- Katılım
- 22 Ocak 2015
- Konular
- 4,152
- Mesajlar
- 12,387
- Online süresi
- 1m 12s
- Reaksiyon Skoru
- 1,516
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 11 Yıl 4 Ay 23 Gün
- Başarım Puanı
- 373
- Yaş
- 35
- MmoLira
- -17
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Kendine Dışarıdan Bak
Gerçek yiğit öfkelendiğinde kendisine hâkim olabilendir.
Bazı duygular sıradan insan yeteneklerini anlık olarak köreltebilir. Öfke, heyecan, utanç, yoğun çaresizlik hissi ve daha başkaları, siz çoğaltabilirsiniz. Bu tür duyguların pençesinde olduğunuz anlarda, kendiniz gibi davranamazsınız. Bırakın kendi içinizde bağımsız, neredeyse robot gibi bir incecik varlık gelişsin.
Onunla kendinizi görün. Yaşadığınız duyguya esir olmayan küçük bir benlik parçanız sizi dışarıdan görsün. Bunu nasıl geliştirirsiniz, çok iyi bilmiyorum. Belki o duyguları yaşayacağınız anları önceden hissedebiliyorsanız, o anlarda kendinizi bir aynaya bakmaya zorlayabilirsiniz.
Ben benzer bir süreçten geçtim, ama kendimi dışarıdan görebilmeyi nasıl öğrendiğimin farkında değilim. Ayna tekniğini kullandığımı sanmıyorum ama bu konuda hatırlayıp bir örnek olarak tavsiye ettiğime göre belki de çok bilinçli olmayan bir şekilde bundan yararlanmışımdır da şimdi bilinçaltım hatırlıyordur.
Çocukken bazen çok aşırı sinirlenirdim. Bir çeşit nöbet gibiydi. Titrerdim sinirden, gözlerim yaşarır öfkeyle ağlardım. Patlayacak bir bomba gibi hissederdim kendimi ama dışarıya yönelik bir şiddet uygulamasıyla genelde- içimdeki basıncı atmazdım. Giderek seyrekleştirdim bu nöbetleri. En son lise yıllarımda çok daha hafif olarak bir kez başıma gelmişti.
Belki doğal bir süreçle kurtulmuşumdur. Yine de bir şeylerden destek almış olmam gerektiğini düşünüyorum. Çok olası bir destek noktası da çok yoğun okuyan bir insan olmam olabilir.
Lisede Victor Hugodan tutun Dostoyevskiye kadar, Balzactan Stephen Kinge kadar bol bol okumaya başladım. Roman kişilerinin yaşadıkları halleri, kontrolsüzlük anlarını okumak bana dolaylı olarak yardımcı olmuş olabilir.
Hayatınıza bir ucu bilincinizin içine doğrudan bağlı olan bir gizli kamera yerleştirin. Kendinize dışarıdan bakın. Kendinize bakın. Dışarıdan bakın. Bakın ama görün de!
Senaryo 1: Scrooge
Kendine dışarıdan bakabilmenin belki en güzel hikayesi, Charles Dickens tarafından yazılmıştır: A Christmas Carol. Hikayenin kahramanı Ebenezer Scrooge adında yaşlı ve kötücül bir adamdır ve kendisine dışarıdan bakabilmesini sağlayan bir tecrübeyle büyük bir değişim geçirir. Bir banker/tefeci olan Scrooge hayatını para biriktirmekle geçirmiştir ve paradan başka hiçbir şeye değer vermez.
Scroogeun karakterini gözler önüne seren giriş olaylarından sonra yaşlı adamın soğuk ve karanlık tuttuğu ve çok azını döşemiş olduğu evine gidişini izleriz. Gotik bir ortamda, ürkütücü birtakım sesler içeren gelişmelerin ardından, yaşlı adamı yıllar önce kendisininkine benzer bir hayat yaşayıp ölmüş olan ortağının hayaleti ziyaret eder. Ortağı Marley, Scroogea kendisini ne kötü bir sonun beklediğini ihtar eder ve kendisinden sonra birer birer ziyarete gelecek olan uyarıcıları iyi dinlerse bir şansı olabileceğini söyler ve kaybolur.
Scrooge sarsılmıştır ama kendisini bunun bir sanrı olduğuna ve iyi bir uyku çekmenin işleri düzelteceğine inandırır.
Ama uyarıcılar gelir. İlki, Scroogeu geçmişinde yaşadığı acı verici olaylara götürür. İkinci uyarıcı, ona gün içinde yaptığı birtakım kötülüklerin insanları nasıl etkilemiş olduğunu gösterir.
Üçüncü uyarıcı ise, yaşlı adama, yaptığı kötülüklerin sonucunda gelecekte olacakları gösterir. Bu tecrübelerle, kendini ve yaptıklarını dışarıdan bir gözle açık ve tarafsız bir şekilde gören yaşlı adam, pişman olur ve büyük bir değişim yaşar.
Her insanda kötülüğe de iyiliğe de yönelim vardır. Yaptığı kötülüklere dışarıdan bir gözle bakan, bunların üzerinde samimi ve nesnel bir şekilde düşünen bir insanın bu kötülüklerde ısrar etmesinin çok zor olacağını düşünüyorum. İnsanın kötülükte ısrar edebilmesinin sebebi genellikle ya hiç düşünmemesi ya da yaptıklarına bir kılıf uydurmuş olmasıdır. Her iki durumda da, insanların onu görebildiği şekilde kendini göremez. Ya da insanların gözünü de boyamışsa, tarafsız ve gerçek eylemler ve sebeplerini bilen bir gözle olaylara bakamıyordur. Oysaki eylemler ve niyetleri başkasından gizlesek bile, bakışlarımızı içimize diktiğimizde kendimizden gizlememiz imkansızdır.
Senaryo 2: İlk kopya denemesi
Hafızam aslında hayli kötüdür. Özellikle ilkokul öncesini hemen hiç hatırlamam. İlkokuldan çok az, ortaokuldan da epeyce az hatıram vardır.
Ama yaşlanıyorum sanırım, eski anılar giderek berraklaşmaya başladı.
Ortaokulda davranışları hayli gülümsetici bir fen hocamız vardı, komik diyeceğim ama hocalarıma olan saygıdan dilim varmıyor.
Bu hocamızın bir yazılısında, sıranın gözünde fen kitabımı bırakmıştım. Tavuğun sindirim sisteminin falan sorulduğu bir yazılıydı. 36 kişilik bir sınıfta, 3 sıra grubu vardı. Ben orta grupta en arkada, yani altıncı sırada oturuyordum. Sıranın gözünde güya çaktırmadan kitabı araladım. Ben bunu daha yeni yapmıştım ki, hoca yanımda bitti, sıranın gözünden kitabı alıp kafama şakayla karışık vurdu. Sonra yanımdakine baktı, onda da kitap var. Öndekine baktı, onda da kitap var. Neyse ki, yaptığı basit eylemli uyarıyı yeterli gördü ve normal bir şekilde yazılıya devam ettik.
Bu olay hala neredeyse kare kare hafızamda yer alıyor. Ama normalde kendi yaşamadığım bir deneyimle birlikte. Hocanın oturduğu masadan benim titrek ve ürkek girişimimi nasıl kolay fark ettiğini, bana bakarak nasıl hızla yanıma geldiğini, kitabı bulunca nasıl kafama onunla hafifçe vurup diğer arkadaşları kontrol ettiğini, sanki bunları da ben yaşamışım gibi görebiliyorum.
Bu kopya girişiminden sonra, bunu ilk girişim olarak kabul edip kendimi daha iyi kopya çekmek için yetiştirmeye karar vermedim. Aksine, büyük olasılıkla hocanın bakış açısından olayı hayal ettiğim için, yaptığım işin ne kadar riskli olduğunu çok iyi anlayabilmiştim. Kopya riskini almaktansa, kopya hazırlamakla uğraşmaktansa, çalışarak iyi notlar almak çok daha kolaydı.
İsmini hatırlayamadığım hocamın bu anısı hep aklımda. Onun yaşadığını düşündüğüm şekilde Bu kadar erken bir dönemde, kendimi dışarıdan görmeyi nasıl başarabildiğimi bilmiyorum. Sanırım doğal bir yönelimim bu benim, yıllarca insanların benim hakkımda ne düşündüğünü merak ettim. Ortaokul yıllarında içlerinden benimle ilgili geçenleri okuyabilsem diye ne kadar çok düşündüğümü hatırlıyorum. Şimdi öyle bir istek yok. Sanırım zaten beni nasıl gördüklerini anlayabilecek, en azından tahmin edebilecek bir deneyim birikimine ulaştım.
Senaryo 3: Zincir
Ter damlası saçlarının diplerinde birikti birikti ve yolculuğuna başladı. Göz çukurunu sıyırarak çenesine doğru ilerledi. Orada başka yollardan gelenlerle birleşip çenesinin ucundan kızgın kumlara damladı. Ayak tabanları önce sıcağa isyan etmiş, onu hop hop hoplatmışlardı. Şimdiyse kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen, kalınlaşmış, kösele gibi olmuşlardı sanki. Yine de hala canı acıyordu ve ağırlığını kah birine kah diğerine veriyordu çömeldiği yerde. Sağında solunda arkasında tek bir gölge yoktu. Sadece ilerideki küçük su kaynağının etrafında 56 ağaçtan oluşan bir gölgelik vardı.
Tekrar hamle yaptı ve yine düştü. Çıplak omuzları kum taneleriyle tekrar çizildi. Bazı yerlerde izler kırmızılaşmıştı. Parmak ucunu taze çizik boyunca gezdirdi ve diline götürdü. Hayır, kendi kanı tuzlu gibiydi, susuzluğunu gidermez, aksine artırırdı.
Neden! Neden gidemiyorum. Görüyorum. Orada. Hemen ileride. 100 metre mesafe yok. Ayaklarım neden ilerlemiyor. Bu çarptığım engel ne Gözlerim kararıyor. Hayal mi? Hayır olamaz gerçek olmalı o su olmalı orada o gölgeler. Yoksalar. Yaşayamam, oraya ulaşamazsam, bu gecenin soğuğunu ve sabahın sıcağına tekrar bir kez daha yaşayamam. Ölürüm.
Ayağa fırlayıp hırsla atıldığında bu sefer yüzüstü düştü. Kum gözlerinin içine kaçtı, burnunu doldurdu. Kulaklarına kalkıp inen kum taneleri yağdı.
Kalkıp yine vahaya baktı. Sonra sağına baktı. Sonra soluna baktı. Sonra dönüp geriye baktı ve ufukta kumlarda yılan izi gibi bir iz gördü. Ama çok belirgin ve düzdü iz. İzi kendine doğru takip etti. Ta ayaklarına kadar İncecik altı çoktan parçalanmış ayakkabılarının sadece boyun kısımları hala sağlamdı. İz sandığı zincirler bu sağlam yerlere takılı halkalara bağlıydı.
Eğilip ayakkabıların boynundaki bağcıkları çözdü. Parçalanmış ayakkabıları çıkardı. Vahaya doğru, ayağının altında her temasta dağlayan kızgın kumlar yokmuş gibi yavaş yavaş yürüdü.
Hasan Aycın ustanın, o çizimini görünce çarpılmıştım. Sayfanın zemininden yukarı doğru düz bir şekilde uzanan iki zincir. Zincirlerin uçlarında birer ayakkabı. Ayakkabıları terk edip yürümüş iki ayağın izleri. Bunu görür görmez alışkanlıkları düşündüm. Vazgeçmedikçe zincir olan, vazgeçildiği anda ayakkabılardan bağlı bir zincir gibi saçmalaşan alışkanlıklar.
Kendinize dışarıdan bakın ve görün de. Zincirlerinizi de görün. Ve nerenize bağlı olduklarını
Olası zararlar:
Kendinizin dışına çıkarsanız, orada kalabilirsiniz. Soğukkanlı olmak, duyguların aşırı yoğunluğuna kapılmamak iyidir de her fazla olan aşırının bir de az olan aşırısı vardır.
Öfkeye yenilmemek iyidir; ama öfke de duyulacak yerde, duyulması gereken kadar duyulmalıdır. Melankolik kederler iyi değildir, ama insan gerektiğinde üzülmeyi bilmelidir.
Kendinizi fazlaca dışarıdan izlemeye alışırsanız, kendinize yabancılaşabilirsiniz. Sanki o yaşayan bir başkasıymış gibi olabilir. Yakın bir sınıf arkadaşınız, hayatını yakından incelediğiniz bir kişi, iyi araştırılmış bir yabancı haline gelebilirsiniz.
İnsan en yapılmayacak şeyleri de kendi dışına çıkarak yapar. Mesela toplumun zorlamasıyla olan ama kendimize yediremediğimiz şeyleri yaparken kendimizden uzaklaşırız. İçimizden çıkarız ve kabuğumuz yapar sanki o işleri.
Dışarıdan bakabilmek iyidir, ama kendi varlığını terk etmeden, kendi sorumluluğundan azat olmadan.
Gerçek yiğit öfkelendiğinde kendisine hâkim olabilendir.
Bazı duygular sıradan insan yeteneklerini anlık olarak köreltebilir. Öfke, heyecan, utanç, yoğun çaresizlik hissi ve daha başkaları, siz çoğaltabilirsiniz. Bu tür duyguların pençesinde olduğunuz anlarda, kendiniz gibi davranamazsınız. Bırakın kendi içinizde bağımsız, neredeyse robot gibi bir incecik varlık gelişsin.
Onunla kendinizi görün. Yaşadığınız duyguya esir olmayan küçük bir benlik parçanız sizi dışarıdan görsün. Bunu nasıl geliştirirsiniz, çok iyi bilmiyorum. Belki o duyguları yaşayacağınız anları önceden hissedebiliyorsanız, o anlarda kendinizi bir aynaya bakmaya zorlayabilirsiniz.
Ben benzer bir süreçten geçtim, ama kendimi dışarıdan görebilmeyi nasıl öğrendiğimin farkında değilim. Ayna tekniğini kullandığımı sanmıyorum ama bu konuda hatırlayıp bir örnek olarak tavsiye ettiğime göre belki de çok bilinçli olmayan bir şekilde bundan yararlanmışımdır da şimdi bilinçaltım hatırlıyordur.
Çocukken bazen çok aşırı sinirlenirdim. Bir çeşit nöbet gibiydi. Titrerdim sinirden, gözlerim yaşarır öfkeyle ağlardım. Patlayacak bir bomba gibi hissederdim kendimi ama dışarıya yönelik bir şiddet uygulamasıyla genelde- içimdeki basıncı atmazdım. Giderek seyrekleştirdim bu nöbetleri. En son lise yıllarımda çok daha hafif olarak bir kez başıma gelmişti.
Belki doğal bir süreçle kurtulmuşumdur. Yine de bir şeylerden destek almış olmam gerektiğini düşünüyorum. Çok olası bir destek noktası da çok yoğun okuyan bir insan olmam olabilir.
Lisede Victor Hugodan tutun Dostoyevskiye kadar, Balzactan Stephen Kinge kadar bol bol okumaya başladım. Roman kişilerinin yaşadıkları halleri, kontrolsüzlük anlarını okumak bana dolaylı olarak yardımcı olmuş olabilir.
Hayatınıza bir ucu bilincinizin içine doğrudan bağlı olan bir gizli kamera yerleştirin. Kendinize dışarıdan bakın. Kendinize bakın. Dışarıdan bakın. Bakın ama görün de!
Senaryo 1: Scrooge
Kendine dışarıdan bakabilmenin belki en güzel hikayesi, Charles Dickens tarafından yazılmıştır: A Christmas Carol. Hikayenin kahramanı Ebenezer Scrooge adında yaşlı ve kötücül bir adamdır ve kendisine dışarıdan bakabilmesini sağlayan bir tecrübeyle büyük bir değişim geçirir. Bir banker/tefeci olan Scrooge hayatını para biriktirmekle geçirmiştir ve paradan başka hiçbir şeye değer vermez.
Scroogeun karakterini gözler önüne seren giriş olaylarından sonra yaşlı adamın soğuk ve karanlık tuttuğu ve çok azını döşemiş olduğu evine gidişini izleriz. Gotik bir ortamda, ürkütücü birtakım sesler içeren gelişmelerin ardından, yaşlı adamı yıllar önce kendisininkine benzer bir hayat yaşayıp ölmüş olan ortağının hayaleti ziyaret eder. Ortağı Marley, Scroogea kendisini ne kötü bir sonun beklediğini ihtar eder ve kendisinden sonra birer birer ziyarete gelecek olan uyarıcıları iyi dinlerse bir şansı olabileceğini söyler ve kaybolur.
Scrooge sarsılmıştır ama kendisini bunun bir sanrı olduğuna ve iyi bir uyku çekmenin işleri düzelteceğine inandırır.
Ama uyarıcılar gelir. İlki, Scroogeu geçmişinde yaşadığı acı verici olaylara götürür. İkinci uyarıcı, ona gün içinde yaptığı birtakım kötülüklerin insanları nasıl etkilemiş olduğunu gösterir.
Üçüncü uyarıcı ise, yaşlı adama, yaptığı kötülüklerin sonucunda gelecekte olacakları gösterir. Bu tecrübelerle, kendini ve yaptıklarını dışarıdan bir gözle açık ve tarafsız bir şekilde gören yaşlı adam, pişman olur ve büyük bir değişim yaşar.
Her insanda kötülüğe de iyiliğe de yönelim vardır. Yaptığı kötülüklere dışarıdan bir gözle bakan, bunların üzerinde samimi ve nesnel bir şekilde düşünen bir insanın bu kötülüklerde ısrar etmesinin çok zor olacağını düşünüyorum. İnsanın kötülükte ısrar edebilmesinin sebebi genellikle ya hiç düşünmemesi ya da yaptıklarına bir kılıf uydurmuş olmasıdır. Her iki durumda da, insanların onu görebildiği şekilde kendini göremez. Ya da insanların gözünü de boyamışsa, tarafsız ve gerçek eylemler ve sebeplerini bilen bir gözle olaylara bakamıyordur. Oysaki eylemler ve niyetleri başkasından gizlesek bile, bakışlarımızı içimize diktiğimizde kendimizden gizlememiz imkansızdır.
Senaryo 2: İlk kopya denemesi
Hafızam aslında hayli kötüdür. Özellikle ilkokul öncesini hemen hiç hatırlamam. İlkokuldan çok az, ortaokuldan da epeyce az hatıram vardır.
Ama yaşlanıyorum sanırım, eski anılar giderek berraklaşmaya başladı.
Ortaokulda davranışları hayli gülümsetici bir fen hocamız vardı, komik diyeceğim ama hocalarıma olan saygıdan dilim varmıyor.
Bu hocamızın bir yazılısında, sıranın gözünde fen kitabımı bırakmıştım. Tavuğun sindirim sisteminin falan sorulduğu bir yazılıydı. 36 kişilik bir sınıfta, 3 sıra grubu vardı. Ben orta grupta en arkada, yani altıncı sırada oturuyordum. Sıranın gözünde güya çaktırmadan kitabı araladım. Ben bunu daha yeni yapmıştım ki, hoca yanımda bitti, sıranın gözünden kitabı alıp kafama şakayla karışık vurdu. Sonra yanımdakine baktı, onda da kitap var. Öndekine baktı, onda da kitap var. Neyse ki, yaptığı basit eylemli uyarıyı yeterli gördü ve normal bir şekilde yazılıya devam ettik.
Bu olay hala neredeyse kare kare hafızamda yer alıyor. Ama normalde kendi yaşamadığım bir deneyimle birlikte. Hocanın oturduğu masadan benim titrek ve ürkek girişimimi nasıl kolay fark ettiğini, bana bakarak nasıl hızla yanıma geldiğini, kitabı bulunca nasıl kafama onunla hafifçe vurup diğer arkadaşları kontrol ettiğini, sanki bunları da ben yaşamışım gibi görebiliyorum.
Bu kopya girişiminden sonra, bunu ilk girişim olarak kabul edip kendimi daha iyi kopya çekmek için yetiştirmeye karar vermedim. Aksine, büyük olasılıkla hocanın bakış açısından olayı hayal ettiğim için, yaptığım işin ne kadar riskli olduğunu çok iyi anlayabilmiştim. Kopya riskini almaktansa, kopya hazırlamakla uğraşmaktansa, çalışarak iyi notlar almak çok daha kolaydı.
İsmini hatırlayamadığım hocamın bu anısı hep aklımda. Onun yaşadığını düşündüğüm şekilde Bu kadar erken bir dönemde, kendimi dışarıdan görmeyi nasıl başarabildiğimi bilmiyorum. Sanırım doğal bir yönelimim bu benim, yıllarca insanların benim hakkımda ne düşündüğünü merak ettim. Ortaokul yıllarında içlerinden benimle ilgili geçenleri okuyabilsem diye ne kadar çok düşündüğümü hatırlıyorum. Şimdi öyle bir istek yok. Sanırım zaten beni nasıl gördüklerini anlayabilecek, en azından tahmin edebilecek bir deneyim birikimine ulaştım.
Senaryo 3: Zincir
Ter damlası saçlarının diplerinde birikti birikti ve yolculuğuna başladı. Göz çukurunu sıyırarak çenesine doğru ilerledi. Orada başka yollardan gelenlerle birleşip çenesinin ucundan kızgın kumlara damladı. Ayak tabanları önce sıcağa isyan etmiş, onu hop hop hoplatmışlardı. Şimdiyse kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen, kalınlaşmış, kösele gibi olmuşlardı sanki. Yine de hala canı acıyordu ve ağırlığını kah birine kah diğerine veriyordu çömeldiği yerde. Sağında solunda arkasında tek bir gölge yoktu. Sadece ilerideki küçük su kaynağının etrafında 56 ağaçtan oluşan bir gölgelik vardı.
Tekrar hamle yaptı ve yine düştü. Çıplak omuzları kum taneleriyle tekrar çizildi. Bazı yerlerde izler kırmızılaşmıştı. Parmak ucunu taze çizik boyunca gezdirdi ve diline götürdü. Hayır, kendi kanı tuzlu gibiydi, susuzluğunu gidermez, aksine artırırdı.
Neden! Neden gidemiyorum. Görüyorum. Orada. Hemen ileride. 100 metre mesafe yok. Ayaklarım neden ilerlemiyor. Bu çarptığım engel ne Gözlerim kararıyor. Hayal mi? Hayır olamaz gerçek olmalı o su olmalı orada o gölgeler. Yoksalar. Yaşayamam, oraya ulaşamazsam, bu gecenin soğuğunu ve sabahın sıcağına tekrar bir kez daha yaşayamam. Ölürüm.
Ayağa fırlayıp hırsla atıldığında bu sefer yüzüstü düştü. Kum gözlerinin içine kaçtı, burnunu doldurdu. Kulaklarına kalkıp inen kum taneleri yağdı.
Kalkıp yine vahaya baktı. Sonra sağına baktı. Sonra soluna baktı. Sonra dönüp geriye baktı ve ufukta kumlarda yılan izi gibi bir iz gördü. Ama çok belirgin ve düzdü iz. İzi kendine doğru takip etti. Ta ayaklarına kadar İncecik altı çoktan parçalanmış ayakkabılarının sadece boyun kısımları hala sağlamdı. İz sandığı zincirler bu sağlam yerlere takılı halkalara bağlıydı.
Eğilip ayakkabıların boynundaki bağcıkları çözdü. Parçalanmış ayakkabıları çıkardı. Vahaya doğru, ayağının altında her temasta dağlayan kızgın kumlar yokmuş gibi yavaş yavaş yürüdü.
Hasan Aycın ustanın, o çizimini görünce çarpılmıştım. Sayfanın zemininden yukarı doğru düz bir şekilde uzanan iki zincir. Zincirlerin uçlarında birer ayakkabı. Ayakkabıları terk edip yürümüş iki ayağın izleri. Bunu görür görmez alışkanlıkları düşündüm. Vazgeçmedikçe zincir olan, vazgeçildiği anda ayakkabılardan bağlı bir zincir gibi saçmalaşan alışkanlıklar.
Kendinize dışarıdan bakın ve görün de. Zincirlerinizi de görün. Ve nerenize bağlı olduklarını
Olası zararlar:
Kendinizin dışına çıkarsanız, orada kalabilirsiniz. Soğukkanlı olmak, duyguların aşırı yoğunluğuna kapılmamak iyidir de her fazla olan aşırının bir de az olan aşırısı vardır.
Öfkeye yenilmemek iyidir; ama öfke de duyulacak yerde, duyulması gereken kadar duyulmalıdır. Melankolik kederler iyi değildir, ama insan gerektiğinde üzülmeyi bilmelidir.
Kendinizi fazlaca dışarıdan izlemeye alışırsanız, kendinize yabancılaşabilirsiniz. Sanki o yaşayan bir başkasıymış gibi olabilir. Yakın bir sınıf arkadaşınız, hayatını yakından incelediğiniz bir kişi, iyi araştırılmış bir yabancı haline gelebilirsiniz.
İnsan en yapılmayacak şeyleri de kendi dışına çıkarak yapar. Mesela toplumun zorlamasıyla olan ama kendimize yediremediğimiz şeyleri yaparken kendimizden uzaklaşırız. İçimizden çıkarız ve kabuğumuz yapar sanki o işleri.
Dışarıdan bakabilmek iyidir, ama kendi varlığını terk etmeden, kendi sorumluluğundan azat olmadan.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 21
- Cevaplar
- 3
- Görüntüleme
- 87
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 17
- Cevaplar
- 4
- Görüntüleme
- 157







