HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
4. Bölüm
Ben kimim, kimlerdenim?
Pencere başında uyumuşum. Kollarımda oluşan kızarıklık ve vücudumun ağrısından anlamıştım bunu. Gerçek sadece birkaç gün uzaklıktaydı ama rüyam daha onu az önce görmeme rağmen asırlar kadar uzaktaydı sanki. Hatırlamakta hiç zorlanmadığım bir asırlık uzaklıkta..
Bugün eğitime başlayacaktık. Kara öyle söylemişti. Acaba nasıl bir eğitimdi bu? Merak etmiyor değildim ama Kara'nın cüssesini düşününce aklıma kötü şeyler geliyordu. Her zaman işten kaytaran bir kız olmuştum ve annem bu gidişle evde kalacağımı söylerdi hep. Bende "Ben zaten hep seninle yaşamak istiyorum, ne yapayım oğlanları?" derdim ona. Yine, yine orda bir sızı, nefesimi kesen bir sızı.
Derince bir nefes alıp verdim. Bu defa öyle işten kaytarmak olmayacaktı. Bu eğitimi alacaktım. Almalıydım. Yoksa köyümün, annemin, kuzularımın, Cumba'nın(ki ona daha ne olduğunu bilmiyordum bile) intikamını nasıl alabilirdim? Bunu yapmalıydım. Yapmak zorundaydım. Devlerden nefret ediyordum. Küçük düşürülmemizden nefret ediyordum. İçimdeki bu acı, nefesimi kesen bu acı yoksa dinmezdi. Ben hâlâ bunları düşünerek zaman kaybediyordum. Duygularımı bir tarafa koymalı, aklım ve bedenimle hayatta kalıp güçlenmeliydim. Bu yoldan beni kimse alıkoyamazdı, buna izin vermezdim. Bu annemin son isteğiydi. Eğer verirsem, buna izin verirsem amacını yitiren insanların dönüştüğü boş bir beden olurdum. Bunları düşünerek zaman kaybediyordum. Hemen kalkıp hazırlanmalı ve Kara'yı uyandırıp eğitime başlamalıydım. Çok geride kaldığımı söylemişti. Acaba bununla ne demek istemişti, yani kimden geri kalmıştım ki? Neyse, bunları da öğrenecektim nasılsa.
Pencerenin kenarından doğruldum. Burası batıya bakıyordu, ağaçların üzerine düşen güneş ışınlarından bunu anlamıştım. Burası neresiydi?
Aydınlıkken o kadar muhteşem görünüyordu ki.
Manzara sırtımdaki ağrıyı unutturmuştu. Kaç saat öyle "C" şeklinde kaldım ben? Annem burda olsaydı kızardı... Anne...
"Ne düşünüyorsun küçük?" arkamdan gelen ses düşüncelerimi kesmekle beraber beni hazırlıksız yakalamıştı.
Hızlıca arkama döndüm ve sırtım bundan hiç hoşlanmadı ve sanırım bunu yüzümle de belirttim.
"Sırtın tutulmuş olmalı. Yatak varken ne diye pencerede uyursun ki?" mızmız herif! Sinir bozucuydu ama umursamıyordum. Düşündüğüm tek şey eğitimimdi. Ya bana amacıma araç olacak şekilde eğitim vermezse? O zaman ne yapacaktım. Rüyamda bile bunu istiyordum. Köye nasıl geldikleri bir muammaydı, Kara'nın çok soru cevaplayan bir tip olmadığı da kesindi. Eğitimimde öğrenmek zorundaydım. Madem gerideydim bunlarla başlayabilirdik değil mi?
"Babam nerede?" diye sordum birden bire, neden sorduğumu bilmiyordum sanki yanına gidebilirdim. Ben köyümüzden dışarı çıkmadım bir kere bile. Ki çıkamazdım da.
"Orman'da" dedi Kara düz bir şekilde.
Orman? Kaşlarımı çattım. Düşünmeye çalıştım. Annemin ben küçükken anlattığı bir hikaye vardı ormanlarla ilgili. Bütün devlerin ve daha bilmediğimiz binlerce yaratığın yaşadığı bu yere Orman deniliyordu. Fazla bilgi yoktu ama korku vardı. Saf korku. Bu adam Ormanda ne yapıyordu. Onun için korkmalı mıydım?
"Ormanda ne işi var?" bunu cidden merak etmiştim. Ölümüne mi susamıştı bu adam.Yeni bir ebeveyn daha kaybedemezdim, dört yıldır görmediğim bir ebeveyn. Ondan öğrenecek çok şey vardı. Bunları biliyor olabilir miydi?
"Araştırma Heyetinde baban." bu üç kelime her şeyi açıklıyordu. Araştırma Heyeti.
Bizim köyümüzde de vardı, bir tek onlar dışarı çıkabilirdi ama dönüşleri ya yaralı ya da eksik olurdu. Amaçları Orman'dan yararlanmak ve bilgi toplamaktı. Uludağların çevrelediği yerlerin içinde kalırdık biz. Onun dışında kalan her yer Ormandı. İnsanlığın giremediği Orman...
Babam kimdi? Heyete girebildiğine göre güçlü olmalıydı. Onun hakkında çok şey bilmiyordum çünkü yılda bir ya da iki kere ancak görürdüm yüzünü. Anneme sorduğumda ise çok cevaplama yanlısı değildi ve geçiştirip dururdu beni. Gelmesi kesin miydi? Başımı salladım kötü şeyler düşünmek istemiyordum, Kara da sanki düşüncelerimi duymuş gibi "Merak etme, o gördüğüm en güçlü adam. Boşuna Lavaşası olmadım. Burada Lavaşalar kazanılır ve babanda beni kazandı. Hem de Hanedandan." dedi. Hanedan? Ne hanedanı? Neyin hanedanı?
Suratımın ifadesinden sanırım aklımdakileri yine anlamıştı.
"Sen köyde büyüdün ve sanırım orada bilgilendirilmedin. Senin durumunda olan çok çocuk var. Ah ne yapacağım ben her birinizle." başını umutsuz bir durumun içindeymişçesine salladı ve gözlerini devirerek söyleyeceklerine devam etti. "Hanedan büyük bir soydan gelir. Dötlü aileden oluşur. Bu dört aileyi sana derste anlatacağım. Şimdi kalk yemek zamanı."
Demek dörtlü aile ve yemek zamanı. Önceliğim yemek zamanı.
Oturduğum yataktan kalktım. Karayı şöyle bir süzünce uyanalı birkaç saat olduğunu görebiliyordum. Dünkü kıyafetleri yoktu üzerinde. Yine siyahtı ama temizdi. Siyah yün kumaş düz pantolonu ve siyah yün gömleği vardı. Gömleğinin önünü iliklememişti. Bir adam nasıl bu kadar rahat oluyordu?
Gözüm yatağın yanındaki masaya kaydı. Üzerinde yeni kıyafetler, ki bunları Kara'nın aldığına hiç şüphem yoktu çünkü simsiyahtılar, ve annemin bana verdiği kutu vardı. Hemen kutuya uzandım. Önceliğim oydu. Koyu yeşildi ama o kadar eskiydi ki sanki yosun tutmuş gibiydi rengi. Dokununca metal olduğunu anladım ama dışı yumuşak bir ciltle kaplanmıştı. Dokunduğum parmaklarım karıncalanmaya başladı. Kutudan yayılan bir şey vardı. Tanımlayamıyordum ama büyülenmiş gibiydim. Gözüm kutudan başka bir şeyi görmüyordu.
İçim gıdıklanmaya başladı, bir hoş olmuştum. Mutlu eden bir duyguydu, ama sadece mutluluk yoktu sevinç ve kahkaha hissediyordum içimde. Dış dünyadan kopmuş gibiydim.
Kutunun kapağını tam açıyordum ki bir el onu benden önce kaptı. İçimdeki sevincim burukluğa dönüşmüştü.
Dönüp onu benden alan ele baktım, sonra gözlerim sahibine döndü. Kimdi bu karalar içindeki adam?
"Ver onu bana." diye tısladım, cidden öfkenlenmiştim. Kimdi bu adam da benim kutumu alırdı.
"Kendine gel. Zamanı gelince açarsın. O zamana kadar bende kalacak." diyip masanın ayağında daha önce dikkatimi çekmemiş siyah bir çantaya uzandı ve kutuyu içine attı.
Bir anda başım dönmüştü. Neler oluyordu böyle? O kutuyu annem verdiğinde böyle hissetmemiştim, şimdi ise Karayı unutmuştum sadece bir kaç dakika içinde o kutuya baktığım için.
"Neyin nesiydi o öyle?" dedim. Gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı ve Karadan ayıramıyordum. İlk defa böyle bir şey başıma geliyordu.
"Kutu kanına tepki veriyor. Bunun anlamı senden önceki sahibi yakın zamanda ölmüş olan birisi. Kim verdi sana bu kutuyu?" sesi çok düzdü, bu bilginin gerçekliğini tartışmak istemiyordum.
Ağzımdan "Annem." çıktı sadece.
Neden üzülemiyordum. Normal bir habermiş gibiydi. Bu imkansızdı. Ne zaman böyle duygusuz olmuştum. Sanki aynı anda hem öfkeli hem sevecen hem sakin hem mutlu hem üzgün hem de mutluydum. Sanki normaldim.
"Benim neyim var?" bunu öyle içten ve ağlamaklı sormuştum ki cevabı beni parçalayacaktı sanki.
"Sanırım bu kutunun içindeki bir şeyle alakalı." gözleri yere attığı çantaya kaydı ve hızlıca uzanıp aldı. Kutuyu çıkarıp önüme koydu. Düz bir sesle "Aç." dedi.
Emir verdiğini düşünmeden kutuyu açtım. Bu durumda bunu tartışamazdım. Bu sefer dokunduğumda o etki yoktu, kutu sanki açılacağını biliyordu. Kendi aklı mı vardı?
Yavaşça kapağı kaldırıp açtım. Duman filan çıkmasını bekliyordum ama yoktu. Değişik hiçbir şey yoktu. sadece açık bir kutuydu önümde.
İçine baktım. Eski bir kumaş tortop olmuştu. Sadece bu vardı. başka hiçbir şey yoktu. uzanıp o tortop şeyi elime aldım.
Eski beze bir şeyler sarılıydı. Elime gelen sertlikten bunu hissetmiştim. Bezi açmaya koyuldum. Bezin gerçek rengi neydi bilmiyordum ama çok sarardığı belliydi, yumuşacıktı.
Sonunda bezin içindekine ulaşınca, bezi özenle masanın üstüne koydum. Bu bir kutuydu, avucumun içi kadardı tabanı. Önce Kara'ya baktım. Sanki izin istiyordum. Hey o kimdi ki? Kutu benimdi. Başımı sağa sola sallayıp düşüncelerimi uzaklaştırdım, hemen gözlerimi kutuya çevirdim. Bu lacivert bir kutuydu. Öbür kutuya oranla daha az kullanıldığı belliydi. Parmaklarımı kutunun çevresinde gezdirdim. Nerden açılıyordu bu? En sonunda buldum ama anahtar istiyordu. Anahtarı nerdeydi bu şeyin.
Kara uzanıp kutuyu elimden aldı ve kilidi inceledi.
"Bu kutuda ne var çok merak ediyorum. Büyülü kilit. Bir sözcüğe ihtiyacın var bunu açabilmek için." kutuyu önümde sallayınca ne diyor bu adam diye düşündüm bir süre.
Ellerimi yanaklarıma bastırıp başımı eğdim. Başım çatlayacaktı sanki. Ne kelimesi ne diyordu bu adam? Aklıma annemle son anımız geldi. Bana ne demişti? "Seni seviyorum yavru kedim."
Yavru kedim mi? Annem bana yavru kedim demezdi ki.
Başımı hızla kaldırıp elimi kutuya uzattım ve aldım Karadan kaparcasına. Böyle bir şey gerçek olabilir miydi? Tanrım nolur olmasın, bunlar gerçek olmasın. Uyanayım artık şundan.
"Yavru kedi." diye mırıldandım kutuya doğru.
Bir süre geçti. Kutu elimdeydi ve hiçbir şey olmuyordu. Ah, gördün mü? Gerçek deği..
Kutunun kenarlarından kırmızı bir ışık geçti ve köşedeki anahtara ulaştı. Anahtardan bir klik sesi çıktı ve kutu açılmıştı. Ne yani şifre yavru kedi mi?
Karaya baktım o da benim kadar şaşkındı. Sanırım aynı şeyi düşünüyorduk. Yavru kedi mi? Gerçekten mi?
Kutunun kapağını kaldırdım. Heyecanlanmıştım. Ne olabilirdi bunun içinde. Annemin bana bunu tehlike anında vermesinin nedeni neydi?
Kapağı kaldırınca parlayan bir şey gözüme çarptı. Bir taştı ama çok güzel bir taştı. Mavinin elli tonunu içinde barındıran bir taş. Bu taşı hatırlıyordum. Annem geceleri ne zaman ağlarsa bu taşı sıkı sıkı tutardı ve sonra sakinleşirdi. Anneme bu taşı sorduğumda babamın ona hediyesi olduğunu açıklamıştı. Büyülü bir taşmış, tabi çocukluk aklımla o sırada anneme inanmıştım hemen. Bana bunu anlattığı o geceden sonra da görmemiştim bu taşı.
Kutudan çıkarıp elime aldım ve elimde bir kıpırtı hissettim. Bu taş güç yayıyordu etrafa ve elimde ne kadar tuttuğumu bilmiyorum ama sakinleştiriyordu beni. Bunu hissediyordum. Sanki bu taş bana güç vaat ediyordu.
Derin bir nefes aldım ve kutunun içine bir daha baktım başka bir şey var mı diye. Katlı bir kağıt parçası vardı. Taşı avucumda tutarak o kağıt parçasını aldım. Kutuyu masaya bıraktım. Boştu artık.
Kağıdı açtım. Bir daha katlı gözüküyordu bir daha açtım. Yine katlı gözüküyordu yine açtım. Sonra onu da açınca bir daha katlı olduğunu gördüm ama anlamadım. Çok ince duruyordu nasıl olabilirdi bu? Kağıdı masanın üzerine serdim. Büyümüştü artık.
Bir kat açmanın faydasız olduğunu anlayacak kadar açmıştım onu. Kağır bomboştu ve canım sıkılmıştı. Bomboş bir kağıdın bu kutuda ne işi vardı ki?
Kara hemen arkamdan "Taşı kağıda yaklaştır." dedi. Ona dönüp baktım. Gözleri esrarengiz bir hal almıştı. Onun da bu işin sonucunu merak ettiğini anlamıştım. Sonra kağıda dönüp dediğini yaptım. Taşın içindeki elli ton renk (annem öyle demişti ama bence elliden azdı. Neyse bir gün oturup sayardım.) bir renge dönüştü. Daha önce gördüğüm bir şeyin rengine. Gözlerimin rengine...
Kağıtta taşa tepki vererek aslında boş olmadığını gösterdi bize. Üzerinde bir şeyler yazmaya başladı. Yönleri çok farklı yazılardı. Yavaş yavaş tüm kağıdı kapladığında sadece yazı yoktu haritalarda vardı ve bazı canlıların silüeti. Bu kağıt parçası resmen bilgi kaynağıydı. Gözlerime inanamaz bir şekilde kağıda bakıyordum. Resmen Felixtas'ı gösteriyordu ve dahasını...
Kara yanıma gelerek yazılara ve çizimlere baktı. Sonra da dönüp bana baktı. Yüzünde hınzırca bir gülümseme belirerek "Sanırım sana bir okul kitabı bulduk." dedi.
Kapının dışında ayak sesleri duyana kadar kağıda bakmıştık. Bu kağıtta dünya vardı. Kara sesleri dinledi ve sesler iyice yaklaştı.
Kara "Hemen kaldır bunları ve sakın kimseye bunlardan bahsedip de gösterme anladın mı beni?" dedi. Başımı hızlıca sallayarak onayladım onu. Kağıdı katlamam biraz zamanımı almıştı ama yırtmak istemiyordum çünkü eskiydi. Hemen kutuya eski yerine koydum. Taşı da eskisi gibi kağıdın üzerine koydum ve kapattım kutuyu.
Ayak sesleri tam kapının önünde durduğunda kutu Kara'nın çantasının içindeydi. Yosun rengi kutuyu da masanın altına atıvermiştim.
Kara kapıya yaklaşıp açmadan önce bana baktı ve "Sanırım yeni bir büyücümüz var." diyerek göz kırptı. Sonra dönüp kapıyı açtı ve "Bizde sizi bekliyorduk, Hekimzade." dedi.
Karayla Hekimzade midir nedir, onlar kapıda konuşuyorlardı ama ben onları dinlemiyordum. Düşüncelere dalmıştım. Büyücü mü? Ben büyücü müydüm? Ah hayırr. Annem söylemişti bana daha önceden. "Büyü yeteneği soydan gelir ve büyü yapabilen insanlar çok nadirdir. Onlar bizi dışarıdaki tehlikelere karşı korumak için bu güçlere sahiptiler." Ne yani bende mi onlardandım? İmkansız. Ya az önce gördüklerim neydi peki? Sanki beynimle kalbim savaş veriyordu ve ben hangisinin kazanacağını bilmiyordum. Ben kimdim? Ben kimlerdendim?
Keyifli okumalar
Ben kimim, kimlerdenim?
Pencere başında uyumuşum. Kollarımda oluşan kızarıklık ve vücudumun ağrısından anlamıştım bunu. Gerçek sadece birkaç gün uzaklıktaydı ama rüyam daha onu az önce görmeme rağmen asırlar kadar uzaktaydı sanki. Hatırlamakta hiç zorlanmadığım bir asırlık uzaklıkta..
Bugün eğitime başlayacaktık. Kara öyle söylemişti. Acaba nasıl bir eğitimdi bu? Merak etmiyor değildim ama Kara'nın cüssesini düşününce aklıma kötü şeyler geliyordu. Her zaman işten kaytaran bir kız olmuştum ve annem bu gidişle evde kalacağımı söylerdi hep. Bende "Ben zaten hep seninle yaşamak istiyorum, ne yapayım oğlanları?" derdim ona. Yine, yine orda bir sızı, nefesimi kesen bir sızı.
Derince bir nefes alıp verdim. Bu defa öyle işten kaytarmak olmayacaktı. Bu eğitimi alacaktım. Almalıydım. Yoksa köyümün, annemin, kuzularımın, Cumba'nın(ki ona daha ne olduğunu bilmiyordum bile) intikamını nasıl alabilirdim? Bunu yapmalıydım. Yapmak zorundaydım. Devlerden nefret ediyordum. Küçük düşürülmemizden nefret ediyordum. İçimdeki bu acı, nefesimi kesen bu acı yoksa dinmezdi. Ben hâlâ bunları düşünerek zaman kaybediyordum. Duygularımı bir tarafa koymalı, aklım ve bedenimle hayatta kalıp güçlenmeliydim. Bu yoldan beni kimse alıkoyamazdı, buna izin vermezdim. Bu annemin son isteğiydi. Eğer verirsem, buna izin verirsem amacını yitiren insanların dönüştüğü boş bir beden olurdum. Bunları düşünerek zaman kaybediyordum. Hemen kalkıp hazırlanmalı ve Kara'yı uyandırıp eğitime başlamalıydım. Çok geride kaldığımı söylemişti. Acaba bununla ne demek istemişti, yani kimden geri kalmıştım ki? Neyse, bunları da öğrenecektim nasılsa.
Pencerenin kenarından doğruldum. Burası batıya bakıyordu, ağaçların üzerine düşen güneş ışınlarından bunu anlamıştım. Burası neresiydi?
Aydınlıkken o kadar muhteşem görünüyordu ki.
Manzara sırtımdaki ağrıyı unutturmuştu. Kaç saat öyle "C" şeklinde kaldım ben? Annem burda olsaydı kızardı... Anne...
"Ne düşünüyorsun küçük?" arkamdan gelen ses düşüncelerimi kesmekle beraber beni hazırlıksız yakalamıştı.
Hızlıca arkama döndüm ve sırtım bundan hiç hoşlanmadı ve sanırım bunu yüzümle de belirttim.
"Sırtın tutulmuş olmalı. Yatak varken ne diye pencerede uyursun ki?" mızmız herif! Sinir bozucuydu ama umursamıyordum. Düşündüğüm tek şey eğitimimdi. Ya bana amacıma araç olacak şekilde eğitim vermezse? O zaman ne yapacaktım. Rüyamda bile bunu istiyordum. Köye nasıl geldikleri bir muammaydı, Kara'nın çok soru cevaplayan bir tip olmadığı da kesindi. Eğitimimde öğrenmek zorundaydım. Madem gerideydim bunlarla başlayabilirdik değil mi?
"Babam nerede?" diye sordum birden bire, neden sorduğumu bilmiyordum sanki yanına gidebilirdim. Ben köyümüzden dışarı çıkmadım bir kere bile. Ki çıkamazdım da.
"Orman'da" dedi Kara düz bir şekilde.
Orman? Kaşlarımı çattım. Düşünmeye çalıştım. Annemin ben küçükken anlattığı bir hikaye vardı ormanlarla ilgili. Bütün devlerin ve daha bilmediğimiz binlerce yaratığın yaşadığı bu yere Orman deniliyordu. Fazla bilgi yoktu ama korku vardı. Saf korku. Bu adam Ormanda ne yapıyordu. Onun için korkmalı mıydım?
"Ormanda ne işi var?" bunu cidden merak etmiştim. Ölümüne mi susamıştı bu adam.Yeni bir ebeveyn daha kaybedemezdim, dört yıldır görmediğim bir ebeveyn. Ondan öğrenecek çok şey vardı. Bunları biliyor olabilir miydi?
"Araştırma Heyetinde baban." bu üç kelime her şeyi açıklıyordu. Araştırma Heyeti.
Bizim köyümüzde de vardı, bir tek onlar dışarı çıkabilirdi ama dönüşleri ya yaralı ya da eksik olurdu. Amaçları Orman'dan yararlanmak ve bilgi toplamaktı. Uludağların çevrelediği yerlerin içinde kalırdık biz. Onun dışında kalan her yer Ormandı. İnsanlığın giremediği Orman...
Babam kimdi? Heyete girebildiğine göre güçlü olmalıydı. Onun hakkında çok şey bilmiyordum çünkü yılda bir ya da iki kere ancak görürdüm yüzünü. Anneme sorduğumda ise çok cevaplama yanlısı değildi ve geçiştirip dururdu beni. Gelmesi kesin miydi? Başımı salladım kötü şeyler düşünmek istemiyordum, Kara da sanki düşüncelerimi duymuş gibi "Merak etme, o gördüğüm en güçlü adam. Boşuna Lavaşası olmadım. Burada Lavaşalar kazanılır ve babanda beni kazandı. Hem de Hanedandan." dedi. Hanedan? Ne hanedanı? Neyin hanedanı?
Suratımın ifadesinden sanırım aklımdakileri yine anlamıştı.
"Sen köyde büyüdün ve sanırım orada bilgilendirilmedin. Senin durumunda olan çok çocuk var. Ah ne yapacağım ben her birinizle." başını umutsuz bir durumun içindeymişçesine salladı ve gözlerini devirerek söyleyeceklerine devam etti. "Hanedan büyük bir soydan gelir. Dötlü aileden oluşur. Bu dört aileyi sana derste anlatacağım. Şimdi kalk yemek zamanı."
Demek dörtlü aile ve yemek zamanı. Önceliğim yemek zamanı.
Oturduğum yataktan kalktım. Karayı şöyle bir süzünce uyanalı birkaç saat olduğunu görebiliyordum. Dünkü kıyafetleri yoktu üzerinde. Yine siyahtı ama temizdi. Siyah yün kumaş düz pantolonu ve siyah yün gömleği vardı. Gömleğinin önünü iliklememişti. Bir adam nasıl bu kadar rahat oluyordu?
Gözüm yatağın yanındaki masaya kaydı. Üzerinde yeni kıyafetler, ki bunları Kara'nın aldığına hiç şüphem yoktu çünkü simsiyahtılar, ve annemin bana verdiği kutu vardı. Hemen kutuya uzandım. Önceliğim oydu. Koyu yeşildi ama o kadar eskiydi ki sanki yosun tutmuş gibiydi rengi. Dokununca metal olduğunu anladım ama dışı yumuşak bir ciltle kaplanmıştı. Dokunduğum parmaklarım karıncalanmaya başladı. Kutudan yayılan bir şey vardı. Tanımlayamıyordum ama büyülenmiş gibiydim. Gözüm kutudan başka bir şeyi görmüyordu.
İçim gıdıklanmaya başladı, bir hoş olmuştum. Mutlu eden bir duyguydu, ama sadece mutluluk yoktu sevinç ve kahkaha hissediyordum içimde. Dış dünyadan kopmuş gibiydim.
Kutunun kapağını tam açıyordum ki bir el onu benden önce kaptı. İçimdeki sevincim burukluğa dönüşmüştü.
Dönüp onu benden alan ele baktım, sonra gözlerim sahibine döndü. Kimdi bu karalar içindeki adam?
"Ver onu bana." diye tısladım, cidden öfkenlenmiştim. Kimdi bu adam da benim kutumu alırdı.
"Kendine gel. Zamanı gelince açarsın. O zamana kadar bende kalacak." diyip masanın ayağında daha önce dikkatimi çekmemiş siyah bir çantaya uzandı ve kutuyu içine attı.
Bir anda başım dönmüştü. Neler oluyordu böyle? O kutuyu annem verdiğinde böyle hissetmemiştim, şimdi ise Karayı unutmuştum sadece bir kaç dakika içinde o kutuya baktığım için.
"Neyin nesiydi o öyle?" dedim. Gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı ve Karadan ayıramıyordum. İlk defa böyle bir şey başıma geliyordu.
"Kutu kanına tepki veriyor. Bunun anlamı senden önceki sahibi yakın zamanda ölmüş olan birisi. Kim verdi sana bu kutuyu?" sesi çok düzdü, bu bilginin gerçekliğini tartışmak istemiyordum.
Ağzımdan "Annem." çıktı sadece.
Neden üzülemiyordum. Normal bir habermiş gibiydi. Bu imkansızdı. Ne zaman böyle duygusuz olmuştum. Sanki aynı anda hem öfkeli hem sevecen hem sakin hem mutlu hem üzgün hem de mutluydum. Sanki normaldim.
"Benim neyim var?" bunu öyle içten ve ağlamaklı sormuştum ki cevabı beni parçalayacaktı sanki.
"Sanırım bu kutunun içindeki bir şeyle alakalı." gözleri yere attığı çantaya kaydı ve hızlıca uzanıp aldı. Kutuyu çıkarıp önüme koydu. Düz bir sesle "Aç." dedi.
Emir verdiğini düşünmeden kutuyu açtım. Bu durumda bunu tartışamazdım. Bu sefer dokunduğumda o etki yoktu, kutu sanki açılacağını biliyordu. Kendi aklı mı vardı?
Yavaşça kapağı kaldırıp açtım. Duman filan çıkmasını bekliyordum ama yoktu. Değişik hiçbir şey yoktu. sadece açık bir kutuydu önümde.
İçine baktım. Eski bir kumaş tortop olmuştu. Sadece bu vardı. başka hiçbir şey yoktu. uzanıp o tortop şeyi elime aldım.
Eski beze bir şeyler sarılıydı. Elime gelen sertlikten bunu hissetmiştim. Bezi açmaya koyuldum. Bezin gerçek rengi neydi bilmiyordum ama çok sarardığı belliydi, yumuşacıktı.
Sonunda bezin içindekine ulaşınca, bezi özenle masanın üstüne koydum. Bu bir kutuydu, avucumun içi kadardı tabanı. Önce Kara'ya baktım. Sanki izin istiyordum. Hey o kimdi ki? Kutu benimdi. Başımı sağa sola sallayıp düşüncelerimi uzaklaştırdım, hemen gözlerimi kutuya çevirdim. Bu lacivert bir kutuydu. Öbür kutuya oranla daha az kullanıldığı belliydi. Parmaklarımı kutunun çevresinde gezdirdim. Nerden açılıyordu bu? En sonunda buldum ama anahtar istiyordu. Anahtarı nerdeydi bu şeyin.
Kara uzanıp kutuyu elimden aldı ve kilidi inceledi.
"Bu kutuda ne var çok merak ediyorum. Büyülü kilit. Bir sözcüğe ihtiyacın var bunu açabilmek için." kutuyu önümde sallayınca ne diyor bu adam diye düşündüm bir süre.
Ellerimi yanaklarıma bastırıp başımı eğdim. Başım çatlayacaktı sanki. Ne kelimesi ne diyordu bu adam? Aklıma annemle son anımız geldi. Bana ne demişti? "Seni seviyorum yavru kedim."
Yavru kedim mi? Annem bana yavru kedim demezdi ki.
Başımı hızla kaldırıp elimi kutuya uzattım ve aldım Karadan kaparcasına. Böyle bir şey gerçek olabilir miydi? Tanrım nolur olmasın, bunlar gerçek olmasın. Uyanayım artık şundan.
"Yavru kedi." diye mırıldandım kutuya doğru.
Bir süre geçti. Kutu elimdeydi ve hiçbir şey olmuyordu. Ah, gördün mü? Gerçek deği..
Kutunun kenarlarından kırmızı bir ışık geçti ve köşedeki anahtara ulaştı. Anahtardan bir klik sesi çıktı ve kutu açılmıştı. Ne yani şifre yavru kedi mi?
Karaya baktım o da benim kadar şaşkındı. Sanırım aynı şeyi düşünüyorduk. Yavru kedi mi? Gerçekten mi?
Kutunun kapağını kaldırdım. Heyecanlanmıştım. Ne olabilirdi bunun içinde. Annemin bana bunu tehlike anında vermesinin nedeni neydi?
Kapağı kaldırınca parlayan bir şey gözüme çarptı. Bir taştı ama çok güzel bir taştı. Mavinin elli tonunu içinde barındıran bir taş. Bu taşı hatırlıyordum. Annem geceleri ne zaman ağlarsa bu taşı sıkı sıkı tutardı ve sonra sakinleşirdi. Anneme bu taşı sorduğumda babamın ona hediyesi olduğunu açıklamıştı. Büyülü bir taşmış, tabi çocukluk aklımla o sırada anneme inanmıştım hemen. Bana bunu anlattığı o geceden sonra da görmemiştim bu taşı.
Kutudan çıkarıp elime aldım ve elimde bir kıpırtı hissettim. Bu taş güç yayıyordu etrafa ve elimde ne kadar tuttuğumu bilmiyorum ama sakinleştiriyordu beni. Bunu hissediyordum. Sanki bu taş bana güç vaat ediyordu.
Derin bir nefes aldım ve kutunun içine bir daha baktım başka bir şey var mı diye. Katlı bir kağıt parçası vardı. Taşı avucumda tutarak o kağıt parçasını aldım. Kutuyu masaya bıraktım. Boştu artık.
Kağıdı açtım. Bir daha katlı gözüküyordu bir daha açtım. Yine katlı gözüküyordu yine açtım. Sonra onu da açınca bir daha katlı olduğunu gördüm ama anlamadım. Çok ince duruyordu nasıl olabilirdi bu? Kağıdı masanın üzerine serdim. Büyümüştü artık.
Bir kat açmanın faydasız olduğunu anlayacak kadar açmıştım onu. Kağır bomboştu ve canım sıkılmıştı. Bomboş bir kağıdın bu kutuda ne işi vardı ki?
Kara hemen arkamdan "Taşı kağıda yaklaştır." dedi. Ona dönüp baktım. Gözleri esrarengiz bir hal almıştı. Onun da bu işin sonucunu merak ettiğini anlamıştım. Sonra kağıda dönüp dediğini yaptım. Taşın içindeki elli ton renk (annem öyle demişti ama bence elliden azdı. Neyse bir gün oturup sayardım.) bir renge dönüştü. Daha önce gördüğüm bir şeyin rengine. Gözlerimin rengine...
Kağıtta taşa tepki vererek aslında boş olmadığını gösterdi bize. Üzerinde bir şeyler yazmaya başladı. Yönleri çok farklı yazılardı. Yavaş yavaş tüm kağıdı kapladığında sadece yazı yoktu haritalarda vardı ve bazı canlıların silüeti. Bu kağıt parçası resmen bilgi kaynağıydı. Gözlerime inanamaz bir şekilde kağıda bakıyordum. Resmen Felixtas'ı gösteriyordu ve dahasını...
Kara yanıma gelerek yazılara ve çizimlere baktı. Sonra da dönüp bana baktı. Yüzünde hınzırca bir gülümseme belirerek "Sanırım sana bir okul kitabı bulduk." dedi.
Kapının dışında ayak sesleri duyana kadar kağıda bakmıştık. Bu kağıtta dünya vardı. Kara sesleri dinledi ve sesler iyice yaklaştı.
Kara "Hemen kaldır bunları ve sakın kimseye bunlardan bahsedip de gösterme anladın mı beni?" dedi. Başımı hızlıca sallayarak onayladım onu. Kağıdı katlamam biraz zamanımı almıştı ama yırtmak istemiyordum çünkü eskiydi. Hemen kutuya eski yerine koydum. Taşı da eskisi gibi kağıdın üzerine koydum ve kapattım kutuyu.
Ayak sesleri tam kapının önünde durduğunda kutu Kara'nın çantasının içindeydi. Yosun rengi kutuyu da masanın altına atıvermiştim.
Kara kapıya yaklaşıp açmadan önce bana baktı ve "Sanırım yeni bir büyücümüz var." diyerek göz kırptı. Sonra dönüp kapıyı açtı ve "Bizde sizi bekliyorduk, Hekimzade." dedi.
Karayla Hekimzade midir nedir, onlar kapıda konuşuyorlardı ama ben onları dinlemiyordum. Düşüncelere dalmıştım. Büyücü mü? Ben büyücü müydüm? Ah hayırr. Annem söylemişti bana daha önceden. "Büyü yeteneği soydan gelir ve büyü yapabilen insanlar çok nadirdir. Onlar bizi dışarıdaki tehlikelere karşı korumak için bu güçlere sahiptiler." Ne yani bende mi onlardandım? İmkansız. Ya az önce gördüklerim neydi peki? Sanki beynimle kalbim savaş veriyordu ve ben hangisinin kazanacağını bilmiyordum. Ben kimdim? Ben kimlerdendim?
Keyifli okumalar

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 25
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 34
- Cevaplar
- 2
- Görüntüleme
- 54
