Mt2Hizmet 1
Mt2Hizmet
Fethi Polat 1
Fethi Polat
farkmt2official 1
farkmt2official
BlackFullMoon 1
BlackFullMoon
mavzermete 1
mavzermete
Hikaye Ekle

Paris'ten, Sevgilerle! | 2. Bölüm

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan qecekondu06
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 2
  • Görüntüleme Görüntüleme 237

Ayyıldız2 | 2008 TR Yapısı • 1-99 Orta Emek Destan • Oto Avsız • 10 Temmuz 21:00 HEMEN TIKLA!

2.Bölüm: “Öncelik (1)”


“Pislik.” Tek kelimelik hakaretlerimin bilmem kaçıncısını gri gözlü pisliğe ederken Bora içlenerek derin bir nefes aldı.Ciğerleri yeni, temiz, havayla dolup kabarırken ona ters bir bakış attım.
“Geri zekâlı!” bu seferki Bora’ya yönelikti ve daha uzun bir iç çekiş. O böyle davranınca kuyruğuna basılmış kedilerden farkım kalmıyordu.
“İnşallah çüküne hasar vermiştir de, kızıllar sana dokunamaz, Bora!” gözleri kocaman olup kendi nefesinde boğuldu, ona gözlerimi devirdim. Bora ve kızıl takıntısı.
“Allah korusun, de be!” isyanına gülmemek için yanaklarımın içini kemirdim. Bu hali çok komikti ama hayır, gerçekten ona kızgındım. Belki tamam, birazcık.
“O zaman inşallah sen onlara dokunamazsın.” Gözleri mümkün olabilirmiş gibi biraz daha büyürken her an yuvalarından uğrayabilme tehlikesi altındaydılar. “Her seferinde daha kötüsünü diyorsun ama bu seferki en beteriydi!” homurdandı ve yine omuz silktim. Bu kez gerçek bir kızgınlıkla, “Lafını hemen geri al, manyak kadın!” dedi.
Elimdeki tentürdiyotlu pamuğu sertçe yarasına bastım. “Düzgün konuş benimle.” İnleyince pişman olarak geri çekildim ve dayanamayarak kaşına üfledim.
Bana surat astığında konuyu çevirmesine engel olmak adına, “Kimdi o?” dedim. Nasıl biriydi ki, Bora ona karşılık vermeyi bırakın engellememişti bile. Onun için değerli biri miydi acaba?
Homurdandım. Kim onun için değerli olduğunu bildiği birine böyle davranırdı ki? Üstelik Bora’nın ondan bahsettiğini hiç duymamıştım… Ama bir dakika. Ben zaten onun ismini de bilmiyordum ki, nasıl onun hakkında konuşup konuşmadığımızı bilecektim? Gri gözlü pislik, diyerek tekrarladım içimden ve Bora’ya çevirdim bakışlarımı.
Kafenin içinde dinlenme, üstümüzü değiştirme ve çoğu zaman Bora’nın kaldığı odadaydık.
“Kim kimdi?” anlamazlığa vurunca bu kez hiç sakınmadan pamuğu yarasına bastım. “Yapacaksan düzgün yap şunu, Şimal!” tıslayınca ona sertçe baktım. Hem suçlu hem güçlü.
Pamuğu minik sehpanın üstüne bırakarak kanepenin yanına çektiğim sandalyeden kalktım.
“Alındın mı?” ellerimi odanın karşı duvarına dayandırılmış seyyar lavaboda yıkarken çerçevesiz aynadan Bora’ya baktım. Sol dirseğinden destek alarak, yattığı yerden doğrulmaya çalışmış, bana hayret dolu gözlerle bakıyordu.”
“Ne alınacağım ben salak.” Dedim çekinmeden ve şey, aslında kabaca. Hakarete uğramayı hak etmişti.”Hiç yakıştıramadım.” dilini onaylamazla şaklattı ve gönlümü almaya çalışan bir ifadeyle devam etti.”Böyle alınıp da alınmıyormuş gibi rol kesmek… Hiç olmadı Şimal.”
Ona aslında kırgın olan tarafım homurdandı. Onun iyiliğini istiyordum, ne olduğunu anlatmak zorunda değildi zaten. Sadece, onun canının yanması sinirlerimi bozmuştu işte. Yaramaz çocuk.
“Sen ve hakaret ha?” dedi dudaklarını büzerek.Sağ elini kanepenin sırtına yasladı ve ona tavır takınmadığım gerçeğinin rahatlığıyla bedenini boş bir çuval gibi kanepeye bıraktı. Kanepeden yükselen tok sesle birlikte ona döndüm.
“Ciddiyim, Bora uzak dur o gri gözlü, kötü bir çocuk.” Mızıkçı çocuklar gibi düşüncelerimde diretiyordum. Gülüşü hat safaya tırmanırken boğulur gibi olan Boraya baktım. Derdi neydi bunun da bana böyle gülüyordu?
“Kötü bir çocuk, ha?” Alaylı sesine küçümseyerek baktım. “Düşündüğün tek şey bu, değil mi? Seni önemsediğimi görmüyorsun.” Bir an kaşları çatıldı hemen sonra dudakları şaşkınlıkla aralandı. “Şimal, ben-” hemen sözünü kestim. “Kötü bir çocuk derken bunda gayet ciddiydim.” Dik dik yüzüne bakarken o ani çıkışımla pusmuş, susuyordu. “O her kimse istediği şeyi almadan duracak gibi gözükmüyor ve biliyor musun bu işin sonu yok.” Boş, hiddetli ve bir şekilde ölü gözler, karşısında ne yapacağını bilemez bakışlar. Sıkıldığını belli eden sert bir nefesi ciğerlerine çekti. Parmakları saçlarının arasında gezinirken, “Beter ol!” dedim.
Onun canının yanması beni incitiyordu. Sakin kalmaya çalışmıştım ama konuştukça içimde yükselen tiradı susturamıyordum. Bu kadar sakin kalmam bile bir başarıydı.
“Şimal…” kararsız ses tonuna karşılık ona doğru iyice döndüm ve birkaç adım attım. “Anlatmak zorunda falan değilsin,”dedim bir soru işaretini ortadan kaldırmak istercesine.
“Ciddiyim, Bora. Ne olduğunu anlatmak zorunda değilsin ama o nasıl bir pislik pek fikrim olmasa da tahmin edebiliyorum,” kaşları çatıldı. Bu kafa karışıklığı, itiraz ve sıkıntı içeren bir v harfi oluşturuyordu.
“Sadece, iyi olmanı istiyorum. Uzak dur beladan.” Onca çıkışın ardından sessiz bir mırıltı gibi çıkmıştı şimdi bu sözler dudaklarımdan. Bora’nın yüzünde tatlı bir tebessüm oluşurken bileğimi yakalayarak beni yanına çekti. Kanepede yanına otururken “Gel buraya, sarı cadı.” Dedi ve saçlarımı karıştırdı. Yüzüme dökülen perçemlerimi sıkıntıyla üflerken ona kızgın biri gibi davranmak istiyordum ama tüm gerginlik bu tebessümle uçup gitmişti sanki.
“Tüm bu anlayış nereden çıktı şimdi?”
İnanmaz bakışları yakaladığımda gözlerimi devirdim. "Ciddiyim, bu sizin... ikinizin arasında olan şey. Ne kadar merak etsem de, hatta sinirlerimi bozsa da..." omuz silktim. "Önemli olan sensin, Bora. Gerisi benim için teferruat." gözlerim (lanet olasıcalar!) yine dolmaya başlamıştı.
Bora ayağa kalkıp, "İyiyim ben." dedi ve başımın tepesine minik bir öpücük bıraktı. Kardeşten öte değildi, bunu elbette biliyordum ama dağılan yüzü onu diğer konumlardan çok daha ayrıcalıklı, daha vasıflı bir yere taşıyordu.
Kızmanın fayda etmediğini gördüğümde alayla, "Zaten tipsizdin, iyice çirkinleştin ya sen." dedim.
Gülümsedi. "Çaprıldın mı sen?” sorusunu gerçekçi kılmak için yüzümü inceliyormuş gibi yaptı. “Şu suratının haline bir bak!" gülüşmelerimiz tebessümle sınırlı kalıyordu ama Bora için bunun bile fazla olduğunu tahmin ediyordum.
Aslında çok da kötü değildi yüzü. Sadece kaşında yarık ve gözünün etrafında biraz morluk vardı. Morluk derken, tam anlamıyla mordan bahsediyordum.
Gözlerini devirdiğini yakaladığımda "Ne var be?" diyerek cırladım."Sarı cadı, farkında mısın bilmiyorum ama ona bu izni ben verdim." Sabahtan beri hiç tanımadığım bir adama içimden sövüp sayıyordum ama olayı bu pencereden hiç düşünmediğimi fark ettim.
Ah, umurumda mıydı? Belki. Sonuç odaklı bakacak olursak sevdiğim bir insanın canı yanmıştı. Gördünüz mü, bu kadar basitti işte.
“Bunun pek tabii farkındayım,” dedim ben de yerimden kalkarken. “Anlayamadığım nokta şu aslında, ona karşılık vermiyorsan senin için değerli birisidir. Senin için değerli olan biri nasıl sana el kaldırır ki?”
Eli kapının hemen arkasına çakılmış askılıkta duran ceketine uzanırken havada durdu. Daha sonra parmak boğumları beyazlayacak kadar sıkı tutup ağırca bana döndüğünde, “Belki öncelikleri farklıdır?” dedi. Umursamaz görünmek için gözlerine kimsenin göremeyeceği kalın bir perde çekip omuz silkti. Önceliği farklı olmak.
Zihnim bu kelimeleri tartıp Bora’nın davranışlarını analiz etmek istercesine süzerken farkındalık içimi acıttı. Bu önceliğin Bora’da incinmişlik bıraktığını görebiliyordum.
Bir an, gerçekten bana anlatmasını istedim. Bu gri gözlü adam merak uyandırıyordu. Bora için onun önceliği çok önlerdeydi, bunu görebiliyordum.
“O kim, Bora?” dedim nefes kadar sessiz bir ifadeyle. Onun incinmişliği sanki bana geçmişti. Onu iyi anlıyordum, bende de durum pek farklı değildi çünkü.
“Ben ona verdiğim değerin çeyreğini bana vermeyen ve bundan şikayetçi bile olamayacağım biri.” Bunları söylerken bir çırpıda demişti. Sanki hızlıca söylemese bu sözler ona acı verecekmiş gibi. Yüzünü buruşturdu. “Kardeş gibi.”
Ağzımın gerçekten açıldığını hissedebiliyordum.
“Kardeş gibi.”
Kendi sesim kulağıma ulaştığında irkildim. Sesli düşündüğümün farkında bile değildim.
Ceketi üstüne geçirirken, “Nereye?” diye sordum. “Onu bulmam gerek.” Kısa cevabıyla içimdeki korku büyüdü. “Saçmalama, sana ya zarar verirse?” sesim dehşete bulanmış gibiydi.
Bora’da ne tür bir bağlılık vardı ki böyle?
Bora’yı kanepeye yatırdıklarında duvara astığım çantamdan telefonumun sesi yükseldi. Bora çantama bakıp bana uzattıktan sonra “Seni anlayamıyorum,”dedim ona. Bir yandan da çantamın içinden telefonumu bulmaya çalıştım. Ekranda yanıp sönen Enis ismini gördüğümde afallamıştım.
Enis önemli bir şey olmadığı takdirde beni aramazdı.
Telaş etmemeye çalışarak telefonu açtım ve konuştum. “Enis?”
“Bugün gelmeyeceğim ben eve.” Dedi. Zihnim daha önce eve gelip gelemeyeceğini bana hiç haber vermediğini fısıldayıp arşivini inceledi. Sonuç aynıydı, Enis bana daha önce hiç haber vermemişti.
“Tamam…” dedim. Nefesini sertçe çektiğinde ağzımdaki baklayı çıkartmam gerektiğini düşündüm. “Nereye gidiyorsun?”
“Bir arkadaşa.” Dedi kısaca. Aklımdaki kötü ihtimal çoğalırken bir kız olup olamayacağını düşünüyordum.
“Tamam.” Bu kez sesim daha kararlıydı. Konuşmasını bekledim ama cevap gelmedi. Bazen öyle bir anda bana duvar örüyordu ki neye uğradığımı şaşırıyordum. İncinmişlik kokan sesime onun gibi duvar örmek istedim.
Herkese karşı rahatça örebileceğim duvarlarım vardı. O soğuk, katı tuğlalar Enis’e gelince çözülüp gevşiyor, eriyor ve darmadağın ediyorlardı.
Bu beni deli ediyordu. Enis ve lanet olasıca duvarları beni deli ediyordu.
Bir onaylama mırıltısı geldi ve ben “Çok içme” dedim. Oysa geç kalmıştım, hat çoktan kesilmişti. Telefonu yavaşça kulağımdan çekerken omuzlarım çökmüş, bakışlarım donmuş ve midem düğüm düğümdü.
Yine mi başa sarıyorduk? Gözlerimi yumdum ve zihnimi bir hafta önceki anıdan uzaklaştırdım.
Hayır, hayır hayır. Bu yanlış! Gürültücü bir şekilde inledim ve gözlerimi kapadım. Lanet olsun, kıçı kırık bir dedikodunun bizi böyle uzak tutmasına izin mi verecektik?
Sabahleyin yeniden canlanan o düşünce yeniden beni buldu. Evimi ayırmalı, ondan uzaklaşmalıydım.
Gözlerimi açtığımda beni dikkatle süzen bir Borayla karşılaştım. Dudaklarının kenarları zorlukla –yaraların verdiği bir zorluk gibi durmuyordu- ,iğreti bir şekilde kıvrıldı.
“İkimiz de bize değer vermeyen insanlar için kırılıyoruz, farkında mısın?” dedi beni bozguna uğratacak bir şekilde.
“İkimizin de önceliği olan insanların, değer verdikleri insanlar kategorisinde bile değiliz belki de.”
Sessizce loş ışıklı odaya bıraktığı fısıltının ardından kapıyı açıp çıktı. İçeri dolan hafif rüzgâr, karışık bir akıl ve öncelik kelimesiyle baş başa kalmıştım.
Belki de haklıydı.
Enis’in önceliğini geçin, umurunda bile değildim.


Keyifli okumalar ;)
10404433_754474531270493_7569105635947359955_n.jpg
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst