Bvural41 1
Bvural41
romegames 1
romegames
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Best Studio 1
Best Studio
kralhakan2009 1
kralhakan2009
Vahsi Uzman 1
Vahsi Uzman
InfernoShade 1
InfernoShade
BlackFullMoon 1
BlackFullMoon
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Gözyaşı ve Yapısı

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan Pelin Melek Aslan
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 590
Katılım
22 Ocak 2015
Konular
4,152
Mesajlar
12,387
Online süresi
1m 12s
Reaksiyon Skoru
1,516
Altın Konu
0
TM Yaşı
11 Yıl 4 Ay 23 Gün
Başarım Puanı
373
Yaş
35
MmoLira
-17
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

Gözden çıkıp yanaklardan aşağı süzülen sıvı, basit bir su damlası değildir. Kimi zaman üzüntünün, kimi zaman da sevincin bir ifadesi olarak akıttığımız gözyaşı aslında gözümüz için hayati bir öneme sahiptir.

Gözyaşının fonksiyonlarını tam olarak yerine getirebilmesi ve insanların rahat bir şekilde dünyayı seyredebilmesi için gözyaşı salgılayan bezler ile göze ait diğer yapıların tam bir uyum ve ahenk içinde çalışması gerekir.Gözyaşı bileşenlerinin varlığı net bir görüş için şarttır. Bileşenlerin miktarında ya da yapısında ufak bir farklılık olduğunda göz kolaylıkla mikrop kapabilir ya da net görme özelliğini yitirebilir.

Görme fonksiyonunun sağlanabilmesi, korneanın damarsız ve su bakımından fakir (dehitrate) bir yapıda olmasına bağlıdır. Damarsız yapıdaki korneanın glikoz ve ihtiyacı olan diğer besin maddeleri, gözyaşından ve göz içi sıvısından sağlanırken, oksijen ihtiyacı da gözyaşı vasıtasıyla atmosferdeki oksijenden difizyonla temin edilir.

Göz kapağının kenarına yerleştirilmiş olan meibomius ve zeis bezlerinden, ince bir yapıya sahip lipid tabakası oluşturulur. Gözyaşı damlasının yüzey geriliminin düşük olması, bu lipid tabakası vasıtasıyla sağlanır. Ayrıca lipid tabakası gözyaşının gözün bütün yüzeyine ince bir film gibi yayılmasına da yardımcı olur. Böylece gözyaşının göz kenarlarında aşırı miktarlarda birikmesi engellenir. Lipid tabakasının yetersiz olması durumunda ise, yüzey gerilimi artacağından gözyaşının göze düzgün ve eşit dağılımında problemler görülür. Bu durum görme kalitesinde azalmaya yol açar.

Gözyaşı sadece korneayı kurumaktan kurtaracak ve göz küresinin yüzeyinin kayganlığını kaybettirmeyecek miktarda üretilir. Gözyaşını oluşturan bileşenlerin yeterli miktarda üretilmemesi ya da bir bileşenin eksik olması, göz yüzeyi üzerinde kuru noktaların oluşmasına neden olur. Bu da, göz hareket ettiğinde göz kapağının iç kısmı ile gözün üst kısmı arasında sürtünmeden kaynaklanan bir rahatsızlık meydana getirir. Örneğin; gözyaşı kuruluğu olan hastaların gözlerinde sürekli bir yanma ve gözün içinin kum dolu olduğu hissi duyulur. Gözler kaşınır, şişer, kızarır ve hastalığın ileri aşamalarında hasta gözünü kaybedebilir.

Sağlıklı bir görüş sağlamak için gözyaşının tüm bileşenlerinin tam olarak üretilmesi de yeterli değildir. Gözyaşının hangi yolla nasıl nakledileceği de son derece önemlidir. Gözyaşı, gözyaşı bezlerinden çıkarak küçük kanallardan burun boşluğuna akar. Her göz kırptığımızda ince bir film gözlerimizin etrafında yayılır ve gözümüzü nemlendirerek tozdan ve diğer rahatsız edici maddelerden gözümüzü korur. Ayrıca yine her göz kırpışımızda göz yüzeyindeki gözyaşı filmi otomatik olarak yenilenir. Bu işlem ortalama her altı saniyede bir tekrarlanır. Bu, 60 yıl yaşayan bir insanın tüm ömrü boyunca 200 milyondan fazla göz kırpması anlamına gelir.

Gözyaşının % 98.2 ’si sudur. Geri kalan kısımda kan plazmasıyla aynı oranda üre ve plazmadakinden daha az oranda glikoz, tuzlar ve organik maddeler bulunur. Yani gözyaşı, içinde farklı oranlarda farklı maddeler bulunduran çok özel bir sıvıdır. Kompleks bir yapıda olan gözyaşını oluşturan bileşenler üç şekilde gruplanmıştır.

a) Yağ Katmanı
Gözyaşının en üstte yer alan katmanıdır. Bu sayede hemen altında bulunan sıvı katmanın buharlaşarak fonksiyonunu yitirmesini ve gözyaşının alt göz kapağından akıp gitmesini engeller.

b) Sıvı Katman
Yağ tabakasının hemen altında ve ortada yer alan, en kalın tabakadır. İçinde tuzları, proteinleri ve lizozim adlı özel bir kimyasal maddeyi barındıran karmaşık bir yapısı vardır. Gözün kornea tabakasını besleyen oksijeni taşır, atık ürünleri korneadan uzaklaştırır ve korneada oluşabilecek enfeksiyonları engeller. Algıladığımız görüntülerin normal ve kaliteli olması için gözün kornea tabakasındaki su hacminin değişim göstermeden belirli bir oranda kalmasını sağlar. Eğer bu oran bozulursa kornea görevini devam ettiremez.

c) Mukus Katmanı
Gözün hemen üzerinde yer alarak gözyaşının en alt katmanını oluşturur. Üzerinde bulunduğu epitel yüzeyin suyu sevmeyen bir yapısı vardır. Bu katmanda gözün üzerinde durabilen musin adlı özel bir kimyasal madde bulunur. Gözyaşı bu madde ve mukus katman sayesinde yerçekimine karşı koyarak gözün önünde durmayı başarır.

Bilim adamlarına göre iki türlü gözyaşı bulunmaktadır. Birincisi, tahriş edici maddelerin meydana getirdiği gözyaşı, ikincisi ise hissî/duygusal sebeplerin meydana getirdiği gözyaşıdır. Duygusal sebeplerle akan gözyaşının içeriğinin diğerinden farklı olduğu ve hissî gözyaşlarının % 24 oranında daha fazla protein içerdiği gösterilmiştir. Stres esnasında salgılanan üç madde; lösin-enkefalin (ağrı hissini düzenler), ACTH (strese cevabın başlamasına sebep olur) ve prolaktin iki tür gözyaşında da bulunmuştur. Prolaktin, süt salgılanmasının yanında gözyaşı salgılanmasını da temin eder. Bu kapsamda, ağlamanın cinsiyete göre farklılık göstermesi ve kadınların daha çok ağlamasının sebebi anlaşılmaktadır. Çünkü kadınların kanındaki prolaktin seviyesi erkeklere oranla % 60 daha fazladır.

Günde ortalama on üç bin defa gözlerimizi kırparız. Gözyaşı olarak ortaya çıkan sıvı; burun ve boğazdaki mukoz üzerinde devamlı salgılanarak nemlendirme görevini görürken, bu organları ayrıca zararlı bakteri ve virüslerden de temizlemektedir. Ağladığımız zaman gözyaşı bezleri, göz kapaklarından burun kanalına açıldığından sıvı, burun ve boğazdan aşağı doğru akar. Ağladığımız zaman burnumuzu çekmemizin sebebi de budur. Burun içine olan akış yeteri kadar hızlı olmadığı zaman da, gözyaşları taşıp akarak yanaklardan süzülür.

Ağlamak; dolaşım, solunum, damar ve sinir sistemini uyarır. İnsan ağladığı zaman nabzı hızlanır, kan basıncı yükselir. Yutağın kasılması boğazda bir tıkanıklık hissi uyandırırken, diyaframın kasılmasıyla da hıçkırık başlar. Şiddetli bir öksürme ile akciğerden dışarıya süratle hava atılır. Ağlamak, gerginliği azaltarak kendimizi yenilenmiş ve rahatlamış hissetmemizi sağlar. Ağlar gibi olduğumuzda ağlamamak için çabalarsak, ense-çene ve göğüs kaslarımız kasılır. Dolayısıyla soluğumuzu tutmuş oluruz. Bu durumda da, ağlarken olduğu gibi burun tıkanır ve burna kan toplanmaya başlar. Gözyaşları, burun kanalı ile burnun içine drene edilerek basınç düşürülmedikçe, burun tıkalı kalacaktır. Tıkanıklık halinin uzaması durumunda ise, burnun virüslere karşı olan direnci zayıflayacaktır. Bu sebeple bazı araştırmacılar, ağlamayan kişilerin daha fazla nezle olduğuna inanırlar.

Neden Gözyaşı Dökeriz?

Ağlamak deyince hepimizin aklına ilk gelen şey canımızı sıkan bir durum karşısında gözlerimizden akan gözyaşlarıdır. Genellikle üzgün olduğumuzda veya öfkelendiğimizde çok ağlarız. Normalde gözlerimiz dışarıdan gelen zararlı etkenlerden ve bakterilerden korunmak için çeşitli kimyasal maddeler üretir. Ancak gergin olduğumuzda ise beynimiz ve vücudumuz aşırı tepki vererek bu kimyasal maddeleri gereğinden fazla üretir. Gözlerde, gözyaşı sıvısını almakla görevli bir sistem vardır. Bu sistem göz içerisinde biriken fazla sıvıyı burna yakın kısımdaki kanalcıklar aracılığıyla burun boşluğuna aktarmakla görevlidir. Bahsettiğimiz kimyasal maddelerin aşırı üretilmesi sonucu burun boşluğu kanalcıkları bu sıvıyı iletmek için yetersiz kalır. Bu durumda iletilemeyen sıvılar su damlası şeklinde yanaklarımıza doğru süzülür. Ayrıca eş zamanlı olarak burun akıntısına da sebebiyet verir.

Ağlamak aslında ihtiyacımız olmayan bu fazla kimyasalları dışarı atmamıza yardımcı olur. Bahsettiğimiz kimyasallar vücudumuzu gözyaşı olarak terk ederler. Gözyaşları aktıkça bu kimyasal maddeler dışarı atıldığından üzüntümüz veya stresimiz yatışır. İşte bu yüzdendir ki birçok insan ağladıktan sonra kendisini daha sakin ve daha mutlu hisseder; çünkü üzüldüğümüzde, mutsuz veya stresli olduğumuzda üretilmiş olan bu kimyasal maddeler vücuttan uzaklaştırılmış olur.

Değişik kültürlerde ağlamak farklı anlamlar taşır. Örneğin; Nijerya’ da bir bebek ağlasa anne-baba tarafından ya tokatlanır ya da çimdiklenir. Çünkü bu şekilde çocukların ağlama huyundan vazgeçirildiği düşüncesi vardır. Avrupa’da ve A.B.D ‘ de erkekler kolay ağlayamazlar. Bazı kültürlerde de belirli durumlarda ağlamak bir çeşit kural gereğidir, örneğin cenaze törenleri gibi. Özellikle Senegal’ de görevleri sadece ağlamak olan özel yas kadınları vardır. Bu kadınlar ölen kişilerin ardından sekiz gün boyunca ağlarlar.

Hayvanlar üzüntülü ya da sevinçli oldukları zaman ağlarlar mı? Araştırmacılar bunun hakkında kesin bir şey söyleyemiyorlar. Fil bakıcıları fillerin üzgün olduklarında ağladıklarını savunuyorlar. Fakat bunu öğrenebilmek çok güç. Bazı hayvanların da üzgün olmadıkları halde ağladıklarını biliyoruz. Örneğin; timsahlar yemek yerken gözyaşı dökerler. Çünkü çenelerini açtıklarında gözyaşı bezlerine baskı oluşur. Çiğneme sırasında bu fazla salgı dışarıya taşarak timsahta üzgün olmadığı halde ağlıyormuş gibi bir görüntü oluşturur.

Soğan Doğranırken Gözümüz Neden Yaşarır?

Mutfaklarda sıklıkla kullanılan soğanı gözyaşı akıtmadan doğramak imkânsız gibidir. Bu durum soğanın yapısında bulunan fazla miktardaki kükürt ve aminoasitlerden kaynaklanır.

Soğan doğrandığında, soğanı oluşturan hücreler parçalanır. Bu hücreler iki bölümden oluşur; allinazlar olarak adlandırılan enzimleri içeren bölüm ile sülfit bileşiklerinden oluşan aminoasitleri içeren bölümlerdir.
Allinazlar, sülfitleri parçalayarak sülfenik asite dönüştürür. Sülfenik asit ise, kararsız bir yapıya sahip olduğundan kısa sürede uçucu bir kükürt bileşiğine dönüşür. Kükürt bileşiğinin havada hızla yayılması sonucu oluşan kokuyu algılamaya başlarız. Bizim soğan kokusu diye adlandırdığımız bu koku aslında kükürt gazının kokusudur. Yine bu madde, gözümüze ulaştığında gözümüzü yakan bir asite dönüşür. Aslında gözümüzü yakan, bu gazın kendisi değil, gazın gözyaşı ile tepkimeye girmesi sonucu ortaya çıkan sülfürik asittir.

Gözümüzü nemli tutan gözyaşı sıvısında oluşan bu küçük miktardaki sülfürik asit, çok duyarlı olan göz sinirlerini uyarır. Göz sinirlerinin bu kadar duyarlı olması, göze kaçan yabancı maddelerin gözden uzaklaştırılmasına yardımcı olur. Sülfürik asit de gözü tahriş eden, zararlı bir madde olduğundan, gözümüzdeki sinirlerin aldığı uyarıların tetiklemesiyle, gözyaşı bezleri daha fazla gözyaşı salgılayarak yabancı maddeleri uzaklaştırmaya çalışır. Yani, bir bakıma gözümüzü yıkayarak temizler. Gözümüze, toz ya da başka bir yabancı madde kaçtığında da benzer tepkiler ortaya çıkar. Soğan doğrarken tahriş edici gazın gözümüze ulaşmasını olabildiğince önlemek gerekir. Bu kapsamda bazı basit önlemler alınabilir. Örneğin; soğanı doğrarken pencereleri açarak gazın dağılması sağlanabilir ya da imkan varsa soğan açık havada doğranabilir. Soğanı buzdolabına koyarak soğutmak da işe yarayabilir. Çünkü soğuk, kimyasal tepkimeleri yavaşlatır ve daha az miktarda gazın havaya salınmasını sağlar. Ayrıca, soğanı suyun içinde doğramak da etkili bir yöntemdir.
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst