- Katılım
- 25 Ocak 2013
- Konular
- 6,740
- Mesajlar
- 21,611
- Online süresi
- 2d 13h
- Reaksiyon Skoru
- 2,176
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 13 Yıl 4 Ay 16 Gün
- Başarım Puanı
- 509
- MmoLira
- 2,783
- DevLira
- 0
ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!
Dört gün.
Doksan altı saat.
Beş bin yedi yüz altmış dakika olmuştu yoğun bakımın önünde bekleyeli. Babam o gün sağ çıkmıştı ameliyattan. Bedeni fazla yorgun düştüğü için uyutacaklardı bir süre. Bu zaman zarfında oluşan yaraları, yanıkları temizliyorlardı. Ben ise sadece banyo yapmak amacıyla bir kez ayrılmıştım kapının önünden.
Sanki hastane kapısından çıktığım an babam gözlerini açacak ve İmge nerede? diye soracak gibi geliyordu. Kendine geldiğinde yanında olmak, ellerini avucuma almak ve ona artık iyi olduğunu söyleyebilmek istiyordum.
Yalçın okula gidip müdüre düzgün bir dille babamın başına gelen kazayı(!) anlatmıştı. Süresiz izin verilmişti ki verilmeseydi de sınıfta kalacak olmamı umursamadan gitmezdim.
O adamı görmemiştim düşüncelerimin aksine. İlk gece gelecek ve benimle alay edip acizliğimi yüzüme vuracak sanmıştım. Tabii ki gelmemişti ama Yalçın yanımda olmak zorunda kalmıştı. Ece ise Asmine yatıya gitmişti.
Yanımda hastane sandalyesinde oturan, başını duvara yaslamış olan Yalçına bakarken içimin sevgiyle dolduğunu hissediyordum. Benimle burada beklemişti her geçen dakikada. Silmişti gözyaşlarımı gülümseyerek. İyi olacak demişti, Yalçın benim umudum olmuştu. Kendimi tutmama, ayakta durmama yardım etmişti.
Ona karşı nasıl olumsuz bir duygu besleyebilirdim ki?
Doktor bana başıyla selam vererek yoğun bakım ünitesine girdiğimde yerimden kıpırdamadım. Alışmıştım.
Zaman her şeyin ilacıdır. Bu söze inanan, güvenen birisi olmamıştım hiçbir zaman. Şimdi ise farklıydı. İnsan bir şeyleri öğrenince üç evreden geçiyordu.
İlki; şok olma evresiydi. Kanınızın donduğu, elleriniz buz kestiği, aklınız gittiği kısım. Beyniniz olayları algılayamadığı o an. İkincisi ise yakıcı bir acıydı. Sanki kalbinize bir bıçak saplayıp içeride döndürüyorlarmış gibi. Sonuncusu; sessiz bir kabullenişti. Acını yaşadıktan sonra olayları değiştiremeyeceğini ve işinin zamana kaldığını anladığın andı.
Ben son evredeydim. Kabullenmiştim, tek yapabildiğim dua etmekti.
İmge?
Olcayın sesini duyduğumuzda uykudan uyanmış gibi gözlerimi çevirdim onların olduğu tarafa. Yalçın benim aksime daha fevri davranarak aniden ayaklanmıştı. Baban nasıl? diye soran Çağan yanımdaki hastane sandalyesine yerleşmişti bile.
Bilmiyorum.
En nefret ettiğim kelimelerden birisiydi. Bilinmezlik. Bilmediğim şeyler daima korkuturdu beni, aynı şu an olduğu gibi. Hiçbir şey söylemiyorlar. diyerek daha kapsamlı bir açıklama yaptı Yalçın. Asmin Eceyi yanında getirmişti. Yanıma yerleşen arkadaşımın omzuna bıraktım başımı. Güçlü gözükmeye çalışmak, sanki hayatım yolundaymış gibi yapmak yormuştu beni.
Hiçbir şey yolunda değildi! Babam yoğun bakım ünitesindeydi, peşimde benden nefret eden ve hapse tıkıldığı için öç almak isteyen psikopatın teki vardı. Hayatım rayında falan ilerlemiyordu ki.
Ecede karşımdaki koltuğa yerleşirken Olcay onun yanına oturdu, Yalçın ise ayakta kalmayı tercih etti. İstersen sen eve geç. diye dört gündür tekrarladığımız diyalogun temellerini attı Ece. Bundan nefret ediyordum, beni zorlamalarından.
Yine mi? Hayır, olmaz. Babam gözlerini açmadan şuradan şuraya gitmeyeceğim.
Burada kalarak kendine zarar veriyorsun. Doktorlar sadece dinlendirdiklerini söylediler işte.
Yalçın birazdan patlak vereceğini hissetmişçesine Olcayın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Hemen ayaklanan Olcay, Ecenin kolunu tuttu. Hadi biz hava alalım. derken yüzü endişeliydi.
Asmin beni rahatsız etmemek için soluk bile almıyordu. Göz kapaklarıma söz geçiremezken Çağanın avucunun elimi sardığını hissettim.
Uyu biraz.
Dört gündür ilk defa doğru düzgün nefes alabilmiştim. Yanımdaki dostlarımın varlığı bedenimi ateşe tutulan buz misali çözmüştü. Uykuya yenik düşerken içimden şükrettim. Babam beni o okula yollayıp gerçek dostlar kazanmamı sağladığı için.
( )
Eceden
Olcayın sıkıca kavradığı kolum acısa da sesimi çıkarmadan peşinden sürüklenmeye göz yumdum. Benim istediğim tek şey; İmgenin silkelenip kendine gelmesiydi. O hastane odasının önünde ruh gibi beklemesi değil. İçim almıyordu artık. Sindiremiyordum en yakın arkadaşımı o durumda görmeyi.
Kızın durumu biliyorsun! diyerek patladı Olcay. Dört gündür ne halde olduğunu bilerek üzerine gidiyorsun.
Söyledikleri en büyük hakaretlerden bile daha fazla yakmıştı canımı. Elbette hiçbir zaman İmgenin babasının beni gerçek kızı olarak göreceğini düşünmemiştim. Beni sadece kızı istediği için yanında tutan biriydi.
Her şeyin farkındaydım.
Bunu söyleyince canımın yanacağını biliyordun. dedim bana kullandığı suçlayıcı ses tonunu kullanırken. Olcay onu sizden daha fazla tanıyorum. diye bağırdım işaret parmağımı kaldırıp hastaneyi gösterirken.
Dile kolay dört sene geçirdik biz. Kaybettiğim ailem yerine koydum ben İmgeyi. Neyin canını yakıp yakmadığını en iyi ben bilirim.
Ettiğim lafların altında kalması umurumda değildi artık. Herkesin beni yargılarcasına bakmasına katlanamıyordum. Bilmiyorlardı, İmgenin çığlıklar atarak uyandığını. O kapının önünde oturduğu her an kendini suçladığını. Gözlerine kapattığında o adamı gördüğünü.
En yakın arkadaşına zarar vermekten vazgeç.
Hala söylediklerinin arkasında durması öfkemi kat be kat artırmıştı. Sinirime engel olamazken saçlarımı çekiştirdim.
Ona ne zarar verir biliyor musun Olcay? derken sesimdeki soğukluk ve duygusuzluk benim bile canımı yakmıştı. Güvendiği insanların ona inanmaması zarar verir. Nida olayında İmgeye inanmış mıydın?
Bir şeyler söylemek amacıyla dudaklarını araladı ama hırstan gözüm dönmüştü. Dönebileceğim yeri çoktan geçmiştim. Kimi kırıp döktüğümü umursamadan devam ettim.
Ben inanmıştım!
Daha cümleler ağzımdan döküldüğü an pişman olmuştum bile. Olcay şaşırdığından olsa gerek irileşmiş gözleri yüzümde gezindi uzunca bir süre. En çok nefret ettiğim huyum buydu. Kendimi kırmamak adına başkalarını paramparça edebiliyordum. Hastanenin bankına yerleşirken başımı ellerimin arasına almıştım.
Ağlamamak adına sımsıkı yummuştum gözlerimi.
Yanımdaki kıpırtıyı fark edince baktım o tarafa. Olcay tek kelime etmeden oturmuştu yanıma. Az önce onu çok kötü kırmıştım ve buna rağmen gitmemişti. Beklemeyi tercih etmişti.
Sessizlik ikimizin arasında sürüp giderken yapabildiğim tek şey derin bir nefes çekmek oldu içime.
Senden yana olanın da sana karşı olanın da bir değeri yok; seni anlamadıkça der Özdemir Asaf. diyerek kendi düşüncelerini belirtti Olcay. Sanırım ikimizde birbirimizin duygularını anlayamadıkça düzgün bir diyalog kuramayacağız.
Aslında bende şu şair de böyle der demek isterdim. Fakat okuduğum şiirlerin veya sözlerin hiçbirini hatırlamıyorum.
Kısa bir zaman diliminde gülse de tekrar ciddileşti. Bana anlatabilirsin. derken sesine yansıttığı güven o kadar fazlaydı ki göğsümü sımsıkı saran sıcacık duyguya teslim oldum. Ben onun yanındaydım. derken yavaşça gevşedim.
Daima oradaydım. İmge kendini suçlar her zaman. Yoğun bakım ünitesinin önünde otururken neler düşündüğünü az çok tahmin edebiliyorum. Benim yüzümden diye düşünüyor.Daha çabuk karar verseydim, Eceyi de alıp gitseydim, en başından buraya gelmeseydim, babam dört sene sonra beni oradan çıkarmasaydı, tımarhanede kalsaydım, ölseydim Eminim ki hepsi teker teker geçmiştir o kızın zihninden.
Nefes nefese kalınca biraz bekledim.
Oysaki onun yüzünden falan değildi! Olsaydı da engelleyemezdi ki. Neyin önüne geçebiliyoruz? Ben ailemi gaz zehirlenmesinde kaybettim Olcay. Hastane de beklerken de aynısını yaşadım. Onları oradan çıkarsaydım, uyumalarına izin vermeseydim, gitmeseydim, daha erken gelebilseydim, ben olmasaydım Bunları otuz dakika boyunca geçirdim aklımdan. Sonra doktor gelip o acı haberi verdi zaten. Ama İmge, dört gündür boğuşuyor bunlarla! Koskoca dört gün Olcay! Doksan altı saat ne demek bilir misin?
Onun sessizliği daha fazla yükleniyordu konuşma dürtüme. Aramızdaki sırları, engelleri kaldırmak istiyordum artık. Beni anlamasını, dinlemesini, sevmesini istiyordum. Hatta istemekten çok ihtiyacım vardı!
Biliyorum işte. İmgeyi tanırım ben. Hastaneden kurtulduğu günde aynısını yaptı. Zil takıp oynaması gerekirken bana geldi aptal. Gözlerime baktı ve vedalaşmaya geldim dedi. Beni bırakmak istemediğini iliklerime kadar hissettim. Sonra gitti ve çok dayanamadı. Ne yaptı etti, babasını ikna edip beni de çıkardı o delikten. Anlıyor musun? Kendi gram konuyla alakalı olmasa da kendini suçlu hissedebilme kabiliyetine sahip! İmge benim için arkadaş değil Olcay. Sen onu bir düşünüyorsan ben onu yüz düşünüyorum!
Yaptığım uzun soluklu konuşmalar karşımdaki oğlanı oldukça etkilemiş olmalıydı. Başını diğer tarafa çevirmiş, tek kelime etmeden beni dinliyordu.
Aslında içinden ne saçmalıyor bu diye bile geçirebilirdi. Umurumda değildi, tek istediğim anlatmak ve omuzlarımdaki iğrenç yükten kurtulmaktı.
Onun kendini hırpalamasından nefret ediyorum!
Sende ondan farklı değilsin.
O kadar cümlemden çıkardığı sonuç bu muydu gerçekten? Ne dediğini bilmiyorsun. derken geriye yaslandım.
Güneş gözüme öyle bir açıyla vuruyordu ki rahatsız olmuştum. Stres ve gerginlikten olmalıydı fakat artık sayılar veya takıntının önemi kalmamıştı. Hala gözüme çarpsa da eskisi kadar rahatsız etmiyordu.
Yalçın defterde yazanları anlattı.
Düşünmek istemediğim bütün her şey o an tekrar doluştu beynime. Onları kilitleyip en derinlere göndermiştim oysaki!
Yani? diye mırıldanırken ilgilenmiyormuş gibi gözükmeye çalışmış ama becerememiştim. Sende kendini suçluyorsun. Tek fark İmge bir kapının önünde takılı kalmış sen ise daha kötü bir yerde kapalısın.
Nerede?
Zihninde.
Hissettiklerim ancak böyle anlatılabilirdi, kendi zihnimde hapsolmuştum. Olcayın beni kısa sürede nasıl bu kadar iyi tanıyabildiğine şaşırıyordum artık. Başımı onaylarcasına sallarken gücüm kalmamıştı artık. Hiç düşünmeden kafamı Olcayın dizine koyarak ayaklarımı banka çıkardım ve dizlerimi karnıma doğru çektim.
Omuzlarımdaki yükü hafifletecekti, hem de sadece konuşarak. İçten içe biliyordum.
Şiir okuyayım mı sana? dediğinde dikkatimi dağıtmaya çalıştığını fark ettim. Benim düşüncelerimi başka yerlere çekiyordu. Bunun için ona karşı minnet duyuyordum. Hevesle başımı salladım. Filmlerdeki gibi hissedebilmek için gözlerimi kapatmıştım.
Ben sana mecburum, bilemezsin.
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum.
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum, bilemezsin.
İçimi seninle ısıtıyorum.
Yaşadığım şaşkınlıkla ne diyeceğimi bilemedim. İlk başta dalga geçeceğini düşünsem de gayet ciddiyetle okumuştu şiiri. Atilla İlhanın dizeleri bunlar. dediğinde saygımı kazanmıştı. Çok etkilenmiştin galiba? derken doğrulmuştum. Gözlerimin kesişince sinsice sırıttı.
Hayır, ne münasebet. Kızları tavlayabilmek amacıyla ezberlemiştim.
Bütün büyülü ortam yok olurken öfkeyle dizine vurdum.
( )
İmgeden
Uyanırken ilk duyumsadığım koku; Yalçının losyonuydu. En son Asminin omzunda uykuya daldığımı hatırlıyordum, şimdi ise Yalçının göğsünde yatıyordum. Neredeler? derken doğrulmuştum. Ağzımdaki iğrenç tat öğlen uykusuna yatmamam gerektiğini hatırlatmıştı. Asmin karşımdaki koltukta başını garip açıyla geriye atmış uyukluyordu. Çağan, Ece ve Olcay ortada yoktu.
Şş, uyumaya devam et.
İstesem de tekrar dalamayacağımı bildiğimden gözlerimi ovuşturdum. Doktor bir şeyler söyledi mi? dedim uykunun mahmurluğunu en kısa sürede atlatmayı umarak. Aynı şeyler. diyerek omuz silkti.
İmge, zayıfladın.
Farkındaydım, kötü gidiyordum ama ne yapabilirdim ki? Babam orada canıyla uğraşırken gidip keyiflice yemek yiyebilmek ihanet gibi geliyordu. Bakışlarımı boyası düzgün tavana dikerken olumlu veya olumsuz bir cevap vermemiştim.
Yemek zamanı!
Çağanın elindeki tepside üç tane tost vardı. Ve üç tane çay. Siz yiyin. Benim halim yok- cümlemi yarıda kesen şey Yalçının sıkıntı dolu nefesi oldu. Dört gün oldu, İmge. Bazı şeyleri kabullenmelisin. Baban orada ve sen buradasın. Olan oldu, yapabileceğin hiçbir şey yok. Artık yemeğini yer misin?
Onun duygusuz sözleri dört gündür yaptıklarıyla tamamen ters düşüyordu. Sanırım herkesin benden uzak kalıp rahatlamaya ihtiyacı vardı. Boğazıma oturan yumru, yutkunmamla geçmiyordu. Sanki orada takılıp kalmıştı.
Git. dedim hiç düşünmeden. Git ve uyu Yalçın. Kırıcı olmaya başlıyorsun.
Aslında kırılmak diyemezdim. Daha çok gerçeklerin yüzüme çarpıtılmasından hoşlanmıyordum. Elimden hiçbir şey gelmeden, eli kolu bağlı beklemek kolay işmiş gibi davranmaları sinirlerimi zorluyordu.
Bunun yüzünden Eceyi bile kırmıştım.
Haklı olduğumu biliyorsun.
Bilsem de itiraf edemeyecek kadar berbat durumdaydım. Nefes almama izin verir misiniz? derken sertçe ayaklandım. Asmin huzursuzca kıpırdandığında daha yavaş adımlarla dışarı yürümeye başladım.
Açılmayacağını bilerek beklediğin anlar uzuyordu kapının önünde. Biraz uzaklaşıp kafamı toplamak yardımcı olabilirdi. Bencilce davrandığımın da farkındaydım ama engelleyemiyordum. İçim acıyordu, orada olması gereken kişi babam değildi. Onun hiçbir suçu yoktu ki!
Hiç birimizin yoktu!
Babamın sevmediğime inandırmaya çalışmıştım kendimi. Hem de dört sene boyunca. Sanırım insan kaybetme noktasına gelene kadar anlamıyordu diğerlerinin değerini. Oysaki ancak durumumuzu algılayabilmiştim, babamın beni tanımasına izin vermemiştim. İçimdekigerçek kişiliğimi öğrenmesini istememiştim. O da ben de cesaret edememiştik duvarlarımızdan arınmaya.
Ardımdan ne bir adım sesi vardı ne de herhangi birinin nefesi.
Yalnızdım. Aynı istediğim gibi.
Huzursuzluğumun sebebi neydi peki? Babamın o halde olması mı? Herkese karşı olan iğrenç tutumum mu? Hala unutamadığım o adam mı? Belki de hepsi birlikte zor geliyordu bana.
Tamamen köşeye sıkışmıştım. Benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Önce arabasını üzerime sürmüş, ardından babamın da arabasını patlatmıştı. Çaresizliğimi izlemekten zevk alıyordu.
Artık böyle gitmeyecekti, onu eğlendirmeyecektim.
Bahçeye adım atabilmenin verdiği huzurla derin bir nefes çektim içime. O kapının önüne döndüğümde herkesten özür dileyecektim. Gözlerim kısmen boş olan bahçede gezindi. Rüzgarın hafif esintisi okşar gibi his veriyordu insana.
Huzur dolu, sessizlik içinde kısacık bir zaman geçirebilmiştim ne yazık ki. Uzaktan bana el sallayan sülieti seçmem içinse biraz yaklaşması gerekti. Yalçın nefes nefese peşimden gelmişti.
Tek elini ağacın pürüzlü yüzeyine dayamış, titrek nefeslerle ciğerlerini rahatlatmayı deniyordu. Başını kaldırıp alnına dökülen saçları el hareketiyle geriye itti. Göğsü hızla inip kalkarken dudaklarının arasından önce tek kelime döküldü.
Baban!
Soluğu kesilince konuşmasına devam edemedi. Seslice yutkununca dört gündür yaşadığım acının hiç olduğunu anladım. Hiçbir şey. Asıl acı buydu; şimdi yaşadığım duyguydu.
Hiç durmadan, beklemeden, belki de nefes bile almadan koşmuştu yanıma. Peki, neden? Bu sorunun anlamı çok büyüktü benim için.
Kötü bir haber vermemesi için dua ederken söyleyeceği şeyi bekliyordum huzursuzlukla.
Baban uyanmış.
Doksan altı saat.
Beş bin yedi yüz altmış dakika olmuştu yoğun bakımın önünde bekleyeli. Babam o gün sağ çıkmıştı ameliyattan. Bedeni fazla yorgun düştüğü için uyutacaklardı bir süre. Bu zaman zarfında oluşan yaraları, yanıkları temizliyorlardı. Ben ise sadece banyo yapmak amacıyla bir kez ayrılmıştım kapının önünden.
Sanki hastane kapısından çıktığım an babam gözlerini açacak ve İmge nerede? diye soracak gibi geliyordu. Kendine geldiğinde yanında olmak, ellerini avucuma almak ve ona artık iyi olduğunu söyleyebilmek istiyordum.
Yalçın okula gidip müdüre düzgün bir dille babamın başına gelen kazayı(!) anlatmıştı. Süresiz izin verilmişti ki verilmeseydi de sınıfta kalacak olmamı umursamadan gitmezdim.
O adamı görmemiştim düşüncelerimin aksine. İlk gece gelecek ve benimle alay edip acizliğimi yüzüme vuracak sanmıştım. Tabii ki gelmemişti ama Yalçın yanımda olmak zorunda kalmıştı. Ece ise Asmine yatıya gitmişti.
Yanımda hastane sandalyesinde oturan, başını duvara yaslamış olan Yalçına bakarken içimin sevgiyle dolduğunu hissediyordum. Benimle burada beklemişti her geçen dakikada. Silmişti gözyaşlarımı gülümseyerek. İyi olacak demişti, Yalçın benim umudum olmuştu. Kendimi tutmama, ayakta durmama yardım etmişti.
Ona karşı nasıl olumsuz bir duygu besleyebilirdim ki?
Doktor bana başıyla selam vererek yoğun bakım ünitesine girdiğimde yerimden kıpırdamadım. Alışmıştım.
Zaman her şeyin ilacıdır. Bu söze inanan, güvenen birisi olmamıştım hiçbir zaman. Şimdi ise farklıydı. İnsan bir şeyleri öğrenince üç evreden geçiyordu.
İlki; şok olma evresiydi. Kanınızın donduğu, elleriniz buz kestiği, aklınız gittiği kısım. Beyniniz olayları algılayamadığı o an. İkincisi ise yakıcı bir acıydı. Sanki kalbinize bir bıçak saplayıp içeride döndürüyorlarmış gibi. Sonuncusu; sessiz bir kabullenişti. Acını yaşadıktan sonra olayları değiştiremeyeceğini ve işinin zamana kaldığını anladığın andı.
Ben son evredeydim. Kabullenmiştim, tek yapabildiğim dua etmekti.
İmge?
Olcayın sesini duyduğumuzda uykudan uyanmış gibi gözlerimi çevirdim onların olduğu tarafa. Yalçın benim aksime daha fevri davranarak aniden ayaklanmıştı. Baban nasıl? diye soran Çağan yanımdaki hastane sandalyesine yerleşmişti bile.
Bilmiyorum.
En nefret ettiğim kelimelerden birisiydi. Bilinmezlik. Bilmediğim şeyler daima korkuturdu beni, aynı şu an olduğu gibi. Hiçbir şey söylemiyorlar. diyerek daha kapsamlı bir açıklama yaptı Yalçın. Asmin Eceyi yanında getirmişti. Yanıma yerleşen arkadaşımın omzuna bıraktım başımı. Güçlü gözükmeye çalışmak, sanki hayatım yolundaymış gibi yapmak yormuştu beni.
Hiçbir şey yolunda değildi! Babam yoğun bakım ünitesindeydi, peşimde benden nefret eden ve hapse tıkıldığı için öç almak isteyen psikopatın teki vardı. Hayatım rayında falan ilerlemiyordu ki.
Ecede karşımdaki koltuğa yerleşirken Olcay onun yanına oturdu, Yalçın ise ayakta kalmayı tercih etti. İstersen sen eve geç. diye dört gündür tekrarladığımız diyalogun temellerini attı Ece. Bundan nefret ediyordum, beni zorlamalarından.
Yine mi? Hayır, olmaz. Babam gözlerini açmadan şuradan şuraya gitmeyeceğim.
Burada kalarak kendine zarar veriyorsun. Doktorlar sadece dinlendirdiklerini söylediler işte.
Yalçın birazdan patlak vereceğini hissetmişçesine Olcayın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Hemen ayaklanan Olcay, Ecenin kolunu tuttu. Hadi biz hava alalım. derken yüzü endişeliydi.
Asmin beni rahatsız etmemek için soluk bile almıyordu. Göz kapaklarıma söz geçiremezken Çağanın avucunun elimi sardığını hissettim.
Uyu biraz.
Dört gündür ilk defa doğru düzgün nefes alabilmiştim. Yanımdaki dostlarımın varlığı bedenimi ateşe tutulan buz misali çözmüştü. Uykuya yenik düşerken içimden şükrettim. Babam beni o okula yollayıp gerçek dostlar kazanmamı sağladığı için.
( )
Eceden
Olcayın sıkıca kavradığı kolum acısa da sesimi çıkarmadan peşinden sürüklenmeye göz yumdum. Benim istediğim tek şey; İmgenin silkelenip kendine gelmesiydi. O hastane odasının önünde ruh gibi beklemesi değil. İçim almıyordu artık. Sindiremiyordum en yakın arkadaşımı o durumda görmeyi.
Kızın durumu biliyorsun! diyerek patladı Olcay. Dört gündür ne halde olduğunu bilerek üzerine gidiyorsun.
Söyledikleri en büyük hakaretlerden bile daha fazla yakmıştı canımı. Elbette hiçbir zaman İmgenin babasının beni gerçek kızı olarak göreceğini düşünmemiştim. Beni sadece kızı istediği için yanında tutan biriydi.
Her şeyin farkındaydım.
Bunu söyleyince canımın yanacağını biliyordun. dedim bana kullandığı suçlayıcı ses tonunu kullanırken. Olcay onu sizden daha fazla tanıyorum. diye bağırdım işaret parmağımı kaldırıp hastaneyi gösterirken.
Dile kolay dört sene geçirdik biz. Kaybettiğim ailem yerine koydum ben İmgeyi. Neyin canını yakıp yakmadığını en iyi ben bilirim.
Ettiğim lafların altında kalması umurumda değildi artık. Herkesin beni yargılarcasına bakmasına katlanamıyordum. Bilmiyorlardı, İmgenin çığlıklar atarak uyandığını. O kapının önünde oturduğu her an kendini suçladığını. Gözlerine kapattığında o adamı gördüğünü.
En yakın arkadaşına zarar vermekten vazgeç.
Hala söylediklerinin arkasında durması öfkemi kat be kat artırmıştı. Sinirime engel olamazken saçlarımı çekiştirdim.
Ona ne zarar verir biliyor musun Olcay? derken sesimdeki soğukluk ve duygusuzluk benim bile canımı yakmıştı. Güvendiği insanların ona inanmaması zarar verir. Nida olayında İmgeye inanmış mıydın?
Bir şeyler söylemek amacıyla dudaklarını araladı ama hırstan gözüm dönmüştü. Dönebileceğim yeri çoktan geçmiştim. Kimi kırıp döktüğümü umursamadan devam ettim.
Ben inanmıştım!
Daha cümleler ağzımdan döküldüğü an pişman olmuştum bile. Olcay şaşırdığından olsa gerek irileşmiş gözleri yüzümde gezindi uzunca bir süre. En çok nefret ettiğim huyum buydu. Kendimi kırmamak adına başkalarını paramparça edebiliyordum. Hastanenin bankına yerleşirken başımı ellerimin arasına almıştım.
Ağlamamak adına sımsıkı yummuştum gözlerimi.
Yanımdaki kıpırtıyı fark edince baktım o tarafa. Olcay tek kelime etmeden oturmuştu yanıma. Az önce onu çok kötü kırmıştım ve buna rağmen gitmemişti. Beklemeyi tercih etmişti.
Sessizlik ikimizin arasında sürüp giderken yapabildiğim tek şey derin bir nefes çekmek oldu içime.
Senden yana olanın da sana karşı olanın da bir değeri yok; seni anlamadıkça der Özdemir Asaf. diyerek kendi düşüncelerini belirtti Olcay. Sanırım ikimizde birbirimizin duygularını anlayamadıkça düzgün bir diyalog kuramayacağız.
Aslında bende şu şair de böyle der demek isterdim. Fakat okuduğum şiirlerin veya sözlerin hiçbirini hatırlamıyorum.
Kısa bir zaman diliminde gülse de tekrar ciddileşti. Bana anlatabilirsin. derken sesine yansıttığı güven o kadar fazlaydı ki göğsümü sımsıkı saran sıcacık duyguya teslim oldum. Ben onun yanındaydım. derken yavaşça gevşedim.
Daima oradaydım. İmge kendini suçlar her zaman. Yoğun bakım ünitesinin önünde otururken neler düşündüğünü az çok tahmin edebiliyorum. Benim yüzümden diye düşünüyor.Daha çabuk karar verseydim, Eceyi de alıp gitseydim, en başından buraya gelmeseydim, babam dört sene sonra beni oradan çıkarmasaydı, tımarhanede kalsaydım, ölseydim Eminim ki hepsi teker teker geçmiştir o kızın zihninden.
Nefes nefese kalınca biraz bekledim.
Oysaki onun yüzünden falan değildi! Olsaydı da engelleyemezdi ki. Neyin önüne geçebiliyoruz? Ben ailemi gaz zehirlenmesinde kaybettim Olcay. Hastane de beklerken de aynısını yaşadım. Onları oradan çıkarsaydım, uyumalarına izin vermeseydim, gitmeseydim, daha erken gelebilseydim, ben olmasaydım Bunları otuz dakika boyunca geçirdim aklımdan. Sonra doktor gelip o acı haberi verdi zaten. Ama İmge, dört gündür boğuşuyor bunlarla! Koskoca dört gün Olcay! Doksan altı saat ne demek bilir misin?
Onun sessizliği daha fazla yükleniyordu konuşma dürtüme. Aramızdaki sırları, engelleri kaldırmak istiyordum artık. Beni anlamasını, dinlemesini, sevmesini istiyordum. Hatta istemekten çok ihtiyacım vardı!
Biliyorum işte. İmgeyi tanırım ben. Hastaneden kurtulduğu günde aynısını yaptı. Zil takıp oynaması gerekirken bana geldi aptal. Gözlerime baktı ve vedalaşmaya geldim dedi. Beni bırakmak istemediğini iliklerime kadar hissettim. Sonra gitti ve çok dayanamadı. Ne yaptı etti, babasını ikna edip beni de çıkardı o delikten. Anlıyor musun? Kendi gram konuyla alakalı olmasa da kendini suçlu hissedebilme kabiliyetine sahip! İmge benim için arkadaş değil Olcay. Sen onu bir düşünüyorsan ben onu yüz düşünüyorum!
Yaptığım uzun soluklu konuşmalar karşımdaki oğlanı oldukça etkilemiş olmalıydı. Başını diğer tarafa çevirmiş, tek kelime etmeden beni dinliyordu.
Aslında içinden ne saçmalıyor bu diye bile geçirebilirdi. Umurumda değildi, tek istediğim anlatmak ve omuzlarımdaki iğrenç yükten kurtulmaktı.
Onun kendini hırpalamasından nefret ediyorum!
Sende ondan farklı değilsin.
O kadar cümlemden çıkardığı sonuç bu muydu gerçekten? Ne dediğini bilmiyorsun. derken geriye yaslandım.
Güneş gözüme öyle bir açıyla vuruyordu ki rahatsız olmuştum. Stres ve gerginlikten olmalıydı fakat artık sayılar veya takıntının önemi kalmamıştı. Hala gözüme çarpsa da eskisi kadar rahatsız etmiyordu.
Yalçın defterde yazanları anlattı.
Düşünmek istemediğim bütün her şey o an tekrar doluştu beynime. Onları kilitleyip en derinlere göndermiştim oysaki!
Yani? diye mırıldanırken ilgilenmiyormuş gibi gözükmeye çalışmış ama becerememiştim. Sende kendini suçluyorsun. Tek fark İmge bir kapının önünde takılı kalmış sen ise daha kötü bir yerde kapalısın.
Nerede?
Zihninde.
Hissettiklerim ancak böyle anlatılabilirdi, kendi zihnimde hapsolmuştum. Olcayın beni kısa sürede nasıl bu kadar iyi tanıyabildiğine şaşırıyordum artık. Başımı onaylarcasına sallarken gücüm kalmamıştı artık. Hiç düşünmeden kafamı Olcayın dizine koyarak ayaklarımı banka çıkardım ve dizlerimi karnıma doğru çektim.
Omuzlarımdaki yükü hafifletecekti, hem de sadece konuşarak. İçten içe biliyordum.
Şiir okuyayım mı sana? dediğinde dikkatimi dağıtmaya çalıştığını fark ettim. Benim düşüncelerimi başka yerlere çekiyordu. Bunun için ona karşı minnet duyuyordum. Hevesle başımı salladım. Filmlerdeki gibi hissedebilmek için gözlerimi kapatmıştım.
Ben sana mecburum, bilemezsin.
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum.
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum, bilemezsin.
İçimi seninle ısıtıyorum.
Yaşadığım şaşkınlıkla ne diyeceğimi bilemedim. İlk başta dalga geçeceğini düşünsem de gayet ciddiyetle okumuştu şiiri. Atilla İlhanın dizeleri bunlar. dediğinde saygımı kazanmıştı. Çok etkilenmiştin galiba? derken doğrulmuştum. Gözlerimin kesişince sinsice sırıttı.
Hayır, ne münasebet. Kızları tavlayabilmek amacıyla ezberlemiştim.
Bütün büyülü ortam yok olurken öfkeyle dizine vurdum.
( )
İmgeden
Uyanırken ilk duyumsadığım koku; Yalçının losyonuydu. En son Asminin omzunda uykuya daldığımı hatırlıyordum, şimdi ise Yalçının göğsünde yatıyordum. Neredeler? derken doğrulmuştum. Ağzımdaki iğrenç tat öğlen uykusuna yatmamam gerektiğini hatırlatmıştı. Asmin karşımdaki koltukta başını garip açıyla geriye atmış uyukluyordu. Çağan, Ece ve Olcay ortada yoktu.
Şş, uyumaya devam et.
İstesem de tekrar dalamayacağımı bildiğimden gözlerimi ovuşturdum. Doktor bir şeyler söyledi mi? dedim uykunun mahmurluğunu en kısa sürede atlatmayı umarak. Aynı şeyler. diyerek omuz silkti.
İmge, zayıfladın.
Farkındaydım, kötü gidiyordum ama ne yapabilirdim ki? Babam orada canıyla uğraşırken gidip keyiflice yemek yiyebilmek ihanet gibi geliyordu. Bakışlarımı boyası düzgün tavana dikerken olumlu veya olumsuz bir cevap vermemiştim.
Yemek zamanı!
Çağanın elindeki tepside üç tane tost vardı. Ve üç tane çay. Siz yiyin. Benim halim yok- cümlemi yarıda kesen şey Yalçının sıkıntı dolu nefesi oldu. Dört gün oldu, İmge. Bazı şeyleri kabullenmelisin. Baban orada ve sen buradasın. Olan oldu, yapabileceğin hiçbir şey yok. Artık yemeğini yer misin?
Onun duygusuz sözleri dört gündür yaptıklarıyla tamamen ters düşüyordu. Sanırım herkesin benden uzak kalıp rahatlamaya ihtiyacı vardı. Boğazıma oturan yumru, yutkunmamla geçmiyordu. Sanki orada takılıp kalmıştı.
Git. dedim hiç düşünmeden. Git ve uyu Yalçın. Kırıcı olmaya başlıyorsun.
Aslında kırılmak diyemezdim. Daha çok gerçeklerin yüzüme çarpıtılmasından hoşlanmıyordum. Elimden hiçbir şey gelmeden, eli kolu bağlı beklemek kolay işmiş gibi davranmaları sinirlerimi zorluyordu.
Bunun yüzünden Eceyi bile kırmıştım.
Haklı olduğumu biliyorsun.
Bilsem de itiraf edemeyecek kadar berbat durumdaydım. Nefes almama izin verir misiniz? derken sertçe ayaklandım. Asmin huzursuzca kıpırdandığında daha yavaş adımlarla dışarı yürümeye başladım.
Açılmayacağını bilerek beklediğin anlar uzuyordu kapının önünde. Biraz uzaklaşıp kafamı toplamak yardımcı olabilirdi. Bencilce davrandığımın da farkındaydım ama engelleyemiyordum. İçim acıyordu, orada olması gereken kişi babam değildi. Onun hiçbir suçu yoktu ki!
Hiç birimizin yoktu!
Babamın sevmediğime inandırmaya çalışmıştım kendimi. Hem de dört sene boyunca. Sanırım insan kaybetme noktasına gelene kadar anlamıyordu diğerlerinin değerini. Oysaki ancak durumumuzu algılayabilmiştim, babamın beni tanımasına izin vermemiştim. İçimdekigerçek kişiliğimi öğrenmesini istememiştim. O da ben de cesaret edememiştik duvarlarımızdan arınmaya.
Ardımdan ne bir adım sesi vardı ne de herhangi birinin nefesi.
Yalnızdım. Aynı istediğim gibi.
Huzursuzluğumun sebebi neydi peki? Babamın o halde olması mı? Herkese karşı olan iğrenç tutumum mu? Hala unutamadığım o adam mı? Belki de hepsi birlikte zor geliyordu bana.
Tamamen köşeye sıkışmıştım. Benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Önce arabasını üzerime sürmüş, ardından babamın da arabasını patlatmıştı. Çaresizliğimi izlemekten zevk alıyordu.
Artık böyle gitmeyecekti, onu eğlendirmeyecektim.
Bahçeye adım atabilmenin verdiği huzurla derin bir nefes çektim içime. O kapının önüne döndüğümde herkesten özür dileyecektim. Gözlerim kısmen boş olan bahçede gezindi. Rüzgarın hafif esintisi okşar gibi his veriyordu insana.
Huzur dolu, sessizlik içinde kısacık bir zaman geçirebilmiştim ne yazık ki. Uzaktan bana el sallayan sülieti seçmem içinse biraz yaklaşması gerekti. Yalçın nefes nefese peşimden gelmişti.
Tek elini ağacın pürüzlü yüzeyine dayamış, titrek nefeslerle ciğerlerini rahatlatmayı deniyordu. Başını kaldırıp alnına dökülen saçları el hareketiyle geriye itti. Göğsü hızla inip kalkarken dudaklarının arasından önce tek kelime döküldü.
Baban!
Soluğu kesilince konuşmasına devam edemedi. Seslice yutkununca dört gündür yaşadığım acının hiç olduğunu anladım. Hiçbir şey. Asıl acı buydu; şimdi yaşadığım duyguydu.
Hiç durmadan, beklemeden, belki de nefes bile almadan koşmuştu yanıma. Peki, neden? Bu sorunun anlamı çok büyüktü benim için.
Kötü bir haber vermemesi için dua ederken söyleyeceği şeyi bekliyordum huzursuzlukla.
Baban uyanmış.



