Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
Atatürk... Şu birkaç harf üstüne ne şiirler, ne kitaplar yazılmış, ne marşlar bestelenmiştir.
Evet. Atatürk bir filizdi, Atatürk büyük insandı. Ancak, kişilerin değerini anlamak için, onların yaptıkları işler kadar yaşadıkları dönem de incelenmelidir. (Mesela; bugün bir düğmeye basmakla bir elektrik ampulünü yakabiliyoruz. Ancak bu, elektrik ampulünü bulan Edison da kolaylıkla buldu demek değildir. Onun yaşadığı zamandaki şartlar bugünkü gibi değildi.) İşte bu yüzden Atatürkü anlatmadan önce onun ortaya çıktığı döneme şöyle bir değinsek yerinde olur:
1918 yılının sonbaharında, Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalanışının ilanı bütün Türklerin yüreklerini kararttı. Artık Türk Milletinin dayanacak gücü kalmamıştı, tutunacak dalı yoktu. Padişah ve çevresine dayanmak istese, padişahın durumu onlarınkinden de kötüydü. Çünkü o, olan bitenin farkına varmamıştı. - Varmış olsa da görmemezlikten gelmişti. - Ona güvenenler, düşmanları da kabul etmek zorundaydılar. Türkler, öyle bir durumdaydılar ki, padişahtan yardım almadan düşmana karşı koymak isteseler, onu da yapamıyorlardı. Gençler, yıllardır süren savaşlarda ölmüşlerdi. Nüfusun çoğu böyle bir direnişi yapamayacak durumda idiler. Cephane, silah yoktu. Bu antlaşma, son ümitleri de yıkmıştı. Tevfik Fikretin Çınarı kurumaya yüz tutmuş, etrafındakiler uzun yıllardan beri biledikleri baltalarıyla onu parçalamaya hazırlanmışlardı.
Atatürk, işte böyle bir durumda ortaya çıktı. O, Çınarın bir filiziydi. Böylece Türkler de tutunacak bir dal bulmuşlardı. Atatürk, milletiyle birlikte işe koyuldu. Artık Türk Milleti varını yoğunu ortaya koymuştu. Millet en yaşlısından en gencine, en güçsüzünden en güçlüsüne kadar çalıştı, çabaladı. Kemal Paşa sının arkasındaydı artık. Bu güçlü birlik neler başarmadı ki... Sakaryada, Dumlupınarda benzeri olmayan destanlar yarattı. Üç yıllık zorlu mücadele, her zamanki gibi, iyinin zaferiyle sonuçlandı.
Büyük bir vatansever, zeki bir insan ve çok iyi bir asker olan Mustafa Kemal, aynı zamanda çok da iyi bir devlet adamıydı. Çoğu kişi onun milletinin güvenini sağladıktan sonra ülkenin tek hakiminin kendisi olduğunu ilan etmesini beklerken o, Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. dedi ve Cumhuriyeti ilan etti. Ancak bu ilan onun için bir son değil, aksine bir başlangıçtı. Çünkü kazanılan askeri zaferlerin siyasi ve ekonomik zaferlerle desteklenmedikçe hiçbir anlamı olmayacağını biliyordu. Amacı, Türk Milletini layık olduğu yere, uygar ülkelerin yanına yükseltmek, hatta onları geride bırakmaktı. Önce siyasi düzeni yerine oturttu, daha sonra sosyal hayatı düzenleme çabalarına başladı. Milletinden aldığı güçle diğerlerini olduğu gibi bu konuyu da halletti. Ancak her dakikası, Milletime daha nasıl yararlı olabilirim?, düşüncesiyle geçti. Hayatının son yıllarında, hasta iken bile memleketin sorunlarıyla ilgilendi. Yurt gezilerine çıktı. Kendisini halktan ayırmadı, halkın sorunlarını öğrendi.
Bu yüce insanı yalnız Türkler değil, bütün milletler sevdi. Londrada çıkan Times Gazetesi, 11 Kasım 1938de Atatürk için; Avrupanın gördüğü liderler arasında hiçbiri onun kadar başarılar elde etmemiş, hiçbiri nun kadar güçlüklerle karşılaşmamıştır. demiştir.
Eskiden düşmanı olanlar bile büyüklüğü karşısında hayranlıklarını gizleyemediler.
O cılız filiz büyümüş, bir ağaç olmuştu. Bu ağaç Türk milleti ile uygarlık arasında bir köprü oldu.
Ne yazık ki O da bir insandı. Kaçınılmaz son onu 10 Kasım 1938de yakaladı. Bir bakıma onu bize kazandıran Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalandığı sonbahardan 20 sonbahar sonra bir sonbaharla aramızdan ayrıldı.
Ama bizim için Atatürk ölmedi; hala yaşıyor. Takvimlere, saatlere bakarken, yazı yazarken, okula giderken hep onu hatırlar, dalgalanan bayrakta, okuduğumuz İstiklal Marşında onu görür, onu duyar, onu söyleriz.
Evet. Atatürk bir filizdi, Atatürk büyük insandı. Ancak, kişilerin değerini anlamak için, onların yaptıkları işler kadar yaşadıkları dönem de incelenmelidir. (Mesela; bugün bir düğmeye basmakla bir elektrik ampulünü yakabiliyoruz. Ancak bu, elektrik ampulünü bulan Edison da kolaylıkla buldu demek değildir. Onun yaşadığı zamandaki şartlar bugünkü gibi değildi.) İşte bu yüzden Atatürkü anlatmadan önce onun ortaya çıktığı döneme şöyle bir değinsek yerinde olur:
1918 yılının sonbaharında, Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalanışının ilanı bütün Türklerin yüreklerini kararttı. Artık Türk Milletinin dayanacak gücü kalmamıştı, tutunacak dalı yoktu. Padişah ve çevresine dayanmak istese, padişahın durumu onlarınkinden de kötüydü. Çünkü o, olan bitenin farkına varmamıştı. - Varmış olsa da görmemezlikten gelmişti. - Ona güvenenler, düşmanları da kabul etmek zorundaydılar. Türkler, öyle bir durumdaydılar ki, padişahtan yardım almadan düşmana karşı koymak isteseler, onu da yapamıyorlardı. Gençler, yıllardır süren savaşlarda ölmüşlerdi. Nüfusun çoğu böyle bir direnişi yapamayacak durumda idiler. Cephane, silah yoktu. Bu antlaşma, son ümitleri de yıkmıştı. Tevfik Fikretin Çınarı kurumaya yüz tutmuş, etrafındakiler uzun yıllardan beri biledikleri baltalarıyla onu parçalamaya hazırlanmışlardı.
Atatürk, işte böyle bir durumda ortaya çıktı. O, Çınarın bir filiziydi. Böylece Türkler de tutunacak bir dal bulmuşlardı. Atatürk, milletiyle birlikte işe koyuldu. Artık Türk Milleti varını yoğunu ortaya koymuştu. Millet en yaşlısından en gencine, en güçsüzünden en güçlüsüne kadar çalıştı, çabaladı. Kemal Paşa sının arkasındaydı artık. Bu güçlü birlik neler başarmadı ki... Sakaryada, Dumlupınarda benzeri olmayan destanlar yarattı. Üç yıllık zorlu mücadele, her zamanki gibi, iyinin zaferiyle sonuçlandı.
Büyük bir vatansever, zeki bir insan ve çok iyi bir asker olan Mustafa Kemal, aynı zamanda çok da iyi bir devlet adamıydı. Çoğu kişi onun milletinin güvenini sağladıktan sonra ülkenin tek hakiminin kendisi olduğunu ilan etmesini beklerken o, Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. dedi ve Cumhuriyeti ilan etti. Ancak bu ilan onun için bir son değil, aksine bir başlangıçtı. Çünkü kazanılan askeri zaferlerin siyasi ve ekonomik zaferlerle desteklenmedikçe hiçbir anlamı olmayacağını biliyordu. Amacı, Türk Milletini layık olduğu yere, uygar ülkelerin yanına yükseltmek, hatta onları geride bırakmaktı. Önce siyasi düzeni yerine oturttu, daha sonra sosyal hayatı düzenleme çabalarına başladı. Milletinden aldığı güçle diğerlerini olduğu gibi bu konuyu da halletti. Ancak her dakikası, Milletime daha nasıl yararlı olabilirim?, düşüncesiyle geçti. Hayatının son yıllarında, hasta iken bile memleketin sorunlarıyla ilgilendi. Yurt gezilerine çıktı. Kendisini halktan ayırmadı, halkın sorunlarını öğrendi.
Bu yüce insanı yalnız Türkler değil, bütün milletler sevdi. Londrada çıkan Times Gazetesi, 11 Kasım 1938de Atatürk için; Avrupanın gördüğü liderler arasında hiçbiri onun kadar başarılar elde etmemiş, hiçbiri nun kadar güçlüklerle karşılaşmamıştır. demiştir.
Eskiden düşmanı olanlar bile büyüklüğü karşısında hayranlıklarını gizleyemediler.
O cılız filiz büyümüş, bir ağaç olmuştu. Bu ağaç Türk milleti ile uygarlık arasında bir köprü oldu.
Ne yazık ki O da bir insandı. Kaçınılmaz son onu 10 Kasım 1938de yakaladı. Bir bakıma onu bize kazandıran Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalandığı sonbahardan 20 sonbahar sonra bir sonbaharla aramızdan ayrıldı.
Ama bizim için Atatürk ölmedi; hala yaşıyor. Takvimlere, saatlere bakarken, yazı yazarken, okula giderken hep onu hatırlar, dalgalanan bayrakta, okuduğumuz İstiklal Marşında onu görür, onu duyar, onu söyleriz.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 21
- Cevaplar
- 8
- Görüntüleme
- 434
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 25