Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
Ortaçağ
Ortaçağ, milattan başlayarak 15. yüzyıl başlarına dek süren geniş bir dönemi kapsar. Bu dönemin karanlık çağ olarak da anılması, kilisenin egemenliğinde, dünyasal zevklerden yoksun bırakılmış, araştırma, keşfetme, kendini ve çevresini tanıma özgürlüğü elinden alınmış insanın, yalnız ölümden sonrasına hazırlık yapması gereken kutsal bir ortama güdümlenmiş olmasıdır. Ortaçağ, bin yıldan fazla bir süre içinde Antik Çağ ile Rönesansın arasına girmiş ve müziğin sürekliliği ve gelişimi üzerinde ciddi biçimde etkileyici olmuştur.
Hıristiyan katolik kilisesinin ilk papazları, kilise içine çalgısal müziğin girmesini yasaklar. İlkçağa ait müzik, ( onlar için) putperestliği ve dünyasal zevkleri çağrıştırmaktadır. Çalgılar, danslara eşlik amacıyla kullanılmıştır. Oysa kilisede en kutsal çalgı insanın kendi sesi olmalıdır. Müzik, tek sesli, kutsal, Tanrıya adanmış, duaları kolay ezberletmeye yarayan, ayinlere tılsımlı bir ortam katan araçtır. Böylece kendilerinden önceki müziği yasaklayıp, var olan nota benzeri belgeleri de yok eden Ortaçağ papazları, yüzyıllar boyunca müzik sanatını kilise koroları ve tek sesli ilahilerle kendi denetimleri altında tutmuşlardır.
Belgelere göre Antik Çağ ile Erken Ortaçağ (Hristiyanlık öncesi ve Hristiyanlığın ilk yüzyılları) arasındaki müziğin benzer özellikleri, her ikisinin de yalnız melodi çizgisinden oluşan, tek sesli yapıda olmasıdır. Her ikisi de belli bir metne dayalıdır (Antik çağda şiir ya da tiyatroya; Ortaçağda ise İncile). Bu müzik, büyük ölçüde doğaçlama yoluyla çalınıp söylenirdi. Antik Çağdan Ortaçağa aktarılan bir başka karakteristik de müzik sanatının doğa dizgelerine ilişkin özellikleriyle insan düşünce ve davranışlarındaki etkinliğidir.
Hristiyanlar ilk zamanlar doğal olarak İbrani ayinleri geleneğini kiliselerine aktarmışlardır. Anadoludan, Sümerlerden ve Asurlulardan kaynaklanan ilahi okuma şekli Bizans ve en eski ilahi belgesi 3. Yüzyıldan kalma Mısırda bulunmuş bir papirüstür. Bu nota benzeri belgede söz, eski Yunanca olduğu halde melodinin, Doğu kökenli olduğu sanılmaktadır.
Doğudaki Hristiyan kiliselerinde mutlak bir yönetim birliği kurulamadığından, herbiri kendine göre ayrı tören biçimleri geliştirmiştir. Bizans İmparatorluğu M.S. 324de Konstantin tarafından kurulmuş, 330 yılında Birleşik Roma İmparatorluğunun başkenti ilan edilmiş ve 395 yılındaki bölünmeden sonra Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti olarak Türklerin 1453de İstanbulu fethine kadar 1000 yıl egemenliğini sürdürmüştür. Bizans ayinleri Birinci Jüstinyenin 527de taç giymesiyle yerleşik bir geleneğe dönüşür. Bizans ezgileri tek sesli, makamsal ve bağımsız ritmlerle donanmıştır. Bu ezgiler, Ortadoks, Yunan, Rus ve Doğu Ortadoks kiliselerindeki müziğin temelidir. Nota simgeleri yerine ses düzeyini gösteren işaretler kullanılmıştır. Önceleri kiliseye yalnız org girmesine izin çıkmışken, sonradan yalnız Noel gecelerinde kilisede üflemeli ve vurmalı çalgıların da yer aldığı belgelenmiştir.
Bugün eldeki belgeler, 12. ve 13. yüzyıllardan kalma el yazmaları, Bizans müziğinin klasik geleneğini örneklemektedir. Ancak 13. yüzyıldan başlayarak bu gelenek çok notalı ve süslü geçitlerin kilise melodilerine katılmasıyla yavaş yavaş çözülmeye başlamış, 18. yüzyılda Türk ve Arap müziğinin etkisi altına girmiştir. Bugün İstanbulda Rum Ortodoks kiliselerinde kullanılan müzik, Bizans müziği geleneğinin bu etkiler altında çözülmüş ya da başlangıçtakinden ayrı bir geleneğe dönüşmüş durumunu örnekler.
Kilise, dinsel kaygılarla tören müziğini düzenlemeyi gerekli görmüş, böylece aslında bireysel yaratışa bir ortam hazırlamıştır. Ne var ki, aynı kaygılar, dinsel inanç kavramıyla bağdaşması çok güç olan bireysel anlatım özgürlüğünü ise engellemiş, evrimini geciktirmiştir. Hıristiyanlığın ilk on yılının, yerinde olarak Karanlık Çağlar diye adlandırılması, özellikle müziğin, bu ilk on yüzyıldaki evriminin özgür işleyen hızını da nitelendiren bir addır.
Müzik dili bu çağ boyunca çok yavaş ama kurallaşarak ilerlemiş, insanlar söyledikleri şarkıları kağıt üzerine geçirme isteğini duyana kadar yüzyıllar geçmiş, istek bir kere duyulduktan sonra da uygulama yöntemlerinin gelişmesi de belli bir hıza ulaşmıştır.
Seslere ad vermeyi ilk düşünen Romalı filozof Boethius (M.S. 480-524) olmuştur. Dizideki seslerin herbirini bir harf ile adlandırmayı ilk o öne sürmüştür. Bugün bile notaların la, si, do, v.d. yerine A.B.C. v.d. diye adlandırılmaları Boethiustan kalmadır. Notaların Do, Re, Mi, v.d. bugünkü şekliyle adlandırılmasını ilk öneren, 10. yüzyılda yaşamış bir Milanolu keşiş olan Guido dArezzo olmuştur. Bu adları da, bir ilahinin her bir satırının ilk hecesinden almıştır.
Toskanada Arezzo katedralinde rahip olan Guido, 1030 yılında koro çocuklarına duaları ezberletmek için bir yöntem bulur. Her yeni sesin bir öncekinden daha yüksek başladığı bir halk ezgisi öğretir. Sonra bunu Latince ve dinsel içerikli bir metne çevirir. Elinin parmaklarındaki girinti ve çıkıntılara metnin ilk hecelerini yazar. Böylece bir gam dizisinin sekiz notasını birden sergilemiş olur. Utqueunt Laxis (Ut sonradan Do notasına dönüşecektir), Resonare fibris, Mira gestorum, Famuli tourum, Sol ve polluti, Labi reatum, Sancto lonnes (Sa sonradan Si olacaktır). Bu yöntem müzik tarihinde Guido dArezzonun eli olarak anılır. Ayrıca seslerin birbirine orantısal incelik ve kalınlıklarını göstermek için herbiri ayrı renkte (dizek) porte çizgileri kullanmıştır. Önceki nota benzeri simgeleri, neumaları derleyip belli bir dizgeye yerleştiren, böylece nota ve porte kavramını müzik tarihine getiren kişi Guido dArezzodur.
Demek ki, beşinci yüzyılda notaların alfabe ile adlandırılması öne sürülüyor ve kilise bu yola bir yüzyıl sonra giriyor Neuma (ilk nota) işaretleri Batı dünyasında ancak yedinci yüzyılda beliriyor, tek çizgili porte için dokuzuncu yüzyıla, dört çizgilinin yaygınlıkla kullanılması 12. yüzyıla, beş çizgili portenin ve ölçü çizgisinin tanınması için 16. Yüzyıla kadar beklemek gerekiyordu. Notalara ait değişik ayrıntıların kağıt üzerinde kaydına geçilmesi 15. yüzyılda öne sürülür ama bu ancak 17. yüzyılda uygulanmaya başlanmıştır. Bugün bir ilgilinin, sıkıntı çekmeden anlayabileceği notalama sistemi ancak 19. Yüzyılda yerleşiyor. Bu gelişimin süreci, ilerlemenin hızı açısından oldukça iyi bir örnek oluşturmaktadır.
İlk Hıristiyanlar, çoğunlukla İbraniler, azınlıkla Yunanlı ve Romalılardı. Kutsal yazılardan alınmış sözlerle birleştirip söyledikleri ilahilerin yalın melodileri, Ortadoğu uygarlıklarının, Yunan ve Romanın tek sesli ve günün geçerlikte olan halk havalarıydı. Hristiyanlığın ilk 300 yılında Batıya aktarılan ezgiler, tümüyle Doğu müziği özellikleri ile bezelidir. M.S. 325de Constantine, Hristiyanlığı Romanın resmi dini olarak tanıdı. İmparatorluğun merkezi İstanbul oldu. Bizansın dinsel töreni İstanbulda ve kilise egemenliğinin öbür önemli şehirleri olan Roma, Antalya, İskenderiye ve Kudüste gelişti, kalıplandı, belli bir form ve şekil kazandı. Dinsel tören müziğinin biçimlenmesi yolundaki çabalara, bilimsel bir tutumdan çok, sofuluğun dar görüşü açısından girişiliyordu. Bu ara, halk müziğinin kiliseye daha çok sızmasına karşı girişilen savaş ve çalgıların dinsel tören müziğinde kullanılmasının önlenmesi bu tutumun başlıca belirtileriydi. Törenlerde melodiler, kadın seslerinin asla katılmadığı bir koroyla söyleniyordu. Doğu makamları ise ezgilerin temeliydi. 4. Yüzyıla dek ezgilerin hiç bir gelişme göstermediği, saflığını koruduğu bilinmektedir. M.S. 325de Konstantin Hristiyanlığı Romanın resmi dini olarak tanıyınca dinsel törenlerin, ayinlerin dili de Yunancadan Latinceye dönmüştür.
IV. yüzyılda Milano Piskoposu Aziz Ambrosius (340-397) Bizanstan Milanoya gitmiş ve İbrani ezgilerinin etkisindeki antifon yöntemiyle, bilinen halk ezgilerini, dinsel içerikli sözlerle birleştirmiştir. Halk ezgilerinin ritmik yapısındaki bu derlemeler Ambrosius Ezgileri olarak anılır ve bugün bile Milano kiliselerinin törenlerinde yer almaktadır.
Altıncı yüzyılda, halk müziği olsun, çalgılar olsun, puta tapıcılığın simgesi sayılıyordu. Ancak hiç istenmemesine karşın halk havalarının kiliseden içeri girmesi karşısında, halk ve kilise müziğinin hoş görülmeyen birleşmesi, Papa Gregoru (M.S. 540-604) çok kaygılandırdı. Bu kaygı Gregoru bütün Hıristiyan dünyasının kiliselerinde yapılacak törenleri birleştirme işine girişmeye götürdü. Kilisenin tek sesli tören melodileri o günden bugüne, Roma Papasının adını taşır ve Gregor melodileri, ya da saf şarkı (Chant Gregorien, Cantus Planus) diye tanınır. Gregor, Hıristiyan dünyasının dört bucağına, tören müziğini birleştirme işini görsünler diye, şarkıcılar ve öğreticiler gönderdi. Schola Contorum adıyla erkeklerin ve erkek çocukların eğitildiği bir müzik okulu kurdu, notalamada neumalardan faydalanılmasını sağladı.
Papa Gregorun birleştirme ve sınıflandırma çabaları, kilise müziğinde bilimsel çalışmaları sağlamış ve oluşan bu ezgiler, 16. yüzyıla dek tüm Batı müziğinin temel esin kaynağı olmuştur. Ortaçağa özgü vokal müzik biçimleri, bu yalın ezgilerin çatısında kurulmuştur. Gregorius Ezgilerinin başlıca teknik özellikleri, tek sesli bir melodi çizgisinde, Latince sözlere dayalı, eşliksiz erkek korosu için, belli bir ritmik düzeni olmayan, bugünkü majör-minör gam dizisinden farklı, makamsal bir yapıda oluşlarıdır. Bu ezgiler, ölümden sonrasını düşünen, nesnel bir tavırla ve metnin içerisindeki kutsallığı yansıtan bir ağırbaşlılıkla okunmalıdır. Sesin özelliğinde dinginlik ve güven duygusu yatmalıdır. İçten, derin duygular taşıyan ve huzurlu bir ortam getirmelidir. El yazması olarak korunmuş en eski Gregorius ezgileri dokuzuncu yüzyıldan kalmadır. Önceden kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa taşınan ezgiler, giderek neumaların harften simgeye dönüşmesiyle kalıcı belgelere geçirilmiştir.
Gregor melodilerinin söylenmesine, yedinci yüzyıldan sonra org eşliği için izin verilmiş, yasak etkili olmamış ve çalgılar yavaş yavaş kilise kapısından girmeye başlamışlardır. Org, yedinci yüzyılda kilise yöneticilerinin de hoş görmeye başlamasıyla, dinsel törenlerde koronun sesini desteklemek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.
Zaman ilerledikçe yavaş yavaş kutsallığın sınırları aşıldı ve din dışı şiirler de Gregor ezgilerine sızdı. Onuncu yüzyıldan sonra müzik artık, kilise duvarları içinde gelişen, fakat evrimini dinsel kaygılardan değil, dinle ilintisiz kişisel davranışların yönelttiği bir sanat dalı olmuştur.
Ortaçağda müzik yapma, müzikle ilgilenme olayı tümüyle kiliseye bağlıdır demiştik. Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz Gregorius ezgileri giderek popüler hale gelmiş, çocuklar okulda ve oyunda bile bu ezgileri söyler olmuştur. Kutsal müzik artık gündelik yaşamın bir parçasıdır. Öte yandan kilisenin dışında, dünyasal konulara bağlı müzik de halk arasında gizliden gizliye yayılmaktadır. Notaya alınmış en eski müzik örnekleri dinsel olduğundan dindışı müziğin ilk belgelerine 11. yüzyıldan önce rastlanmaz. Konusu dinsel olmayan ilk dindışı ezgiler ise yine kilise kalıplarının ve aynı havanın içinde bestelenmiştir. Müziğin yapısı değilse de konusu değişebilmiştir. Bu ezgilerin yanında dindışı monodilerde dünyasal konular, kendi çalgısıyla kendine eşlik eden şarkıcılar tarafından söylenmektedir. Çalgı da insan sesi de aynı notaları teksesli (monophonic) yapıda söyler. Bu yöntem sonradan birden çok sese (heterephony) dönüşür ve çoksesliliğe (polyphony) bir adım olarak kabul edilir.
11. yüzyıl ile 13. yüzyıl arasında ayrıca Avrupa derebeylerinin şatolarında, kalelerinde şarkı söyleyip şiir okuyan gezgin ozanlar (minstrels) yavaş yavaş, kilise baskısından kurtularak dünyasal konulu ve yaşama sevinci ile yüklü ezgiler ortaya çıkartmışlardır. Bunlar bir çeşit saz şairi, aşıktır. İnsanların henüz kentten kente gidip gezme olanağı yokken, ortaçağın gezgin ozanları, bir anlamda bugünün medya gücüne sahiptiler. Bu gezgin ozanlar değişik yörelerde (Kuzey-Güney Fransa, İngiltere ve Almanya gibi) ve değişik dönemlerde ayrı isimlerle anılırlar. Goliard, Harper Jongleur, Gleeman, Troubadour, Trouvere, Minnesinger, Meistersinger gibi. Tümünün de ortak konusu, ulaşamadıkları gizemli bir aşkı, müzik ve sözlerle dile getirmektir. Hem çalarlar hem söylerler, hem şiir okur, hem de dans ederler. Kimi bedenine taktığı zillerle çalgısına bir boyut daha katar, kimi de müziğin eşliğinde hokkabazlık, soytarılık yapıp tek kişilik eğlenceli bir oyun sergiler (jongleur). Şiirlerinde artık Latince değil, kendi yerel dil ve lehçeleri geçerlidir. Troubadour, ezgi ve şiir yaratıcısı anlamına gelmektedir. Kilise dışı müziği canlandıran bir etken de Haçlı Seferleri idi. Kafirlere karşı girişilen savaşlar bir yandan kahramanlık edebiyatının yayılmasına, öte yandan Arap illerinden hem melodilerin, hem çalgıların Avrupaya gelmesine yol açtı. Gezgin şarkıcılar bu edebiyatı ve bu müziği Avrupanın dört bucağında okudular, söylediler. Oysa bunlar önceleri, bir ödevmiş gibi kilise müziğini söylemekle yetinirlerdi. Artık kendi şarkılarını uyduruyorlar, şatodan şatoya, tavernadan tavernaya geziyorlar, manastırlardan bile içeri girebiliyorlardı. 12. ve 13. yüzyıllarda yaşamış ve gezmiş bu halk şarkıcılarından bugüne birçok söz, fakat pek az müzik örneği kalmıştır. Çalgıları arp, lavta, fidel; müzik biçimleri ise zamanın şiir biçimlerinden esinlenerek ballade, virelai, rondeau gibi adlar almıştır. Adam de la Halle (1250-1290) yılları arasında yaşamış, adını ve müziğini bildiğimiz en eski troubadourdur.
12. yüzyıldan 13. yüzyıla doğru müziği ve sanatı filizlendiren merkezler, artık şato, kilise ve eğitim çevreleridir. Görsel sanatlarda derinlik ve perspektif olayının gündeme gelmesi, müzikte de benzer deneyleri etkiler. Müziğe derinlik kazandıran iki ya da daha çok sayıda ezgi çizgisinin organum yöntemiyle eşzamanlı olarak birleşmesi müzik sanatının perspektif kazanmasına ilk adımlardır. Çalgı ve insan sesinin aynı ezgiyi seslendirdiği heterophony de çoksesliliğe atılan bir adım olmuştur.
Çoksesliliğin (polyphony) gelişme süreci, Ortaçağı izleyen ve Rönesansa uzanan ve Gotik dönem olarak adlandırılan Geç Ortaçağ süreci içinde üç aşamada gerçekleşir. Notre-Dame Dönemi, Eski Sanat Dönemi (Ars Antique), Yeni Sanat Dönemi (Ars Nova). Mimaride yüksek kuleli yapıları, özgün üsluplu katedralleri ve geniş meydanlarıyla anılan Gotik Evre, müziğe de Gotk Müzik adını verir (1140-1440). Kilise bu yüzyıllar içinde ilk kez çoksesli müziği koşullu olarak kabul eder. Ama çoksesle gelen süslemeler tapınma törenindeki ciddiyeti incitmemelidir. Dinsel müzikte çokseslilik Paristeki Notre-Dame Katedralinde başlar. Notre-Dame, bu nedenle aynı zamanda tüm Avrupa çoksesli müzik devriminin ilk kalesidir.
Ortaçağ, milattan başlayarak 15. yüzyıl başlarına dek süren geniş bir dönemi kapsar. Bu dönemin karanlık çağ olarak da anılması, kilisenin egemenliğinde, dünyasal zevklerden yoksun bırakılmış, araştırma, keşfetme, kendini ve çevresini tanıma özgürlüğü elinden alınmış insanın, yalnız ölümden sonrasına hazırlık yapması gereken kutsal bir ortama güdümlenmiş olmasıdır. Ortaçağ, bin yıldan fazla bir süre içinde Antik Çağ ile Rönesansın arasına girmiş ve müziğin sürekliliği ve gelişimi üzerinde ciddi biçimde etkileyici olmuştur.
Hıristiyan katolik kilisesinin ilk papazları, kilise içine çalgısal müziğin girmesini yasaklar. İlkçağa ait müzik, ( onlar için) putperestliği ve dünyasal zevkleri çağrıştırmaktadır. Çalgılar, danslara eşlik amacıyla kullanılmıştır. Oysa kilisede en kutsal çalgı insanın kendi sesi olmalıdır. Müzik, tek sesli, kutsal, Tanrıya adanmış, duaları kolay ezberletmeye yarayan, ayinlere tılsımlı bir ortam katan araçtır. Böylece kendilerinden önceki müziği yasaklayıp, var olan nota benzeri belgeleri de yok eden Ortaçağ papazları, yüzyıllar boyunca müzik sanatını kilise koroları ve tek sesli ilahilerle kendi denetimleri altında tutmuşlardır.
Belgelere göre Antik Çağ ile Erken Ortaçağ (Hristiyanlık öncesi ve Hristiyanlığın ilk yüzyılları) arasındaki müziğin benzer özellikleri, her ikisinin de yalnız melodi çizgisinden oluşan, tek sesli yapıda olmasıdır. Her ikisi de belli bir metne dayalıdır (Antik çağda şiir ya da tiyatroya; Ortaçağda ise İncile). Bu müzik, büyük ölçüde doğaçlama yoluyla çalınıp söylenirdi. Antik Çağdan Ortaçağa aktarılan bir başka karakteristik de müzik sanatının doğa dizgelerine ilişkin özellikleriyle insan düşünce ve davranışlarındaki etkinliğidir.
Hristiyanlar ilk zamanlar doğal olarak İbrani ayinleri geleneğini kiliselerine aktarmışlardır. Anadoludan, Sümerlerden ve Asurlulardan kaynaklanan ilahi okuma şekli Bizans ve en eski ilahi belgesi 3. Yüzyıldan kalma Mısırda bulunmuş bir papirüstür. Bu nota benzeri belgede söz, eski Yunanca olduğu halde melodinin, Doğu kökenli olduğu sanılmaktadır.
Doğudaki Hristiyan kiliselerinde mutlak bir yönetim birliği kurulamadığından, herbiri kendine göre ayrı tören biçimleri geliştirmiştir. Bizans İmparatorluğu M.S. 324de Konstantin tarafından kurulmuş, 330 yılında Birleşik Roma İmparatorluğunun başkenti ilan edilmiş ve 395 yılındaki bölünmeden sonra Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti olarak Türklerin 1453de İstanbulu fethine kadar 1000 yıl egemenliğini sürdürmüştür. Bizans ayinleri Birinci Jüstinyenin 527de taç giymesiyle yerleşik bir geleneğe dönüşür. Bizans ezgileri tek sesli, makamsal ve bağımsız ritmlerle donanmıştır. Bu ezgiler, Ortadoks, Yunan, Rus ve Doğu Ortadoks kiliselerindeki müziğin temelidir. Nota simgeleri yerine ses düzeyini gösteren işaretler kullanılmıştır. Önceleri kiliseye yalnız org girmesine izin çıkmışken, sonradan yalnız Noel gecelerinde kilisede üflemeli ve vurmalı çalgıların da yer aldığı belgelenmiştir.
Bugün eldeki belgeler, 12. ve 13. yüzyıllardan kalma el yazmaları, Bizans müziğinin klasik geleneğini örneklemektedir. Ancak 13. yüzyıldan başlayarak bu gelenek çok notalı ve süslü geçitlerin kilise melodilerine katılmasıyla yavaş yavaş çözülmeye başlamış, 18. yüzyılda Türk ve Arap müziğinin etkisi altına girmiştir. Bugün İstanbulda Rum Ortodoks kiliselerinde kullanılan müzik, Bizans müziği geleneğinin bu etkiler altında çözülmüş ya da başlangıçtakinden ayrı bir geleneğe dönüşmüş durumunu örnekler.
Kilise, dinsel kaygılarla tören müziğini düzenlemeyi gerekli görmüş, böylece aslında bireysel yaratışa bir ortam hazırlamıştır. Ne var ki, aynı kaygılar, dinsel inanç kavramıyla bağdaşması çok güç olan bireysel anlatım özgürlüğünü ise engellemiş, evrimini geciktirmiştir. Hıristiyanlığın ilk on yılının, yerinde olarak Karanlık Çağlar diye adlandırılması, özellikle müziğin, bu ilk on yüzyıldaki evriminin özgür işleyen hızını da nitelendiren bir addır.
Müzik dili bu çağ boyunca çok yavaş ama kurallaşarak ilerlemiş, insanlar söyledikleri şarkıları kağıt üzerine geçirme isteğini duyana kadar yüzyıllar geçmiş, istek bir kere duyulduktan sonra da uygulama yöntemlerinin gelişmesi de belli bir hıza ulaşmıştır.
Seslere ad vermeyi ilk düşünen Romalı filozof Boethius (M.S. 480-524) olmuştur. Dizideki seslerin herbirini bir harf ile adlandırmayı ilk o öne sürmüştür. Bugün bile notaların la, si, do, v.d. yerine A.B.C. v.d. diye adlandırılmaları Boethiustan kalmadır. Notaların Do, Re, Mi, v.d. bugünkü şekliyle adlandırılmasını ilk öneren, 10. yüzyılda yaşamış bir Milanolu keşiş olan Guido dArezzo olmuştur. Bu adları da, bir ilahinin her bir satırının ilk hecesinden almıştır.
Toskanada Arezzo katedralinde rahip olan Guido, 1030 yılında koro çocuklarına duaları ezberletmek için bir yöntem bulur. Her yeni sesin bir öncekinden daha yüksek başladığı bir halk ezgisi öğretir. Sonra bunu Latince ve dinsel içerikli bir metne çevirir. Elinin parmaklarındaki girinti ve çıkıntılara metnin ilk hecelerini yazar. Böylece bir gam dizisinin sekiz notasını birden sergilemiş olur. Utqueunt Laxis (Ut sonradan Do notasına dönüşecektir), Resonare fibris, Mira gestorum, Famuli tourum, Sol ve polluti, Labi reatum, Sancto lonnes (Sa sonradan Si olacaktır). Bu yöntem müzik tarihinde Guido dArezzonun eli olarak anılır. Ayrıca seslerin birbirine orantısal incelik ve kalınlıklarını göstermek için herbiri ayrı renkte (dizek) porte çizgileri kullanmıştır. Önceki nota benzeri simgeleri, neumaları derleyip belli bir dizgeye yerleştiren, böylece nota ve porte kavramını müzik tarihine getiren kişi Guido dArezzodur.
Demek ki, beşinci yüzyılda notaların alfabe ile adlandırılması öne sürülüyor ve kilise bu yola bir yüzyıl sonra giriyor Neuma (ilk nota) işaretleri Batı dünyasında ancak yedinci yüzyılda beliriyor, tek çizgili porte için dokuzuncu yüzyıla, dört çizgilinin yaygınlıkla kullanılması 12. yüzyıla, beş çizgili portenin ve ölçü çizgisinin tanınması için 16. Yüzyıla kadar beklemek gerekiyordu. Notalara ait değişik ayrıntıların kağıt üzerinde kaydına geçilmesi 15. yüzyılda öne sürülür ama bu ancak 17. yüzyılda uygulanmaya başlanmıştır. Bugün bir ilgilinin, sıkıntı çekmeden anlayabileceği notalama sistemi ancak 19. Yüzyılda yerleşiyor. Bu gelişimin süreci, ilerlemenin hızı açısından oldukça iyi bir örnek oluşturmaktadır.
İlk Hıristiyanlar, çoğunlukla İbraniler, azınlıkla Yunanlı ve Romalılardı. Kutsal yazılardan alınmış sözlerle birleştirip söyledikleri ilahilerin yalın melodileri, Ortadoğu uygarlıklarının, Yunan ve Romanın tek sesli ve günün geçerlikte olan halk havalarıydı. Hristiyanlığın ilk 300 yılında Batıya aktarılan ezgiler, tümüyle Doğu müziği özellikleri ile bezelidir. M.S. 325de Constantine, Hristiyanlığı Romanın resmi dini olarak tanıdı. İmparatorluğun merkezi İstanbul oldu. Bizansın dinsel töreni İstanbulda ve kilise egemenliğinin öbür önemli şehirleri olan Roma, Antalya, İskenderiye ve Kudüste gelişti, kalıplandı, belli bir form ve şekil kazandı. Dinsel tören müziğinin biçimlenmesi yolundaki çabalara, bilimsel bir tutumdan çok, sofuluğun dar görüşü açısından girişiliyordu. Bu ara, halk müziğinin kiliseye daha çok sızmasına karşı girişilen savaş ve çalgıların dinsel tören müziğinde kullanılmasının önlenmesi bu tutumun başlıca belirtileriydi. Törenlerde melodiler, kadın seslerinin asla katılmadığı bir koroyla söyleniyordu. Doğu makamları ise ezgilerin temeliydi. 4. Yüzyıla dek ezgilerin hiç bir gelişme göstermediği, saflığını koruduğu bilinmektedir. M.S. 325de Konstantin Hristiyanlığı Romanın resmi dini olarak tanıyınca dinsel törenlerin, ayinlerin dili de Yunancadan Latinceye dönmüştür.
IV. yüzyılda Milano Piskoposu Aziz Ambrosius (340-397) Bizanstan Milanoya gitmiş ve İbrani ezgilerinin etkisindeki antifon yöntemiyle, bilinen halk ezgilerini, dinsel içerikli sözlerle birleştirmiştir. Halk ezgilerinin ritmik yapısındaki bu derlemeler Ambrosius Ezgileri olarak anılır ve bugün bile Milano kiliselerinin törenlerinde yer almaktadır.
Altıncı yüzyılda, halk müziği olsun, çalgılar olsun, puta tapıcılığın simgesi sayılıyordu. Ancak hiç istenmemesine karşın halk havalarının kiliseden içeri girmesi karşısında, halk ve kilise müziğinin hoş görülmeyen birleşmesi, Papa Gregoru (M.S. 540-604) çok kaygılandırdı. Bu kaygı Gregoru bütün Hıristiyan dünyasının kiliselerinde yapılacak törenleri birleştirme işine girişmeye götürdü. Kilisenin tek sesli tören melodileri o günden bugüne, Roma Papasının adını taşır ve Gregor melodileri, ya da saf şarkı (Chant Gregorien, Cantus Planus) diye tanınır. Gregor, Hıristiyan dünyasının dört bucağına, tören müziğini birleştirme işini görsünler diye, şarkıcılar ve öğreticiler gönderdi. Schola Contorum adıyla erkeklerin ve erkek çocukların eğitildiği bir müzik okulu kurdu, notalamada neumalardan faydalanılmasını sağladı.
Papa Gregorun birleştirme ve sınıflandırma çabaları, kilise müziğinde bilimsel çalışmaları sağlamış ve oluşan bu ezgiler, 16. yüzyıla dek tüm Batı müziğinin temel esin kaynağı olmuştur. Ortaçağa özgü vokal müzik biçimleri, bu yalın ezgilerin çatısında kurulmuştur. Gregorius Ezgilerinin başlıca teknik özellikleri, tek sesli bir melodi çizgisinde, Latince sözlere dayalı, eşliksiz erkek korosu için, belli bir ritmik düzeni olmayan, bugünkü majör-minör gam dizisinden farklı, makamsal bir yapıda oluşlarıdır. Bu ezgiler, ölümden sonrasını düşünen, nesnel bir tavırla ve metnin içerisindeki kutsallığı yansıtan bir ağırbaşlılıkla okunmalıdır. Sesin özelliğinde dinginlik ve güven duygusu yatmalıdır. İçten, derin duygular taşıyan ve huzurlu bir ortam getirmelidir. El yazması olarak korunmuş en eski Gregorius ezgileri dokuzuncu yüzyıldan kalmadır. Önceden kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa taşınan ezgiler, giderek neumaların harften simgeye dönüşmesiyle kalıcı belgelere geçirilmiştir.
Gregor melodilerinin söylenmesine, yedinci yüzyıldan sonra org eşliği için izin verilmiş, yasak etkili olmamış ve çalgılar yavaş yavaş kilise kapısından girmeye başlamışlardır. Org, yedinci yüzyılda kilise yöneticilerinin de hoş görmeye başlamasıyla, dinsel törenlerde koronun sesini desteklemek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.
Zaman ilerledikçe yavaş yavaş kutsallığın sınırları aşıldı ve din dışı şiirler de Gregor ezgilerine sızdı. Onuncu yüzyıldan sonra müzik artık, kilise duvarları içinde gelişen, fakat evrimini dinsel kaygılardan değil, dinle ilintisiz kişisel davranışların yönelttiği bir sanat dalı olmuştur.
Ortaçağda müzik yapma, müzikle ilgilenme olayı tümüyle kiliseye bağlıdır demiştik. Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz Gregorius ezgileri giderek popüler hale gelmiş, çocuklar okulda ve oyunda bile bu ezgileri söyler olmuştur. Kutsal müzik artık gündelik yaşamın bir parçasıdır. Öte yandan kilisenin dışında, dünyasal konulara bağlı müzik de halk arasında gizliden gizliye yayılmaktadır. Notaya alınmış en eski müzik örnekleri dinsel olduğundan dindışı müziğin ilk belgelerine 11. yüzyıldan önce rastlanmaz. Konusu dinsel olmayan ilk dindışı ezgiler ise yine kilise kalıplarının ve aynı havanın içinde bestelenmiştir. Müziğin yapısı değilse de konusu değişebilmiştir. Bu ezgilerin yanında dindışı monodilerde dünyasal konular, kendi çalgısıyla kendine eşlik eden şarkıcılar tarafından söylenmektedir. Çalgı da insan sesi de aynı notaları teksesli (monophonic) yapıda söyler. Bu yöntem sonradan birden çok sese (heterephony) dönüşür ve çoksesliliğe (polyphony) bir adım olarak kabul edilir.
11. yüzyıl ile 13. yüzyıl arasında ayrıca Avrupa derebeylerinin şatolarında, kalelerinde şarkı söyleyip şiir okuyan gezgin ozanlar (minstrels) yavaş yavaş, kilise baskısından kurtularak dünyasal konulu ve yaşama sevinci ile yüklü ezgiler ortaya çıkartmışlardır. Bunlar bir çeşit saz şairi, aşıktır. İnsanların henüz kentten kente gidip gezme olanağı yokken, ortaçağın gezgin ozanları, bir anlamda bugünün medya gücüne sahiptiler. Bu gezgin ozanlar değişik yörelerde (Kuzey-Güney Fransa, İngiltere ve Almanya gibi) ve değişik dönemlerde ayrı isimlerle anılırlar. Goliard, Harper Jongleur, Gleeman, Troubadour, Trouvere, Minnesinger, Meistersinger gibi. Tümünün de ortak konusu, ulaşamadıkları gizemli bir aşkı, müzik ve sözlerle dile getirmektir. Hem çalarlar hem söylerler, hem şiir okur, hem de dans ederler. Kimi bedenine taktığı zillerle çalgısına bir boyut daha katar, kimi de müziğin eşliğinde hokkabazlık, soytarılık yapıp tek kişilik eğlenceli bir oyun sergiler (jongleur). Şiirlerinde artık Latince değil, kendi yerel dil ve lehçeleri geçerlidir. Troubadour, ezgi ve şiir yaratıcısı anlamına gelmektedir. Kilise dışı müziği canlandıran bir etken de Haçlı Seferleri idi. Kafirlere karşı girişilen savaşlar bir yandan kahramanlık edebiyatının yayılmasına, öte yandan Arap illerinden hem melodilerin, hem çalgıların Avrupaya gelmesine yol açtı. Gezgin şarkıcılar bu edebiyatı ve bu müziği Avrupanın dört bucağında okudular, söylediler. Oysa bunlar önceleri, bir ödevmiş gibi kilise müziğini söylemekle yetinirlerdi. Artık kendi şarkılarını uyduruyorlar, şatodan şatoya, tavernadan tavernaya geziyorlar, manastırlardan bile içeri girebiliyorlardı. 12. ve 13. yüzyıllarda yaşamış ve gezmiş bu halk şarkıcılarından bugüne birçok söz, fakat pek az müzik örneği kalmıştır. Çalgıları arp, lavta, fidel; müzik biçimleri ise zamanın şiir biçimlerinden esinlenerek ballade, virelai, rondeau gibi adlar almıştır. Adam de la Halle (1250-1290) yılları arasında yaşamış, adını ve müziğini bildiğimiz en eski troubadourdur.
12. yüzyıldan 13. yüzyıla doğru müziği ve sanatı filizlendiren merkezler, artık şato, kilise ve eğitim çevreleridir. Görsel sanatlarda derinlik ve perspektif olayının gündeme gelmesi, müzikte de benzer deneyleri etkiler. Müziğe derinlik kazandıran iki ya da daha çok sayıda ezgi çizgisinin organum yöntemiyle eşzamanlı olarak birleşmesi müzik sanatının perspektif kazanmasına ilk adımlardır. Çalgı ve insan sesinin aynı ezgiyi seslendirdiği heterophony de çoksesliliğe atılan bir adım olmuştur.
Çoksesliliğin (polyphony) gelişme süreci, Ortaçağı izleyen ve Rönesansa uzanan ve Gotik dönem olarak adlandırılan Geç Ortaçağ süreci içinde üç aşamada gerçekleşir. Notre-Dame Dönemi, Eski Sanat Dönemi (Ars Antique), Yeni Sanat Dönemi (Ars Nova). Mimaride yüksek kuleli yapıları, özgün üsluplu katedralleri ve geniş meydanlarıyla anılan Gotik Evre, müziğe de Gotk Müzik adını verir (1140-1440). Kilise bu yüzyıllar içinde ilk kez çoksesli müziği koşullu olarak kabul eder. Ama çoksesle gelen süslemeler tapınma törenindeki ciddiyeti incitmemelidir. Dinsel müzikte çokseslilik Paristeki Notre-Dame Katedralinde başlar. Notre-Dame, bu nedenle aynı zamanda tüm Avrupa çoksesli müzik devriminin ilk kalesidir.