romegames 1
romegames
Bvural41 1
Bvural41
Best Studio 1
Best Studio
BlackFullMoon 1
BlackFullMoon
NovaLst 1
NovaLst
SLyFeLLowTR 1
SLyFeLLowTR
xranzei 1
xranzei
InfernoShade 1
InfernoShade
shrpnl 1
shrpnl
D 1
delimuratt
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Aşka Dokunuş - 16. Bölüm

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan qecekondu06
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 2
  • Görüntüleme Görüntüleme 191

qecekondu06

Developer
Telefon Numarası Onaylanmış Üye
Fahri Üye
TM Üye
Katılım
25 Ocak 2013
Konular
6,740
Mesajlar
21,611
Online süresi
2d 13h
Reaksiyon Skoru
2,176
Altın Konu
0
TM Yaşı
13 Yıl 4 Ay 17 Gün
Başarım Puanı
509
MmoLira
2,783
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

Doğum günümden sonra bariz bir mutlulukla dolanıyordum. Tabi ki herkesin dikkatini çekmiştim. Bazen Ece’nin attığı sinsi bakışlarla karşılaşsam da engel olamıyordum. Hayatımda uzun zamandan sonra benimle ilgilenen birileri olmuştu, Yalçın gibi birisi.
Beni koruyor, seviyor ve kıskanıyordu. Daha ne isteyebilirdim ki? Kahvaltı masasından bir zeytini ağzıma atarak çayımın son yudumunu içtim. Sehpanın üzerine bıraktığım çantamı koluma atarken babamın yanağına minik bir öpücük kondurdum. Aramız mükemmel değildi fakat eskisinden iyiydi.
‘‘Çabuk ol’’ diye seslendim Ece’ye kapıya doğru ilerlerken. Babam ise her zamanki gibi gazetesinin sayfalarını çevirmeye devam etti. Nasıl bu kadar normal okuyabiliyordu, bilmiyorum. Ben ne zaman gazete okumaya çalışsam ayrılan sayfaların arasında kayboluyordum.
Seslice nefesimi üflerken antredeki aynanın karşısına geçtim. Ellerimle kabarmış saçlarımı zapt etmeye çalıştım. Ardından alnımın kenarında çıkmış sivilceye kötücül bakışlarımı gönderdim. Hayır, normalde asla sivilce çıkmazdı yüzümde. Son günlerde stresten artmıştı galiba.
‘‘Kendine özenmeye başladın, hayret.’’
Yanaklarımı sıkıntıyla şişirdim. Ne zaman beni aynaya bakarken yakalasa aynı şeyi söylüyordu. Alttan vermeye çalıştığı mesajı her seferinde anlasam da duymamış gibi yapmayı tercih ediyordum.
‘‘Evet, Ece. Hatta sormadan söyleyeyim. Altı sevgilim var.’’
‘‘Ha ha. Daha bir taneyi doğru düzgün saklayamıyorsun. Altı tanesini mi saklayacaksın? Yok, daha neler.’’
Attığım korkutucu bakışları gördüğünde dudaklarını birbirine bastırdı. Ellerini yukarı kaldırarak ‘Ben suçsuzum’ bakışlarıyla karşılık verdi.
Ayakkabılarımı giyerken telefonumun yanıp söndüğünü fark ettim. Bakınca Yalçın’dan mesaj gelmiş olduğunu gördüm. Hızla şifremi girmeye çalıştım, ilk denemem yanlış olunca daha sakin bir şekilde tekrar girdim.
‘Kapının önündeyim.’
Hayır, olamaz! Heyecanla ‘Gizlilik, sana bir şeyler hatırlattı mı?’ yazdım. Aynı dakika içinde cevap verdi. ‘Olcay yanımda. O gelmek istedi.’
Birileri beni vurabilir mi? On ikinci kattan aşağı itseniz de kabul ederim. Yalçın, Olcay için gelmişti ama ben üzerime alınmıştım. Hah, kırk yıl ağzında sakız olurdum kesin! Homurdanırken geciktiğimizi söyleyen Ece’ye bakarak susma kararı aldım.
Merdivenlere geldiğimizde ona sürpriz olsun diye düşündüm. Olcay’ın kapıda olduğundan bahsetmedim. İkişer üçer indiğimiz merdivenlerden sonra aklına bir şey gelmiş gibi duraksadı.
‘‘Biz üniversite sınavına girecek miyiz?’’
‘‘Ece,’’ dedim ciddiyetle. ‘‘Tabi ki gireceğiz. Akıl hastanesinde yattık diye insanlıktan çıkmadık. Seneye dersleri doğru düzgün verirler, vermezlerse de dershaneye gitmek zorunda kalırız.’’
Kapıya ilerlediğimde onun duraksadığını fark ettim. Gözleri dolmuştu, ağlamamak için dudaklarını sımsıkı kapattığını fark edince ‘‘Ece?’’ diye mırıldandım. ‘‘Ne oluyor?’’
‘‘Her şeyi yaptınız. Alışverişimi, ilaçlarımı. Bir de dershaneye gidemem İmge. Babana karşı çok mahcubum zaten. Ben liseden sonra iş bakarım.’’
‘‘Hayır! Katiyen olmaz!’’
Her şey olurdu, söyledikleri dışında. Göğsümdeki bir ağırlık vardı, midem de ise yumru. Ece’nin düşüncelerini anlayamamıştım. Kendini fazlalık olarak gördüğü aklımın ucundan geçmemişti. ‘‘İmge…’’ dedi duraksayarak. ‘‘Babanla konuştuk, liseden sonra ayrı eve çıkacağım.’’
Göğsümdeki ağırlık bir kat çoğaldı, midemdeki yumru daha da aşağılara indi. Kardeşim dediğim insanı kaybetmeyecektim, hayır. Kabullenmiyordum.
‘‘Ece!’’ dedim sert olduğunu umduğum sesle. Daha çok fısıldanan bir yakarış misali çıkmıştı sesim. Boğazımı temizlemeye çalıştım. Kendimi toparlamalı ve bunun olmayacağıyla ilgili konuşmalıydım. ‘‘Kabul etmiyorum. Gidemezsin. Üniversiteyi de okuyacaksın, benimle birlikte.’’
‘‘Yapamam.’’
Ağlamak istiyordum. Hem de kırıp dökerek. Avazım çıktığı kadar bağırarak. Ece’nin üniversite okumadan direk işe girmesine izin vermeyecektim.
‘‘Şuan değil.’’ diye mırıldandım. Boğazım kurumuştu, sesimi bulamıyordum sanki. ‘‘Lütfen, Ece. O an geldiğinde tartışalım. Henüz değil.’’
Kapıyı açarken çıkan ‘çıt’ sesi aramızdaki ortamı daha da germişti. Terleyen avuçlarımı siyah pantolonuma sildikten sonra hemen çantamı yakaladım. Yalçın ve Olcay gayet ciddiydi. Binanın önündeki beyaz chevrolet cruze hatchback arabaya yaslanmışlardı.
Demir kapıyı aralayarak onlara sırıttım. ‘‘Sahibi size görse lahmacun küreğiyle kovalar.’’ Sanırım Olcay espriyi anlamamıştı. Doğrularak arabaya şaşkın gözlerle baktı. ‘‘Bu arabanın sahibi pideci mi?’’
Ece, yüksek sesle kahkaha atınca gözlerimi devirdi. Espriyi anlamayan bendim, çok komik!Yalçın bana doğru adım atınca tepki olarak geriye sendeledim. Ece’nin kaşlarını kaldırmış halini görünce de boğazımı temizleyerek eski bulunduğum pozisyona döndüm. Eğilerek yanağımı öperken ‘‘Günaydın.’’ dedi.
Hemen sonra elini uzattı Ece’ye. ‘‘Bana öpücük yok mu?’’ dedi o imalı bakışını Yalçın’a yöneltirken. Ben bile neden böyle yaptığını anlayamamıştım. Dudaklarının değdiği yer alev almış gibiydi. Yanıyor, bütün bedenime sinyal gönderiyordu. Özellikle de kalbime.
Olcay’da bize yaklaşarak ‘‘Seninki bende.’’ deyiverdi. Hiçbirimiz bu hamleyi beklemiyorduk, özellikle de Ece. Yanaklarına yayılan tatlı kırmızılık bunu destekliyordu. ‘‘Olcay,’’ diye uyardım. ‘‘Biraz yavaş git.’’
‘‘Şakaydı… Valla şakaydı… Ya, hay Allah!’’
Başımı eğip dudağımı ısırdım. Gülmemek için yapacağım hiçbir şey etki etmeyecekti. ‘‘Doğum günün şerefine okuldan mı kaçsak?’’ dedi Yalçın gözlerini gözlerime dikerek. Ben ona ilişkimizi saklayalım diyorum, o bana birlikte kaçalım diyor.
‘‘Yalçın… Kızın doğum günü geçeli kaç gün oldu.’’
‘‘Hediyesini vermemiştim o yüzden.’’
O an kulaklarım uğuldamaya başladı. Yalçın bana doğum günü hediyesi vermişti, hem de en unutulmazından. Daha önce almadığım ve bir daha alamayacağım bir hediyeydi. İlk öpücüğüm.
‘‘Benim okula gitmem lazım.’’ diyerek diretti Ece. ‘‘Öğretmenle konuşmam gereken bir şeyler var.’’
‘‘O zaman siz gidin, ben hediyemi vereyim?’’
Söz konusu benken neden kimse fikrimi sorma gereği görmüyordu? Yanaklarımı şişirerek ofladım. Ne diyebilirim ki? Cevabım onların davranışlarını değiştirmeyecekti nasılsa. ‘‘Olur.’’ diye atladı Olcay. ‘‘Benimde okula gitmem lazım zaten. Şey yapacağım… Şey… Şeye gideceğim…’’
Yalçın anladığım kadarıyla birilerini tembihlemişti. Ona baktığımda masumca gülümseyerek omuz silkti. Oyuncu.
‘‘Peki, sanırım bugün hediyeni vereceksin.’’
‘‘Kesinlikle.’’
Ece ve Olcay yan yana yürümeye başladıkları an, beni unutmuşlardı. Öyle koyu sohbete dalmışlardı ki dönüp bakmak akıllarına gelmemişti. Yalçın’a dönerek iki kaşımı kaldırdım. Bende tek kaşımı kaldırabilmek isterdim, sadece bunu onun önünde yapmayacak kadar bilinçliydim. Düzeltiyorum, yapamayacak kadar.
‘‘Ne?’’
Ellerini açmış, gizleyemediği gülümsemesiyle beni izliyordu. ‘‘Hediyeni vermiştin!’’ dedim homurdanmayla karışık. ‘‘Hem de zorla.’’
‘‘Onu ikimizin sırrı. Bu hediye de öyle olacak ama en azından bir hediye verdiğimi bilecekler.’’
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. ‘‘Gidiyoruz!’’ dedi sevinçle. Düşündüm ve aklıma gelen tek mantıklı soruyu sordum. ‘‘Nereye?’’
‘‘Mavi Göl’e!’’
Dudaklarımı büzerek garip bir ifadeye büründüm. ‘‘Sorun mu var?’’ dedi kaşlarını çatarak. Hemen başımı iki yana salladım. Her ne plan yaptıysa mahvetmeyecektim. Ona güveniyordum.
Yürümeye başladığımızda iki elinin de cebinde olduğunu gördüm. Böyle durumlarda başroldeki oğlan kızın elini tutmaz mıydı? Yalçın romantik filmlerden fırlayan popüler, her kızın hayalindeki, aşırı derecede sevgi gösterilerinde bulunan oğlanlardan değildi. Bende başrol olabilecek bir kız değildim zaten.
‘‘Yürümeye devam edeceğiz galiba?’’ diye sordum alttan mesaj vererek. ‘‘Evet,’’ diye onayladı. ‘‘Taksi durağına kadar yürümek zorundasın.’’
Dolmuşla gideriz diyebilirdim ama vazgeçtim. Her şeyi ayarlamıştı belli ki. Bozmaya niyetli değildim. Sonunda ulaştığımızda ‘‘Telefonları kapatıyoruz.’’ dedi. Hiç itiraz etmeden de dediğini yaptım.
O sırada taksinin kapısını açarak içine yerleşti. Onun odunluğunu izlerken seslice nefesimi üfledim. Kapımı açıp bana yol vermesini bekliyordum, tabi artık bu tarz hamleler gelmeyeceğini öğrenmiştim. Cama yaklaşarak kaşlarını çattı.
‘‘Geç kalıyoruz… H… Hay… Hayatım.’’
Kahkaha atmamak için dudağımı ısırırken ‘‘Ne?’’ dedim şaşkınlık içinde. Az önce banahayatım mı demişti yoksa bilinçaltım gerçekle hayali mi karıştırıyordu?
‘‘İmge. Hemen arabaya binmezsen ineceğim ve ben bu konuda yardımcı olacağım.’’
Utanmıştı. Yalçın’ın bu halini göreceğimi asla tahmin etmezdim. Arka koltuğa hemen onun yanına yerleşirken bir kez daha taksi de birlikte gittiğimizi hatırladım.
‘‘Mavi Göle, amca.’’ dedikten sonra telefonunu çıkararak birkaç tuşa bastı. Arka planını değiştirip değiştirmediğini bilmiyordum, hemen başımı uzatarak resmi görmeye çalıştım.
Yine bir karakalem çizimiydi.
Ama çizilen kız bendim.
Duraksayarak doğru görüp görmediğimden emin olmak amacıyla gözlerimi kırpıştırdım. Yalçın, neye baktığımı fark etmiş olacak ki daha rahat görebilmem için telefonu bana doğru çevirdi. ‘‘Ben çizdim.’’ dedi gururla. ‘‘Beğeneceğini düşünmüyordum, bu yüzden göstermemiştim.’’
‘‘O zaman telefonunda arka plan resmine koyduğun kız kimdi?’’
‘‘Ne zaman?’’ dedi gözlerini kaçırırken. Mükemmel, dördüncü günümüz ve yalan söylüyor. İçimdeki romantik komedi dizilerinden fırlamış kızı bir yana bırakarak koltuğumda tamamen ona doğru döndüm.
‘‘Biliyorsun.’’ dedim burnumu kırıştırırken. ‘‘Olcay’ın bağımlı olduğunu öğrendiğim gün. Eminim, bir kız resmi görmüştüm. Aynı şekilde kara kalem çalışmasıydı.’’
‘‘Hatırlamıyorum.’’
Kolayca kurtulduğunu sanıyorsa yanılıyordu. Şuan baskıcı kız arkadaş rolüne oturmamak için umursamıyormuş gibi yapmak zorunda kalmıştım. Bir kişiyi veya bir eşyayı çok sevdiğimde, sahipleniyordum. En kötü huylarımdan birisi buydu. Tamamen benim olsun, başka kimse görmesin, dokunmasın istiyordum.
‘‘İmge.’’ diye seslendi yumuşacık bir ses tonuyla. Bacağımın üzerinde duran elimi avuçlarının içine aldı. ‘‘Lütfen… Aramızda tatsızlık çıkmasını istemiyorum.’’
Başımla onu onayladım. Bende istemiyordum ki, kim isterdi? Koltukta daha da geriye yaslanırken çantası olmadığını fark ettim. Bende kocaman bir tane mevcuttu da. Hızla onu çıkarıp aramıza yerleştirdim. ‘‘Ya seninle gelmeyi kabul etmeseydim? Okula böyle mi gelecektin?’’
‘‘Öyle bir şansın yoktu ki.’’ dedi yeni oyuncak almış çocuklar gibi kocaman gülümserken. ‘‘Sürükleyerek de olsa götürecektim. Bir sürü hazırlık yaptık yani.’’
‘‘Ne hazırlığı?’’ diye sordum heyecanla. Başını olumsuz anlamda salladıktan sonra hala tutmakta olan elime öpücük kondurdu. ‘‘Söylemem.’’
Aslında çok hasta görmüştüm. Hastanede aylar geçirince mecburen alışılıyordu. Ama Yalçın gibisini görmemiştim. Hem öfke rahatsızlığı vardı hem de kalbimi sıcacık yapabiliyordu, tek bir bakışıyla.
‘‘Beni çizdin mi hiç?’’ diye sordum dudaklarımı birbirine bastırırken. ‘‘Kapak yaptığın dışında.’’
Gözlerini camdan dışarıya diktiğinde kaçamak cevap vermeye hazırlandığını hissettim. ‘‘Yalçın.’’ dedim ciddiyetle. ‘‘Görmek istiyorum, lütfen.’’
‘‘Profesyonel değilim ki. Sadece birkaç çizik yani. Güzel de olmamışlardı zaten, boş ver.’’
Gözlerimi devirdim hırsla. Bacaklarımı hareket ettirirken cebinden birbirine girmiş olan kulaklığını çıkardı. Ağzında birkaç küfür gevelerken bakışlarını bana çevirdi.
‘‘İkimiz dinleyelim diye kulaklığı güzelce cebime koymuştum, yine karışmış.’’
Gülerek elinden çekip aldım kulaklığı. Düğümleri çözerken o da telefonuyla şarkı arayışına girmişti. Sonunda ikimizde taktığımızda duyduğum ilk ses maça aitti. Galatasaray’ın bir maçıydı ama rakibinin kim olduğunu anlayamamıştım.
Göğsümü şişiren derin bir nefes alarak koltukta iyice geriye yaslandım. Yalçın’ın bana dinlettiği ilk şey maçtı. Ne romantik!
‘‘En son bunu açık bırakmışım ya.’’ diye homurdandı kendi kendine. Ardından düzgün bir şarkı açma umuduyla birkaç tuşa bastığını gördüm. Sonunda telefonunu bana uzatıverdi. ‘‘Lütfen şarkıyı sen seçer misin?’’
Çoğu duygusal olan dinlendirici müziklerdi. Nedenini az çok anlayabiliyordum, kendini böyle sakinleştiriyordu. Müzik dinleyerek, kitap okuyarak veya resim çizerek.
Emre Aydın’ın ismini gördüğüm an hiç şarkının ismine bakmadan tıkladım. Melodi kulağımda yankılandığı an pişman oldum. Şarkının adı, verebilecek en kötü mesajdı.
‘Bitti tebrikler’
Yalçın’ın kaşlarını kaldırarak bana baktığını görünce elim ayağıma dolandı. Boğazımı temizleyeme çalışırken listeye göz atmaya devam ettim. Sevgiliyle şarkı dinleme olayında romantiklik falan yoktu! Çok stresliydi bir kere! Doğru bir mesaj verebilmek için şarkının sözlerini hatırlamak gerekiyordu. Hem de hepsini.
Adem Yaslıkaya’nın Kış Masalı şarkısında karar kıldım.
Aslında Yalçın’ın bunları dinlemesi hoşuma gitmişti. Dudaklarımdan silemediğim gülümsememle başımı ona çevirdim. O hastaneden çıkarken bu anı yaşayacağımı söyleseler vereceğim tek tepki koca bir kahkaha olurdu. İnsanların beni sevebileceğine dair olan inancımı yitirmiştim. Yalçın’la tanışana kadar.
Taksi durduğunda kulaklığı çıkarmak zorunda kaldık. Yalçın kapıyı açarak inmemi işaret etti. Hemen sonra cebinden çıkardığı parayla şoförün söylediği miktarı ödedi.
Sonunda yan yana yürümeye başladığımızda kendimi hiç olmadığım kadar mutlu hissediyordum. ‘‘Gölü görebileceğimiz bir yerlere gidelim.’’ derken işaret parmağıyla sağa dönen yolu gösterdi.
‘‘Tamam.’’
Ve aramızdaki diyalog bitti. O da konuşmaya çalışmadı bende. Aramızda sessizlik uzayıp giderken huzuru bulmuş gibiydim. Onunla yan yanayken konuşmasak bile sorun değildi.
Gölü gördüğümüzde çaktırmamaya çalışarak rahatladım. Uzun yürüyüşleri severdim ama Yalçın’la birlikteyken gerilmiyor değildim. Bu yüzden fazla yürüyebileceğimi sanmıyordum.
Yerimizi gördüğünde elimi tutuverdi. Büyük ihtimalle beni götürmek içindi, yine de içimde uçuşan kelebekleri engelleyemedim. Aslında kelebek demek yanlış olurdu. Midem kasılıyordu sanki. Bana dokunduğunda tenim yanıyordu, asla bırakmasın istiyordum elimi.
‘‘Tamam, itiraf ediyorum.’’ dedi piknik örtüsüne oturmamı işaret ederken. ‘‘Önceden gelip hazırlamadım falan. Arkadaşa söyledim, her şeyi yerli yerine koydu. Ben seni buraya getirdim sadece.’’
Evet, Yalçın romantiklik olayına bambaşka bir bakış açısı getirmişti.
Nihayet yerlerimize yerleşebildiğimizde filmlerdeki gibi olduğunu fark ettim. Göl, piknik sepeti, örtü, o ve ben. Tamamen hayallerimden kopup gelmişti bu an bana.
‘‘Ne yersin?’’ dedi kahvaltılıkları önüme sürerken. ‘‘Simitle, poğaça da aldım güzel gider diye.’’
Çatalımı elime alıp bir parça peynir kopardım. Onu ağzıma atarken kıkırdamamak için zor tutuyordum kendimi. İyi ki sabah kahvaltıda bir şeyler atıştırmamıştım. Piknik sepetinin içinden çıkardığı kavanozun kapağını dünya halter birincisi edasıyla açtı.
Yalçın çay kaşığını bala daldırdığında dişlerimi gösteren bir gülümsemeyle ona baktım. Ardından kavanozu bana uzattığında önüme konmuş kaşığı aldım. Tam daldırdığım sırada yanımızdan gelen bir ses duydum.
‘‘Yalçın?’’
Dilimin ucuna kadar gelmeyi başaran küfürleri engellemeye çalışırken kaşlarımı kaldırarak gelen kişiye baktım. Fatih.
Doğum günümde beni videoya alan Fatih.
Hani şu bizim sınıftaki Fatih.
İki yıl kadar ilişkimizi saklama planı yaptıktan sonra dördüncü günde ifşa olmuştuk! Harika!
 
uzun Ama Okudum Sonuna Kadar :D
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst