Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!
Macera oyunları tarihine girmeyeceğim; zaten hepimiz bu tarihin Indiana Jones ile başladığını ve yine Indiana Jones ile bittiğini biliyor. Zamanın Indiana Jones oyunları bizi bilgisayar başına az kilitlemedi. Annemden işittiğim azarlara aldırmadan oynamaya devam ettim her seferinde.
Peki ya daha sonra ne oldu? Indy öldü mü? Hayır, aslında olan şey yerine modern hazine avcılarının gelmesiydi. Lara Croft'u şimdilik bu çerçevenin dışarısında bırakalım ve bu konuda biraz Nathan Drake'e yüklenelim.
Modern çağın hazine avcısı olarak karşımıza çıkmıştı Nathan Drake. Uncharted ile bir hayli ses getirdi ve ne yalan söyleyelim, bunu fazlasıyla hak etti. Fakat ne Lara Croft, ne de Nathan Drake Jones'un yerini alamadı, alamayacak da.
Hatta bu konuda çok harika bir resim var; tüm bu karmaşıklığı özetleyen:
Peki ya bu hazine avcısı, maceraperest, her girdiği yerden sapa sağlam çıkan baş rol adamı temasını FPS ile karıştırdığınız da ne olur sizce? Harika şeyler olabilir. Neden olmasın ki? Alışılagelmiş bir temaya farklı bir bakış açısından bakmak demektir bu.
Ama dikkat edelim, "Harika şeyler olabilir." dedim, oldu demedim...
Arkadaş, yine mi Naziler?
İkinci Dünya Savaşı zamanlarına geri götürüyorum şimdi sizleri. James Lee Quatermain adlı bir hazine avcısı görüyoruz. Para ile çalışan bir hazine avcısı olarak kendini tanıtan James, yine her hazine avcısında olduğu gibi eşsiz yeteneklere, serin tavırlara ve doğal bir karizmaya sahip.
The Heart of Atlantis adlı antik bir parçayı bulmak içine James'i bulan Jennifer Goodwin ise, bu hikayemizde sürekli escort ettiğimiz (ya da bize escort eden) kadın kahramanımız.
James'in politikası çok basit; "İçeri gireriz, parçayı alır ve çıkarız.". Fakat hepimizin de bildiği gibi bu tip maceralarda hiçbir zaman olay bu kadar kolay olmuyor. Bu sefer, yine ve yeniden bizleri Naziler karşılıyor.
Biz bıktık, Naziler hazine kovalayıp elde edememekten bıkmadılar.
Bu tip hazine avcısı temalarına küçüklükten beri aşina olan bir insanım. Aşina olmayı geçtim, buna aşk bile diyebilirim. Bu yüzden Uncharted serisinden sonra şöyle güzel, yenebilir, bol aksiyonlu ve heyecanlı bir macera oyunu bekliyordum. Deadfall Adventures karşıma çıkınca, dedim ki babacım ben bunu oynayacağım.
Beklentilerimi çok mu yüksek tuttum nedir? Fragmandan her şey çok harika görünüyordu.
+ Quatermain, iyi misin?
- ...
Aslında macera ruhunu hoş bir şekilde yansıtan bir yapıya sahip, Deadfall Adventures. Fakat sorun şu ki, biraz aceleye gelmiş. Bunu macera tarzını seven herkes oyunu oynarken rahatlıkla anlayabilir. Oyun ilk başta güzel başlamış olmasına rağmen sonradan ne olduğunu bilmediğim ve anlam veremediğim bir atmosfer değişikliğine uğradı. Belki geçer dediğim bu his, oyunun sonuna kadar beni yalnız bırakmadı.
Özellikle grafik ve estetik olayını birbirine karıştırmış sanırım The Farm 51. Bana göre, böyle bir macera oyununda grafiklerin ön planda olmasını düşünüp, karakter detaylarını ve oyunun estetiğine "tamamen" bir kenara atmışlar. Bunu söylemek ne kadar üzücü olsa da, oyunun verdiği hissiyat ve o estetik ne yazık ki koskoca bir sıfır.
Oyunun neden mi eksi yönlerinden başladım? Çünkü zaten az olan artı yönleri en sonda değer binsin diye. Çünkü gerçekten harika bir şekilde devam edebilecek bir oyunun içine etmişler. Oyunun ne kadar sürede yapıldığını merak ediyorum.
2+2 kaç eder? Tamam bulmacayı çözdün.
Evet gerçekten şu bulmacalarla benim büyük sorunlarım var. Sanırım bu konuda da beklentilerim yüksek. Deadfall Adventures'daki bulmacalar öyle "Bu ne abi?" diyecek kadar kötü değil, kabul ediyorum. Ama bulmaca başlangıcında "Hmmm" edasını verip de çok geçmeden bulmacayı çözdüğünüzde o "Bu ne abi?" cümlesini söyleyebiliyorsunuz.
Ama oyuna hoş bir tat katıyor böyle antik yerlerde hoş bulmacalar çözmek. Yerden çıkan dikenlerden tutun, yansımalardan mezarı bulmak gibi şeyler barındırıyor Deadfall Adventures. Ama ne yazık ki bununla da kurtaramıyor paçayı.
Oyun içerisinde çok fazla saçma şey var. Tünelde 3 kişi geziyoruz. Ani bir patlama oluyor ve bir anda kancaya atlıyoruz. O kancadan bu kancaya şekiller yapıyoruz ve arkamızdan "Quatermain iyi misin?" bağırışını duyuyoruz, ses git gide azalıyor. 15 saniyelik kanca üzerindeki kaçış maceramızdan sonra yere düşüyoruz, arkada patlama sesi duyuluyor, kayalar düşüyor girişi kapatıyor ve bir bakıyoruz ki diğer iki alakasız arkadaşımız yanımızda beliriveriyor; onlar için hayat çok normal.
Bu kısım beni benden alan kısım oldu. Konudan uzak karakterlerin sanki konunun içerisindeymiş gibi hareket etmeleri ve senden bağımsız saçma sapan hareketler yapmaları hiç hoş değil. Gerçekten.
Tüm bunların yanında oyunumuzda bir sıfırımız daha var; vuruş hissi. Hiç bir şey yazmayacağım dostlarım, vuruş hissi diye bir şey oyunda yok.
Bu tip bol saçmalıklardan sonra, tabii ki de oyuna bitirene kadar oynamamın sebepleri de var. Seslendirmeler özellikle hoşuma giden olaylardan biri oldu. Quatermain'in olaylar konusundaki esprileri, sürekli bir şeye yorum yapması.
Bunların yanında silah çeşitliliği fazla değil, ama az da değil. Çatışmalar ne yazık ki zevksiz (araya bir eksi daha sokuşturmak zorunda kaldım). Silah efektleri hoş, mermi dolduruşları ve FPS bakış açısından karakterimizin hareketleri çok tatlı. Yapay zeka ortalamanın üstünde, yenebilir.
En çok beni heyecanlandıran olay ise, James Lee Quatermain'in, ünlü roman King Solomon's Mines'ın ana kahramanı Allen Quatermain'in torunu olarak tanıtılması oldu.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim; fener ile ışığı inceltip, mumyaların yanmasını sağlamak bana pek yabancı gelmiyor, sen ne dersin Alan Wake? (!)
Bana kalırsa The Farm 51, Painkiller zihniyetini Indiana Jones ile birleştirmeye çalışmış. Çok harika olabilirmiş, ama olmamış. Fakat Indiana Jones hayranıysanız ve hafta sonunuzu geçirebilecek eğlenceli bir yapım arıyorsanız, James Lee Quatermain sizi bekliyor.
Kendisi sinirlerinize dokunabilir, bir de ücreti peşin alıyor. Benden söylemesi...
Peki ya daha sonra ne oldu? Indy öldü mü? Hayır, aslında olan şey yerine modern hazine avcılarının gelmesiydi. Lara Croft'u şimdilik bu çerçevenin dışarısında bırakalım ve bu konuda biraz Nathan Drake'e yüklenelim.
Modern çağın hazine avcısı olarak karşımıza çıkmıştı Nathan Drake. Uncharted ile bir hayli ses getirdi ve ne yalan söyleyelim, bunu fazlasıyla hak etti. Fakat ne Lara Croft, ne de Nathan Drake Jones'un yerini alamadı, alamayacak da.
Hatta bu konuda çok harika bir resim var; tüm bu karmaşıklığı özetleyen:
Peki ya bu hazine avcısı, maceraperest, her girdiği yerden sapa sağlam çıkan baş rol adamı temasını FPS ile karıştırdığınız da ne olur sizce? Harika şeyler olabilir. Neden olmasın ki? Alışılagelmiş bir temaya farklı bir bakış açısından bakmak demektir bu.
Ama dikkat edelim, "Harika şeyler olabilir." dedim, oldu demedim...
Arkadaş, yine mi Naziler?
İkinci Dünya Savaşı zamanlarına geri götürüyorum şimdi sizleri. James Lee Quatermain adlı bir hazine avcısı görüyoruz. Para ile çalışan bir hazine avcısı olarak kendini tanıtan James, yine her hazine avcısında olduğu gibi eşsiz yeteneklere, serin tavırlara ve doğal bir karizmaya sahip.
The Heart of Atlantis adlı antik bir parçayı bulmak içine James'i bulan Jennifer Goodwin ise, bu hikayemizde sürekli escort ettiğimiz (ya da bize escort eden) kadın kahramanımız.
James'in politikası çok basit; "İçeri gireriz, parçayı alır ve çıkarız.". Fakat hepimizin de bildiği gibi bu tip maceralarda hiçbir zaman olay bu kadar kolay olmuyor. Bu sefer, yine ve yeniden bizleri Naziler karşılıyor.
Biz bıktık, Naziler hazine kovalayıp elde edememekten bıkmadılar.
Bu tip hazine avcısı temalarına küçüklükten beri aşina olan bir insanım. Aşina olmayı geçtim, buna aşk bile diyebilirim. Bu yüzden Uncharted serisinden sonra şöyle güzel, yenebilir, bol aksiyonlu ve heyecanlı bir macera oyunu bekliyordum. Deadfall Adventures karşıma çıkınca, dedim ki babacım ben bunu oynayacağım.
Beklentilerimi çok mu yüksek tuttum nedir? Fragmandan her şey çok harika görünüyordu.
+ Quatermain, iyi misin?
- ...
Aslında macera ruhunu hoş bir şekilde yansıtan bir yapıya sahip, Deadfall Adventures. Fakat sorun şu ki, biraz aceleye gelmiş. Bunu macera tarzını seven herkes oyunu oynarken rahatlıkla anlayabilir. Oyun ilk başta güzel başlamış olmasına rağmen sonradan ne olduğunu bilmediğim ve anlam veremediğim bir atmosfer değişikliğine uğradı. Belki geçer dediğim bu his, oyunun sonuna kadar beni yalnız bırakmadı.
Özellikle grafik ve estetik olayını birbirine karıştırmış sanırım The Farm 51. Bana göre, böyle bir macera oyununda grafiklerin ön planda olmasını düşünüp, karakter detaylarını ve oyunun estetiğine "tamamen" bir kenara atmışlar. Bunu söylemek ne kadar üzücü olsa da, oyunun verdiği hissiyat ve o estetik ne yazık ki koskoca bir sıfır.
Oyunun neden mi eksi yönlerinden başladım? Çünkü zaten az olan artı yönleri en sonda değer binsin diye. Çünkü gerçekten harika bir şekilde devam edebilecek bir oyunun içine etmişler. Oyunun ne kadar sürede yapıldığını merak ediyorum.
2+2 kaç eder? Tamam bulmacayı çözdün.
Evet gerçekten şu bulmacalarla benim büyük sorunlarım var. Sanırım bu konuda da beklentilerim yüksek. Deadfall Adventures'daki bulmacalar öyle "Bu ne abi?" diyecek kadar kötü değil, kabul ediyorum. Ama bulmaca başlangıcında "Hmmm" edasını verip de çok geçmeden bulmacayı çözdüğünüzde o "Bu ne abi?" cümlesini söyleyebiliyorsunuz.
Ama oyuna hoş bir tat katıyor böyle antik yerlerde hoş bulmacalar çözmek. Yerden çıkan dikenlerden tutun, yansımalardan mezarı bulmak gibi şeyler barındırıyor Deadfall Adventures. Ama ne yazık ki bununla da kurtaramıyor paçayı.
Oyun içerisinde çok fazla saçma şey var. Tünelde 3 kişi geziyoruz. Ani bir patlama oluyor ve bir anda kancaya atlıyoruz. O kancadan bu kancaya şekiller yapıyoruz ve arkamızdan "Quatermain iyi misin?" bağırışını duyuyoruz, ses git gide azalıyor. 15 saniyelik kanca üzerindeki kaçış maceramızdan sonra yere düşüyoruz, arkada patlama sesi duyuluyor, kayalar düşüyor girişi kapatıyor ve bir bakıyoruz ki diğer iki alakasız arkadaşımız yanımızda beliriveriyor; onlar için hayat çok normal.
Bu kısım beni benden alan kısım oldu. Konudan uzak karakterlerin sanki konunun içerisindeymiş gibi hareket etmeleri ve senden bağımsız saçma sapan hareketler yapmaları hiç hoş değil. Gerçekten.
Tüm bunların yanında oyunumuzda bir sıfırımız daha var; vuruş hissi. Hiç bir şey yazmayacağım dostlarım, vuruş hissi diye bir şey oyunda yok.
Bu tip bol saçmalıklardan sonra, tabii ki de oyuna bitirene kadar oynamamın sebepleri de var. Seslendirmeler özellikle hoşuma giden olaylardan biri oldu. Quatermain'in olaylar konusundaki esprileri, sürekli bir şeye yorum yapması.
Bunların yanında silah çeşitliliği fazla değil, ama az da değil. Çatışmalar ne yazık ki zevksiz (araya bir eksi daha sokuşturmak zorunda kaldım). Silah efektleri hoş, mermi dolduruşları ve FPS bakış açısından karakterimizin hareketleri çok tatlı. Yapay zeka ortalamanın üstünde, yenebilir.
En çok beni heyecanlandıran olay ise, James Lee Quatermain'in, ünlü roman King Solomon's Mines'ın ana kahramanı Allen Quatermain'in torunu olarak tanıtılması oldu.
Şunu da söylemeden edemeyeceğim; fener ile ışığı inceltip, mumyaların yanmasını sağlamak bana pek yabancı gelmiyor, sen ne dersin Alan Wake? (!)
Bana kalırsa The Farm 51, Painkiller zihniyetini Indiana Jones ile birleştirmeye çalışmış. Çok harika olabilirmiş, ama olmamış. Fakat Indiana Jones hayranıysanız ve hafta sonunuzu geçirebilecek eğlenceli bir yapım arıyorsanız, James Lee Quatermain sizi bekliyor.
Kendisi sinirlerinize dokunabilir, bir de ücreti peşin alıyor. Benden söylemesi...
Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)
Benzer konular
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 9
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 12
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 7
- Cevaplar
- 1
- Görüntüleme
- 15
