- Katılım
- 25 Ocak 2013
- Konular
- 6,740
- Mesajlar
- 21,611
- Online süresi
- 2d 13h
- Reaksiyon Skoru
- 2,176
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 13 Yıl 4 Ay 20 Gün
- Başarım Puanı
- 509
- MmoLira
- 2,783
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
5.Eğitim?!
Kara Hekimzadeyi dışarı götürmüştü giyinebilmem için(çok düşünceliydi.). Ben nasıl büyücü olabilirdim? Onlar koruyucuydu ve sadece bu dünyanın da değildi, onlar barış aracıydı. Yo, yo. Ben olamazdım daha annemi bile koruyamamıştım. Ben olamazdım her şeyi sorgulamam gerekirdi.
Kara kapıyı tıklattı ve tüm bu düşüncelerimden kurtuldum. Kısa sürede bu kadar çok şey yaşamak sanki tıkamıştı beni.
"Giyindim." sesim çok kısık çıkmıştı sanki günlerdir konuşmuyor gibiydim ama yine de duymuştu beni, yoksa duymamış mıydı? Umarım ikincisi değildi yoksa anlaşamazdık buna eminim.
Kara'nın kafası kapıdan gözükmüştü biraz ilerleyince arkasında öcü gibi Hekimzade. Sadece hekim desek olmaz mıydı?
Kara tam önümde durdu. Gözlerinde tuhaf bir şey vardı ve benim anlamamı istediği ama söyleyemediği bir şey. O yüzden konuşmayı ona bırakamayı düşündüm, ağzımdan bir şey kaçırmak istemiyordum...Ah! Bu bürokrasi de ne böyle? Bunu krallar yapar, ben değil!
Kara elini kafama koyarak saçlarımı karıştırdı ve Hekim'e dönerek "Babasının kızı.. Onun eğitimini üstlenmem gerek, bu konuda hiçbir şey bilmiyor. Anlıyorsunuz ya." dedi ama son kısmı biraz tıslarcasına söylemişti sanki. O düşman mıydı?
Hekim gülerek ,bu adam kertenkeleye benziyordu ve gözleri çok sinsiydi, "Babasına benzediği çok belli oluyor, gözlere bakmak yeterli." dedi. Bunu kötü bir şeymiş gibi söyledi. Bu kötü bir şey miydi?
"Genç büyücünün eğitime ihtiyacı var ve ben bunu üstleniyorum hatta hemen başlıyoruz. Çok güçlü olacak, babası gibi biliyorsunuz sizde." sesi düzdü ama bıkkınlığını nedense ben anlamıştım.
Göz ucuyla Hekim'e baktım. Dudağındaki o kadar kısa süreli seğirmeyi ben görmüş müydüm yoksa bu hayal miydi? Bu adamın babamla bağlantısı neydi öyle? Kimdi bu adam?
"Gözlerinin arkasını görebiliyor musun?" Kara'nın beklenmedik sorusu beni şaşırtmıştı açıkçası. Gözlerinin arkası? Hı?
Hekimşeysi beni şöyle bir süzdü. Gözlerimin içine baka baka (sanki oymak istiyordu?!) "Evet, büyü yeteneği olabilir ama sende dedin hiçbir şey bilmiyor yani değers-"
"Şu an için." Karanın ani çıkışı beni ürpertmişti, yoksa tenimi karıncalandıran şey Hekim'in öfkesi miydi? Onun yüzüne baktığımda açıkçası biraz korkmuştum. Bu adam gerçekte kimdi? Benimle ilgili bir şeyler bildiği aşikardı ama bildiği neydi? Onun öfkeli suratını gördüğüme emindim ama sadece bir anlık bir şeydi bu. O kadar çabuk geçmişti ki bir an kendimden emin olamadım. Bu nasıl bir soğukluktu böyle?
Yüzünde küçük iğreti bir gülümseme belirerek "İyi o zaman, babasının hatrına ona sen bak." diyip arkasını döndü. Tam kapıdan çıkacak ve kurtulacağım sanmıştım ki yine döndü ama bu sefer o yılan gözleri benim gözlerimdeydi. Kalbimin hızlandığını hissettim.
"Eğitimin bittiğinde seni kontrol edeceğim. Eğer güçlü bulmazsam burada yaşadığın her şeyi unutup o yıkık köyüne geri döneceksin." dedi ve gitti. Bu adamın benle derdi neydi?
Hekimzade dışarı çıktığında derince bir oh çekmemek için kendimi tuttum. Nedense duymasından korkmuştum. Duyabilir miydi bilmiyorum ama güçlü olduğunu hissediyordum. Kalbim fena halde gümbürdüyordu. Ben bu adam kadar güçlü olabilir miydim? Buram buram güç yayıyordu etrafına. Eğer o güç bende olsaydı yaymazdım israf etmemek için. Her zaman çok güçlü olmak zorundaydım, eğer güçlü olsaydım annemde yanımda olurdu şimdi.
Bir anda Kara'nın durmuş olduğu yere dönüp hızla "Hadi başlayalım!" demiştim ki Kara orada yoktu. Hı?
Etrafıma hızlaca baktım ve Kara oda da yoktu. Öyle şaşırmıştım ki ağzım resmen açık kaldı. Çıkışını hissedememiştim. Nasıl, ne ara çıktı bu adam?
İlk zamanlar beklemeliyim diye düşünüyordum ama vakit ilerledikçe ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. İyice meraklandım ve artık dayanamadım. Kapıyı açıp etrafa bir göz attım. Uzunca bir koridordan ve duvara aralıklarla yerleştirilen mermer sütun ve meşelalerden başka bir şey yoktu. Biraz ilerlesem Karayla karşılaşabilir miydim acaba?
Kapıdan dışarı ilk adımı attım ama hangi tarafa gitmem gerekiyordu? Sağ? Yoksa sol?
Bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durmam sol taraftan bir ses gelmesiyle bitmişti ve oraya gitmeye karar verdim. Yaklaştıkça sesleri duyuluyordu. Kimlerdi acaba bunlar? Sesleri sanki benim yaşlarıma yakın geliyordu ama emin değildim. Bir oğlan ve bir kız? Hala göremiyordum ama kız çok konuşuyordu ki sonunda onları görmeye başladım.
Bana arkası dönük bir oğlan ve yanında hararetli hararetli konuşan bir kız vardı. Konuştukları şey her neyse oğlanın ilgisini çekmiş gibiydi ama yüzünü göremiyordum bir türlü. Oğlanın saçları sarıydı, boyu da uzundu tahmin edemiyordum ama aramızda bir kalinden biraz vardı. Kızsa oğlanın karnına geliyor gibiydi ki kafasını yukarı kaldırıp konuşmak zorundaydı. Kıza birazcık acıdım ama oğlanın yüzünü merak etmekten de kendimi alamamıştım.
Bir adım daha atacaktım ki söylediği bir şey beni durdurdu.
Kız "...evet o köyden çıkmış kızı. Devlerde olmasa yaşadığından şüphe edecektik. Acaba kral mı gönderdi devleri? Yok canım o kadarını yapmaz artık. İnanabiliyor musun? Arkchan soyunun devamı bu kızın elinde. Gerçi büyükler onların lanetli olduğunu söylüyorlardı ama umrumda değil. O kadar güçlü birisi olduktan sonra lanet hiçte umrumda olmazdı açıkçası. Gerçi o gücün onda olması sinirlerimi bozmuyor değil. Okula başlarsa herkese sinekmiş gibi davranır, o güce ben sahip olsaydım öyle olmazdım gerç-" diyordu ki oğlan kızın lafını kesti.
"Gerçekten öyle olmaz mıydın?" öyle kinayeli bir geri çıkıştı ki bu, ben bile neye uğradığımı şaşırdım, o kızı düşünemiyordum bile. Kimin hakkında konuşuyor bunlar böyle? Bunun cevabını öğrenmem lazımdı, O her kimse çok güçlüydü besbelli ki.
Daldığım bu sorudan yine kızın sesiyle uyandım.
"Her neyse o kız sonuç olarak bizden güçlü, mavi göze sahip olmak nasıl bir his acaba? Gözlerini kaşındırıyor mudur? Gerçi şu anda bunu dert ettiğini sanmıyorum, Dahras'ı (koruyucu öğretmeni demek, burada o kişi Kara oluyor.) şokta olduğunu söyledi..." ...Mavi göz.. Mavi göz..
İlk başta idrak edemedim ama ben miydim konuştukları? Gözlerim şaşkınlıktan koskocaman olmuştu ve nefes aldığımı hissetmiyordum.
Kızın baştan söylediklerini hatırlamaya çalıştım. Kafamda ciddi anlamda soru işareti oluşmuştu. Sonra durdum. Aklımdan bir kelime geçti. Sadece bir kelime.. Lanetli..
Lanetli? Ne diyordu bu kız böyle? Gerçekten de benden mi bahsediyorlardı? Ben lanetli miydim? Kafamı sağa sola salladım, şimdi düşünmenin değil, dinlemenin sırasıydı.
Sanki sütunların gölgesi beni koruyormuşçasına iyice yapışmıştım mermer soğuk sütuna ve kulaklarıma odaklandım. Daha iyi duymalıydım. Dinledim, dinledim ama saçma salak şeylerden konuşmaya başladılar. Kendimden şüphe ettim bir an. Fark edilmiş olabilir miydim? Konu benden ne ara elektrik fırlatan ahtapotlara geçmişlerdi?
Başımı birazcık daha ileri uzatıp onlara şöyle bir göz attım. Aynı şekilde duruyorlardı. Farklı bir durum yoktu, demekki beni farketmemişlerdi. Gibi gibi.. Ben anlamazdım ki böyle durumlardan. İnsanları analiz etmekte iyi değildim. Neyse sanırım benim hakkımda daha fazla konuşmayacaklardı. Gitsem iyi olur diye düşündüm, Kara belki gelmiştir hem. Sinir bozucu herif! Hem benim Dahras'ım varmış vay canına.. Acaba o da ne?
Gitmenin vaktidir şimdi diyip arkamı döndüm. Aslında gitmek istemiyordum. Benden çok daha bilgiliydiler. Belki o kızdan bir şeyler öğrenebilirdim diye düşünürken ve tam sessiz sessiz uzaklaşmak niyetiyleyken ayağım daha önce tertemiz olan koridorda kalın bir ağaç köküne takıldı. O kadar ani olmuştu ki neye uğradığımı şaşırdım ve kendimi bir anda yerde buldum. O ağaç kökü de nereden çıkmıştı öyle? Daha önce olmadığına emindim. Yoksa o konuşanlar büyücü müydü? Diz kapağım cidden acımıştı ama kan yoktu neyseki. Asıl sorunum diz kapağım da değil üstelik.
Bana doğru gelen ayak sesleri vardı. Kalbim gümbürdüyordu, kanım donmuştu. İlk defa böyle bir durumla karşı karşıyaydım. Ne yapmam gerekirdi. Uzaklaşmalı mıyım? Ben ve cahilliğim...
Arkamdan bir oğlan sesi, az önceki oğlanın sesine benzemeyen öfkeli bir ses, "Hey, sen!" dedi. Adım sesleri de gittikçe yaklaşıyordu. En sonunda birkaç adım ötemde durdular. Ben hala yerden kalkamamıştım. Yüzümü gizlemek istiyordum.
"Bizi mi dinliyordun? Kulak misafirliği burada ne kadar ayıp, karşılığını biliyor musun çö..mez.. misin nesin?" sesi benim doğrulup ona dik dik bakmamla giderek azalmıştı. Yüzümü gizleme olayını es geçiyordum artık çünkü çok sinirlenmiştim. Ayıp mı? AYIP MI?
"Ayıp mı? Sen ayıp kavramını biliyor muydun? O zaman sizlere daha ayıp bir şey söyleyeyim; başkalarını hakkında konuşmak."
Sözüm kızaydı ama gözlerim oğlandaydı. öyle bakıyordum ki oğlana bir an sadece bir anlığına gözlerinin kahverengi olduğunu görmüştüm. Oğlanın yüzünden mi yoksa sinirimden mi bilemiyordum ama kalbim daha bir coşkuyla atmaya başladı. Bunu ilk kez yaşıyordum.
"Özür dileriz!" bunu çok konuşan kız söylemişti. O kadar hızlı söylemişti ki hatta bir an yanlış anladığımı sandım. Gözlerinin şekli çok güzeldi ve kocaman açılmış bir şekilde bana bakıyordu. Korkmuş muydu benden?
Daha fazla düşünmedim ve ikisine de ters ters bakıp yoluma devam ettim.
Sinirliydim ama bir yandan da yatışmıştım. Oğlanın yüzünü görmek merakımı yatıştırmıştı. Yani şimdilik. Onun nasıl birisi olduğunu ise şimdi merak etmiştim. O kimdi sahiden?
Odama, hoş nerden benim odam oluyorsa, doğru yaklaşmıştım ki Kara kapının önünde beni bekliyordu. Nereye gitmişti ki bu lanet olası?
Yürüdüm, yürüdüm ve tam önünde durdum. Birbirimize dik dik bakmaktan başka bir şey yapmıyorduk ama ona sinirliydim o yüzden ilk ben vazgeçmeyecektim. Çok sinir bozucuydu.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra "Yemek getirdim." dedi ve bu sözüne o kadar sevinmiştim ki suratımda kocaman yirmi sekiz dişimi gösteren bir gülümseme oluştu, gözlerimin dibine kadar parladığını hissediyordum. Midemde bu söze guruldayarak cevap verdi. Uzunca bir süreden sonra ilk defa bu kadar mutlu olmuştum.
O kadar çabuk ve aşırı mutlu olma tepkisi vermiştim ki Kara başta şaşırdı ama sonrasında kocaman bir kahkaha patlattı. Onunla uğraşamazdım. Yemek birinci sırada gelir diyip Karayı ittirdim ve "Çekil şurdan" diyip içerideki masaya nerdeyse atladım.
Bir sürü yemek çeşidi vardı ama ana maddeleri sadece kuş eti, palamut ve ottu. İtiraz edecek halim yoktu. Annemle aç kaldığımız ve paramız olmadığında yoldan sümüklü böcek toplayıp yemiş birisiyim sonuçta. İçim ezilmişti sanki o günü hatırlayınca.. Şimdi itiraz edemezdim bunu yapmaya hakkım yoktu.
Az önceki sevincimin yerini burukluk alınca yemek duamda biraz buruk oldu. Ellerimi birleştirip "Daeteras mo ete." (Şükran olsun aç bırakmayan Daeter'a.) yemek duamı tamamladıktan sonra başladım yemeğe.
Kara'nın gözleri üzerimdeydi. Hissediyordum. Neden şimdi bakıyordu ki bana? Afiyetle yemeğimi yiyemeyecek miydim? Son lokmamı ağzıma atarken gözlerini hala üzerimde hissediyordum. Dayanamayıp döndüm ve ağzım dolu dolu "Ne var?" dedim.
Kara bana çok değişik bakıyordu. Sanki ömründe daha önce görmedi benim gibi yemek yiyeni. Aslında bu doğru olabilir... Bir an kendimden utandım.
"Annen seni çok iyi yetiştirmiş." dedi ve o ağzımda dönüp dolaştırdığım lokma boğazımda durdu resmen. Normalde sormam gerekirdi neden böyle bir şey dedin diye ama sormadım. Anlamıştım ne demek istediğini.. Belki de beni farklı yapan buydu. Annemdi.
Aradan bir saat geçmişti. Kara beni sarayın çiçeklerle dolup taşan bahçesine getirdi. Önce kimliğimi bulmam gerekmiş. Neye eğilimli olduğumla ilgi. Artık ne demekse...
Beni bahçeye koyup gitti resmen. İki saattir güneşin altında bekliyorum. Canım ciddi anlamda sıkıldı ve burada çiçek ve ağaç dışında bir şey yok desem yeridir. O kadar kocaman bir bahçe ve o kadar rengarenk çiçeklerle dolu ki bana çok boş geliyordu.
Bahçe yolları bembeyaz çakıl taşlarıyla bahçede öyle güzel desenle yapılmış ki çok göz alıcı. Kocaman bahçenin kenarını çevreleyen koca koca çam ve meşe ağaçları var. Öyle düzenle dizilmişler ki birbirlerini azıcık bile geçmiyorlar, aynı hizadalar. Çok sıkıcı bir görüntü gelmeye başladı artık gözüme.
Bu kocaman bahçede nasıl bir kişi bile olamaz??
Güneş artık çok sıcak hissettiriyordu ve tere batmak üzereydim. Kara beni bahçedeki bir taşın yanına bırakıp beni burada bekle diyince hemen gelir sanmıştım ama ciddi anlamda hemen gelmedi.
Etrafı izlemekten de çok sıkılmıştım. Burada yapabileceğim hiçbir şey yoktu resmen. Dönüp durdum etrafımda ama göze hiçbir şey çarpmıyordu özellikle. Sonunda sıkıldım ve beyaz papatyaların önünde durdum. Onlarcasını güzelce koparıp örmeye başladım nazikçe. Ortasına geldiğimde uyuşuklukla karışık sırtımda bir ürperti hissetmiştim. Çokta umursamadım ve işime devam ettim. En sonunda bittiğindeyse sevinçten çığlık atacaktım neredeyse. Şaheserimi (papatya tacını) ellerimde havaya kaldırıp güzelce inceledim. Tıpkı annemin bana yaptıkları gibiydi. Yüzümü o anın mutluluğuyla tebessüm kaplamıştı. O kadar canım sıkılmıştı ki bu küçücük şeye bile deli gibi seviniyordum. Tacı ait olduğu yere, başıma yerleştirdim ve yine o sıkıcı halime geri dönmüştüm. Derince bir nefes alıp verdim ve oturduğum yerden yere doğru uzandım.
Bir karartı vardı. Hayır, birisi vardı. Çok ani gördüğüm için birden korkmuştum ve güneş tam da o kişinin arkasında olduğundan siyah görünüyordu gözüme.
Yattığım yerden hemen doğruldum ve gözlerimi ondan ayırmadan bakmayı sürdürdüm. Kimdi bu ve ne zamandır arkamdaydı? Tanrılarım.. Nasıl farkedemedim?
"Kimsin sen?" sesim korkumu ele veriyordu. Nefret ediyordum bu durumlardan.
Soğuk yüzünü tebessüm kaplayarak "Bu kadar korkma. Sadece seni izliyordum." dedi. Öyle güzeldi ki sesi tarfi edemezdim asla.
"Sorum bu değildi." dedim ve gerçekten kimdi bu sesi güzel olan çocuk?
"Prens'ine saygılı ol." Kara bunu kesin bir dille arkamdan söylemişti.
Ona dönerek "Sen neredeydin bunca zaman, kore." (kore:be, peh, breh gibi çıkarılan sestir. Anlamı yok.) bağırdım.
Kara yanıma gelip tam hizamda durunca şöyle bir baktı bana ve "Terbiyesiz." dedi.
....
Bir dakika.. Kara az önce prens dediyse.. Aman tanrım. Ne kadar da terbiyesiz uslanmaz birisi olarak gözükmüşümdür tanrılar bilir... Çok utandım birden. Yanaklarımın kırmızı olduğunu hissediyordum. İş işten geçmiş gibi sıkkınca iç geçirip gözlerimi eğdim.
Kahkaha.. O kadar şaşırdım ki prens kahkaha atıyordu. Gözlerimi şaşkın şaşkın açıp prense öylece baktım. Komik olan neydi?
O kadar çok kahkaha atmıştı ki gözlerinden yaş gelmişti. Biraz kendine geldiğinde yerden bir şey almak için eğilerek yerden, o sırada farkettim, tacımı aldı ve başıma taktı.
"Ait olduğu yer burası." dedi gülerek. O kadar yakışıklıydı ki gözlerim kamaşmıştı...
"Teşekkür ederim" diyebildim en sonunda.
Kara hemen araya girerek "Prensim, Safir'in kimliğini arıyoruz yani işimiz var. İzin verirsen..."
"Sizi izleyebilir miyim?" dedi prens hemen.
Kalbim neden gümbürdüyordu?
Kara iç geçirdi ama bir şey diyemediği o kadar belliydi ki.
Kara bana döndü ve avucunu açarak bana bir tohum uzattı.
"Bu tohum senin gücüne bağlı olarak büyüyecek, sen güneşi ne kadar hissedersen gücün o kadar çabuk şekillenir ve şekillenen gücüne gör tohumda o kisma gör büyüyecek. Eğer sadece kökü büyürse bu senin ölüme eğilimli olduğunu gösterir. Eğer yaprakları büyürse yaşama eğilimli olduğunun göstergesi olur. Başlayalım mı?" beni güneşte bırakmasının sebebi bu muydu? Başımla onayladıktan sonra tohumu avucuma aldım. Kara bir adım geriye çekilerek bana baktı. Sonucu merak ettiği aşikardı. Prense ise bakamıyordum bile.
Gözlerimi kapattım ve güneşi tenimde hissettim. Derin derin nefesler aldım ve elimdeki tohuma odaklandım. Elimde bir şeyler hareket ediyordu ama daha gözümü açamazdım. Ne kadar süre geçtiğini algılayamadım. Yeter miydi ki bu kadarı?
Kara "Bak."dedi.
Gözlerimi açtığımdaysa köklerinin avucumu sarmış, yapraklarının ise kocaman açtığı bir bembeyaz zambak gördüm. Şimdi ben ölüme mi yoksa yaşama mı eğilimliydim?
Arkamdan prens "müthiş..." dedi.
Kara da bana yaklaşarak "Sen dengesin." dedi.
"Nasıl yani?" kafam karıştı.
"Denge çok nadirdir. Sende ölüm de var yaşam da. Sen ölümle yaşama denge getirecek kişisin." dedi.
Keyifli okumalar
Kara Hekimzadeyi dışarı götürmüştü giyinebilmem için(çok düşünceliydi.). Ben nasıl büyücü olabilirdim? Onlar koruyucuydu ve sadece bu dünyanın da değildi, onlar barış aracıydı. Yo, yo. Ben olamazdım daha annemi bile koruyamamıştım. Ben olamazdım her şeyi sorgulamam gerekirdi.
Kara kapıyı tıklattı ve tüm bu düşüncelerimden kurtuldum. Kısa sürede bu kadar çok şey yaşamak sanki tıkamıştı beni.
"Giyindim." sesim çok kısık çıkmıştı sanki günlerdir konuşmuyor gibiydim ama yine de duymuştu beni, yoksa duymamış mıydı? Umarım ikincisi değildi yoksa anlaşamazdık buna eminim.
Kara'nın kafası kapıdan gözükmüştü biraz ilerleyince arkasında öcü gibi Hekimzade. Sadece hekim desek olmaz mıydı?
Kara tam önümde durdu. Gözlerinde tuhaf bir şey vardı ve benim anlamamı istediği ama söyleyemediği bir şey. O yüzden konuşmayı ona bırakamayı düşündüm, ağzımdan bir şey kaçırmak istemiyordum...Ah! Bu bürokrasi de ne böyle? Bunu krallar yapar, ben değil!
Kara elini kafama koyarak saçlarımı karıştırdı ve Hekim'e dönerek "Babasının kızı.. Onun eğitimini üstlenmem gerek, bu konuda hiçbir şey bilmiyor. Anlıyorsunuz ya." dedi ama son kısmı biraz tıslarcasına söylemişti sanki. O düşman mıydı?
Hekim gülerek ,bu adam kertenkeleye benziyordu ve gözleri çok sinsiydi, "Babasına benzediği çok belli oluyor, gözlere bakmak yeterli." dedi. Bunu kötü bir şeymiş gibi söyledi. Bu kötü bir şey miydi?
"Genç büyücünün eğitime ihtiyacı var ve ben bunu üstleniyorum hatta hemen başlıyoruz. Çok güçlü olacak, babası gibi biliyorsunuz sizde." sesi düzdü ama bıkkınlığını nedense ben anlamıştım.
Göz ucuyla Hekim'e baktım. Dudağındaki o kadar kısa süreli seğirmeyi ben görmüş müydüm yoksa bu hayal miydi? Bu adamın babamla bağlantısı neydi öyle? Kimdi bu adam?
"Gözlerinin arkasını görebiliyor musun?" Kara'nın beklenmedik sorusu beni şaşırtmıştı açıkçası. Gözlerinin arkası? Hı?
Hekimşeysi beni şöyle bir süzdü. Gözlerimin içine baka baka (sanki oymak istiyordu?!) "Evet, büyü yeteneği olabilir ama sende dedin hiçbir şey bilmiyor yani değers-"
"Şu an için." Karanın ani çıkışı beni ürpertmişti, yoksa tenimi karıncalandıran şey Hekim'in öfkesi miydi? Onun yüzüne baktığımda açıkçası biraz korkmuştum. Bu adam gerçekte kimdi? Benimle ilgili bir şeyler bildiği aşikardı ama bildiği neydi? Onun öfkeli suratını gördüğüme emindim ama sadece bir anlık bir şeydi bu. O kadar çabuk geçmişti ki bir an kendimden emin olamadım. Bu nasıl bir soğukluktu böyle?
Yüzünde küçük iğreti bir gülümseme belirerek "İyi o zaman, babasının hatrına ona sen bak." diyip arkasını döndü. Tam kapıdan çıkacak ve kurtulacağım sanmıştım ki yine döndü ama bu sefer o yılan gözleri benim gözlerimdeydi. Kalbimin hızlandığını hissettim.
"Eğitimin bittiğinde seni kontrol edeceğim. Eğer güçlü bulmazsam burada yaşadığın her şeyi unutup o yıkık köyüne geri döneceksin." dedi ve gitti. Bu adamın benle derdi neydi?
Hekimzade dışarı çıktığında derince bir oh çekmemek için kendimi tuttum. Nedense duymasından korkmuştum. Duyabilir miydi bilmiyorum ama güçlü olduğunu hissediyordum. Kalbim fena halde gümbürdüyordu. Ben bu adam kadar güçlü olabilir miydim? Buram buram güç yayıyordu etrafına. Eğer o güç bende olsaydı yaymazdım israf etmemek için. Her zaman çok güçlü olmak zorundaydım, eğer güçlü olsaydım annemde yanımda olurdu şimdi.
Bir anda Kara'nın durmuş olduğu yere dönüp hızla "Hadi başlayalım!" demiştim ki Kara orada yoktu. Hı?
Etrafıma hızlaca baktım ve Kara oda da yoktu. Öyle şaşırmıştım ki ağzım resmen açık kaldı. Çıkışını hissedememiştim. Nasıl, ne ara çıktı bu adam?
İlk zamanlar beklemeliyim diye düşünüyordum ama vakit ilerledikçe ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. İyice meraklandım ve artık dayanamadım. Kapıyı açıp etrafa bir göz attım. Uzunca bir koridordan ve duvara aralıklarla yerleştirilen mermer sütun ve meşelalerden başka bir şey yoktu. Biraz ilerlesem Karayla karşılaşabilir miydim acaba?
Kapıdan dışarı ilk adımı attım ama hangi tarafa gitmem gerekiyordu? Sağ? Yoksa sol?
Bir o tarafa bir bu tarafa dönüp durmam sol taraftan bir ses gelmesiyle bitmişti ve oraya gitmeye karar verdim. Yaklaştıkça sesleri duyuluyordu. Kimlerdi acaba bunlar? Sesleri sanki benim yaşlarıma yakın geliyordu ama emin değildim. Bir oğlan ve bir kız? Hala göremiyordum ama kız çok konuşuyordu ki sonunda onları görmeye başladım.
Bana arkası dönük bir oğlan ve yanında hararetli hararetli konuşan bir kız vardı. Konuştukları şey her neyse oğlanın ilgisini çekmiş gibiydi ama yüzünü göremiyordum bir türlü. Oğlanın saçları sarıydı, boyu da uzundu tahmin edemiyordum ama aramızda bir kalinden biraz vardı. Kızsa oğlanın karnına geliyor gibiydi ki kafasını yukarı kaldırıp konuşmak zorundaydı. Kıza birazcık acıdım ama oğlanın yüzünü merak etmekten de kendimi alamamıştım.
Bir adım daha atacaktım ki söylediği bir şey beni durdurdu.
Kız "...evet o köyden çıkmış kızı. Devlerde olmasa yaşadığından şüphe edecektik. Acaba kral mı gönderdi devleri? Yok canım o kadarını yapmaz artık. İnanabiliyor musun? Arkchan soyunun devamı bu kızın elinde. Gerçi büyükler onların lanetli olduğunu söylüyorlardı ama umrumda değil. O kadar güçlü birisi olduktan sonra lanet hiçte umrumda olmazdı açıkçası. Gerçi o gücün onda olması sinirlerimi bozmuyor değil. Okula başlarsa herkese sinekmiş gibi davranır, o güce ben sahip olsaydım öyle olmazdım gerç-" diyordu ki oğlan kızın lafını kesti.
"Gerçekten öyle olmaz mıydın?" öyle kinayeli bir geri çıkıştı ki bu, ben bile neye uğradığımı şaşırdım, o kızı düşünemiyordum bile. Kimin hakkında konuşuyor bunlar böyle? Bunun cevabını öğrenmem lazımdı, O her kimse çok güçlüydü besbelli ki.
Daldığım bu sorudan yine kızın sesiyle uyandım.
"Her neyse o kız sonuç olarak bizden güçlü, mavi göze sahip olmak nasıl bir his acaba? Gözlerini kaşındırıyor mudur? Gerçi şu anda bunu dert ettiğini sanmıyorum, Dahras'ı (koruyucu öğretmeni demek, burada o kişi Kara oluyor.) şokta olduğunu söyledi..." ...Mavi göz.. Mavi göz..
İlk başta idrak edemedim ama ben miydim konuştukları? Gözlerim şaşkınlıktan koskocaman olmuştu ve nefes aldığımı hissetmiyordum.
Kızın baştan söylediklerini hatırlamaya çalıştım. Kafamda ciddi anlamda soru işareti oluşmuştu. Sonra durdum. Aklımdan bir kelime geçti. Sadece bir kelime.. Lanetli..
Lanetli? Ne diyordu bu kız böyle? Gerçekten de benden mi bahsediyorlardı? Ben lanetli miydim? Kafamı sağa sola salladım, şimdi düşünmenin değil, dinlemenin sırasıydı.
Sanki sütunların gölgesi beni koruyormuşçasına iyice yapışmıştım mermer soğuk sütuna ve kulaklarıma odaklandım. Daha iyi duymalıydım. Dinledim, dinledim ama saçma salak şeylerden konuşmaya başladılar. Kendimden şüphe ettim bir an. Fark edilmiş olabilir miydim? Konu benden ne ara elektrik fırlatan ahtapotlara geçmişlerdi?
Başımı birazcık daha ileri uzatıp onlara şöyle bir göz attım. Aynı şekilde duruyorlardı. Farklı bir durum yoktu, demekki beni farketmemişlerdi. Gibi gibi.. Ben anlamazdım ki böyle durumlardan. İnsanları analiz etmekte iyi değildim. Neyse sanırım benim hakkımda daha fazla konuşmayacaklardı. Gitsem iyi olur diye düşündüm, Kara belki gelmiştir hem. Sinir bozucu herif! Hem benim Dahras'ım varmış vay canına.. Acaba o da ne?
Gitmenin vaktidir şimdi diyip arkamı döndüm. Aslında gitmek istemiyordum. Benden çok daha bilgiliydiler. Belki o kızdan bir şeyler öğrenebilirdim diye düşünürken ve tam sessiz sessiz uzaklaşmak niyetiyleyken ayağım daha önce tertemiz olan koridorda kalın bir ağaç köküne takıldı. O kadar ani olmuştu ki neye uğradığımı şaşırdım ve kendimi bir anda yerde buldum. O ağaç kökü de nereden çıkmıştı öyle? Daha önce olmadığına emindim. Yoksa o konuşanlar büyücü müydü? Diz kapağım cidden acımıştı ama kan yoktu neyseki. Asıl sorunum diz kapağım da değil üstelik.
Bana doğru gelen ayak sesleri vardı. Kalbim gümbürdüyordu, kanım donmuştu. İlk defa böyle bir durumla karşı karşıyaydım. Ne yapmam gerekirdi. Uzaklaşmalı mıyım? Ben ve cahilliğim...
Arkamdan bir oğlan sesi, az önceki oğlanın sesine benzemeyen öfkeli bir ses, "Hey, sen!" dedi. Adım sesleri de gittikçe yaklaşıyordu. En sonunda birkaç adım ötemde durdular. Ben hala yerden kalkamamıştım. Yüzümü gizlemek istiyordum.
"Bizi mi dinliyordun? Kulak misafirliği burada ne kadar ayıp, karşılığını biliyor musun çö..mez.. misin nesin?" sesi benim doğrulup ona dik dik bakmamla giderek azalmıştı. Yüzümü gizleme olayını es geçiyordum artık çünkü çok sinirlenmiştim. Ayıp mı? AYIP MI?
"Ayıp mı? Sen ayıp kavramını biliyor muydun? O zaman sizlere daha ayıp bir şey söyleyeyim; başkalarını hakkında konuşmak."
Sözüm kızaydı ama gözlerim oğlandaydı. öyle bakıyordum ki oğlana bir an sadece bir anlığına gözlerinin kahverengi olduğunu görmüştüm. Oğlanın yüzünden mi yoksa sinirimden mi bilemiyordum ama kalbim daha bir coşkuyla atmaya başladı. Bunu ilk kez yaşıyordum.
"Özür dileriz!" bunu çok konuşan kız söylemişti. O kadar hızlı söylemişti ki hatta bir an yanlış anladığımı sandım. Gözlerinin şekli çok güzeldi ve kocaman açılmış bir şekilde bana bakıyordu. Korkmuş muydu benden?
Daha fazla düşünmedim ve ikisine de ters ters bakıp yoluma devam ettim.
Sinirliydim ama bir yandan da yatışmıştım. Oğlanın yüzünü görmek merakımı yatıştırmıştı. Yani şimdilik. Onun nasıl birisi olduğunu ise şimdi merak etmiştim. O kimdi sahiden?
Odama, hoş nerden benim odam oluyorsa, doğru yaklaşmıştım ki Kara kapının önünde beni bekliyordu. Nereye gitmişti ki bu lanet olası?
Yürüdüm, yürüdüm ve tam önünde durdum. Birbirimize dik dik bakmaktan başka bir şey yapmıyorduk ama ona sinirliydim o yüzden ilk ben vazgeçmeyecektim. Çok sinir bozucuydu.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra "Yemek getirdim." dedi ve bu sözüne o kadar sevinmiştim ki suratımda kocaman yirmi sekiz dişimi gösteren bir gülümseme oluştu, gözlerimin dibine kadar parladığını hissediyordum. Midemde bu söze guruldayarak cevap verdi. Uzunca bir süreden sonra ilk defa bu kadar mutlu olmuştum.
O kadar çabuk ve aşırı mutlu olma tepkisi vermiştim ki Kara başta şaşırdı ama sonrasında kocaman bir kahkaha patlattı. Onunla uğraşamazdım. Yemek birinci sırada gelir diyip Karayı ittirdim ve "Çekil şurdan" diyip içerideki masaya nerdeyse atladım.
Bir sürü yemek çeşidi vardı ama ana maddeleri sadece kuş eti, palamut ve ottu. İtiraz edecek halim yoktu. Annemle aç kaldığımız ve paramız olmadığında yoldan sümüklü böcek toplayıp yemiş birisiyim sonuçta. İçim ezilmişti sanki o günü hatırlayınca.. Şimdi itiraz edemezdim bunu yapmaya hakkım yoktu.
Az önceki sevincimin yerini burukluk alınca yemek duamda biraz buruk oldu. Ellerimi birleştirip "Daeteras mo ete." (Şükran olsun aç bırakmayan Daeter'a.) yemek duamı tamamladıktan sonra başladım yemeğe.
Kara'nın gözleri üzerimdeydi. Hissediyordum. Neden şimdi bakıyordu ki bana? Afiyetle yemeğimi yiyemeyecek miydim? Son lokmamı ağzıma atarken gözlerini hala üzerimde hissediyordum. Dayanamayıp döndüm ve ağzım dolu dolu "Ne var?" dedim.
Kara bana çok değişik bakıyordu. Sanki ömründe daha önce görmedi benim gibi yemek yiyeni. Aslında bu doğru olabilir... Bir an kendimden utandım.
"Annen seni çok iyi yetiştirmiş." dedi ve o ağzımda dönüp dolaştırdığım lokma boğazımda durdu resmen. Normalde sormam gerekirdi neden böyle bir şey dedin diye ama sormadım. Anlamıştım ne demek istediğini.. Belki de beni farklı yapan buydu. Annemdi.
Aradan bir saat geçmişti. Kara beni sarayın çiçeklerle dolup taşan bahçesine getirdi. Önce kimliğimi bulmam gerekmiş. Neye eğilimli olduğumla ilgi. Artık ne demekse...
Beni bahçeye koyup gitti resmen. İki saattir güneşin altında bekliyorum. Canım ciddi anlamda sıkıldı ve burada çiçek ve ağaç dışında bir şey yok desem yeridir. O kadar kocaman bir bahçe ve o kadar rengarenk çiçeklerle dolu ki bana çok boş geliyordu.
Bahçe yolları bembeyaz çakıl taşlarıyla bahçede öyle güzel desenle yapılmış ki çok göz alıcı. Kocaman bahçenin kenarını çevreleyen koca koca çam ve meşe ağaçları var. Öyle düzenle dizilmişler ki birbirlerini azıcık bile geçmiyorlar, aynı hizadalar. Çok sıkıcı bir görüntü gelmeye başladı artık gözüme.
Bu kocaman bahçede nasıl bir kişi bile olamaz??
Güneş artık çok sıcak hissettiriyordu ve tere batmak üzereydim. Kara beni bahçedeki bir taşın yanına bırakıp beni burada bekle diyince hemen gelir sanmıştım ama ciddi anlamda hemen gelmedi.
Etrafı izlemekten de çok sıkılmıştım. Burada yapabileceğim hiçbir şey yoktu resmen. Dönüp durdum etrafımda ama göze hiçbir şey çarpmıyordu özellikle. Sonunda sıkıldım ve beyaz papatyaların önünde durdum. Onlarcasını güzelce koparıp örmeye başladım nazikçe. Ortasına geldiğimde uyuşuklukla karışık sırtımda bir ürperti hissetmiştim. Çokta umursamadım ve işime devam ettim. En sonunda bittiğindeyse sevinçten çığlık atacaktım neredeyse. Şaheserimi (papatya tacını) ellerimde havaya kaldırıp güzelce inceledim. Tıpkı annemin bana yaptıkları gibiydi. Yüzümü o anın mutluluğuyla tebessüm kaplamıştı. O kadar canım sıkılmıştı ki bu küçücük şeye bile deli gibi seviniyordum. Tacı ait olduğu yere, başıma yerleştirdim ve yine o sıkıcı halime geri dönmüştüm. Derince bir nefes alıp verdim ve oturduğum yerden yere doğru uzandım.
Bir karartı vardı. Hayır, birisi vardı. Çok ani gördüğüm için birden korkmuştum ve güneş tam da o kişinin arkasında olduğundan siyah görünüyordu gözüme.
Yattığım yerden hemen doğruldum ve gözlerimi ondan ayırmadan bakmayı sürdürdüm. Kimdi bu ve ne zamandır arkamdaydı? Tanrılarım.. Nasıl farkedemedim?
"Kimsin sen?" sesim korkumu ele veriyordu. Nefret ediyordum bu durumlardan.
Soğuk yüzünü tebessüm kaplayarak "Bu kadar korkma. Sadece seni izliyordum." dedi. Öyle güzeldi ki sesi tarfi edemezdim asla.
"Sorum bu değildi." dedim ve gerçekten kimdi bu sesi güzel olan çocuk?
"Prens'ine saygılı ol." Kara bunu kesin bir dille arkamdan söylemişti.
Ona dönerek "Sen neredeydin bunca zaman, kore." (kore:be, peh, breh gibi çıkarılan sestir. Anlamı yok.) bağırdım.
Kara yanıma gelip tam hizamda durunca şöyle bir baktı bana ve "Terbiyesiz." dedi.
....
Bir dakika.. Kara az önce prens dediyse.. Aman tanrım. Ne kadar da terbiyesiz uslanmaz birisi olarak gözükmüşümdür tanrılar bilir... Çok utandım birden. Yanaklarımın kırmızı olduğunu hissediyordum. İş işten geçmiş gibi sıkkınca iç geçirip gözlerimi eğdim.
Kahkaha.. O kadar şaşırdım ki prens kahkaha atıyordu. Gözlerimi şaşkın şaşkın açıp prense öylece baktım. Komik olan neydi?
O kadar çok kahkaha atmıştı ki gözlerinden yaş gelmişti. Biraz kendine geldiğinde yerden bir şey almak için eğilerek yerden, o sırada farkettim, tacımı aldı ve başıma taktı.
"Ait olduğu yer burası." dedi gülerek. O kadar yakışıklıydı ki gözlerim kamaşmıştı...
"Teşekkür ederim" diyebildim en sonunda.
Kara hemen araya girerek "Prensim, Safir'in kimliğini arıyoruz yani işimiz var. İzin verirsen..."
"Sizi izleyebilir miyim?" dedi prens hemen.
Kalbim neden gümbürdüyordu?
Kara iç geçirdi ama bir şey diyemediği o kadar belliydi ki.
Kara bana döndü ve avucunu açarak bana bir tohum uzattı.
"Bu tohum senin gücüne bağlı olarak büyüyecek, sen güneşi ne kadar hissedersen gücün o kadar çabuk şekillenir ve şekillenen gücüne gör tohumda o kisma gör büyüyecek. Eğer sadece kökü büyürse bu senin ölüme eğilimli olduğunu gösterir. Eğer yaprakları büyürse yaşama eğilimli olduğunun göstergesi olur. Başlayalım mı?" beni güneşte bırakmasının sebebi bu muydu? Başımla onayladıktan sonra tohumu avucuma aldım. Kara bir adım geriye çekilerek bana baktı. Sonucu merak ettiği aşikardı. Prense ise bakamıyordum bile.
Gözlerimi kapattım ve güneşi tenimde hissettim. Derin derin nefesler aldım ve elimdeki tohuma odaklandım. Elimde bir şeyler hareket ediyordu ama daha gözümü açamazdım. Ne kadar süre geçtiğini algılayamadım. Yeter miydi ki bu kadarı?
Kara "Bak."dedi.
Gözlerimi açtığımdaysa köklerinin avucumu sarmış, yapraklarının ise kocaman açtığı bir bembeyaz zambak gördüm. Şimdi ben ölüme mi yoksa yaşama mı eğilimliydim?
Arkamdan prens "müthiş..." dedi.
Kara da bana yaklaşarak "Sen dengesin." dedi.
"Nasıl yani?" kafam karıştı.
"Denge çok nadirdir. Sende ölüm de var yaşam da. Sen ölümle yaşama denge getirecek kişisin." dedi.
Keyifli okumalar

- Katılım
- 9 Nis 2010
- Konular
- 12
- Mesajlar
- 297
- Online süresi
- 17h 23m
- Reaksiyon Skoru
- 13
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 16 Yıl 2 Ay 7 Gün
- Başarım Puanı
- 95
- Yaş
- 28
- MmoLira
- 44
- DevLira
- 0
TeŞekkÜrler
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 5
- Görüntüleme
- 81
- Kilitli
- Anket
- Cevaplar
- 6
- Görüntüleme
- 138
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 84
- Cevaplar
- 3
- Görüntüleme
- 25
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 54





