HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
3. Kabus
O an. Aynı şey. Senaryo baştan oynuyormuş gibi.
Ateş. Çığlık. Devler. Kan. Evim. Annem.
Ateş. Çığlık. Devler. Kan. Evim. Annem.
Ateş. Çığlık. Devler. Kan. Evim. Annem.
Hiçbir rüyamdan böyle çığlıklar atarak uyandığımı hatırlamıyordum. Derin derin nefesler alarak kendime gelmeye çalıştım.
Kendime gelebildiğimde nerde olduğumu bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı; o da bu oda da yalnız olmadığımdı.
Gözlerimi dehşetle açarak yattığım yatağın yanındaki sandalyede horlayan adama baktım. Çok rahat oturuyordu ve sanırım uyuyordu. Evet, horlamasından bunu anlamak güç değildi. Bu da kimdi böyle?
Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Korkmuştum açıkçası. Hatırladığım son anlar köyümüzden çıkışımızdı ve karalar içindeki bir adamın kollarında olduğumdu. Sanırım bu oydu.
Ben ne kadar zamandır uyuyordum böyle? Başım çatlıyordu sanki ve daha da önemlisi ne olmuştu? Bunları düşünürken derin bir nefes aldım ve burnumda çam kokusu hissettim. Çamdan ziyade merhem kokusu. Sanırım biraz tedavi edilmiştim. Bunu farketmek iyiydi yani şu anda iyiydim değil mi? Ve bir şey daha farkediyorum ki horlama sesi kesilmişti. Gözlerimi yine o karalar içindeki adama çevirdim. O da gözleriyle gözlerimi deliyordu sanki. Ömrümde bu kadar kara gözler görmemiştim. Yüzünün rengiyle o kadar zıttı ki. Sanırım bu yüzden bana o kadar kara gelmişti çünkü teni bembeyazdı.
Ona bakarken içimdeki acıyı bir süre unutmuştum.
"Uyanabildin sonunda, küçük." dedi. Bu ses beklediğimin aksine çok genç bir sesti. Kaç yaşında bu adam yirmi bir, yirmi iki?
"Kimsin sen?"
Yüzünü tebessüm kaplayarak "Demek sorulara hemen başlamak istiyorsun? Su ister misin, uyurken bir şey yiyemedin ve sanırım şu anda çok açsın. Üzgünüm yemek için sabahı beklemek zorundasın." bana bir bardak uzattı.
Doğrulduğum yerden uzanarak aldım bardağı. Elim titreyek içtim suyu ama bu bildiğimiz bir su değildi. Tadı şekerli bir şeydi tarif edemiyordum çam tadı var gibiydi ama çok güzeldi. Bardağı tepeme dikmemle bitirmem bir olmuştu. Evet, adam haklıydı. Çok açtım.
Ben suyumu bitirince aldı bardağımı ve yanındaki küçük masaya koydu. Masanın üzerinde küçük bir mum yanıyordu. Kaç saattir yanıyordu o öyle?
"Adım Kara. babanın Lavaşasıyım(can dostu anlamındadır ama daha çok uşak gibi Lavaşası olduğu kişinin hizmetlerini yapar.)."
"Yani uşaksın? O zaman benimde mi uşağım olmuş oluyorsun? Tanrı aşkına babam nerde?"
Kara bana bakarak "Kısmen, hayır, bir mevsim sonra burada." dedi.
Kaşlarımı çattım, ortaya yeni bir soru çıkmıştı. "Hey hey, sen babamın kim olduğunu nerden biliyorsun?"
"Çünkü o gözler babandan sana emanet olan bu dünyadaki tek şey." sorularımın devamının geleceğini anlamış gibi "Bunları baban cevaplasın. Ben şimdilik aklındaki birkaç şeyi aydınlatabilirim sadece. Lütfen bana cevaplayabileceğim şeyler sor." dedi.
Gözlerimi kırpıştırarak ona bakmayı sürdürdüm. Tanrım nasıl gözleri vardı öyle, insanın içini ürpertiyordu.
"Ayrıca bana öyle bakma, gözlerin beni korkutuyor." dediğinde hem şaşırmıştım, hem de onunla aynı şeyleri hissetmiştik. Karşılıklıydı demek bazı şeyler.
"Bende onu düşünmüştüm şimdi." sesim şaşkınlığımı ele veriyordu. Benim gözlerim nasıl korkutucu olabilirdi ki? Bana tepki verme zahmetine girmemişti.
"Bu ketumluğunun sebebi ne?" bunu cidden merak etmiştim ve soracağım soruların yanında gülünç bir soru olmuştu bu.
"Görmemen gereken şeyleri gördüğün için. Bunlar benim hatamdı. Erkenden gelmiştik devler daha köye girmeden ama seni bulamadım. Lanet olası bir bücür evden uzaklaştı ve bunlar başımıza geldi. Seni onlar gelmeden götürmem gerekiyordu ve ben seni saatlerce aradım." sesi her cümlede yükseliyordu ama anlamıyordum. Bunlar onun hatası değildiki. Bir süre düşündüm. Tanrım bana laf çarpıyordu!
Sinirlenmeme aklım fırsat vermeden önce bir görüntü düşürdü gözlerimin önüne.
"O sırada ne oldu? Yani beni evden alırken." annemi merak ediyordum, öldü mü yoksa yaşıyor muydu? Ve içimdeki ses hiç de hoş senaryolar söylemiyordu bana.
"Ne anneni ne de köyündeki siz veletler dışında kimseyi kurtaramadık." normalde dobra sözleri severdim ama bu söz içime taş oturtmuştu.
Öyle kalmıştım, sadece bakıyordum neye baktığımı bile bilmiyordum. İki tane siyah inci vardı sadece gözümün önünde. Üzülmek istiyordum ama yasaktı sanki bu, üzülemiyordum. Annem için, köyüm için ağlayamıyordum.
Sesim kesilip dururken "P-peki noldu orada?" diyebildim.
"Uludağların içindeki tünelleri birisi açık bırakmış..." bir süre düşüncelere daldıktan sonra devam ederek "Bak bunları daha sonra da anlatabilirim. Şu anda çok eksiğin var ve seni buna hazırlamam gerek. Yaşın geldi. Felixtasın en önemli ailelerindensin ve hiçbir şey bilmiyorsun. Seni onlara denk gelecek şekilde hazırlamalıyım. Baban yokken de bu görev bana ait. Bu okulda birçok şımarık, zengin aile çocuğu okuyor ve güçlerinin farkında ama sen daha hiçbir şey bilmiyorsun. Yarın sabah ilk işimiz eğitimimize başlamak ve güçlerinin ne olduğunu öğrenmek oldu mu? Ayrıca dört gündür uyuyordun kendine geldiğini umuyorum." dedi. Evet, dedi dedi ama ben dediklerinden hiçbir şey anlamıyordum ama yinede başımı salladım.
"İyi." dedi "Uyu biraz daha açlığını bir süre daha bastırabilirsin, yarın güç olacak ama Saray'ı seveceksin." diyerek tebessüm etmeye çalıştı. O kadar yapmacıktı ki yanaklarını tırnaklarımla yolasım geldi.
Mumu bir hamleyle söndürdü ve sandalyesinde yine o rahat pozisyonunu aldı. Ama ben uyuyamıyordum.
Kollarımı çapraz yapıp yattığım yerin hemen yanındaki penreye koydum ve çenemi de kollarıma dayadım. Önce gökyüzüne baktım ve hilali göremedim, etraf simsiyahtı.Kaç gün uyumuştum ben böyle? Gerçekten dört gün olduğuna inanamıyordum. Sonra aşağıya indirdim gözlerimi sanırım bir orman vardı ve rüzgar ağaçların içinden geçerken uğulduyordu. Bu uğuldama kulaklarımda birer çığlığa dönüştü ve karanlık yerini ateşlere bıraktı, yine o ana düşmüştüm.
Çığlıklar..
Canımı acıtıyordu.
O an. Aynı şey. Senaryo baştan oynuyormuş gibi.
Ateş. Çığlık. Devler. Kan. Evim. Annem.
Ateş. Çığlık. Devler. Kan. Evim. Annem.
Ateş. Çığlık. Devler. Kan. Evim. Annem.
Hiçbir rüyamdan böyle çığlıklar atarak uyandığımı hatırlamıyordum. Derin derin nefesler alarak kendime gelmeye çalıştım.
Kendime gelebildiğimde nerde olduğumu bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı; o da bu oda da yalnız olmadığımdı.
Gözlerimi dehşetle açarak yattığım yatağın yanındaki sandalyede horlayan adama baktım. Çok rahat oturuyordu ve sanırım uyuyordu. Evet, horlamasından bunu anlamak güç değildi. Bu da kimdi böyle?
Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Korkmuştum açıkçası. Hatırladığım son anlar köyümüzden çıkışımızdı ve karalar içindeki bir adamın kollarında olduğumdu. Sanırım bu oydu.
Ben ne kadar zamandır uyuyordum böyle? Başım çatlıyordu sanki ve daha da önemlisi ne olmuştu? Bunları düşünürken derin bir nefes aldım ve burnumda çam kokusu hissettim. Çamdan ziyade merhem kokusu. Sanırım biraz tedavi edilmiştim. Bunu farketmek iyiydi yani şu anda iyiydim değil mi? Ve bir şey daha farkediyorum ki horlama sesi kesilmişti. Gözlerimi yine o karalar içindeki adama çevirdim. O da gözleriyle gözlerimi deliyordu sanki. Ömrümde bu kadar kara gözler görmemiştim. Yüzünün rengiyle o kadar zıttı ki. Sanırım bu yüzden bana o kadar kara gelmişti çünkü teni bembeyazdı.
Ona bakarken içimdeki acıyı bir süre unutmuştum.
"Uyanabildin sonunda, küçük." dedi. Bu ses beklediğimin aksine çok genç bir sesti. Kaç yaşında bu adam yirmi bir, yirmi iki?
"Kimsin sen?"
Yüzünü tebessüm kaplayarak "Demek sorulara hemen başlamak istiyorsun? Su ister misin, uyurken bir şey yiyemedin ve sanırım şu anda çok açsın. Üzgünüm yemek için sabahı beklemek zorundasın." bana bir bardak uzattı.
Doğrulduğum yerden uzanarak aldım bardağı. Elim titreyek içtim suyu ama bu bildiğimiz bir su değildi. Tadı şekerli bir şeydi tarif edemiyordum çam tadı var gibiydi ama çok güzeldi. Bardağı tepeme dikmemle bitirmem bir olmuştu. Evet, adam haklıydı. Çok açtım.
Ben suyumu bitirince aldı bardağımı ve yanındaki küçük masaya koydu. Masanın üzerinde küçük bir mum yanıyordu. Kaç saattir yanıyordu o öyle?
"Adım Kara. babanın Lavaşasıyım(can dostu anlamındadır ama daha çok uşak gibi Lavaşası olduğu kişinin hizmetlerini yapar.)."
"Yani uşaksın? O zaman benimde mi uşağım olmuş oluyorsun? Tanrı aşkına babam nerde?"
Kara bana bakarak "Kısmen, hayır, bir mevsim sonra burada." dedi.
Kaşlarımı çattım, ortaya yeni bir soru çıkmıştı. "Hey hey, sen babamın kim olduğunu nerden biliyorsun?"
"Çünkü o gözler babandan sana emanet olan bu dünyadaki tek şey." sorularımın devamının geleceğini anlamış gibi "Bunları baban cevaplasın. Ben şimdilik aklındaki birkaç şeyi aydınlatabilirim sadece. Lütfen bana cevaplayabileceğim şeyler sor." dedi.
Gözlerimi kırpıştırarak ona bakmayı sürdürdüm. Tanrım nasıl gözleri vardı öyle, insanın içini ürpertiyordu.
"Ayrıca bana öyle bakma, gözlerin beni korkutuyor." dediğinde hem şaşırmıştım, hem de onunla aynı şeyleri hissetmiştik. Karşılıklıydı demek bazı şeyler.
"Bende onu düşünmüştüm şimdi." sesim şaşkınlığımı ele veriyordu. Benim gözlerim nasıl korkutucu olabilirdi ki? Bana tepki verme zahmetine girmemişti.
"Bu ketumluğunun sebebi ne?" bunu cidden merak etmiştim ve soracağım soruların yanında gülünç bir soru olmuştu bu.
"Görmemen gereken şeyleri gördüğün için. Bunlar benim hatamdı. Erkenden gelmiştik devler daha köye girmeden ama seni bulamadım. Lanet olası bir bücür evden uzaklaştı ve bunlar başımıza geldi. Seni onlar gelmeden götürmem gerekiyordu ve ben seni saatlerce aradım." sesi her cümlede yükseliyordu ama anlamıyordum. Bunlar onun hatası değildiki. Bir süre düşündüm. Tanrım bana laf çarpıyordu!
Sinirlenmeme aklım fırsat vermeden önce bir görüntü düşürdü gözlerimin önüne.
"O sırada ne oldu? Yani beni evden alırken." annemi merak ediyordum, öldü mü yoksa yaşıyor muydu? Ve içimdeki ses hiç de hoş senaryolar söylemiyordu bana.
"Ne anneni ne de köyündeki siz veletler dışında kimseyi kurtaramadık." normalde dobra sözleri severdim ama bu söz içime taş oturtmuştu.
Öyle kalmıştım, sadece bakıyordum neye baktığımı bile bilmiyordum. İki tane siyah inci vardı sadece gözümün önünde. Üzülmek istiyordum ama yasaktı sanki bu, üzülemiyordum. Annem için, köyüm için ağlayamıyordum.
Sesim kesilip dururken "P-peki noldu orada?" diyebildim.
"Uludağların içindeki tünelleri birisi açık bırakmış..." bir süre düşüncelere daldıktan sonra devam ederek "Bak bunları daha sonra da anlatabilirim. Şu anda çok eksiğin var ve seni buna hazırlamam gerek. Yaşın geldi. Felixtasın en önemli ailelerindensin ve hiçbir şey bilmiyorsun. Seni onlara denk gelecek şekilde hazırlamalıyım. Baban yokken de bu görev bana ait. Bu okulda birçok şımarık, zengin aile çocuğu okuyor ve güçlerinin farkında ama sen daha hiçbir şey bilmiyorsun. Yarın sabah ilk işimiz eğitimimize başlamak ve güçlerinin ne olduğunu öğrenmek oldu mu? Ayrıca dört gündür uyuyordun kendine geldiğini umuyorum." dedi. Evet, dedi dedi ama ben dediklerinden hiçbir şey anlamıyordum ama yinede başımı salladım.
"İyi." dedi "Uyu biraz daha açlığını bir süre daha bastırabilirsin, yarın güç olacak ama Saray'ı seveceksin." diyerek tebessüm etmeye çalıştı. O kadar yapmacıktı ki yanaklarını tırnaklarımla yolasım geldi.
Mumu bir hamleyle söndürdü ve sandalyesinde yine o rahat pozisyonunu aldı. Ama ben uyuyamıyordum.
Kollarımı çapraz yapıp yattığım yerin hemen yanındaki penreye koydum ve çenemi de kollarıma dayadım. Önce gökyüzüne baktım ve hilali göremedim, etraf simsiyahtı.Kaç gün uyumuştum ben böyle? Gerçekten dört gün olduğuna inanamıyordum. Sonra aşağıya indirdim gözlerimi sanırım bir orman vardı ve rüzgar ağaçların içinden geçerken uğulduyordu. Bu uğuldama kulaklarımda birer çığlığa dönüştü ve karanlık yerini ateşlere bıraktı, yine o ana düşmüştüm.
Çığlıklar..
Canımı acıtıyordu.
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 5
- Görüntüleme
- 81
- Cevaplar
- 3
- Görüntüleme
- 27
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 84
- Kilitli
- Anket
- Cevaplar
- 4
- Görüntüleme
- 47
- Cevaplar
- 0
- Görüntüleme
- 25

