- Katılım
- 1 Ağu 2014
- Konular
- 298
- Mesajlar
- 558
- Reaksiyon Skoru
- 15
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 11 Yıl 10 Ay 19 Gün
- Başarım Puanı
- 95
- MmoLira
- 0
- DevLira
- 0
HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
Mümtazer Türköne
Seçimin ana aktörü: MHP
Beş ay içinde oy oranlarını radikal biçimde değiştirme potansiyeli en fazla hangi partide? CHPnin ulusalcı-solcu tahtirevallisi yüzünden taşıma kapasitesi sınırlı. HDP parti olarak seçime girerse yüzde 3lük bir ilave oyu zorlayacak. Geriye AK Parti ile kısmen benzer damarlardan beslenen MHP kalıyor. Bugünden yarına oy dengeleri değişecekse, bu AK Parti oylarının düşüşü, MHP oylarının yükselişi şeklinde tecelli edecek.
MHPnin kemik seçmen tabanı, Türkiye haritasında bir ay-yıldız formu oluşturuyordu. Maraştan Balıkesire kadar uzanan Toroslar silsilesinde bulunan Yörükler hilal, İç ve kısmen Doğu Anadoluyu mesken edinen Türkmenler hilalin çevrelediği yıldız idi. Hilal MHPde kaldı, ancak yıldız AK Partiye kaydı. 7 Haziran seçim sonuçlarını büyük ölçüde MHPnin tapulu malı olan, bugün AK Partinin üzerine AVMler kondurduğu yıldızın yer aldığı bu coğrafya belirleyecek. MHP, AK Partiyi iktidardan düşürecek oranda oy transfer edebilecek potansiyele objektif olarak sahip. Ya subjektif olarak? Yani MHP bu iddiayı seçim sathına taşıyacak liderliğe, organizasyona, iletişim stratejilerine ve en önemlisi niyete sahip mi? Bu sorunun cevabı MHP tarafından seçim kampanyası boyunca AK Partiye alternatif oluşturulacak üç ana başlığın altında verilecek.
Birincisi, AK Parti adına Erdoğanın fiilen yürütmeyi üstlendiği seçim kampanyasının özüne dair. Beşir Atalay bu özü başkanlık sistemi olarak şimdiden ilan etti. Bu öz seçmenle kurulacak iletişim stratejisinin merkezine Erdoğanı kişisel olarak yerleştirmek anlamına geliyor. Alışılmadık bir durum: İktidar partisinin seçim kampanyası Cumhurbaşkanının kişisel iletişimi olarak, ona hasredilmiş şekilde ve onun eliyle yürütülecek. Cumhurbaşkanının Kırşehirde yaptığı gibi seçimde seçmenden oy istemesi ürkütücü ve itici bir manzara. Güçlünün zaafı kendi gücüdür. Bu çok kişiselleştirilmiş kampanya stratejisinin zaafı, seçimin temel dinamiğini, diktatörlük arayışları ile demokratik-hukuk düzeni arasına keskin bir kutuplaşmaya dönüştürme ihtimali. Erdoğan dizginlenemeyen kibri ve bilgisizliği ile şimdiden bu zaafı çoğaltan çok fazla hata yapıyor. Öyle anlaşılıyor ki formül, Mustafa Şentopa ait. İyi bir hukukçu olan Şentop, Fransız modelini tekrarlayan yarı-başkanlık sistemi önermiş. Erdoğan bu öneriyi, dizginlenemez bir iştiha ile İran başkanlık modeline, orada daha üstte yer alan Ayetullahı da içine katarak resmen hilafete dönüştürmüş. Erdoğan, başkanlık sistemini bilmiyor; belli ki kendisine anlatılanları da sadece işine yarayan kısımları ile seçerek dikkate alıyor. İşin gerçek özü şu: Başkanlık sistemi de parlamenter sistem gibi demokratik bir sistem. Erdoğanın yarım yamalak yuvarladığı şey evrensel hukuka ve demokrasi prensiplerine uygun olan bir sistem değil, daha fazla güç peşinde olan bir politikacının fantezileri. Dikkat edilirse yargının denetleyemediği, dolayısıyla tamamen keyfî bir sistemi savunuyor. Parlamento denetleyecek diyor. Hayatını çalıp çırparak kazanan birine hırsızlara verilecek cezayı tayin ettirmek gibi, güç ve şevket sahiplerine kendi yetkilerinin sınırlarını çizdiremezsiniz. Erdoğanın başkanlık hayali, yüzde 50yi hiçbir gücün denetleyemediği bir tiranlıktan başka bir şey değil. AK Partinin seçim kampanyasının özü başkanlık sistemi olacaksa, bu öz Erdoğanın formülüne göre bünyeyi ifsad edecek kadar çürük ve kokuşmuş bir öz. AK Partili hatiplerin vatandaşın karşısına geçip seçimle bir tiran atamayı savunmak zorunda kalmaları hazin değil mi? Üstelik parti lideri ve başbakanın bir taşeron edasıyla başkasına çalışması, rakip partiler açısından affedilmez ilave bir zaaf oluşturmaz mı?
Bu çürük öz sadece MHPnin değil de, CHPnin de, HDPnin de altın madeni olacak; ancak MHPnin bu zaafı kendisi için avantaja dönüştürebilmesi için hukuk, özgürlük ve demokrasi üreten dinamiklere ihtiyacı var.
Diğer iki ana başlığı barış süreci ve ekonomik istikrar beklentisi oluşturuyor. Bu iki alanda MHPden beklenen cevaplarla bu konuya devam edelim.
Zaman 1 Şubat 2015
akademisyen, yazar
1956 yılında İstanbul'da doğdu. 1978 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin İdari Şubesinden mezun oldu. Aynı fakültede 1986'da master, 1990'da doktora yaptı. 1993 yılında doçent oldu. Tansu Çiller'in danışmanı oldu. 2007 yılında TRT 1'de gazeteci Emre Aköz ve sunucu Tülay Tüzün ile Gündeme Dair isimli bir tartışma programı yaptı. İkinci evliliğini AKP Eski Milletvekili Özlem Piltanoğlu Türköne ile yaptı. 12 Haziran 2011 seçimlerinde milletvekili olmak için AKPden aday oldu. Listeye alınmadı. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde çalışıyor. Zaman Gazetesinde yazarlık yapıyor.
ESERLERİ:
Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu
Cemaleddin Afgani
Siyaset
Darbe Peşinde Koşan Bir Nesil 68 Kuşağı
Sözde Askerler
Türkiye'nin Kayıp Halkası
Türklük ve Kürtlük
Türk Modernleşmesi
Modernleşme, Laiklik ve Demokrasi
Siyasi, Tarihi, Dini ve Kültürel Boyutlarıyla İslam ve Şiddet
Türkler ve İslamiyet (İlber Ortaylı ve Nevzat Yalçıntaş ile.)
Kürt Meselesi Nasıl Çözülmez? (Hüseyin Yayman ile)
HABER
Gazeteci ve akademisyenler İslamcılığı masaya yatırdı
18 Mayıs 2013
Türkiye'de 'İslamcılık' ifadesinin tarihsel gelişimi, günümüze kadar hangi süreçlerden geçerek kimlik kazandığı konusu Zeytinburnu'nda düzenlenen bir sempozyum ile masaya yatırıldı.
Ünlü gazeteciler ve akademisyenlerin katıldığı 3 gün sürecek konferansta Prof.Dr. Mümtazer Türköne'nin başlattığı İslamcılığın öldüğüne ilişkin görüş de tartışıldı. Türköne, İslamcılığın devrini kapadığını belirtti.
Marmara Üniveristesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. İsmail Kara ise bir dönemin ünlü isimleri Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ya da bir dönemin tarikat ya da cemaat öncülerine İslamcı dendiğini ancak bunun problemli bir adlandırma olduğunu ifade etti.
Sempozyum, Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi'nde başladı. 'Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi' isimli sempozyuma Gazeteci Nuh Yılmaz, Prof.Dr. Ali Yaşar Sarıbay, Yazar Yusuf Kaplan, Prof. Dr. Mümtazer Türköne ve Gazeteci Ruşen Çakır'ın konuşmacı olarak katıldığı sempozyumun açılış konuşmasını Prof. Dr. İsmail Kara yaptı.
İslamcılık kelimesinin kullanılmasının 1970li yıllara kadar rastlanmadığını belirten Kara, kullanımının meşru olarak da bu kelimenin kullanımının daha sonra gerçekleştiğini anlattı.
İslamcılık düşüncesinin milliyetçi-muhafazakar çizgi içinde algılandığını belirten Kara, "Geriye doğru adlandırma yapıldığında Necip Fazıllara, Seazi Karakoç, Nurettin Topçu'ya, bu dönemdeki bazı tarikat ve cemaat önderlerine İslamcı diyoruz. Bu adlandırma problemli bir adlandırmadır. Bunların aslında o dönemdeki muhafazakar ya da o dönemdeki adıyla mukaddesatçı milliyetçilik ve muhafazakarlık çatısı altında ele alınması gerekir." dedi.
Gazeteci -Yazar akademisyen Prof.Dr. Mümtazer Türköne ise daha önce yazdığı ve tartışmalara neden olan İslamcılığın öldüğüne ilişkin görüşlerini yineledi.
İslamcılığın devrini tamamladığını ve bu yüzden etkisini kaybettiğini belirten Türköne, "İslamcılık hakkında fikir yürütmek Türkiye'nin bugünü ve geleceği hakkında oldukça kritik bir pencereden bakıp fikir yürütmek demek. Geçen sene yazdığım makale ile İslamcılığın bittiğini, öldüğünü yazmıştım. Bunun etrafında çok canlı bir tartışma oldu.
Önemli ve yararlı bir tartışma. Türkiye'nin bir dönemini anlamak bugünü anlamak açısından önemli. Sadece İslamcılığın değil Türkiye'nin zengin coğrafyası hakkında fikir vereceğini düşünüyorum. İslamcılık çok iddialı bir muhalif hareketti ve iktidar olunca bitti.
İktidar olunca muhalefetin anlamı kalmıyor ama İslamcılar buna muhalefet ediyor tabiki. Kötü bir fikir değildi, zamanında misyonunu görevini tamamladı.
Daha çok nostaljik bir bakışla biraz geçmişe özlem söz konusu. Çünkü bir zamanların parlak, kışkırtıcı cazebesi olan fikri artık yok. Herhangi bir yankısı ve izi yok. Ölümü kabullenmek kolay değil." ifadesini kullandı.
GÖRÜŞ
İslamcılık tuzağı
Mümtazer Türköne
Zaman 12 Temmuz 2013
Ruşen Çakır, Adeviyye Meydanındaki kararlı kalabalıklar arasından bu aynayı İslâmcıların yüzüne tutarken taşı bana atıyor: Adeviyye Meydanında dolaşırken aklıma sık sık Prof. Mümtazer Türköne ve onun İslamcılık öldü tezi geldi. Benim yerinde, sizlerin de muhtemelen televizyon ekranlarında gördükleriniz tam da bu tezin tekzibi niteliğinde. Ruşen Çakıra verilecek karşılık, ideolojilerin efsunlu dünyasında iş gören o rafine imbiklerden süzülmüş tezleri biz fanilerin sade dünyasına taşıyan o bilindik kuvvetli soru: Ne alâkası var?
Oylarınızla başa getirdiğiniz adamın elindeki iktidara, bir silahlı gasp eylemi ile el konuluyor. Siz de meydanlara akın edip, bu zorbalığı protesto ediyorsunuz, verdiğiniz oya sahip çıkıyorsunuz, hakkınızın hukukunuzun peşine düşüyorsunuz. İslâmcılık bunun neresinde? Hakikaten ne alâkası var? Hangi İslâmcı tez, hangi İslâmcı slogan, hangi İslâmcı çağrı Adeviyye Meydanında toplanan insanlara rehberlik ediyor? Kitlelerin darbeye karşı çıkmasının, demokratik haklarını, en temel hukuklarını aramasının neresi İslâmcılık? Dünyanın bir başka yerinde, -mesela Hondurasta- darbeye karşı çıkan insanları hangi isimle nitelediniz? Darbeye karşı çıkmak ve demokrasi talep etmek ne zamandan beri İslâmcılık oldu? Daha ötesi, Adeviyyedeki kalabalıkları İslâmcı olarak nitelerken, darbeye destek veren Nur Partisini ve radikal Selefîleri nereye koyacaksınız?
Nilüfer Göleyi de, Ruşen Çakır gibi namuslu bir kalem olduğu için ciddiye alan ve tuttuğu dev aynasındaki hayaline hayran kalan sünepe İslâmcılar mutlaka dikkatli olmalı. Burada kasıt yok belki; ama çok kötü bir tuzak var. Şayet biz, İslâm dünyasındaki demokrasi arayışını, o genel-geçer dar çerçevenin içine Laik Otokratlar-İslâmcılar arasında bir iktidar mücadelesi olarak yerleştirirsek, işte o zaman kimse darbe uluslararası meşruiyete kavuşacaktır. Müslüman halkların demokrasi şansı hiçbir zaman olmayacaktır. Nilüfer Gölenin sorduğu Mısırda demokrasi askere emanet edildi. Peki ya İslâm? sorusunun baştan çıkartıcı büyüsüne kapılıp, bana cevabını verecek, hani şu gönüllü aranırken bir adım öne çıkanları gözümüzde canlandırıp tekrar soralım: Ne alâkası var? Neden evrensel kategorileri değil de, post Kemalist, post İslamcı gibi bize özgü kavramları toplumun değişimini açıklamak için kullanıyoruz? Konu İslâm dünyası olunca, neden hiçbir uzman, engin bir denize benzeyen sınıf analizlerinin kıyısına yaklaşmıyor. Ekonomik göstergeleri kullanmıyor. Dünya birdenbire laiklerin ve Müslümanların inançlarının kıyasıya savaştığı daracık bir alana dönüşür? Benim tuzak dediğim işte bu. Tuzağı kuranlar Ruşen Çakır ve Nilüfer Göle değil; ama onlar da İslamcıların kolayca düştüğü bu tuzağın içinde gördüklerini naklediyorlar. Hani nerede evrensel kategoriler? Nerede insanların hak, hukuk, onur ve refah arayışı?
Mısırdaki darbe, laik düzeni İslamcıların radikal baskısından korumak için yapılmadı. Düpedüz seçkin bir azınlık, halkı ve halkın temsilcilerinin elindeki devlet iktidarını gasp etti. Güçlü, yerleşik bir çıkar şebekesi, dikta rejimi etrafında oluşan bir yönetici azınlık sınıf, askerleri öne sürerek gücü tekrar ele geçirdi. Bu kanlı iktidar oyununa, laik-İslâmcı damgasını vurmak darbeyi mazur göstermekten başka bir anlam taşımaz. İslâmcılık ölmedi lafını duyunca kendine gelen İslâmcıların dikkatine. Askerler laik oldukları için darbe yapmadılar; darbe yaptıkları için laiklik zırhı ile ortalıkta dolaşıyorlar. Mursi, İslamcı olduğu için darbe ile devrilmedi; darbe ile devrildiği için İslâmcı sıfatıyla yaylım ateşine tabi tutuluyor.
Adeviyye Meydanında demokrasi talep eden insanlar duruyor; Mısır halkını haklı iken haksız duruma düşürecek İslâmcılık tuzağı değil.
GÖRÜŞ
Türkiyenin yalnızlığı
Mümtazer Türköne
Zaman 23 Ağustos 2013
AK Parti hükümetinin diplomatik alanda yalnızlaştığı yorumu, giderek standart bir eleştiriye dönüşüyor. Peki doğru mu? Reel olarak doğru.
Büyük iddialarla başlanan çok taraflı, çok ortaklı yapıcı politikalar neredeyse bütünüyle çöktü. Dünyanın durduğu yerden tamamen farklı bir yerde duruyoruz; gittiği yönün aksinde ısrar ediyoruz. Türkiye savunduğu değerlerle ve politikalarla yapayalnız. Ama yalnızlığı haksız olduğu anlamına gelmiyor. Haklı olmak ne işe yarıyor? Dün gazeteleri boydan boya kaplayan Şamdaki ölü çocuk resimleri, Mısırdaki katliamlar Türkiyenin ısrar ettiği politikanın meşrû, ahlakî, insanî olduğunu gösteriyor. Yakın coğrafyamızdaki bu insanlık dışı dramları sona erdirmenin tek kesin çözümü var: Halkın rızasını almış yönetimlerin iktidarda olması. Ne kadar gecikirse, o kadar çok kan dökülecek. Ve önünde sonunda dünya bu noktaya gelecek. Sorun şurada: Bugünkü iktidar o günleri görecek mi? AK Parti hükümeti meşruiyetini, dolayısıyla itibarını üçlü bir sacayağı ile ayakta tutuyor. Seçmen nezdinde en etkileyici olanı ekonomik performansı. İkincisi, Barış Süreci ile kuvveden fiile çıkan Kürt sorununu çözme potansiyeli. Süreç kör topal ilerliyor. Beklendiği gibi güllük-gülistanlık değil; ama her şeye rağmen tarafların vazgeçeceğine dair bir işaret yok. Çöken, daha doğrusu işlevini kaybeden ayak ise muhafazakâr standartlarda demokrasi ihraç ederek bölge halkları üzerinde kazandığı itibarını borçlu olduğu dış politikası. Yalnızlaşma dediğimiz, halklar nezdinde kazanılan bu itibarın halkın rızasına dayanmayan azınlık yönetimleri nezdinde sadece düşmanlığa dönüşmesi.
Bu üç ayak, birbirini besliyor ve etkiliyor. Başbakanın İsraile ve ABDye ettiği lafları, Mısır darbesinin asıl destekçisi Suudi Arabistan söz konusu olunca üstü kapalı geçmesi galiba, ekonominin reel-politiğine dayanıyor. Suriyedeki iç savaş ve Türkiyenin Suriye politikası, içerideki barış sürecinin üzerinde ilerlediği en gerçek zemini oluşturuyor. PKK, Suriyedeki iç savaş devam ettiği ve Kuzey Suriyede sağladığı fiilî hakimiyet kalıcı güvencelere kavuşmadığı sürece masadan kalkamaz. Dış politikaya gelince... Türkiye yapayalnız, dolayısıyla tehlikeli operasyonlara çok açık; ama bölgenin topyekün kaosa yuvarlanmasını biraz da Türkiyenin Don Kişotvari duruşu engelliyor.
Türkiyenin duruşunu, Irak-Suriye-Mısır hattındaki kanlı tabloya göre değerlendirmek, evreni Newton Fiziği ile açıklamaya benziyor. Bu açıklamalar mantık olarak Newton bilimi gibi elbette doğru; ama yeterli değil; çünkü henüz oluşum halindeki müstakbel durumları açıklayıcı bir özelliği yok. Ne Irak, ne Suriye, ne de Mısır uzun süre bu durumda kalmayacak, bu sancılı dönem yerini az veya çok istikrarlı bir düzene bırakacak. Birincisi, o düzen nasıl bir düzen olacak? İkincisi bu sorunun cevabına bağlı: Türkiye kurulacak bölgesel düzenin neresinde olacak? Türkiye, Suriyedeki iç savaşa bölgesel aktör olarak müdahil oldu. Sorun küresel ölçeğe taşınınca, Suriye küresel oyuncuların kendi aralarında tepiştiği bir alana dönünce Türkiye, bu sikletin dışında kaldı ve minderden uzaklaştırıldı. Şimdi Suriyede işte bu alana doluşan küresel aktörler pes etme noktasına yaklaşıyor. Bugünün dünyası bu kadar kan banyosu yaptıktan sonra medeni olma iddiasında bulunamaz. Diplomasi artık sadece devletler arasında değil halklar arasında da yapılıyor. Küresel aktörlerin çıkar çatışmasının eseri olan bu kan deryasının bir sınırı olmalı. Türkiye meşrû ve ahlakî bir politika takip ediyor. Bazılarına duygusal gelecek bu politikanın, hesapsız-kitapsız olduğunu düşünmek ve reel politiğe aykırı görmek mümkün. Ancak bu istikamet, hükümetin reel politiğine aykırı olabilir; ama devletin uzun vadeli çıkarlarına aykırı değil. O yüzden asıl soru şu: NATOnun, CENTOnun, Bağdat ve Sadabad paktlarının belirlediğinden çok farklı bir dünya şekillenirken, hükümetin nefesi ne kadarına yetecek?
Seçimin ana aktörü: MHP
Beş ay içinde oy oranlarını radikal biçimde değiştirme potansiyeli en fazla hangi partide? CHPnin ulusalcı-solcu tahtirevallisi yüzünden taşıma kapasitesi sınırlı. HDP parti olarak seçime girerse yüzde 3lük bir ilave oyu zorlayacak. Geriye AK Parti ile kısmen benzer damarlardan beslenen MHP kalıyor. Bugünden yarına oy dengeleri değişecekse, bu AK Parti oylarının düşüşü, MHP oylarının yükselişi şeklinde tecelli edecek.
MHPnin kemik seçmen tabanı, Türkiye haritasında bir ay-yıldız formu oluşturuyordu. Maraştan Balıkesire kadar uzanan Toroslar silsilesinde bulunan Yörükler hilal, İç ve kısmen Doğu Anadoluyu mesken edinen Türkmenler hilalin çevrelediği yıldız idi. Hilal MHPde kaldı, ancak yıldız AK Partiye kaydı. 7 Haziran seçim sonuçlarını büyük ölçüde MHPnin tapulu malı olan, bugün AK Partinin üzerine AVMler kondurduğu yıldızın yer aldığı bu coğrafya belirleyecek. MHP, AK Partiyi iktidardan düşürecek oranda oy transfer edebilecek potansiyele objektif olarak sahip. Ya subjektif olarak? Yani MHP bu iddiayı seçim sathına taşıyacak liderliğe, organizasyona, iletişim stratejilerine ve en önemlisi niyete sahip mi? Bu sorunun cevabı MHP tarafından seçim kampanyası boyunca AK Partiye alternatif oluşturulacak üç ana başlığın altında verilecek.
Birincisi, AK Parti adına Erdoğanın fiilen yürütmeyi üstlendiği seçim kampanyasının özüne dair. Beşir Atalay bu özü başkanlık sistemi olarak şimdiden ilan etti. Bu öz seçmenle kurulacak iletişim stratejisinin merkezine Erdoğanı kişisel olarak yerleştirmek anlamına geliyor. Alışılmadık bir durum: İktidar partisinin seçim kampanyası Cumhurbaşkanının kişisel iletişimi olarak, ona hasredilmiş şekilde ve onun eliyle yürütülecek. Cumhurbaşkanının Kırşehirde yaptığı gibi seçimde seçmenden oy istemesi ürkütücü ve itici bir manzara. Güçlünün zaafı kendi gücüdür. Bu çok kişiselleştirilmiş kampanya stratejisinin zaafı, seçimin temel dinamiğini, diktatörlük arayışları ile demokratik-hukuk düzeni arasına keskin bir kutuplaşmaya dönüştürme ihtimali. Erdoğan dizginlenemeyen kibri ve bilgisizliği ile şimdiden bu zaafı çoğaltan çok fazla hata yapıyor. Öyle anlaşılıyor ki formül, Mustafa Şentopa ait. İyi bir hukukçu olan Şentop, Fransız modelini tekrarlayan yarı-başkanlık sistemi önermiş. Erdoğan bu öneriyi, dizginlenemez bir iştiha ile İran başkanlık modeline, orada daha üstte yer alan Ayetullahı da içine katarak resmen hilafete dönüştürmüş. Erdoğan, başkanlık sistemini bilmiyor; belli ki kendisine anlatılanları da sadece işine yarayan kısımları ile seçerek dikkate alıyor. İşin gerçek özü şu: Başkanlık sistemi de parlamenter sistem gibi demokratik bir sistem. Erdoğanın yarım yamalak yuvarladığı şey evrensel hukuka ve demokrasi prensiplerine uygun olan bir sistem değil, daha fazla güç peşinde olan bir politikacının fantezileri. Dikkat edilirse yargının denetleyemediği, dolayısıyla tamamen keyfî bir sistemi savunuyor. Parlamento denetleyecek diyor. Hayatını çalıp çırparak kazanan birine hırsızlara verilecek cezayı tayin ettirmek gibi, güç ve şevket sahiplerine kendi yetkilerinin sınırlarını çizdiremezsiniz. Erdoğanın başkanlık hayali, yüzde 50yi hiçbir gücün denetleyemediği bir tiranlıktan başka bir şey değil. AK Partinin seçim kampanyasının özü başkanlık sistemi olacaksa, bu öz Erdoğanın formülüne göre bünyeyi ifsad edecek kadar çürük ve kokuşmuş bir öz. AK Partili hatiplerin vatandaşın karşısına geçip seçimle bir tiran atamayı savunmak zorunda kalmaları hazin değil mi? Üstelik parti lideri ve başbakanın bir taşeron edasıyla başkasına çalışması, rakip partiler açısından affedilmez ilave bir zaaf oluşturmaz mı?
Bu çürük öz sadece MHPnin değil de, CHPnin de, HDPnin de altın madeni olacak; ancak MHPnin bu zaafı kendisi için avantaja dönüştürebilmesi için hukuk, özgürlük ve demokrasi üreten dinamiklere ihtiyacı var.
Diğer iki ana başlığı barış süreci ve ekonomik istikrar beklentisi oluşturuyor. Bu iki alanda MHPden beklenen cevaplarla bu konuya devam edelim.
Zaman 1 Şubat 2015
akademisyen, yazar
1956 yılında İstanbul'da doğdu. 1978 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin İdari Şubesinden mezun oldu. Aynı fakültede 1986'da master, 1990'da doktora yaptı. 1993 yılında doçent oldu. Tansu Çiller'in danışmanı oldu. 2007 yılında TRT 1'de gazeteci Emre Aköz ve sunucu Tülay Tüzün ile Gündeme Dair isimli bir tartışma programı yaptı. İkinci evliliğini AKP Eski Milletvekili Özlem Piltanoğlu Türköne ile yaptı. 12 Haziran 2011 seçimlerinde milletvekili olmak için AKPden aday oldu. Listeye alınmadı. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde çalışıyor. Zaman Gazetesinde yazarlık yapıyor.
ESERLERİ:
Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu
Cemaleddin Afgani
Siyaset
Darbe Peşinde Koşan Bir Nesil 68 Kuşağı
Sözde Askerler
Türkiye'nin Kayıp Halkası
Türklük ve Kürtlük
Türk Modernleşmesi
Modernleşme, Laiklik ve Demokrasi
Siyasi, Tarihi, Dini ve Kültürel Boyutlarıyla İslam ve Şiddet
Türkler ve İslamiyet (İlber Ortaylı ve Nevzat Yalçıntaş ile.)
Kürt Meselesi Nasıl Çözülmez? (Hüseyin Yayman ile)
HABER
Gazeteci ve akademisyenler İslamcılığı masaya yatırdı
18 Mayıs 2013
Türkiye'de 'İslamcılık' ifadesinin tarihsel gelişimi, günümüze kadar hangi süreçlerden geçerek kimlik kazandığı konusu Zeytinburnu'nda düzenlenen bir sempozyum ile masaya yatırıldı.
Ünlü gazeteciler ve akademisyenlerin katıldığı 3 gün sürecek konferansta Prof.Dr. Mümtazer Türköne'nin başlattığı İslamcılığın öldüğüne ilişkin görüş de tartışıldı. Türköne, İslamcılığın devrini kapadığını belirtti.
Marmara Üniveristesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. İsmail Kara ise bir dönemin ünlü isimleri Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ya da bir dönemin tarikat ya da cemaat öncülerine İslamcı dendiğini ancak bunun problemli bir adlandırma olduğunu ifade etti.
Sempozyum, Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi'nde başladı. 'Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi' isimli sempozyuma Gazeteci Nuh Yılmaz, Prof.Dr. Ali Yaşar Sarıbay, Yazar Yusuf Kaplan, Prof. Dr. Mümtazer Türköne ve Gazeteci Ruşen Çakır'ın konuşmacı olarak katıldığı sempozyumun açılış konuşmasını Prof. Dr. İsmail Kara yaptı.
İslamcılık kelimesinin kullanılmasının 1970li yıllara kadar rastlanmadığını belirten Kara, kullanımının meşru olarak da bu kelimenin kullanımının daha sonra gerçekleştiğini anlattı.
İslamcılık düşüncesinin milliyetçi-muhafazakar çizgi içinde algılandığını belirten Kara, "Geriye doğru adlandırma yapıldığında Necip Fazıllara, Seazi Karakoç, Nurettin Topçu'ya, bu dönemdeki bazı tarikat ve cemaat önderlerine İslamcı diyoruz. Bu adlandırma problemli bir adlandırmadır. Bunların aslında o dönemdeki muhafazakar ya da o dönemdeki adıyla mukaddesatçı milliyetçilik ve muhafazakarlık çatısı altında ele alınması gerekir." dedi.
Gazeteci -Yazar akademisyen Prof.Dr. Mümtazer Türköne ise daha önce yazdığı ve tartışmalara neden olan İslamcılığın öldüğüne ilişkin görüşlerini yineledi.
İslamcılığın devrini tamamladığını ve bu yüzden etkisini kaybettiğini belirten Türköne, "İslamcılık hakkında fikir yürütmek Türkiye'nin bugünü ve geleceği hakkında oldukça kritik bir pencereden bakıp fikir yürütmek demek. Geçen sene yazdığım makale ile İslamcılığın bittiğini, öldüğünü yazmıştım. Bunun etrafında çok canlı bir tartışma oldu.
Önemli ve yararlı bir tartışma. Türkiye'nin bir dönemini anlamak bugünü anlamak açısından önemli. Sadece İslamcılığın değil Türkiye'nin zengin coğrafyası hakkında fikir vereceğini düşünüyorum. İslamcılık çok iddialı bir muhalif hareketti ve iktidar olunca bitti.
İktidar olunca muhalefetin anlamı kalmıyor ama İslamcılar buna muhalefet ediyor tabiki. Kötü bir fikir değildi, zamanında misyonunu görevini tamamladı.
Daha çok nostaljik bir bakışla biraz geçmişe özlem söz konusu. Çünkü bir zamanların parlak, kışkırtıcı cazebesi olan fikri artık yok. Herhangi bir yankısı ve izi yok. Ölümü kabullenmek kolay değil." ifadesini kullandı.
GÖRÜŞ
İslamcılık tuzağı
Mümtazer Türköne
Zaman 12 Temmuz 2013
Ruşen Çakır, Adeviyye Meydanındaki kararlı kalabalıklar arasından bu aynayı İslâmcıların yüzüne tutarken taşı bana atıyor: Adeviyye Meydanında dolaşırken aklıma sık sık Prof. Mümtazer Türköne ve onun İslamcılık öldü tezi geldi. Benim yerinde, sizlerin de muhtemelen televizyon ekranlarında gördükleriniz tam da bu tezin tekzibi niteliğinde. Ruşen Çakıra verilecek karşılık, ideolojilerin efsunlu dünyasında iş gören o rafine imbiklerden süzülmüş tezleri biz fanilerin sade dünyasına taşıyan o bilindik kuvvetli soru: Ne alâkası var?
Oylarınızla başa getirdiğiniz adamın elindeki iktidara, bir silahlı gasp eylemi ile el konuluyor. Siz de meydanlara akın edip, bu zorbalığı protesto ediyorsunuz, verdiğiniz oya sahip çıkıyorsunuz, hakkınızın hukukunuzun peşine düşüyorsunuz. İslâmcılık bunun neresinde? Hakikaten ne alâkası var? Hangi İslâmcı tez, hangi İslâmcı slogan, hangi İslâmcı çağrı Adeviyye Meydanında toplanan insanlara rehberlik ediyor? Kitlelerin darbeye karşı çıkmasının, demokratik haklarını, en temel hukuklarını aramasının neresi İslâmcılık? Dünyanın bir başka yerinde, -mesela Hondurasta- darbeye karşı çıkan insanları hangi isimle nitelediniz? Darbeye karşı çıkmak ve demokrasi talep etmek ne zamandan beri İslâmcılık oldu? Daha ötesi, Adeviyyedeki kalabalıkları İslâmcı olarak nitelerken, darbeye destek veren Nur Partisini ve radikal Selefîleri nereye koyacaksınız?
Nilüfer Göleyi de, Ruşen Çakır gibi namuslu bir kalem olduğu için ciddiye alan ve tuttuğu dev aynasındaki hayaline hayran kalan sünepe İslâmcılar mutlaka dikkatli olmalı. Burada kasıt yok belki; ama çok kötü bir tuzak var. Şayet biz, İslâm dünyasındaki demokrasi arayışını, o genel-geçer dar çerçevenin içine Laik Otokratlar-İslâmcılar arasında bir iktidar mücadelesi olarak yerleştirirsek, işte o zaman kimse darbe uluslararası meşruiyete kavuşacaktır. Müslüman halkların demokrasi şansı hiçbir zaman olmayacaktır. Nilüfer Gölenin sorduğu Mısırda demokrasi askere emanet edildi. Peki ya İslâm? sorusunun baştan çıkartıcı büyüsüne kapılıp, bana cevabını verecek, hani şu gönüllü aranırken bir adım öne çıkanları gözümüzde canlandırıp tekrar soralım: Ne alâkası var? Neden evrensel kategorileri değil de, post Kemalist, post İslamcı gibi bize özgü kavramları toplumun değişimini açıklamak için kullanıyoruz? Konu İslâm dünyası olunca, neden hiçbir uzman, engin bir denize benzeyen sınıf analizlerinin kıyısına yaklaşmıyor. Ekonomik göstergeleri kullanmıyor. Dünya birdenbire laiklerin ve Müslümanların inançlarının kıyasıya savaştığı daracık bir alana dönüşür? Benim tuzak dediğim işte bu. Tuzağı kuranlar Ruşen Çakır ve Nilüfer Göle değil; ama onlar da İslamcıların kolayca düştüğü bu tuzağın içinde gördüklerini naklediyorlar. Hani nerede evrensel kategoriler? Nerede insanların hak, hukuk, onur ve refah arayışı?
Mısırdaki darbe, laik düzeni İslamcıların radikal baskısından korumak için yapılmadı. Düpedüz seçkin bir azınlık, halkı ve halkın temsilcilerinin elindeki devlet iktidarını gasp etti. Güçlü, yerleşik bir çıkar şebekesi, dikta rejimi etrafında oluşan bir yönetici azınlık sınıf, askerleri öne sürerek gücü tekrar ele geçirdi. Bu kanlı iktidar oyununa, laik-İslâmcı damgasını vurmak darbeyi mazur göstermekten başka bir anlam taşımaz. İslâmcılık ölmedi lafını duyunca kendine gelen İslâmcıların dikkatine. Askerler laik oldukları için darbe yapmadılar; darbe yaptıkları için laiklik zırhı ile ortalıkta dolaşıyorlar. Mursi, İslamcı olduğu için darbe ile devrilmedi; darbe ile devrildiği için İslâmcı sıfatıyla yaylım ateşine tabi tutuluyor.
Adeviyye Meydanında demokrasi talep eden insanlar duruyor; Mısır halkını haklı iken haksız duruma düşürecek İslâmcılık tuzağı değil.
GÖRÜŞ
Türkiyenin yalnızlığı
Mümtazer Türköne
Zaman 23 Ağustos 2013
AK Parti hükümetinin diplomatik alanda yalnızlaştığı yorumu, giderek standart bir eleştiriye dönüşüyor. Peki doğru mu? Reel olarak doğru.
Büyük iddialarla başlanan çok taraflı, çok ortaklı yapıcı politikalar neredeyse bütünüyle çöktü. Dünyanın durduğu yerden tamamen farklı bir yerde duruyoruz; gittiği yönün aksinde ısrar ediyoruz. Türkiye savunduğu değerlerle ve politikalarla yapayalnız. Ama yalnızlığı haksız olduğu anlamına gelmiyor. Haklı olmak ne işe yarıyor? Dün gazeteleri boydan boya kaplayan Şamdaki ölü çocuk resimleri, Mısırdaki katliamlar Türkiyenin ısrar ettiği politikanın meşrû, ahlakî, insanî olduğunu gösteriyor. Yakın coğrafyamızdaki bu insanlık dışı dramları sona erdirmenin tek kesin çözümü var: Halkın rızasını almış yönetimlerin iktidarda olması. Ne kadar gecikirse, o kadar çok kan dökülecek. Ve önünde sonunda dünya bu noktaya gelecek. Sorun şurada: Bugünkü iktidar o günleri görecek mi? AK Parti hükümeti meşruiyetini, dolayısıyla itibarını üçlü bir sacayağı ile ayakta tutuyor. Seçmen nezdinde en etkileyici olanı ekonomik performansı. İkincisi, Barış Süreci ile kuvveden fiile çıkan Kürt sorununu çözme potansiyeli. Süreç kör topal ilerliyor. Beklendiği gibi güllük-gülistanlık değil; ama her şeye rağmen tarafların vazgeçeceğine dair bir işaret yok. Çöken, daha doğrusu işlevini kaybeden ayak ise muhafazakâr standartlarda demokrasi ihraç ederek bölge halkları üzerinde kazandığı itibarını borçlu olduğu dış politikası. Yalnızlaşma dediğimiz, halklar nezdinde kazanılan bu itibarın halkın rızasına dayanmayan azınlık yönetimleri nezdinde sadece düşmanlığa dönüşmesi.
Bu üç ayak, birbirini besliyor ve etkiliyor. Başbakanın İsraile ve ABDye ettiği lafları, Mısır darbesinin asıl destekçisi Suudi Arabistan söz konusu olunca üstü kapalı geçmesi galiba, ekonominin reel-politiğine dayanıyor. Suriyedeki iç savaş ve Türkiyenin Suriye politikası, içerideki barış sürecinin üzerinde ilerlediği en gerçek zemini oluşturuyor. PKK, Suriyedeki iç savaş devam ettiği ve Kuzey Suriyede sağladığı fiilî hakimiyet kalıcı güvencelere kavuşmadığı sürece masadan kalkamaz. Dış politikaya gelince... Türkiye yapayalnız, dolayısıyla tehlikeli operasyonlara çok açık; ama bölgenin topyekün kaosa yuvarlanmasını biraz da Türkiyenin Don Kişotvari duruşu engelliyor.
Türkiyenin duruşunu, Irak-Suriye-Mısır hattındaki kanlı tabloya göre değerlendirmek, evreni Newton Fiziği ile açıklamaya benziyor. Bu açıklamalar mantık olarak Newton bilimi gibi elbette doğru; ama yeterli değil; çünkü henüz oluşum halindeki müstakbel durumları açıklayıcı bir özelliği yok. Ne Irak, ne Suriye, ne de Mısır uzun süre bu durumda kalmayacak, bu sancılı dönem yerini az veya çok istikrarlı bir düzene bırakacak. Birincisi, o düzen nasıl bir düzen olacak? İkincisi bu sorunun cevabına bağlı: Türkiye kurulacak bölgesel düzenin neresinde olacak? Türkiye, Suriyedeki iç savaşa bölgesel aktör olarak müdahil oldu. Sorun küresel ölçeğe taşınınca, Suriye küresel oyuncuların kendi aralarında tepiştiği bir alana dönünce Türkiye, bu sikletin dışında kaldı ve minderden uzaklaştırıldı. Şimdi Suriyede işte bu alana doluşan küresel aktörler pes etme noktasına yaklaşıyor. Bugünün dünyası bu kadar kan banyosu yaptıktan sonra medeni olma iddiasında bulunamaz. Diplomasi artık sadece devletler arasında değil halklar arasında da yapılıyor. Küresel aktörlerin çıkar çatışmasının eseri olan bu kan deryasının bir sınırı olmalı. Türkiye meşrû ve ahlakî bir politika takip ediyor. Bazılarına duygusal gelecek bu politikanın, hesapsız-kitapsız olduğunu düşünmek ve reel politiğe aykırı görmek mümkün. Ancak bu istikamet, hükümetin reel politiğine aykırı olabilir; ama devletin uzun vadeli çıkarlarına aykırı değil. O yüzden asıl soru şu: NATOnun, CENTOnun, Bağdat ve Sadabad paktlarının belirlediğinden çok farklı bir dünya şekillenirken, hükümetin nefesi ne kadarına yetecek?
- Katılım
- 9 Ağu 2009
- Konular
- 10,503
- Mesajlar
- 76,744
- Online süresi
- 2d 17h
- Reaksiyon Skoru
- 3,271
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 16 Yıl 10 Ay 12 Gün
- Başarım Puanı
- 661
- Yaş
- 30
- MmoLira
- 797
- DevLira
- 0
Teşekkürler.
- Durum
- Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 28
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 24
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 16
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 35



