” dedi Lux. “Komşularına neden saldırdın?”

“Onlara değil. Hayır. Gördüm. Onlar değildi… Canavarlardı…” diye ağladı adam. “Karanlık onların şekline bürünmüştü. Bunca zamandır aramızda dolaşıyormuş! Uyandığımda gerçek yüzlerini gördüm! Bu yüzden hepsini öldürdüm! Bunu yapmalıydım. Yapmak zorundaydım!”

Lux, Yargıç Giselle’in omzunda belirmesiyle başını kaldırdı. Kadının yüzünde ruhunu saran acıyı görebiliyordu. Son iki gün içerisinde on yıl yaşlanmıştı. Yargıç, yumruklarını iki yanında sıkmış iğrenerek Aldo Dyan’a bakıyordu.

“Luca’mı da sen mi öldürdün?” diye sordu keder dolu bir sesle. “Oğlumu sen mi öldürdün? Yalnızca farklı olduğu için mi?”

Güneş batıda kaybolup gölgeler uzamaya başlarken, kalabalıktan tiz intikam çığlıkları yükseliyordu. Aldo Dyan’ın ölümünü isteyen eski arkadaşları onu çamur ve pislik yağmuruna tutmuştu. Adam muhafızların elinden kurtulmaya çalışıyor, köpüren ağzından etrafa kanla karışık salyalar saçıyordu.

Meydan okurcasına kendisini suçlayanlara bakarak “Onları öldürmek zorundaydım!” diye bağırdı. “Onlar başkalarıydı. Karanlık, yalnızca karanlık. Siz de onlardan biri olabilirsiniz!”

Lux yeniden Yargıç Giselle’e döndü.

“Oğlunuzun farklı olduğunu söylerken ne kastettiniz?”

Giselle’in ıstırabı tüm benliğini sarmıştı; ancak Lux bunun da ötesinde gizlenmiş bir utanç görüyordu. Yargıcın gözleri kıpkırmızıydı ve etrafları koyu bitkinlik lekeleriyle sarılıydı; ancak bu bile bakışlarındaki duyguları gizlemeye yetmiyordu. Gençliğinde güçleri ne zaman kendilerini gösterse, kendi annesinin gözlerinde de bu bakışı görürdü. Ağabeyinin gizli gizli ona fırlattığı aynı bakışlar.

”Ne kastettiniz?” diye sordu yeniden.

“Hiçbir şey,” dedi Giselle. “Hiçbir şey kastetmedim.”

“Nasıl farklı?”

“Sadece farklı işte.”

Lux daha önce bu tür cevaplar duymuştu ve bir anda yargıcın oğlunu farklı yapan şeyin ne olduğunu kesin olarak anladı.

“Bu kadar yeter,” dedi Garen ve platforma doğru yürüyerek uzun güneşçeliği kılıcını kınından çekti. Kılıç alacakaranlığın içerisinde ışıldıyordu ve hayal edilemeyecek kadar keskindi.

“Garen, hayır,” dedi Lux. “Burada başka bir şeyler dönüyor. Onunla konuşmama izin ver.”

“O bir canavar,” dedi Garen ve kılıcını çevirerek omzuna koydu. “Kötülüğe hizmet etmese bile o bir katil. Bu suçun yalnızca tek bir cezası olabilir. Yargıç?”

Giselle yaşlarla dolu gözlerini Lux’tan kaçırdı. Ardından başını salladı.

“Aldo Dyan, seni suçlu buluyorum ve Demacia adaletini sağlaması için Yılmaz Öncüler’den Garen Crownguard’ı çağırıyorum.”

Adam başını kaldırdı ve Lux garip bir hisle gözlerini kıstı; adamın üzerinden bir şey geçmişti. Saklı bir varlığın fısıltısı. Lux daha ne hissettiğinden emin olamadan uzaklaşmıştı; ancak buz gibi bir esinti tüylerini diken diken etmişti.

Dyan, geçirdiği ateşli hastalık yüzünden aklını kaybetmiş bir avare gibi kasıldı. Garen öldürücü darbeyi indirmek için kılıcını kaldırdığında adam da belli belirsiz şeyler fısıldamıştı. Dyan’ın son sözleri kalabalığın sevinç çığlıkları arasında neredeyse kaybolsa da Lux, Garen’in kılıcı aşağı inerken parçaları birleştirmeyi başarmıştı.

Işık sönüyor...

“Dur!” diye bağırdı.

Garen’in kılıcı adamın başını tek bir muazzam darbede vücudundan ayırırken, kalabalıktan da devasa bir uğultu yükselmişti. Adamın vücudu platformun üzerine yığıldı. Boynunun iki yerinden oluk oluk kan fışkırıyordu. Başı Giselle’in ayaklarının dibine yuvarlanırken bedeninden de dumanlar yükselmeye başlamıştı. Ardından keskin pençelere ve alev alev yanan gözlere sahip hayalet ölü adamın kafatasından fırladı ve yargıç korkuyla kendini geriye attı.

Karanlık yaratık kötülük dolu bir kahkahayla yargıcın üzerine atlamıştı. Hayalet, yargıcın çığlıkları arasında kadının içerisinden geçerek rüzgârda savrulan közler gibi eriyip kayboldu. Lux bu şey ölürken verdiği son nefesi hissetmişti; enerjisi o kadar iğrenç, nefret dolu ve zalimdi ki akla hayale sığmıyordu. Yargıç Giselle olduğu yere yığıldı; teni bembeyaz olmuştu ve dehşet içinde ağlıyordu.

Lux, zihnini saran sayısız korkunç görüntünün etkisiyle bir dizinin üzerine çöktü. Gözlerinin önünde canlı canlı gömülerek boğulduğu, ağabeyi tarafından Demacia’dan kovulduğu ve binlerce farklı şekilde yavaş ve acılı ölümler tattığı canlanıyordu. İçindeki ışık bu korkunç görüntülere karşı savaşıyordu ve Lux tükürerek ölüm tadını ağzından atarken, nefesi de ışık tanecikleriyle parıldamıştı.

Garen, “Lux...”

diye fısıldadığında gürültülü kalabalığın üzerinden onu nasıl duyabildiğini anlaması Lux’ın biraz zamanını almıştı. Lux ağlayan yargıca arkasını dönerken büyünün hızla tüm bedenini sardığını fark etti.

Kalabalığın sesi tamamen kesilmişti.

Garen, “Lux neler oluyor?” diye sordu.

Lux gözlerini kırparak hâlâ zihninde yanan korkunç görüntülerden kurtuldu ve yüzünü Garen’in baktığı tarafa çevirdi. Bu sırada Yılmaz Öncüler savaşçıları da liderlerinin yanında durmak için ona doğru koşuyordu.

Ardından Fossbarrow’un insanları, hayatları vücutlarını terk ediyormuşçasına bir bir yere düşmeye başladı.

Lux dişlerini sıkarak kendini ayağa kalkmaya zorladı.

Güneş neredeyse Fossbarrow’un batı duvarı üzerinde kaybolmuştu ve kasabanın baygın sakinlerinden yükselen siyah, dumansı şekilleri gören Lux’ın ağzı ardına kadar açılmıştı. Her biri diğerinden farklıydı ve Lux, Noxus zırhlarına bürünmüş bir tabur iblis, devasa örümcekler, çok başlı yılanlar, buzdan baltalara sahip kule gibi iblis savaşçılar, dişleri obsidiyen hançerleri andıran muazzam ejderhalar ve düzinelerce mantıkla açıklanamayacak şey gördü.

“Büyü,” dedi Garen.





Gölge yaratıklar havada tek bir ses bile çıkarmadan platforma doğru süzülüyordu. Giderek yaklaşan dehşet verici bir kâbus dalgasıydı.

“Bunlar da ne?” diye sordu Varya.

“Fossbarrow sakinlerinin en kötü kâbusları,” dedi Lux.

Sabator, “Bunu nereden biliyorsun?” diye sordu.

Kalıp dövüşemeyeceğini bilen Lux, “Biliyorum işte,” diye yanıtladı. Yeteneklerinin çok daha etkili olacağı başka bir yer vardı ve Yılmaz Öncüler burada kendi başlarının çaresine bakabilirdi. Baş ve işaret parmaklarını alt dudağına götürerek bir ıslık çaldı ve ardından Garen’e döndü.

“Bunu nasıl durduracağımı biliyorum,” dedi.

Garen, gözlerini yaklaşan iblis ordusundan ayırmadan “Nasıl?” diye sordu.

“Nasıl olduğunu boş ver,” dedi Lux. “Yalnızca... ben dönene kadar ölmemeye çalış.”

Yıldızateşi yaratıkların arasından dört nala yaklaşırken Lux da platformun kenarına doğru koştu. Atı herhangi bir engelle karşılaşmamıştı; rüya ve kâbusları Fossbarrow’u saran gücün ilgisini çekmiyor gibiydi. Lux platformdan sıçradı ve Yıldızateşi’nin yelesini yakalayarak tek bir hamlede üzerine bindi.

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Garen.

At arka ayaklarının üzerine kalkarken Lux da ağabeyine cevap verebilmek için eyerin üzerinde döndü.

“Sana söyledim ya,” diye bağırdı. “Büyük büyükbabam Fossian’a saygılarımı sunacağım!”




Garen, kız kardeşinin karanlık ordunun içinde atını dört nala sürüşünü izledi. Yerde yatan kasaba sakinleri arasından dikkatlice geçmeye çalışıyordu. Şeytani yaratıklar pençelerini ona yöneltse de, Yıldızateşi’yle birlikte bütün saldırılardan kurtulmayı başarmıştı. Lux, korkunç ordunun içinden çıktı ve bir anlığına durup altın tepeli asasını Garen'e doğru kaldırdı.


“Demacia için!” diye bağırdı.

Yılmaz Öncüler kılıçlarını kalkanlarına vurdu.

“Demacia için!” diye yanıtladılar hep bir ağızdan.

Lux atını çevirdi ve hızla kasabanın dışına doğru sürdü. Garen yaklaşan dövüşün heyecanıyla omuzlarını çevirdi ve kılıcını kaldırdı.

“Sık adım!” diye bağırdı ve savaşçıları dövüş pozisyonu aldı. Solunda Varya ve Rodion, sağındaysa Sabator ve Diadoro duruyordu.

“Biz Yılmaz Öncüleriz,” dedi Garen ve kılıcını indirerek balçağını sert gözlerinin hizasına getirdi. “Cesaretiniz ve keskin gözleriniz kılıçlarınıza yol göstersin.”

Platforma ilk ulaşanlar katran karası iblis köpekler olmuştu; keskin pençeleri ve parlak dişleriyle üzerlerine atlıyorlardı. Garen ve Yılmaz Öncüler onları kenetlenmiş kalkanlar ve keskin kılıçlarla karşıladı. Çelikten duvar düşmanı geri püskürtmüştü. Düşmanları gölge ve kötülükten yapılmış olsa da Öncüler muazzam bir güç ve beceriyle savaşıyordu. Garen ileri atıldı ve kılıcını kıvranan yaratığın belkemiğinin olması gereken yere indirdi. Canavar acı dolu bir çığlıkla paramparça olarak siyah toza dönüşmüştü.

Garen kılıcını çevirdi ve kavisli bir açıyla geriye doğru çekti. Kılıcıyla başka bir canavarın çenesini savuşturmuştu. Ardından bileklerini çevirerek omzunu da saldırısının içine kattı. Yaratığı geriye ve aşağıya doğru itiyordu. Ayağını göğsünün üzerine indirmesiyle canavar kükreyerek paramparça olmuştu. Garen, dev gibi bir Freljord savaşçısını andıran siluetin indirdiği korkunç darbeyi savuşturmak için kılıcını hızla geri çekti. Çarpmanın şiddetiyle dizlerinin üzerine çökmüştü.

“Ayakta olduğum sürece savaşacağım!” diye söz verdi sıktığı dişlerinin arasından. Ardından kükreyerek yeniden ayağa kalktı ve kılıcının kabzasını vahşi savaşçının boynuzlu başına indirdi. İblisten küller yükseldi ve Garen kendi etrafında dönerek kılıcını başka bir yaratığın karnına sapladı.

Sabator salyalar saçan köpeğin başını gövdesinden ayırırken Diadoro da kalkanını tıslayan yılanın üzerine indirip bedenini ortadan ikiye bölmüştü. Varya kılıcının kabzasıyla meçhul bir iblis savaşçının korkunç dişlerine saldırırken Rodion ise kılıcını ikiz kardeşinin rakibine saplamıştı.

Gölge yaratıklar her bir öldürücü darbenin ardından parçalanarak kızıl küllere dönüşüyordu. Garen’in gümüş kılıcı şimşek gibi çakarak akrebe benzer bir yaratığın gövdesine saplanmıştı.

Karanlık pençeler Garen'in başına doğru süzülüyordu. Ancak Sabator’un kalkanı saldırıyı durdurdu. Varya kılıcını canavarın bacaklarının arasına indirerek onu toza çevirmişti. Aşırı derecede çirkin bir yaratık topallayarak üzerine atılırken; Rodion, kılıcını yaratığın şekilsiz yüzüne sapladı. Yaratık tiz çığlıklar eşliğinde ölmüştü. Fakat öldürdükleri her gölgenin yerini daha fazlası alıyordu.

Garen, “Sırt sırta!” diye kükredi ve beş savaşçının omuz zırhları birbirine kenetlendi. Oluşturdukları çelik çember, karanlığa karşı duran bir ışık gibi omuz omuza çarpışıyordu.

“Onlara Demacia’nın gücünü gösterelim!”





Lux ormanın içinde hızla at sürerken ağaçlar vızır vızır yanından geçiyordu. Asasının kavisli ucundan parlayan ışık, yakıcı parlaklığıyla yolunu aydınlatmıştı. Ona yol gösteren ışığa rağmen ormanda böylesine bir hızla at koşturmak akıl kârı değildi; ancak Garen ve Yılmaz Öncüler’e saldıran kâbusların sonu gelmeyecekti. İnsanoğlunun hayal gücü kâbuslarla dolu dipsiz bir kuyuydu; ölüm korkusu, zayıflık korkusu, sevdiklerini kaybetme korkusu.

Bu sabah takip ettiği yollardan yeniden geçerken büyüsünü Yıldızateşi’yle paylaşarak ona inanılmaz derecede keskin bir görüş sağlamıştı. Lux ve atı muazzam bir hızla gecenin içinde ilerleyerek nihayet yol ayrımına ulaştı. Yıldızateşi doğu ve batıya giden yolları hiçe sayarak kuzeye giden yolun önündeki tek engel olan dev eğreltiotu yığınının üzerinden atladı.

Bu, büyük büyükbabası Fossian’ın mezarına giden yoldu.

Lux, ışığına ve atının emin adımlarına rağmen dik yamaçların kenarlarında kıvrılan ve kayalık vadiler üzerinde yükselen bu yolda hız kesmek zorunda kalmıştı. Mezara yaklaştıkça etraftaki manzara git gide değişiyor, tamamen farklı bir karaktere bürünüyordu. Burası, sanki küçük çocukları korkutmak için anlatılan hikâyelerden fırlamış gibiydi. Ağaçlardan hastalıklı kara reçineler akıyordu ve kıvrılarak pençeli ellere dönüşen dallar, saçlarına ve pelerinine takılıyordu. Ağaç gövdelerindeki kovuklar dişlerle bezeli korkunç ağızları andırırken, zehirli örümcekler yüksek dalların arasına iğrenç ağlarını örüyordu. Ayaklarının altındaki delik deşik topraklarsa perilerce terk edilmiş bir bahçe gibi pis su gölcükleriyle kaplanmıştı.

Yıldızateşi gölgelerle kaplı bir açıklığın girişinde durarak başını geriye attı ve korkuyla soludu.

“Sakin ol, oğlum,” dedi Lux. “Fossian’ın mezarı biraz ileride. Yalnızca birkaç adım daha.”

Atı tek bir adım bile atmaya ikna etmek imkânsız gibi görünüyordu.

“Peki,” dedi Lux. “Kendim gideceğim.”

Atının sırtından indi ve asasını kaldırarak açıklığa adımını attı. Işığı fırtınanın içindeki bir lamba gibi titrese de, görebilmesine yetecek kadar etrafı aydınlatıyordu.

Fossian’ın mezarı karanlığın içinde simsiyah duran, çim kaplı alçak bir tepeydi ve zirvesi üst üste dizili taşlardan oluşan bir yığın ile taçlandırılmıştı. Kara bir duman göğe yükselirken, içerisinde dünyayı ele geçirmek için fırsat kollayan karanlık imgeler dans ediyordu. Fossian’ın kahramanlıklarını anlatan taş levhanın üzerinde siyah çizgiler oluşmuştu.

Önündeyse on iki veya on üç yaşından büyük olmayan genç bir çocuk bağdaş kurmuş, zayıf bedeni kendinden geçmişçesine sallanıp duruyordu. Mezardan yükselen ince dumanlar bir sarmaşık gibi boynuna dolanmıştı.

“Luca?” dedi Lux.

Çocuk sesini duyar duymaz sallanmayı kesmişti.

Ona doğru döndüğünde ruhsuz, karanlık gözleri Lux’ın ayakta zor durmasına neden olmuştu. Yüzünde zalimce bir gülümseme belirdi.

“O artık yok,” diye yanıtladı.





Keskin, kavisli bacaklara sahip devasa bir örümcek Garen’in karşısında yükseliyor; şişkin karnı dalgalanırken keskin çeneleri açılıp kapanıyordu. Garen tek hamlede yaratığın göğsünü ikiye böldü ve vücudu parçalanmaya başlar başlamaz tekmeleyerek platformdan aşağı attı.

Bir sonraki düşman için hazırlandığı sırada simsiyah bir pençe omuz zırhını aşarak kaslarına saplanırken içinde dayanılmaz bir soğukluk hissetti. Metal ne eğilmiş ne de çatlamıştı. Pençe hiçbir dirençle karşılaşmadan zırhın içinden geçmişti ve Garen iğrenç bir hissin bütün vücuduna yayıldığını hissetti. Burnuna sanki yüzlerce yıllık bir kabrin üzerini örten iğrenç toprakların kokusu geliyordu. Ancak tıpkı kendisine öğretildiği gibi çektiği acıya rağmen savaşmayı sürdürecekti.

Kavisli bir kılıcın zırhından geçerek yan tarafına saplanmasıyla Rodion kendini yerde bulmuştu. Kalkanını indirerek acı ile bağırdı.

Garen, “Dik dur!” diye seslendi. “Acıyı unut.”

Rodion yaşadığı bir anlık utancın ardından doğrulurken Yılmaz Öncüler’e ulaşma arzusuyla çılgına dönen yaratıklar birbirlerini eziyordu.

“Gelmeyi kesmiyorlar!” diye bağırdı Varya.

Garen, “Öyleyse biz de savaşmayı kesmeyeceğiz!” diye yanıtladı.





Hayatta hiçbir şeyi buradan kaçmak istediği kadar istemese de, Lux genç çocuğa doğru yürüdü. Karanlık gözlerinin içinde çırpınan kâbuslar, insanoğlunun sonsuz zaaflarından faydalanarak gün yüzüne çıkmayı bekliyordu. Lux soğuk ve temkinli bir zekânın kendisini ölçtüğünü fark etmişti.

Luca başını salladı ve sakince ayağa kalktı. Açıklığın kenarında gölgeler toplanmaya başlamıştı; görüş mesafesinin hemen dışında gizlenmiş canavar ve kâbuslar etrafını sarmak için hareket hâlindeydi.

“Ne çok kâbusun var,” dedi çocuk. “Sanırım onları dışarı çıkarmak için başını bir taşla yaracağım.”

“Luca, bu sen değilsin,” dedi Lux.

“Sen söyle öyleyse, kim olduğumu düşünüyorsun?”

Lux, “Mezardaki iblis,” diye yanıtladı. “İnsanlar Fossian’ı gömdükleri sırada iblisin düşündükleri kadar ölü olduğunu sanmıyorum.”

Luca gülümsedi. Ağzı o kadar geniş bir biçimde açılmıştı ki kenarlarındaki deri yırtılmıştı. Çenesinden aşağıya kan derecikleri akıyordu.

“Hiç mi hiç ölü değildi,” dedi. “Yalnızca uyuyordu. İyileşiyordu. Yenileniyordu. Hazırlanıyordu.”

“Ne için hazırlanıyordu?” dedi Lux kendini ileriye doğru bir adım daha atmaya zorlayarak.

Çocuk, parmağını kaldırıp uyarırcasına salladı. Lux olduğu yerde donup kalmıştı.

“Dur bakalım,” dedi ve eğilerek yerden sivri bir taş aldı. “Önce şu kâbusunu bir dışarı çıkaralım.”

“Luca,” dedi Lux. Hareket edemese de hâlâ konuşabiliyordu. “Onunla savaşmalısın. Başaracağını biliyorum. İçinde büyü taşıyorsun. Bunu biliyorum. Bu yüzden kaçtın, değil mi? Bu yüzden buraya geldin; iblisi yenen kişiyle yan yana olabilmek için.”

Çocuğun derisinin altında gizlenen şey gülerken, çıkardığı sesler etraftaki çimlerin çürümesine neden olmuştu.

“Gözyaşları çölün ortasındaki su gibiydi,” dedi. Başını neresinden çatlatması gerektiğini anlamaya çalışırcasına Lux'ın etrafında dönmeye başlamıştı. “Beni uyandırdılar, beslediler. Öylesine uzun süredir uyuyordum ki insanların çektiği acıların ne kadar lezzetli olduğunu unutmuştum.”

Çocuk elini uzattı ve Lux'ın yanağını okşadı. Dokunuşu Lux’ın içini soğuk bir dehşetle doldurmuştu. Parmağını kaldırıp geri çekerken havada bir duman şeridi oluşmuştu. Boğulmaktan korkan Lux öğürmeye başlamıştı. Gözünden aşağı tek bir yaş süzüldü.

“Onu uyuttum. Rüyaları, gerçeğe dönüştürülmeyi bekleyen dehşetlerle doluydu,” dedi çocuk. “Güçleri çok zayıf; senin teninde yanan ocağa kıyasla yalnızca parıldayan bir köz. Bana işime yarayacak çok az şey sağladı; ancak çocuksu korkuları bu kadar uzun süren açlığımın ardından bir ziyafet gibiydi. Demacia onun gibilerin en büyük korkusu. Senin gibilerin.”

Lux, büyüsünün bu yaratıktan çekindiğini hissediyordu. Açıklık alanı saran karanlık, içindeki ışığı bastırarak onu küçücük bir kıvılcıma çevirmişti. Ancak tek bir kıvılcım bile koca bir ormanı yok edecek yangının fitilini ateşleyebilirdi.

“Ondan nefret ediyorlardı. Luca bunu biliyordu. Siz faniler anlamadığınız şeylerden hep korkmuşsunuzdur. Bu ateşleri körükleyerek dehşet verici görüntüler çağırmak öyle kolay ki.”

Lux parmaklarını gerdi; hareket acı vericiydi. Ancak bu acı, kontrolün de kendisinde olduğu anlamına geliyordu. Bunu kullanacaktı. İçindeki kıvılcımı besledi, onu dehşetinden uzak tuttu ve yavaş yavaş yeniden vücuduna yayılmasına izin verdi.

“Luca, lütfen,” dedi her bir kelimenin üzerine basarak. “Onunla savaşmalısın. Seni kullanmasına izin verme.”

Çocuk güldü. “Seni duyamaz. Hem duyabilseydi bile, dostlarının gerçeği öğrenmeleri hâlinde ona yapabileceklerinden korkmakta haklı olduğunu biliyorsun. O, nefret ettikleri şeyin ta kendisi. Bir büyücü. Bunun nasıl bir his olduğunu en iyi senin bilmen gerekir.”

Acı, Lux’ın kollarına yayılarak göğsüne geçmişti. Çocuk, toplanmakta olan büyüyü hissederek karanlık gözlerini kıstı.

“Bunu çok iyi bilirim,” dedi Lux. “Ancak korkunun beni ele geçirmesine asla izin vermem.”

Lux acı dolu bir çığlıkla asasını çocuğa doğru savurdu. Kolları alev alev yanıyordu ve darbe hantaldı. Ancak çocuk kendini geriye atmakta yavaş kalmıştı. Asanın altın ucu yanağını sıyırdı.

Bu yalnızca küçük bir isabet olsa da yeterliydi.





Yılmaz Öncüler son derece etkili kılıç vuruşları ve ezici kalkan darbeleriyle savaşıyordu; ancak bunu sonsuza kadar sürdürmeleri imkânsızdı.

Gölgeler er geç onları alaşağı edecekti.

Kollarıyla onları yakalamaya çalışan bir grup yaratık sol taraftan yaklaşarak gövdeleriyle Diadoro’nun kılıcını kirletiyordu. Darbelerden biri kalkanını sıyırarak omuz zırhının üzerine inmişti. Homurdanarak kılıcını ejderha başlı karanlık yaratığın karnına sapladı.

Sabator, “Araya gir!” diye uyardı. “Onları uzak tut!”

Garen kılıcıyla kıvranıp duran karanlığın içine doğru saldırdı. Yaratığın karnına bir kesik attıktan sonra kılıcını göğsüne saplamıştı. Derine sok ve çevir. Asla yerinde durma. Sağ tarafta bir kıpırtı; hançer gibi dişlere sahip, böceğimsi bir kafatası. Kılıcıyla gözlerini kesti. Yaratık çığlık attı ve parçalanarak duman ve köze dönüştü.

Üstüne iki kere daha saldırdı. Kılıç sallayacak kadar geniş alan yok. Bir kabza darbesi daha, ilk yaratığı tam göğsünden mıhlamıştı. Kılıcını diğerinin karnına saplayıp çıkardı. Canavarlar geri çekiliyordu. Garen de geri çekilerek Varya ve Rodion’la aynı hizaya geldi. İkisi de tepeden tırnağa külle kaplanmıştı.

“Safları korumalıyız,” dedi Garen.

Diadoro, “Ne kadar daha?” diye sordu.

Garen kuzeye doğru baktı; uzaktaki ormanlarda bir ışık parlıyordu.

“Lux buna ihtiyaç duyduğu sürece,” dedi Garen ciddi gözlerle.

Ardından gölgeler yeniden saldırdı.





Lux, ışığını Luca’nın üzerine gönderdi ve kör edici bir ışıltı açıklık boyunca patladı. Genç çocuğun içindeki canavar öfke ve ümitsizlik dolu bir çığlıkla bedeninden ayrılmıştı. Çevresini saran beyaz alevler etraftaki her şeyi etkisi altına alıyordu. Karanlık, Lux’ın muazzam gücünden kaçıyor; gölgelerse ışığının parlaklığıyla yok oluyordu. Orman ve mezar, büyümeyi sürdüren ışıkla birlikte tamamen gözden kaybolmuş; yerlerini uçsuz bucaksız soluk bir hiçliğe bırakmışlardı. Genç bir oğlan, dizlerini göğsüne çekmiş önünde oturuyordu. Başını kaldırdığında gözleri yeniden korkmuş bir çocuğa aitti.

“Bana yardım edebilir misin?” diye sordu.

Lux, “Evet,” dedi ve ona doğru yürüyüp yanına oturdu. “Ancak benimle birlikte geri dönmen gerekiyor.”

Çocuk başını iki yana salladı. “Yapamam. Çok korkuyorum. Kâbus adam orada bir yerlerde.”

“Evet ama birlikte onu yenebiliriz,” dedi Lux. “Sana yardım edeceğim.”

“Gerçekten mi?”

Lux, “Eğer bana izin verirsen,” dedi Lux. “İnsanlar, yaşadıklarını ve yapabildiklerini öğrenirse olacaklardan ne kadar korktuğunu biliyorum. İnan bana, ben de aynı şeyleri yaşadım. Ancak korkmak zorunda değilsin. İçinde ne mi var? Kötülük değil. Karanlık değil. Işık. Kontrol etmende sana yardımcı olabileceğim bir ışık.”

Lux elini uzattı.

“Söz mü?” diye sordu çocuk.

“Söz,” dedi Lux. “Yalnız değilsin, Luca.”

Çocuk elini kavradı; tıpkı boğulmakta olan bir adamın kendisine fırlatılan ipi kavradığı gibi.

Işık yeniden büyüyerek inanılmaz derecede parlak bir hâle gelirken, söndüğünde ormandaki açıklık yeniden yedi yıl önceki görüntüsüne bürünmüştü. Yeşil çimler, üzerinde bir taş yığını olan tepecik ve Fossian’ın kahramanlıklarını anlatan taş levha. Ormanı tanınmaz hâle getiren karanlık artık gitmişti. Pençeli ağaçlar normale dönmüştü ve gece mavisi gökyüzü ışıldayan yıldızlarla kaplanmıştı. Ormanın derinliklerinden avcı kuşların sesleri yankılanıyordu.

Hâlâ elini tutan Luca başını kaldırıp Lux’a gülümsedi.

“Kâbus adam gitti mi?”

Lux, “Sanırım,” diye yanıtladı. Çevredeki karanlık gücün git gide azaldığını hissedebiliyordu. “En azından şimdilik. Belki artık mezarın içinde değil; ancak artık buradan gitti. Şu anda önemli olan da bu.”

Luca, “Artık eve dönebilir miyiz?” diye sordu.

“Evet,” dedi Lux. “Eve dönebiliriz.”





Uyuşturucu bir soğukluk Garen’in içini sarmıştı. Gölge pençelerce saldırıya uğrayan uzuvları kurşun gibiydi. Damarlarında akan buz, onu ruhunun derinliklerine kadar dondurmuş, görüşü grileşmişti.

Sabator ve Diadoro yerde yatarken derileri de kararmaya başlamıştı. Rodion boğazında pençeli bir el ile dizleri üzerine çökmüştü. Varya ise savaşmayı sürdürüyordu. Kalkanını taşıdığı kolu işlevsiz hâlde yanından sallansa da, kılıcını tutan kol hâlâ yerli yerindeydi.

Garen kül ve ümitsizliğin tadını alabiliyordu. Daha önce mağlubiyeti hiç tatmamıştı. Özellikle de böylesini. Jarvan’ın öldüğünü düşündüğünde bile devam edebilecek iradeyi bulabilmişti. Ancak şimdi aldığı her nefesle ölüme biraz daha yaklaşıyordu.

Elinde karanlık bir balta tutan boynuzlu bir iblis önünde kule gibi yükseldi. Uzun yıllar önce öldürdüğü vahşi bir savaşçıyı andırıyordu. Garen dudaklarında bir Demacia savaş çığlığıyla ölmeye hazır şekilde kılıcını kaldırdı.

Ancak aniden bir yaz rüzgârı esmeye başlamıştı. Kuzeyde yükselen aydınlık yeni doğan güneş gibi parlıyordu.

Gölge yaratıklar, fırtınada savrulan yanık kâğıt parçaları gibi eriyip gitmişti. Rüzgâr ve tuhaf ışık, söken şafak gibi kasaba meydanına yayıldığında gölgeler kaçacak delik aramaya başlamıştı.

Garen bir nefes verdi; bunu hâlâ yapabildiğine inanamıyordu. Rodion ciğerlerini temiz hava ile doldururken, Sabator ve Diadoro kendilerini yerden kaldırdı. Gölgelerin sürgün edilişini büyük bir hayretle izledikleri sırada, kasaba sakinleri de yavaş yavaş kıpırdanmaya başlamıştı.

Varya nefesi kesilerek “Ne oldu?” diye sordu.

“Lux,” dedi Garen.





Luca minnettar annesine kavuşturulduktan ve Işıkgetirenler'den Hanımefendi Pernille çocuğun alacağı eğitim hakkında bilgilendirildikten sonra, Lux ve Garen Yılmaz Öncüler’in başında atlarını Fossbarrow’un güney kapısına doğru sürdü. Gruba sessizlik hâkimdi ve yollarının üzerinde karşılaştıkları bütün kasaba sakinlerinin üzerinde gözle görülür bir suçluluk duygusu bulunuyordu. Fossbarrow’lular idamın ardından olanları hatırlayamasa da her biri adamın ölümünde pay sahibi olduğunu biliyordu.

“Peçeli Hanım seni göğsüne kabul etsin,” dedi Lux, Aldo Dyan’ın cenaze merasiminin yanından geçtikleri sırada.

Garen, “Böyle bir lütfu hak ettiğine gerçekten inanıyor musun?” diye sordu. “Masum insanları öldürdü.”

“Bu doğru,” dedi Lux, “ancak bunun neden böyle olduğunu anlıyor musun?”

“Fark eder mi? Bir suç işlemişti ve bedelini ödedi.”

“Tabii ki fark eder. Aldo Dyan onların arkadaşı ve komşusuydu,” dedi Lux. “Meyhanede birlikte bira içerler, sokakta birbirlerine şakalar yaparlardı. Oğulları ve kızları onun çocuklarıyla oynardı. Karar verirken aceleci davranarak bu cinayete sebep olan şeyi anlama şansını yitirdiler.”

Garen gözlerini önlerindeki yolda tuttu.

“İstedikleri şey anlayış değil,” dedi nihayet. “Buna ihtiyaçları yok.”

“Nasıl böyle düşünürsün?”

“Böyle ince ayrıntılara izin vermeyen bir dünyada yaşıyoruz, Lux. Demacia’nın dört bir yanı korkunç düşmanlarla çevrili; kuzeyde vahşi kabileler, doğuda açgözlü bir imparatorluk ve güçleri dünyamızın düzeni için tehdit oluşturan karanlık büyücüler. Kesin hükümler vermek bizim için bir zorunluluk. Şüphelerin kararlarımızın önüne geçmesine izin vermek bizi savunmasız bırakır. Buna izin veremem.”

“Bedel böylesine ağır olduğunda bile mi?”

“Kesinlikle,” dedi Garen. “Yaptığım şeyi yapmamın sebebi de bu.”

“Demacia için mi?”

“Demacia için,” dedi Garen.
 
Teşekkürler.
 
Teşekkürler.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst