- Katılım
- 7 May 2014
- Konular
- 3,161
- Mesajlar
- 4,597
- Online süresi
- 486s
- Reaksiyon Skoru
- 206
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 274
- TM Yaşı
- 11 Yıl 11 Ay 20 Gün
- MmoLira
- -66
- DevLira
- 0
Metin2 EP, Valorant VP dahil tüm oyun ürünlerini en uygun fiyatlarla bulabilir, Item ve Karakterlerinizi hızlıca satabilirsiniz. HEMEN TIKLA!
Osmanlı İmparatorluğunun, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında, yüz ölçümü 8 milyon kilometrekarelik bir araziye sahip olduğu XVI. yüzyıl, Türk tarihinin altın devirlerinden biridir. Çünkü bu dönemde, 5 milyon kilometre yüz ölçümü olan Hindistanda da bir Türk İmparatorluğu kurulmuş bulunuyordu.
Hindistan; zenginliği, enginliği esrarla dolu bir dünya olarak, insanlık aleminin hayalinde her devirde yaşamış bir kıtadır. Asırlar boyunca Hindistana bir sel gibi akınlar olmuş, birçok kavimler Hindistanın her bucağında medeniyetler kurmuşlardır. Arîler, Persler, Büyük İskender ve nihayet Türkler, Hindistan topraklarına girerek birçok devletler meydana getirmişlerdi. Bu devletlerin içinde Hindistanın en büyük medeniyetini Babür Şah ve oğulları kurmuştur.
Hindistanın büyük fatihi Babür Şah Ferganalı bir Türktür. Babür, Türk Barlas Kabilesine mensup olup, Timurlenkin torunudur. Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirzanın oğludur. 14 Şubat 1483 tarihinde Batı Türkelinde bulunan Fergananın Andican kasabasında dünyaya gelmiştir.
O zamanlar Timurlenkin kurduğu devlet parçalanmış, torunları ayrı ayrı devletler kurmuşlardı. Bunlardan Ebu Said, Maveraünnehirde, Hüseyin Baykara Horasanda, Babürün babası Şeyh Mirza ise Ferganada hükümdar bulunmakta idi. Şeyh Mirzanın son zamanlarında kardeşler arasında kavga başlamıştı. Bu iç mücadeleler devam ederken 1494 tarihinde Şeyh Mirza vefat etti.
Babür Şah, 11 yaşında babasının tahtına oturduğu zaman amcası Semerkant Hanı Sultan Ahmet ve dayısı Taşkent Hanı Mehmet Ferganaya hücum etmekte idiler. Babür, babasının kudretli kumandanları sayesinde bu tehlikeyi atlattı. Fakat Babürün gençlik hayatı, bundan sonra, tehlikeli ve pek heyecanlı maceralarla geçti. Her hadise, zekî ve cesur olan Babürün tecrübesini arttırmakta idi. Babür, büyük atası Timurun muhteşem hükümet merkezi olan Semerkantı zaptetmeğe muvaffak oldu. Fakat Özbeklerin Hanı Şeybânîye mağlup oldu. Fergana Hanlığını kaybedip etrafındaki askerlerin dağılmasını önleyemedi.
Tek başına kalan bu genç Han, Pamir Dağlarına çekildi. Büyük bir felakete uğramış olmasına rağmen ümidini kesmedi. Yanında bulunan birkaç kişi ile bir Türk kadınının evinde saklandı. Bu kadının kardeşi, Timurlenkle Hindistan seferlerine katılmış ihtiyar bir askerdi. O gün için aksakallı bir savaşçı olan tecrübeli koruyucusu, durmadan, Hindistanın zenginliğini, buraya ait efsaneleri, Hindin eski tarihini her gece Babüre anlatıyordu. Babür de bunları can kulağı ile dinliyordu. Edebiyata da ilgisi olan Babür, bu defa tarihe merak sardı. Atası Timurun tarihini bularak okumaya başladı.
Ruhunda yepyeni bir mefkure alevlenmişti: Hindistanı zaptetmek, orada büyük bir Türk İmparatorluğu kurmak... Esasen kendisine, yeni bir devlet kurmak, kurabilmek için lazım olan özellikler mevcuttu. Bu idealle, Babür; Horasan İllerindeki Türklere haber gönderdi. Kısa bir süre içinde etrafında 20,000 cesur ve yiğit bir asker kalabalığı toplamaya muvaffak oldu.
Bu ordu ile Hindikuş Dağlarını aşarak Afganistanın merkezi olan Kabil şehrini zaptetti. Artık, Hindistanın kapısında karargahını kurmuş bulunuyordu. Saka Türkleri, Hun Türkleri, Gazneli Türkler ve hatta Timurlenk bu noktadan geçerek Hindistanı istila etmişlerdi. Babürün talihine yeni bir güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı. Kabilde kendisini şah olarak ilan etti. Bu sıralarda da en büyük düşmanı olan Şeybanî de, düşmanları tarafından öldürülmüştü. Böylece Hindistan seferi hazırlıklarına başlamak için en önemli engel ortadan kalkmış oluyordu.
O zamanlar Hindistanın Pencap valisi bulunan Devlet Han, Hindistanın Delhi hükümdarlarından Sultan İbrahim ile bozuşmuş olduğundan Babür Şahı, Hind Seferine teşvik etmekte idi.
Bunun üzerine Babür Şah Delhi Sultanına, bu ülkenin, atası Timurlenkten kendisine miras kaldığını bildirdi. Bu haber Sultan İbrahime ulaştırıldığı sıralarda Babür Şah, Hindistana sefer yapacak olan ordusunu da hazırlamış bulunuyordu. Ordusunda kuvvetli bir de topçu bataryası vardı. Kuvvetleri 13,000 kişiyi bulmuştu. Hindistan Hükümdarı Sultan İbrahimin ordusu ise 100,000 kişi idi. Hind ordusunda 1000 kadar da fil bulunmaktaydı. Türk ordusu Hayber geçidini aşarak Hindistanın Pencap bölgesine girdi. Türk askerleri, ataları gibi çelik miğfer ve elbiseler giyinmiş, vakurane bir surette, efsaneler diyarı olan Hindistan içlerine doğru ilerliyorlardı. Türklerin Sind nehri boylarından ilerlemekte olduğunu haber alan Sultan İbrahim, ordusunun başına geçti.
İki taraf kuvvetleri, Hindistanın Panipat mevkiinde karşılaştılar.
Babür Şah; uzun hortumlu, dev cüsseli fillerin ağır ağır üzerlerine geldiklerini görünce, bu ağır kuvvetlere mukavemet için ordusunun, önüne birçok arabalar dizdirip bunları zincirlerle birbirine bağladı. Aralarına da topları yerleştirdi. Böylece iki ordu 21 Nisan 1526 tarihinde kanlı bir savaşa giriştiler. Kılıçlar oynuyor, kalkanlar ses veriyor, Türklerin yıldırımı andıran naraları Hindistan semasına yükseliyordu. Bu yiğit sipahilerin önünde durmak ne mümkündü. Kısa bir zaman içinde Hind kuvvetleri birbirine karıştı. 25,000 ölü verdiren Türk askerleri bu savaştan muzaffer olarak çıktılar. Türk süvarileri kaçanları kovalayarak Delhi şehrine girdi. Aynı yıl içinde Osmanlı Türkleri de Mohaç Meydan Muharebesini kazanarak bütün Macaristanı fethetmişlerdi.
Babür Şah, Hindin büyük şehirlerinden olan Delhiye girdiği zaman şehirde bulanan Ulu Camide cemaatla birlikte namaz kıldı. Kendisini Hind Padişahı olarak ilan ettiler. Babürün oğlu Humayun da öncü kuvvetlerle ilerleyerek Hindin meşhur bir şehri olan Ağrayı zaptetmişti. Humayun, Sultan İbrahimin Ağrada bir eve sığınmış olan ailesini esir aldı. Bunlara fazlasıyla saygı gösterdiğinden Sultan İbrahimin eşi, bütün mücevherlerini Humayuna hediye etti. Bu mücevherler içinde bir tek taş pırlanta vardı ki bu pırlanta Hind Türk padişahlarının giydiği taca konuldu. Bu pırlantaya Avrupalı kuyumcular 880,000 İngiliz lirası kıymet takdir etmişlerdi. Babür Şahın eline Hindistanın hadsiz hesapsız servetleri geçti. Fakat gözü pek tok olan Babür Şah, bütün bu hazineleri askerlerine dağıttı.
O zamanlar Hindistanda bir çok Müslüman Hint racaları hükümet sürmekte idiler. Türkler bu racaları teker teker kendi hakimiyetleri altına alarak ilk defa Hindistanın birliğini temin ettiler. Bu racalarla mücadele tam beş yıl sürmüştü. Babür Şah, bu zaferleri neticesinde, Hint-Türk İmparatorluğunu kurmaya muvaffak oldu.
Babür Şah iyi ruhlu cömert ve adaleti sever bir Türk hükümdarı idi. Devlet kuruculukta müstesna bir zekaya sahip olan Türkler, Hindistanda da kuvvetli bir devlet teşkilatı kurdular. Hakimiyetlerine aldıkları çeşitli kavimlerin vicdan ve hürriyetlerine büyük saygı gösterdiler. Hindistanlılar dinlerinde ve adetlerinde serbest bırakıldı. Hindistanın her bucağında Türk kanunları hakim olduğundan halk saadete erişti. Bunun neticesi iktisadi hayatta bir faaliyet görüldü.
Türkler zamanında Hindistanda çok kuvvetli bir medeniyet meydana geldi. Hindistanın her tarafı, imar edilerek mermerden saraylar, camiler, köprüler ve birçok hayır müesseseleri meydana getirildi. Hintin her tarafına yollar açıldı. Benares, Ağra, Delhi şehirleri cihanın en güzel sanat eserleriyle dolup taştı. Mimar Sinanın kalfaları Hindistana gelerek birçok abideler meydana getirdiler. Babür Şahtan sonra gelen Türk hükümdarları zamanında yapılan Taç Mahal Türbesi, Hümayun Türbesi, Türk Sultanı denilen beş katlı Saray ve İnci Camii, Hindistanın en büyük sanat eserleri arasındadır.
Babür Şah, kuvvetli bir şairdi de... Hindistan hatıralarına ait bir de eser yazmıştır. Buna Babürnâme denilmektedir. Babür Şah, bütün şiirlerini öz Türkçe ile yazmıştı. Bu şiirlerde canlı, ince ve neşeli bir ruh hakimdir. Şiirleriyle aşkı pek güzel bir şekilde terennüm etmiştir. Bir şiirinde şöyle demektedir:
Canımdan başka yâr-ı vefadâr bulmadım
Gönlümden başka mahrem-i esrâr bulmadım
Canım kadar başka dil-i efkâr görmedim
Gönlüm gibi gönlü giriftâr görmedim
Bir rubaisinde de şöyle diyor:
Aşkınla gönül haraptır ben ne ideyim
Hicrinle gözüm pür âbdır ben ne ideyim
Cismim bükülmüştür ben ne ideyim
Canımda çok ıstırap vardır ben ne ideyim.
Hindistanda büyük imparatorluk kuran büyük devlet adamı ve şair Babür Şah, 26 Aralık 1530 tarihinde Agrada ölmüş ve cenazesi sonradan Kâbile götürülerek şehir dışında mükemmel bir türbeye gömülmüştür.
Babürnâme adıyla Çağatay Türkçesi ile hatıralarını yazdığı eser, Abdurrahman Han tarafından Farsçaya ve Pavet de Courteille tarafından da İngilizceye çevrilmiştir. Bundan başka Türkçe ve Farsça şiirleri, bir aruz risalesi, Mübîn veya Mübeyyen adlı manzum bir fıkıh kitabı da vardır.
Kurduğu, büyük devlet ise 1858 yılında İngilizlerin Hindistanı istilası ile sona erdi. Aynı topraklar üzerinde bugün, kardeş Pakistan ve Hindistan hakimiyeti devam etmektedir.
x
İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği: Baburnâme
NTV-MSNBC
1 Eylül 2006
Gazi Zahireddin Muhammed Baburun, İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan -856 sayfalık- eseri, Kabalcı Yayınevi tarafından yayımlandı.
İSTANBUL - Babur, 1483ten 1530a kadar süren hayatını, padişah olduğu 1494 yılından başlayarak ölümüne dek Çağatay Türkçesiyle kaleme aldığı hatıratına nakşetmiş.
Zahîreddin Muhammed Babur, şehzade ve padişah, kafirleri hunharca katleden efendimiz, oğlu hayatta kalsın diye kendini Allaha kurban veren sevgili kul, tabiata âşık şair, kendini adamış vakanüvis, fatih ve fatîn hükümdarımız, söyleyin siz kimsiniz...?
Bu sorunun yanıtına ulaşmak için halen Afganistan, Pakistan ve Hindistan coğrafyasında anlatılan büyük bir imparatora, gönül koymuş bir mümine ya da tapınakları yıkan, terör estiren bir despota dair söylencelerden başka bir kaynağa bakmak gerekir.
Bu kaynak Baburun bizzat kaleme aldığı ve İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan kendi koyduğu adıyla Vekayi, daha sonra yaygın kabul gören adıyla Baburnâmedir.
Kişisel hayatını, yaptığı savaşlar, gördüğü yerler ve telkinler ve sevinçlerin ayrıntılı tasviriyle birlikte samimi ve teferruatlı bir biçimde sunar bu hatıratta.
Baburnâme dünya literatüründe Augustinusun İtiraflarıyla yan yana anılan, tarihten ziyade hayatı kaydetme çabası olan ve on beşinci yüzyıl sonu on altıncı yüzyıl başında yaşadığı coğrafyada hayatın nasıl olduğuna dair canlı ve keyif veren bir eserdir.
Ona böylesi bir hatırat yazma esinini neyin verdiğini, hatta çevresindeki insanlara hatırat yazmalarını telkin etmesinin ardında yatan ulvî amacı bilemeyiz? Ancak bilebildiğimiz ve önünde saygıyla eğileceğimiz tek şey elimizde kalan bu kıymetli, gerçeğe adanmış ve önyargılardan uzak metindir - ki yazarımız da bize çağların ötesinden açık sözlülükle seslenir:
Bunları yazmaktaki amacım şikâyet değil, gerçekleri söylemektir; bu söylenenlerdeki amaç kendimi tarif değil, gerçekleşmiş olanları beyan etmektir. Burada böylece her sözün doğrusunu ve her işin olduğu gibi yazılması gerekli sayıldığı için şüphesiz ki, baba ve büyük kardeşten iyi ve kötü ne duyulup görülmüşse onları söyledim, akraba ve yabancıdan da ne kusur veya meziyet görülmüşse onları yazdım. Okuyan mazur görsün, işitenler de kınamasın.
Baburnâme
Gazi Zahireddin Muhammed Babur
Kabalcı Yayınevi, 856 sayfa
Çeviren: Reşid Rahmeti Arat
Dizi: Doğu klasikleri
Tür: Anı, dünya tarihi
BABÜR İMPARATORLUĞU;
Hindistanda kurulan Türk-İslam devletlerinden. Timurun beşinci batından torunu Babür tarafından 1526da kurulmuştur. 1483te Fergananın başkenti Ardicianda dünyaya gelen Babür, 1494te babası Ömer Şeyh Mirzanın ölümü üzerine Fergana hükümdarı oldu. Fakat Babür, Özbeklerin büyüyen kuvvetleri karşısında, kendisi için orada sağlam bir yer elde etmenin mümkün olamayacağını anlamıştı. Bundan dolayı 1504te Kabili daha sonra Kandeharı alarak orada yerleşti. 1508 Eylülünde ilk defa Hindistana akın yaptı. Üç ay süren bu akında ülkeyi tanıdı ve pekçok ganimet elde etti. Kasım 1519da Hayberi geçerek Hindistana girdi. Peşaveryakınlarına geldi. Beş defa Pencapa sefer yaptı. Bu seferler neticesinde, Kuzey Hindistanı fethetti. Kasım 1525te Hindistanı fethetmek üzere Kabilden hareket etti. 21 Mayıs 1526da Panipat Meydan Muharebesinde İbrahim Ludinin büyük ordusunu yok etti. Böylece Hindistan Türk İmparatorluğu tacı Babüre geçmiş oldu. Aralık 1526da dünyanın en büyük şehirleri arasında olan Delhi, Agra ve Hanpur fethedildi. Babür, Agrayı başkent yaptı.
Babür Şah, 1527de Hinduların üzerine yürümek niyeti ile Agradan hareket etti. Ludilerin Racistandaki kontrollerini kaybetmeleri üzerine müstakil hale gelen Hindular, hükümdarları Rana Senkanın etrafında toplanarak, 100.000 kişilik bir ordu ve birkaç yüz fille yeni Hindistan fatihinin üzerine yürümeye başlamışlardı. Bu, çok kritik tarihi bir andı. Babürün harbi kaybetmesi demek, Ganj Vadisinin Hinduların eline düşmesi, netice itibariyle beş asırlık Müslüman-Türk hakimiyetinin Hind kıtasında son bulması demekti. Babür, 13.500 kişilik pek seçkin bir Türkistan atlı birliği ile düşman üzerine yürüdü. Yanında Osmanlı Türklerinden Mustafa Ruminin kumanda ettiği bir topçu birliği de vardı. Hindularda top ve tüfek yoktu. Ateşli silahlar ve Türk atlısının üstün savaş kabiliyeti, Babüre parlak bir zafer kazandırdı. Düşman tamamen imha edildi. Bu zafer, Müslüman-Türklerin Paniputtan daha büyük bir zaferiydi. Biyana civarında geçen bu meydan muharebesi Babüre Gazi ünvanını kazandırdı.
Babür Şah zamanında ülkenin sınırları güneyde Vindiya Dağlarından, kuzeyde Amu Deryaya kadar uzandı. 25 Aralık 1530 yılında Agrada vefat eden Babür Şahın yerine 22 yaşındaki büyük oğlu Hümayun Mirza geçti.
1508de Kabilde dünyaya gelen Nasireddin Hümayun Şah, saltanatının ilk zamanlarında kardeşi Kamran Mirza ile uğraşmak zorunda kaldı. Zamanında asıl tehlike Şir Han Surdan geldi. Hümayun 1540 yılında başkent Agrayı terk etmek mecburiyetinde kaldı. Böylece 15 yıl için taht Surilerde kaldı. Hümayunun elinde Afganistan, Sind, Kuzey Pencab, Keşmir ve Belucistan kaldı. 1543te Hümayun, Kuzey Pencap, Sind ve Belucistanı da Surilere bırakmak zorunda kaldı. Kendisi Şah Tahmasb Safeviye sığındı ve 1553 Ocak ayına kadar orada misafir edildi. Daha sonra Eylül 1554te Safevi Şahın desteği ile kardeşi Kamran Mirzadan Kandeharı alarak baba mirasını toplamaya başladı. Aynı senede kardeşini Kabilden uzaklaştırarak Afganistana sahib oldu. Daha sonra Bedahşanı da aldı. 1555 Şubatında Hindistanın tekrar fethine girişti ve büyük Pencap havalisine hakim oldu. Timuroğullarının ve babasının Hindistanda büyük prestijleri olduğu için çok iyi karşılandı. Surilerle 22 Haziran 1555te yapılan Maçivara Meydan Savaşının kazanılması, Hind kapılarının tamamen açılmasını sağladı. Bu zafer, Babür Devletinin ikinci kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir.
28 Ocak 1556da vefat eden Hümayun, yumuşak bir huya sahipti. Düşmanları tehlikeli rakipler olsa bile her zaman affetme alçak gönüllülüğünü göstermiştir. Kardeşi Kamran Mirza sık sık isyan etmesine rağmen onu her zaman affetmiştir. Hümayun, ülkesinin imarına önem vererek, İslami karakterde birçok binalar yaptırmıştı. Ölümü, o sırada Hindistanda bulunan büyük Türk denizcisi Seydi Ali Reisin tavsiyesine uyularak, oğlu Ekberin tahta çıkışına kadar gizli tutuldu. Hümayun, Delhide defnedildi. Hanımı Hamide Banu, onun için, bugün bile sanat yönünden herkesin ilgisini çeken muazzam bir türbe yaptırdı.
Hümayundan sonra devlet idaresi, oğlu Celaleddin Ekberin eline geçti. Ekber zamanında Babür İmparatorluğu sayılı dünya devletleri arasına girdi.
Şubat 1556da tahta çıkan Ekberin ilk senelerinde devletin idaresi, babasının yardımcısı Bayram Hanın elinde kaldı. Ekberin atalığı olan Bayram Han, Ekber tarafından Han-ı Hanan yani başvezirlik makamına yükseltildi. Devletin idare edilmesinde Bayram Hanın çok emeği geçti.
Ekim 1556da saltanat değişikliğinden faydalanmak istiyen Surlularla Paniputta yapılan savaşı Babürlüler kazandı. Müteakiben Malva, bağımsız Racput devletleri, Gucerat ve Handeş ele geçirildi. Bengal bir defa daha Delhinin idaresi altına girdi. Bir çok istilacılar için Hindistana geçit veren kuzeybatı hududu, Kabil ve Kandeharın ele geçirilmesi ile emniyet altına alındı. Bununla beraber Kandehar şehrinin alınması, İran ile uzun bir süre çekişme sebebi oldu. Diplomatik seviyede en çok Safeviler ile dostluklar kuruldu. Özbek hükümdarı Abdullah Han ile kendi topraklarını, hudutlarını tayin için bir anlaşma yapıldı. Hind Okyanusunda bulunan Portekizlilerden gelen müşterek tehlike karşısında Osmanlılar ile de temaslar yapıldı. Fakat Delhi ile İstanbul arasındaki çok uzun mesafe, büyük bir sünni ittifakının doğmasını engelledi.
Diğer taraftan Ekber Şah, Din-i İlahi adı ile derleme bir din kurmaya çalışıyordu. Bu din sayesinde bütün tebası üzerinde manevi ve ruhani hükümdarlığını tesis etmek arzusundaydı. Ancak Mecusi, Brehmen ve Hıristiyanlara hürriyet tanırken, Müslümanlara zulüm ve işkence ederdi. Ekberin din düşmanlığını, zamanının büyük din alimlerinden ve Hindistanın Serhend şehrinde yaşamış olan İmam-ı Rabbani Ahmed Faruki Serhendi hazretleri Mektubat adlı eserinde uzun anlatmaktadır.
Ekber, saltanatında, bir taraftan sınırlarını genişletirken, diğer taraftan da askeri ve idari sahalarda faaliyette bulundu. İlk olarak damgalama usulünü getirdi. Ülkedeki topraklar, olduğu gibi hükümdara bağlı devlet toprağı haline getirildi. Ordu subaylarına ve memurlara derece verildi. Arazi gelirlerini kontrol etmek için Kurubi adı verilen tahsildarlar teşkilatı kuruldu.
1603 yılında şiddetli bir dizanteri hastalığına yakalanan Ekber, bütün tedavilere rağmen iyileşemiyerek çok geçmeden öldü. Cesedi, o zamanlar Behiştabad, daha sonra İskender adı verilen bahçeye gömüldü. Sonradan halefleri tarafından üzerine büyük bir türbe yapıldı.
Ekberin yerine, ölümünden önce tayin ettiği Selim adlı oğlu, Muhammed Cihangir adıyla tahta geçti. 35 yaşında olan Cihangir, saltanat değişikliğinden faydalanarak başkaldıranların Delhiye bağlanması için çalıştı. Onun en büyük icraatı ve hizmeti, babasının İslam alimlerine karşı yürüttüğü baskıyı kaldırmasıdır. Ayrıca, ağır ve ezici cezalara son verdi. Vergi toplanmasındaki bozuklukları gidererek, vergi gelirlerinin daha sıhhatli bir şekilde devlet hazinesine girmesi için tedbirler aldırdı.
Bu hizmetlerinin yanında, Avrupalılara Hindistana ticaret tesisleri kurma izni, ilk defa bunun zamanında verildi. Böylece İngilizlerin Hindistana sızmalarına zemin hazırlanmış oldu. Cihangir, Ekim 1627de Keşmirden Lahora giderken yolda vefat etti. Cihangirin cesedi dini merasimden sonra Lahor civarında Şah Darada toprağa verildi.
Cihangir Şahın devlet adamlığı yanında edebi cephesi de büyüktür. Tüzük-i Cihangiri adıyla yazdığı eseri çok kıymetlidir.
Cihangirin yerine oğlu Şah Cihan, Şehabeddin ünvanı ile tahta geçti. Devrinde, Hindistanda ileri gelen müslüman devletleri ile mücadele etti. Bunların başında Nizamşahiler gelmekte idi. 1630da harekete geçen Babürlüler, Nizamşahları Devletabada kadar sürdüler. Bu arada Darur şehri ele geçirildi. Ertesi yıl Devletabad da alınıp Nizamşahlara büyük bir darbe vuruldu.
Cihan Şahı uğraştıran diğer bir mesele de o sırada Hindistanda hatırı sayılır bir devlet olan Adilşahlardır. Uzun mücadelelerden sonra Şah Cihanın üstünlüğünü tanıması şartı ile aralarında anlaşma sağlandı.
Orta Hindistanın diğer üçüncü güçlü devleti, Kutubşahlar idi. Bunlar Şiiliği benimsediklerinden, Sünni olmaları için Şah Cihan tarafından bir ferman yollanmıştır. Ayrıca Şah Cihan, Safeviler adına okunan hutbenin kendi adına okunmasını istedi. Şah Cihan büyük bir orduyla Dekkene gelince, Kutubşahlar, korktular ve hutbede dört halifeyi ve Şah Cihanı zikrettikleri gibi, yıllık bir mikdar vergi ödemeyi de kabul ettiler. Böylece, bu devletlerle olan meseleler Babürlülerin lehine olarak halledildi.
İran, Osmanlı ve Avrupa devletleri ile münasebet kuruldu. Bu sırada Portekizliler Huglide koloni kurdular ve köle temini için Bengalde insan avına giriştiler. Bunu haber alan Şah Cihan, 1632de meseleye el atıp, Hugli yöresini zabtetti ve Portekizlileri sadece bir şehirde oturmaya mecbur etti.
Şah Cihan 1652de hastalanınca oğulları arasında taht kavgası başladı. Evrengzib adındaki oğlu kardeşlerine hakim olduktan sonra, babasını da tahtından indirerek Temmuz 1658de Agrada sultanlığını ilan etti.
Evrengzib Alemgir zamanında Gürganiye Devleti eski haşmetli devrini yaşadı. Evrengzib, dinine bağlı olup, alimleri severdi. Brehmenlerle ve şiilerle mücadele edip, şii sultanlıklarını ortadan kaldırdı. Büyük alim İmam-ı Rabbani hazretlerinin oğlu Muhammed Masum Faruki ve onun oğlu Muhammed Seyfüddin hazretlerinden feyz aldı. 50 sene adaletle hüküm sürdü. Şeyh Nizam Muinüddin-i Nakşibendi başkanlığındaki bir heyete, Hanefi mezhebi üzerine Fetava-i Hindiyye adındaki çok kıymetli fetva kitabını hazırlattı.
Evrengzib, dış siyasete de önem verdi. Safevilerle olan dostluk devam ettirildi. Basra ve Arabistanla mektuplaşmalar oldu. Mekke şerifine elçiler yollanarak büyük maddi yardımda bulunuldu. Bu devrede Osmanlı Gürganiye münasebetleri de ileri safhada idi. Padişah İkinci Süleymanın Hindistan elçiliği ile vazifelendirdiği Ahmed Ağa, 1690 yılında büyük bir merasimle karşılandı ve Anadolunun temsilcisi olarak kabul edildi. Batılı devletlerden İtalya, Fransa ve İngiltere ile de temaslarda bulundu. "Ebül-Muzaffer", "Muhyiddin Evrengzib", "Padişah" ve "Gazi" ünvanlarına sahib olan Evrengzib, yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamıyarak Mart 1707 yılında vefat etti.
Gürganiye Devleti, Evrengzibden sonra parlaklığını kaybetti. Devlet, halefleri zamanında uçuruma gittiği gibi, hükümdarlar da gelişen dış baskı neticesinde yıprandılar. Hindistandaki diğer Türk devletleri için kaçınılmaz bir hastalık haline gelen Hindulaşma, bu tarihten itibaren Babürlüler için, içten çöküşü hazırlayan bir sebeb oldu.
Babür Devletinde çökme alametleri 18. yüzyılda hissedilmeye başlandı. Evrengzibden sonra tahta geçen Bahadır Şah, devlet işlerini düzene koyduktan sonra, Racput meselesini halletmek istedi. Fakat bu arada ayaklanan kardeşi ile mücadele etmek zorunda kaldı ve onu öldürttü. Bir müddet asilerle uğraşan Bahadır Şah, (1707-1712) tarihleri arasında hüküm sürdükten sonra, 1712de Lahorda vefat etti.
Bahadır Şahın yerine Cihangir Şahın bir yıllık saltanından sonra, yerine Ferruh tahta çıktı. Bunun zamanında devlet iç mücadeleye sahne oldu ve büyük parçalanmalar görüldü. 1722de Safevilerin yıkılması ile yeni bir birlik teşkil ederek tahta çıkan Nadir Şah, aslen Kalaçlara dayanan ve Afganlaşmış olan Gılzaylar üzerine yürüdü. Gılzaylar yenilince, Hind sınırına sığındılar. Bu yüzden Nadir Şah, Babürlüleri birkaç defa ikaz etti. Ancak Babürlülerin Gılzaylara ses çıkarmadığını görünce, 1738de sefere çıkıp, önce Babürlülerin ata yurdu olan Kabili daha sonra da Pencap ve Delhiye işgal etti. Ders vermek için Delhiyi yakıp yıkan Nadir Şah, ele geçirilen Hind hazinelerini İrana taşıdı.
Diğer taraftan Avrupa devletleri de Babür Devletinin hakimiyetini zaafa uğratmak için büyük çaba sarf ettiler. Alemgir adlı Babürlü hükümdarı veziri Gazieddin tarafından öldürülünce, tahta 1760 yılında İkinci Şah Alem geçti. Şah Alem, ilk olarak İngiliz himayesine giren Babürlü hükümdarı oldu. Bunun zamanında İngilizler hakimiyetlerini Bengalden Orta Hindistan ve Racputanaya kadar genişlettiler. 1764te Badsar Savaşından sonra Bihar hakimiyetinden vazgeçen Şah Alem, İngiliz karargahına sığındı. İngilizlerin himayesinde Allahabadda hayatını sürdüren Şah Alem, o hayattan bıkarak Maratalarla birleşmek üzere şehri terk etti. Böylece Şah İkinci Alem, bir müddet bunların himayesinde yaşadı. Marataların önemli reislerinden olan Sindia, yavaş yavaş kendisine kuvvetli bir krallık meydana getirerek Agra ve Delhiyi ele geçirdi. Babürlülerin varisi olduğunu ilan etti. 1803te Marataların güçlenmesini Hind politikasına uygun görmeyen İngilizler, Sindiayı mağlub ettiler. Şah İkinci Alem tekrar karşı karşıya kaldı. Bu Avrupa devletinden bazı imtiyazlar koparmak istediyse de İngiliz komutanı teklifleri her defasında geri çevirdi. Bununla beraber Babürlü ailesinin geçimini sağlamak üzere bir miktar para verdiler. Gerçek idare ise İngiliz temsilcisi tarafından yürütülmekle beraber, Delhiden tebliğ edilen emirlerin hükümdar adına olmasına ses çıkarmadılar. Bir müddet sonra İngiliz-Babür münasebetlerinde protokol kaldırıldı. İngiliz genel valisi Şah İkinci Aleme eş duruma getirildi. Hükümdarın adı paralardan kaldırıldı.
1837de Babürlülerin son hükümdarı tahta çıktı. Asıl adı Ebül Muzaffer Siraceddin Muhammed olan İkinci Bahadır Şah, bu tarihte resmen sözde hükümdar ilan edildi. 1857de büyük bir ayaklanmada bulunan İkinci Bahadır Şah, bu hareketi ile para kestirmeye ve hutbe okutmaya muvaffak oldu. Ancak İngilizler bu duruma şiddetle tepki gösterdiler. Bir İngiliz ordusu, Delhiyi Babürlülerin elinden aldı. İngilizler Delhide evleri, dükkanları basıp, malları, paraları yağma ettiler. Kadınları, çocukları dahi kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu. Hümayun Şahın türbesine sığınmış olan çok yaşlı şahı, çoluk-çocukları ile, elleri bağlı olarak, kale tarafına götürdüler. Patrik Hudson, yolda şahın üç oğlunu soydurup, don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehid etti. Kanlarından içti. Cesetlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernarda götürdü. Sonra, başları suda kaynatıp şaha ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular fakat çiğneyemediler, yutamadılar. Ne eti olduğun bilmedikleri halde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson haini,
"Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım!" dedi.
Sonra, sultanı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürüp habsettiler. Sultan 1862de zindanda vefat etti. Delhide 3000 Müslümanı kurşunlayarak, 27.000 kişiyi de keserek şehid ettiler. Ancak gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer şehirlerde ve köylerde de sayısız Müslümanı öldürdüler. Tarihi sanat eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan, kıymet biçilmeyen zinet eşyalarını gemilere doldurup, Londraya götürdüler. Allame (büyük alim) Fadl-ı Hak, 1861de Andoman adasında, zindanda İngilizler tarafından şehid edildi.
İkinci Bahadır Şahın ölümü ile Babür Hanedanı Hindistanda tarih sahnesinden çekildi. İngilizler siyasi iktidarı ele geçirip hemen her yerde yaptıkları gibi, Hindistanı da bir isyanlar diyarı haline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirine kışkırtarak onların birlik ve düzenine imkan vermeyip, mali kaynakları kendi ülkelerine akıttılar. Ayrıca Müslümanlar arasındaki yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirdikleri gibi ajanları vasıtasıyla Kadıyanilik denilen bozuk bir mezhep ortaya çıkararak Müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar (Bkz. Kadıyanilik). Bu tarihten sonra İngilizler Hindistana yerleşerek, Babür (Gürganiye) İmparatorluğunun tarih sahnesindeki yerini aldılar.
Babür Şahın kurduğu Timuroğulları veya Gürganiyye Devletinin on yedi hükümdarı kronolojik olarak aşağıya çıkarılmıştır.
Hükümdarın Adı Tahta Geçişi
Babür Şah......................................... 1526
Hümayun Şah.................................. 1530
Ekber Şah....................................... 1556
Selim Cihangir Şah.......................... 1604
Şah Cihan....................................... 1628
Evrengzib Alemgir........................... 1658
Şah-ı Alem Bahadır.......................... 1706
Cihangir İskender............................. 1712
Ferruh............................................. 1713
Refiudderecut.................................. 1719
Şah Cihanı Sani............................... 1719
Muhammed Şah.............................. 1719
Ahmed Bahadır Şah......................... 1747
Alemgir-i Sani Şah........................... 1753
Şah-ı Alem Sami Şah....................... 1759
Ekber Şah-ı Sani.............................. 1806
Bahadır Şah-ı Sani........................... 1837
Hindistan; zenginliği, enginliği esrarla dolu bir dünya olarak, insanlık aleminin hayalinde her devirde yaşamış bir kıtadır. Asırlar boyunca Hindistana bir sel gibi akınlar olmuş, birçok kavimler Hindistanın her bucağında medeniyetler kurmuşlardır. Arîler, Persler, Büyük İskender ve nihayet Türkler, Hindistan topraklarına girerek birçok devletler meydana getirmişlerdi. Bu devletlerin içinde Hindistanın en büyük medeniyetini Babür Şah ve oğulları kurmuştur.
Hindistanın büyük fatihi Babür Şah Ferganalı bir Türktür. Babür, Türk Barlas Kabilesine mensup olup, Timurlenkin torunudur. Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirzanın oğludur. 14 Şubat 1483 tarihinde Batı Türkelinde bulunan Fergananın Andican kasabasında dünyaya gelmiştir.
O zamanlar Timurlenkin kurduğu devlet parçalanmış, torunları ayrı ayrı devletler kurmuşlardı. Bunlardan Ebu Said, Maveraünnehirde, Hüseyin Baykara Horasanda, Babürün babası Şeyh Mirza ise Ferganada hükümdar bulunmakta idi. Şeyh Mirzanın son zamanlarında kardeşler arasında kavga başlamıştı. Bu iç mücadeleler devam ederken 1494 tarihinde Şeyh Mirza vefat etti.
Babür Şah, 11 yaşında babasının tahtına oturduğu zaman amcası Semerkant Hanı Sultan Ahmet ve dayısı Taşkent Hanı Mehmet Ferganaya hücum etmekte idiler. Babür, babasının kudretli kumandanları sayesinde bu tehlikeyi atlattı. Fakat Babürün gençlik hayatı, bundan sonra, tehlikeli ve pek heyecanlı maceralarla geçti. Her hadise, zekî ve cesur olan Babürün tecrübesini arttırmakta idi. Babür, büyük atası Timurun muhteşem hükümet merkezi olan Semerkantı zaptetmeğe muvaffak oldu. Fakat Özbeklerin Hanı Şeybânîye mağlup oldu. Fergana Hanlığını kaybedip etrafındaki askerlerin dağılmasını önleyemedi.
Tek başına kalan bu genç Han, Pamir Dağlarına çekildi. Büyük bir felakete uğramış olmasına rağmen ümidini kesmedi. Yanında bulunan birkaç kişi ile bir Türk kadınının evinde saklandı. Bu kadının kardeşi, Timurlenkle Hindistan seferlerine katılmış ihtiyar bir askerdi. O gün için aksakallı bir savaşçı olan tecrübeli koruyucusu, durmadan, Hindistanın zenginliğini, buraya ait efsaneleri, Hindin eski tarihini her gece Babüre anlatıyordu. Babür de bunları can kulağı ile dinliyordu. Edebiyata da ilgisi olan Babür, bu defa tarihe merak sardı. Atası Timurun tarihini bularak okumaya başladı.
Ruhunda yepyeni bir mefkure alevlenmişti: Hindistanı zaptetmek, orada büyük bir Türk İmparatorluğu kurmak... Esasen kendisine, yeni bir devlet kurmak, kurabilmek için lazım olan özellikler mevcuttu. Bu idealle, Babür; Horasan İllerindeki Türklere haber gönderdi. Kısa bir süre içinde etrafında 20,000 cesur ve yiğit bir asker kalabalığı toplamaya muvaffak oldu.
Bu ordu ile Hindikuş Dağlarını aşarak Afganistanın merkezi olan Kabil şehrini zaptetti. Artık, Hindistanın kapısında karargahını kurmuş bulunuyordu. Saka Türkleri, Hun Türkleri, Gazneli Türkler ve hatta Timurlenk bu noktadan geçerek Hindistanı istila etmişlerdi. Babürün talihine yeni bir güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı. Kabilde kendisini şah olarak ilan etti. Bu sıralarda da en büyük düşmanı olan Şeybanî de, düşmanları tarafından öldürülmüştü. Böylece Hindistan seferi hazırlıklarına başlamak için en önemli engel ortadan kalkmış oluyordu.
O zamanlar Hindistanın Pencap valisi bulunan Devlet Han, Hindistanın Delhi hükümdarlarından Sultan İbrahim ile bozuşmuş olduğundan Babür Şahı, Hind Seferine teşvik etmekte idi.
Bunun üzerine Babür Şah Delhi Sultanına, bu ülkenin, atası Timurlenkten kendisine miras kaldığını bildirdi. Bu haber Sultan İbrahime ulaştırıldığı sıralarda Babür Şah, Hindistana sefer yapacak olan ordusunu da hazırlamış bulunuyordu. Ordusunda kuvvetli bir de topçu bataryası vardı. Kuvvetleri 13,000 kişiyi bulmuştu. Hindistan Hükümdarı Sultan İbrahimin ordusu ise 100,000 kişi idi. Hind ordusunda 1000 kadar da fil bulunmaktaydı. Türk ordusu Hayber geçidini aşarak Hindistanın Pencap bölgesine girdi. Türk askerleri, ataları gibi çelik miğfer ve elbiseler giyinmiş, vakurane bir surette, efsaneler diyarı olan Hindistan içlerine doğru ilerliyorlardı. Türklerin Sind nehri boylarından ilerlemekte olduğunu haber alan Sultan İbrahim, ordusunun başına geçti.
İki taraf kuvvetleri, Hindistanın Panipat mevkiinde karşılaştılar.
Babür Şah; uzun hortumlu, dev cüsseli fillerin ağır ağır üzerlerine geldiklerini görünce, bu ağır kuvvetlere mukavemet için ordusunun, önüne birçok arabalar dizdirip bunları zincirlerle birbirine bağladı. Aralarına da topları yerleştirdi. Böylece iki ordu 21 Nisan 1526 tarihinde kanlı bir savaşa giriştiler. Kılıçlar oynuyor, kalkanlar ses veriyor, Türklerin yıldırımı andıran naraları Hindistan semasına yükseliyordu. Bu yiğit sipahilerin önünde durmak ne mümkündü. Kısa bir zaman içinde Hind kuvvetleri birbirine karıştı. 25,000 ölü verdiren Türk askerleri bu savaştan muzaffer olarak çıktılar. Türk süvarileri kaçanları kovalayarak Delhi şehrine girdi. Aynı yıl içinde Osmanlı Türkleri de Mohaç Meydan Muharebesini kazanarak bütün Macaristanı fethetmişlerdi.
Babür Şah, Hindin büyük şehirlerinden olan Delhiye girdiği zaman şehirde bulanan Ulu Camide cemaatla birlikte namaz kıldı. Kendisini Hind Padişahı olarak ilan ettiler. Babürün oğlu Humayun da öncü kuvvetlerle ilerleyerek Hindin meşhur bir şehri olan Ağrayı zaptetmişti. Humayun, Sultan İbrahimin Ağrada bir eve sığınmış olan ailesini esir aldı. Bunlara fazlasıyla saygı gösterdiğinden Sultan İbrahimin eşi, bütün mücevherlerini Humayuna hediye etti. Bu mücevherler içinde bir tek taş pırlanta vardı ki bu pırlanta Hind Türk padişahlarının giydiği taca konuldu. Bu pırlantaya Avrupalı kuyumcular 880,000 İngiliz lirası kıymet takdir etmişlerdi. Babür Şahın eline Hindistanın hadsiz hesapsız servetleri geçti. Fakat gözü pek tok olan Babür Şah, bütün bu hazineleri askerlerine dağıttı.
O zamanlar Hindistanda bir çok Müslüman Hint racaları hükümet sürmekte idiler. Türkler bu racaları teker teker kendi hakimiyetleri altına alarak ilk defa Hindistanın birliğini temin ettiler. Bu racalarla mücadele tam beş yıl sürmüştü. Babür Şah, bu zaferleri neticesinde, Hint-Türk İmparatorluğunu kurmaya muvaffak oldu.
Babür Şah iyi ruhlu cömert ve adaleti sever bir Türk hükümdarı idi. Devlet kuruculukta müstesna bir zekaya sahip olan Türkler, Hindistanda da kuvvetli bir devlet teşkilatı kurdular. Hakimiyetlerine aldıkları çeşitli kavimlerin vicdan ve hürriyetlerine büyük saygı gösterdiler. Hindistanlılar dinlerinde ve adetlerinde serbest bırakıldı. Hindistanın her bucağında Türk kanunları hakim olduğundan halk saadete erişti. Bunun neticesi iktisadi hayatta bir faaliyet görüldü.
Türkler zamanında Hindistanda çok kuvvetli bir medeniyet meydana geldi. Hindistanın her tarafı, imar edilerek mermerden saraylar, camiler, köprüler ve birçok hayır müesseseleri meydana getirildi. Hintin her tarafına yollar açıldı. Benares, Ağra, Delhi şehirleri cihanın en güzel sanat eserleriyle dolup taştı. Mimar Sinanın kalfaları Hindistana gelerek birçok abideler meydana getirdiler. Babür Şahtan sonra gelen Türk hükümdarları zamanında yapılan Taç Mahal Türbesi, Hümayun Türbesi, Türk Sultanı denilen beş katlı Saray ve İnci Camii, Hindistanın en büyük sanat eserleri arasındadır.
Babür Şah, kuvvetli bir şairdi de... Hindistan hatıralarına ait bir de eser yazmıştır. Buna Babürnâme denilmektedir. Babür Şah, bütün şiirlerini öz Türkçe ile yazmıştı. Bu şiirlerde canlı, ince ve neşeli bir ruh hakimdir. Şiirleriyle aşkı pek güzel bir şekilde terennüm etmiştir. Bir şiirinde şöyle demektedir:
Canımdan başka yâr-ı vefadâr bulmadım
Gönlümden başka mahrem-i esrâr bulmadım
Canım kadar başka dil-i efkâr görmedim
Gönlüm gibi gönlü giriftâr görmedim
Bir rubaisinde de şöyle diyor:
Aşkınla gönül haraptır ben ne ideyim
Hicrinle gözüm pür âbdır ben ne ideyim
Cismim bükülmüştür ben ne ideyim
Canımda çok ıstırap vardır ben ne ideyim.
Hindistanda büyük imparatorluk kuran büyük devlet adamı ve şair Babür Şah, 26 Aralık 1530 tarihinde Agrada ölmüş ve cenazesi sonradan Kâbile götürülerek şehir dışında mükemmel bir türbeye gömülmüştür.
Babürnâme adıyla Çağatay Türkçesi ile hatıralarını yazdığı eser, Abdurrahman Han tarafından Farsçaya ve Pavet de Courteille tarafından da İngilizceye çevrilmiştir. Bundan başka Türkçe ve Farsça şiirleri, bir aruz risalesi, Mübîn veya Mübeyyen adlı manzum bir fıkıh kitabı da vardır.
Kurduğu, büyük devlet ise 1858 yılında İngilizlerin Hindistanı istilası ile sona erdi. Aynı topraklar üzerinde bugün, kardeş Pakistan ve Hindistan hakimiyeti devam etmektedir.
x
İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği: Baburnâme
NTV-MSNBC
1 Eylül 2006
Gazi Zahireddin Muhammed Baburun, İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan -856 sayfalık- eseri, Kabalcı Yayınevi tarafından yayımlandı.
İSTANBUL - Babur, 1483ten 1530a kadar süren hayatını, padişah olduğu 1494 yılından başlayarak ölümüne dek Çağatay Türkçesiyle kaleme aldığı hatıratına nakşetmiş.
Zahîreddin Muhammed Babur, şehzade ve padişah, kafirleri hunharca katleden efendimiz, oğlu hayatta kalsın diye kendini Allaha kurban veren sevgili kul, tabiata âşık şair, kendini adamış vakanüvis, fatih ve fatîn hükümdarımız, söyleyin siz kimsiniz...?
Bu sorunun yanıtına ulaşmak için halen Afganistan, Pakistan ve Hindistan coğrafyasında anlatılan büyük bir imparatora, gönül koymuş bir mümine ya da tapınakları yıkan, terör estiren bir despota dair söylencelerden başka bir kaynağa bakmak gerekir.
Bu kaynak Baburun bizzat kaleme aldığı ve İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan kendi koyduğu adıyla Vekayi, daha sonra yaygın kabul gören adıyla Baburnâmedir.
Kişisel hayatını, yaptığı savaşlar, gördüğü yerler ve telkinler ve sevinçlerin ayrıntılı tasviriyle birlikte samimi ve teferruatlı bir biçimde sunar bu hatıratta.
Baburnâme dünya literatüründe Augustinusun İtiraflarıyla yan yana anılan, tarihten ziyade hayatı kaydetme çabası olan ve on beşinci yüzyıl sonu on altıncı yüzyıl başında yaşadığı coğrafyada hayatın nasıl olduğuna dair canlı ve keyif veren bir eserdir.
Ona böylesi bir hatırat yazma esinini neyin verdiğini, hatta çevresindeki insanlara hatırat yazmalarını telkin etmesinin ardında yatan ulvî amacı bilemeyiz? Ancak bilebildiğimiz ve önünde saygıyla eğileceğimiz tek şey elimizde kalan bu kıymetli, gerçeğe adanmış ve önyargılardan uzak metindir - ki yazarımız da bize çağların ötesinden açık sözlülükle seslenir:
Bunları yazmaktaki amacım şikâyet değil, gerçekleri söylemektir; bu söylenenlerdeki amaç kendimi tarif değil, gerçekleşmiş olanları beyan etmektir. Burada böylece her sözün doğrusunu ve her işin olduğu gibi yazılması gerekli sayıldığı için şüphesiz ki, baba ve büyük kardeşten iyi ve kötü ne duyulup görülmüşse onları söyledim, akraba ve yabancıdan da ne kusur veya meziyet görülmüşse onları yazdım. Okuyan mazur görsün, işitenler de kınamasın.
Baburnâme
Gazi Zahireddin Muhammed Babur
Kabalcı Yayınevi, 856 sayfa
Çeviren: Reşid Rahmeti Arat
Dizi: Doğu klasikleri
Tür: Anı, dünya tarihi
BABÜR İMPARATORLUĞU;
Hindistanda kurulan Türk-İslam devletlerinden. Timurun beşinci batından torunu Babür tarafından 1526da kurulmuştur. 1483te Fergananın başkenti Ardicianda dünyaya gelen Babür, 1494te babası Ömer Şeyh Mirzanın ölümü üzerine Fergana hükümdarı oldu. Fakat Babür, Özbeklerin büyüyen kuvvetleri karşısında, kendisi için orada sağlam bir yer elde etmenin mümkün olamayacağını anlamıştı. Bundan dolayı 1504te Kabili daha sonra Kandeharı alarak orada yerleşti. 1508 Eylülünde ilk defa Hindistana akın yaptı. Üç ay süren bu akında ülkeyi tanıdı ve pekçok ganimet elde etti. Kasım 1519da Hayberi geçerek Hindistana girdi. Peşaveryakınlarına geldi. Beş defa Pencapa sefer yaptı. Bu seferler neticesinde, Kuzey Hindistanı fethetti. Kasım 1525te Hindistanı fethetmek üzere Kabilden hareket etti. 21 Mayıs 1526da Panipat Meydan Muharebesinde İbrahim Ludinin büyük ordusunu yok etti. Böylece Hindistan Türk İmparatorluğu tacı Babüre geçmiş oldu. Aralık 1526da dünyanın en büyük şehirleri arasında olan Delhi, Agra ve Hanpur fethedildi. Babür, Agrayı başkent yaptı.
Babür Şah, 1527de Hinduların üzerine yürümek niyeti ile Agradan hareket etti. Ludilerin Racistandaki kontrollerini kaybetmeleri üzerine müstakil hale gelen Hindular, hükümdarları Rana Senkanın etrafında toplanarak, 100.000 kişilik bir ordu ve birkaç yüz fille yeni Hindistan fatihinin üzerine yürümeye başlamışlardı. Bu, çok kritik tarihi bir andı. Babürün harbi kaybetmesi demek, Ganj Vadisinin Hinduların eline düşmesi, netice itibariyle beş asırlık Müslüman-Türk hakimiyetinin Hind kıtasında son bulması demekti. Babür, 13.500 kişilik pek seçkin bir Türkistan atlı birliği ile düşman üzerine yürüdü. Yanında Osmanlı Türklerinden Mustafa Ruminin kumanda ettiği bir topçu birliği de vardı. Hindularda top ve tüfek yoktu. Ateşli silahlar ve Türk atlısının üstün savaş kabiliyeti, Babüre parlak bir zafer kazandırdı. Düşman tamamen imha edildi. Bu zafer, Müslüman-Türklerin Paniputtan daha büyük bir zaferiydi. Biyana civarında geçen bu meydan muharebesi Babüre Gazi ünvanını kazandırdı.
Babür Şah zamanında ülkenin sınırları güneyde Vindiya Dağlarından, kuzeyde Amu Deryaya kadar uzandı. 25 Aralık 1530 yılında Agrada vefat eden Babür Şahın yerine 22 yaşındaki büyük oğlu Hümayun Mirza geçti.
1508de Kabilde dünyaya gelen Nasireddin Hümayun Şah, saltanatının ilk zamanlarında kardeşi Kamran Mirza ile uğraşmak zorunda kaldı. Zamanında asıl tehlike Şir Han Surdan geldi. Hümayun 1540 yılında başkent Agrayı terk etmek mecburiyetinde kaldı. Böylece 15 yıl için taht Surilerde kaldı. Hümayunun elinde Afganistan, Sind, Kuzey Pencab, Keşmir ve Belucistan kaldı. 1543te Hümayun, Kuzey Pencap, Sind ve Belucistanı da Surilere bırakmak zorunda kaldı. Kendisi Şah Tahmasb Safeviye sığındı ve 1553 Ocak ayına kadar orada misafir edildi. Daha sonra Eylül 1554te Safevi Şahın desteği ile kardeşi Kamran Mirzadan Kandeharı alarak baba mirasını toplamaya başladı. Aynı senede kardeşini Kabilden uzaklaştırarak Afganistana sahib oldu. Daha sonra Bedahşanı da aldı. 1555 Şubatında Hindistanın tekrar fethine girişti ve büyük Pencap havalisine hakim oldu. Timuroğullarının ve babasının Hindistanda büyük prestijleri olduğu için çok iyi karşılandı. Surilerle 22 Haziran 1555te yapılan Maçivara Meydan Savaşının kazanılması, Hind kapılarının tamamen açılmasını sağladı. Bu zafer, Babür Devletinin ikinci kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir.
28 Ocak 1556da vefat eden Hümayun, yumuşak bir huya sahipti. Düşmanları tehlikeli rakipler olsa bile her zaman affetme alçak gönüllülüğünü göstermiştir. Kardeşi Kamran Mirza sık sık isyan etmesine rağmen onu her zaman affetmiştir. Hümayun, ülkesinin imarına önem vererek, İslami karakterde birçok binalar yaptırmıştı. Ölümü, o sırada Hindistanda bulunan büyük Türk denizcisi Seydi Ali Reisin tavsiyesine uyularak, oğlu Ekberin tahta çıkışına kadar gizli tutuldu. Hümayun, Delhide defnedildi. Hanımı Hamide Banu, onun için, bugün bile sanat yönünden herkesin ilgisini çeken muazzam bir türbe yaptırdı.
Hümayundan sonra devlet idaresi, oğlu Celaleddin Ekberin eline geçti. Ekber zamanında Babür İmparatorluğu sayılı dünya devletleri arasına girdi.
Şubat 1556da tahta çıkan Ekberin ilk senelerinde devletin idaresi, babasının yardımcısı Bayram Hanın elinde kaldı. Ekberin atalığı olan Bayram Han, Ekber tarafından Han-ı Hanan yani başvezirlik makamına yükseltildi. Devletin idare edilmesinde Bayram Hanın çok emeği geçti.
Ekim 1556da saltanat değişikliğinden faydalanmak istiyen Surlularla Paniputta yapılan savaşı Babürlüler kazandı. Müteakiben Malva, bağımsız Racput devletleri, Gucerat ve Handeş ele geçirildi. Bengal bir defa daha Delhinin idaresi altına girdi. Bir çok istilacılar için Hindistana geçit veren kuzeybatı hududu, Kabil ve Kandeharın ele geçirilmesi ile emniyet altına alındı. Bununla beraber Kandehar şehrinin alınması, İran ile uzun bir süre çekişme sebebi oldu. Diplomatik seviyede en çok Safeviler ile dostluklar kuruldu. Özbek hükümdarı Abdullah Han ile kendi topraklarını, hudutlarını tayin için bir anlaşma yapıldı. Hind Okyanusunda bulunan Portekizlilerden gelen müşterek tehlike karşısında Osmanlılar ile de temaslar yapıldı. Fakat Delhi ile İstanbul arasındaki çok uzun mesafe, büyük bir sünni ittifakının doğmasını engelledi.
Diğer taraftan Ekber Şah, Din-i İlahi adı ile derleme bir din kurmaya çalışıyordu. Bu din sayesinde bütün tebası üzerinde manevi ve ruhani hükümdarlığını tesis etmek arzusundaydı. Ancak Mecusi, Brehmen ve Hıristiyanlara hürriyet tanırken, Müslümanlara zulüm ve işkence ederdi. Ekberin din düşmanlığını, zamanının büyük din alimlerinden ve Hindistanın Serhend şehrinde yaşamış olan İmam-ı Rabbani Ahmed Faruki Serhendi hazretleri Mektubat adlı eserinde uzun anlatmaktadır.
Ekber, saltanatında, bir taraftan sınırlarını genişletirken, diğer taraftan da askeri ve idari sahalarda faaliyette bulundu. İlk olarak damgalama usulünü getirdi. Ülkedeki topraklar, olduğu gibi hükümdara bağlı devlet toprağı haline getirildi. Ordu subaylarına ve memurlara derece verildi. Arazi gelirlerini kontrol etmek için Kurubi adı verilen tahsildarlar teşkilatı kuruldu.
1603 yılında şiddetli bir dizanteri hastalığına yakalanan Ekber, bütün tedavilere rağmen iyileşemiyerek çok geçmeden öldü. Cesedi, o zamanlar Behiştabad, daha sonra İskender adı verilen bahçeye gömüldü. Sonradan halefleri tarafından üzerine büyük bir türbe yapıldı.
Ekberin yerine, ölümünden önce tayin ettiği Selim adlı oğlu, Muhammed Cihangir adıyla tahta geçti. 35 yaşında olan Cihangir, saltanat değişikliğinden faydalanarak başkaldıranların Delhiye bağlanması için çalıştı. Onun en büyük icraatı ve hizmeti, babasının İslam alimlerine karşı yürüttüğü baskıyı kaldırmasıdır. Ayrıca, ağır ve ezici cezalara son verdi. Vergi toplanmasındaki bozuklukları gidererek, vergi gelirlerinin daha sıhhatli bir şekilde devlet hazinesine girmesi için tedbirler aldırdı.
Bu hizmetlerinin yanında, Avrupalılara Hindistana ticaret tesisleri kurma izni, ilk defa bunun zamanında verildi. Böylece İngilizlerin Hindistana sızmalarına zemin hazırlanmış oldu. Cihangir, Ekim 1627de Keşmirden Lahora giderken yolda vefat etti. Cihangirin cesedi dini merasimden sonra Lahor civarında Şah Darada toprağa verildi.
Cihangir Şahın devlet adamlığı yanında edebi cephesi de büyüktür. Tüzük-i Cihangiri adıyla yazdığı eseri çok kıymetlidir.
Cihangirin yerine oğlu Şah Cihan, Şehabeddin ünvanı ile tahta geçti. Devrinde, Hindistanda ileri gelen müslüman devletleri ile mücadele etti. Bunların başında Nizamşahiler gelmekte idi. 1630da harekete geçen Babürlüler, Nizamşahları Devletabada kadar sürdüler. Bu arada Darur şehri ele geçirildi. Ertesi yıl Devletabad da alınıp Nizamşahlara büyük bir darbe vuruldu.
Cihan Şahı uğraştıran diğer bir mesele de o sırada Hindistanda hatırı sayılır bir devlet olan Adilşahlardır. Uzun mücadelelerden sonra Şah Cihanın üstünlüğünü tanıması şartı ile aralarında anlaşma sağlandı.
Orta Hindistanın diğer üçüncü güçlü devleti, Kutubşahlar idi. Bunlar Şiiliği benimsediklerinden, Sünni olmaları için Şah Cihan tarafından bir ferman yollanmıştır. Ayrıca Şah Cihan, Safeviler adına okunan hutbenin kendi adına okunmasını istedi. Şah Cihan büyük bir orduyla Dekkene gelince, Kutubşahlar, korktular ve hutbede dört halifeyi ve Şah Cihanı zikrettikleri gibi, yıllık bir mikdar vergi ödemeyi de kabul ettiler. Böylece, bu devletlerle olan meseleler Babürlülerin lehine olarak halledildi.
İran, Osmanlı ve Avrupa devletleri ile münasebet kuruldu. Bu sırada Portekizliler Huglide koloni kurdular ve köle temini için Bengalde insan avına giriştiler. Bunu haber alan Şah Cihan, 1632de meseleye el atıp, Hugli yöresini zabtetti ve Portekizlileri sadece bir şehirde oturmaya mecbur etti.
Şah Cihan 1652de hastalanınca oğulları arasında taht kavgası başladı. Evrengzib adındaki oğlu kardeşlerine hakim olduktan sonra, babasını da tahtından indirerek Temmuz 1658de Agrada sultanlığını ilan etti.
Evrengzib Alemgir zamanında Gürganiye Devleti eski haşmetli devrini yaşadı. Evrengzib, dinine bağlı olup, alimleri severdi. Brehmenlerle ve şiilerle mücadele edip, şii sultanlıklarını ortadan kaldırdı. Büyük alim İmam-ı Rabbani hazretlerinin oğlu Muhammed Masum Faruki ve onun oğlu Muhammed Seyfüddin hazretlerinden feyz aldı. 50 sene adaletle hüküm sürdü. Şeyh Nizam Muinüddin-i Nakşibendi başkanlığındaki bir heyete, Hanefi mezhebi üzerine Fetava-i Hindiyye adındaki çok kıymetli fetva kitabını hazırlattı.
Evrengzib, dış siyasete de önem verdi. Safevilerle olan dostluk devam ettirildi. Basra ve Arabistanla mektuplaşmalar oldu. Mekke şerifine elçiler yollanarak büyük maddi yardımda bulunuldu. Bu devrede Osmanlı Gürganiye münasebetleri de ileri safhada idi. Padişah İkinci Süleymanın Hindistan elçiliği ile vazifelendirdiği Ahmed Ağa, 1690 yılında büyük bir merasimle karşılandı ve Anadolunun temsilcisi olarak kabul edildi. Batılı devletlerden İtalya, Fransa ve İngiltere ile de temaslarda bulundu. "Ebül-Muzaffer", "Muhyiddin Evrengzib", "Padişah" ve "Gazi" ünvanlarına sahib olan Evrengzib, yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamıyarak Mart 1707 yılında vefat etti.
Gürganiye Devleti, Evrengzibden sonra parlaklığını kaybetti. Devlet, halefleri zamanında uçuruma gittiği gibi, hükümdarlar da gelişen dış baskı neticesinde yıprandılar. Hindistandaki diğer Türk devletleri için kaçınılmaz bir hastalık haline gelen Hindulaşma, bu tarihten itibaren Babürlüler için, içten çöküşü hazırlayan bir sebeb oldu.
Babür Devletinde çökme alametleri 18. yüzyılda hissedilmeye başlandı. Evrengzibden sonra tahta geçen Bahadır Şah, devlet işlerini düzene koyduktan sonra, Racput meselesini halletmek istedi. Fakat bu arada ayaklanan kardeşi ile mücadele etmek zorunda kaldı ve onu öldürttü. Bir müddet asilerle uğraşan Bahadır Şah, (1707-1712) tarihleri arasında hüküm sürdükten sonra, 1712de Lahorda vefat etti.
Bahadır Şahın yerine Cihangir Şahın bir yıllık saltanından sonra, yerine Ferruh tahta çıktı. Bunun zamanında devlet iç mücadeleye sahne oldu ve büyük parçalanmalar görüldü. 1722de Safevilerin yıkılması ile yeni bir birlik teşkil ederek tahta çıkan Nadir Şah, aslen Kalaçlara dayanan ve Afganlaşmış olan Gılzaylar üzerine yürüdü. Gılzaylar yenilince, Hind sınırına sığındılar. Bu yüzden Nadir Şah, Babürlüleri birkaç defa ikaz etti. Ancak Babürlülerin Gılzaylara ses çıkarmadığını görünce, 1738de sefere çıkıp, önce Babürlülerin ata yurdu olan Kabili daha sonra da Pencap ve Delhiye işgal etti. Ders vermek için Delhiyi yakıp yıkan Nadir Şah, ele geçirilen Hind hazinelerini İrana taşıdı.
Diğer taraftan Avrupa devletleri de Babür Devletinin hakimiyetini zaafa uğratmak için büyük çaba sarf ettiler. Alemgir adlı Babürlü hükümdarı veziri Gazieddin tarafından öldürülünce, tahta 1760 yılında İkinci Şah Alem geçti. Şah Alem, ilk olarak İngiliz himayesine giren Babürlü hükümdarı oldu. Bunun zamanında İngilizler hakimiyetlerini Bengalden Orta Hindistan ve Racputanaya kadar genişlettiler. 1764te Badsar Savaşından sonra Bihar hakimiyetinden vazgeçen Şah Alem, İngiliz karargahına sığındı. İngilizlerin himayesinde Allahabadda hayatını sürdüren Şah Alem, o hayattan bıkarak Maratalarla birleşmek üzere şehri terk etti. Böylece Şah İkinci Alem, bir müddet bunların himayesinde yaşadı. Marataların önemli reislerinden olan Sindia, yavaş yavaş kendisine kuvvetli bir krallık meydana getirerek Agra ve Delhiyi ele geçirdi. Babürlülerin varisi olduğunu ilan etti. 1803te Marataların güçlenmesini Hind politikasına uygun görmeyen İngilizler, Sindiayı mağlub ettiler. Şah İkinci Alem tekrar karşı karşıya kaldı. Bu Avrupa devletinden bazı imtiyazlar koparmak istediyse de İngiliz komutanı teklifleri her defasında geri çevirdi. Bununla beraber Babürlü ailesinin geçimini sağlamak üzere bir miktar para verdiler. Gerçek idare ise İngiliz temsilcisi tarafından yürütülmekle beraber, Delhiden tebliğ edilen emirlerin hükümdar adına olmasına ses çıkarmadılar. Bir müddet sonra İngiliz-Babür münasebetlerinde protokol kaldırıldı. İngiliz genel valisi Şah İkinci Aleme eş duruma getirildi. Hükümdarın adı paralardan kaldırıldı.
1837de Babürlülerin son hükümdarı tahta çıktı. Asıl adı Ebül Muzaffer Siraceddin Muhammed olan İkinci Bahadır Şah, bu tarihte resmen sözde hükümdar ilan edildi. 1857de büyük bir ayaklanmada bulunan İkinci Bahadır Şah, bu hareketi ile para kestirmeye ve hutbe okutmaya muvaffak oldu. Ancak İngilizler bu duruma şiddetle tepki gösterdiler. Bir İngiliz ordusu, Delhiyi Babürlülerin elinden aldı. İngilizler Delhide evleri, dükkanları basıp, malları, paraları yağma ettiler. Kadınları, çocukları dahi kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu. Hümayun Şahın türbesine sığınmış olan çok yaşlı şahı, çoluk-çocukları ile, elleri bağlı olarak, kale tarafına götürdüler. Patrik Hudson, yolda şahın üç oğlunu soydurup, don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehid etti. Kanlarından içti. Cesetlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernarda götürdü. Sonra, başları suda kaynatıp şaha ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular fakat çiğneyemediler, yutamadılar. Ne eti olduğun bilmedikleri halde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson haini,
"Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım!" dedi.
Sonra, sultanı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürüp habsettiler. Sultan 1862de zindanda vefat etti. Delhide 3000 Müslümanı kurşunlayarak, 27.000 kişiyi de keserek şehid ettiler. Ancak gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer şehirlerde ve köylerde de sayısız Müslümanı öldürdüler. Tarihi sanat eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan, kıymet biçilmeyen zinet eşyalarını gemilere doldurup, Londraya götürdüler. Allame (büyük alim) Fadl-ı Hak, 1861de Andoman adasında, zindanda İngilizler tarafından şehid edildi.
İkinci Bahadır Şahın ölümü ile Babür Hanedanı Hindistanda tarih sahnesinden çekildi. İngilizler siyasi iktidarı ele geçirip hemen her yerde yaptıkları gibi, Hindistanı da bir isyanlar diyarı haline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirine kışkırtarak onların birlik ve düzenine imkan vermeyip, mali kaynakları kendi ülkelerine akıttılar. Ayrıca Müslümanlar arasındaki yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirdikleri gibi ajanları vasıtasıyla Kadıyanilik denilen bozuk bir mezhep ortaya çıkararak Müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar (Bkz. Kadıyanilik). Bu tarihten sonra İngilizler Hindistana yerleşerek, Babür (Gürganiye) İmparatorluğunun tarih sahnesindeki yerini aldılar.
Babür Şahın kurduğu Timuroğulları veya Gürganiyye Devletinin on yedi hükümdarı kronolojik olarak aşağıya çıkarılmıştır.
Hükümdarın Adı Tahta Geçişi
Babür Şah......................................... 1526
Hümayun Şah.................................. 1530
Ekber Şah....................................... 1556
Selim Cihangir Şah.......................... 1604
Şah Cihan....................................... 1628
Evrengzib Alemgir........................... 1658
Şah-ı Alem Bahadır.......................... 1706
Cihangir İskender............................. 1712
Ferruh............................................. 1713
Refiudderecut.................................. 1719
Şah Cihanı Sani............................... 1719
Muhammed Şah.............................. 1719
Ahmed Bahadır Şah......................... 1747
Alemgir-i Sani Şah........................... 1753
Şah-ı Alem Sami Şah....................... 1759
Ekber Şah-ı Sani.............................. 1806
Bahadır Şah-ı Sani........................... 1837



