Fethi Polat 1
Fethi Polat
Bvural41 1
Bvural41
OnurBoyla 1
OnurBoyla
mavzermete 1
mavzermete
xranzei 1
xranzei
Hikaye Ekle

William Molyneux

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan azrailkadir27
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 661

HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!

Yaklaşık üç asırdır bilişsel ve algısal
mekanizmalara dair anlayışımıza
meydan okuyan soru ilk kez 1688'de
John Locke'a yazılan bir mektupta
William Molyneux tarafından ortaya
konuyor:
" Doğuştan kör olan birine aynı
metallerden yapılmış ve aşağı
yukarı aynı büyüklükte olan bir
küp ile bir küre arasındaki farkı
dokunarak anlamayı öğrettiklerini
varsayın. Öyle ki, dokunduğunda
hangisinin küp, hangisinin küre
olduğunu söyleyebilsin. Bu küp ve
küre, bir masada duruyorken
körün görmeye başladığını
varsayın. Bunları yalnızca bakarak,
dokunmadan ayırt edip hangisinin
küp hangisinin küre olduğunu
söyleyebilir mi?"
" Bilginin dokunsal algıdan üç
boyutlu görsel algıya etkileşimsel
nakli" ile ilgili olan bu sorunun
felsefi boyutu filozoflar arasında
epeyce tartışma yaratageliyor:
"Boş bir sayfa koydu önüne John
Locke; tıpkı boş zihni gibiydi yeni
doğmuş bir bebeğin. Elindeki kuş
tüyü kalemi mürekkebe batırdı ve
işlemeye başladı harfleri üzerine;
yazdı, yazdı, yazdı " İnsan Anlığı
Üzerine Bir Deneme" oldu sayfalar":
Yanıtı "hayır"dı Molyneux'nün
sorusuna. Görsellikle beraber aynı
anda deneyimlenmeyen dokunsal
algı ileride hiçbir şekilde dolaysız
olarak salt görsel algıya
aktarılamazdı. Gözleri yeni açılan bir
kör, deneyimsiz bir bebek gibiydi! Ve
deneyim, sahip olduğumuz her
şeydi. Doğum sırasında bomboştu
zihnimiz.
Peki ya bebek? Gerçekten de bu
kadar boş mu zihni doğduğunda?
Bildiklerimizin tümü
deneyimlediklerimizden mi ibaret?
Masaya vurdu elini Leibniz! İyileşen
kör, dokunmadan iki nesne
arasındaki ayrımı mantıksal ve
geometrik çözümlemeler sayesinde
yapabilirdi. Locke'un sandığı kadar
da boş değildi
zihni bebeğin. Zira bu iki ayrımı
yapabilmek adına ihtiyaç duyacağı
bilişsel mekanizmalar doğumundan
itibaren bebeğin zihnindeydi.
Konuyla ilgili olarak günümüze değin
daha pek çok düşünür ve yazar
yorum yapıyor. La Mettrie (1745),
Berkeley (1709), Condillac (1746),
Diderot (1749) ve daha pek çokları.
Ancak bu tartışmalar, farklı fikirler
sunmanın ötesine geçemiyor, elde
bilimsel yöntemlerle sınanmış bir
veri olmadığından söylemler havada
asılı kalıyor. Ta ki, 1728'de bir göz
doktoru olan William Cheselden
katarakt ameliyatıyla bir körü
iyileştirip, ameliyat sonrası sürece
dair araştırmalarını sürdürene dek.
18.yy. başlarının en ünlü
cerrahlarından biri olan William
Cheselden, katarakt ameliyatıyla
bir körü iyileştirerek ameliyat
sonrası sürece dair araştırmalarını
sürdürüyor. Yandaki çizim ise Dr.
Cheselden'ın insan anatomisi
üzerine yayımlamış olduğu bir
kitaptan alıntı.
Doktorun tespitleri tıp dünyasında
büyük bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık
yaratıyor. Hasta görmeye ilk
başladığında uzaklıklarla ilgili hiçbir
yargıda bulunamıyor ve bulanık bir
görüşe mahkûm kalıyor. Bu vaka
sonrası benzer şekilde tekrarlanan
ameliyatlar yine benzer sonuçlar
veriyor; hastaların görüşü ciddi bir
şekilde özellikle de uzaklık, derinlik
ve şekil algılarının bozukluğu
nedeniyle engelleniyor. Bu durum
çoğunu alışageldikleri "görsellikten
yoksun" süreçte bile
deneyimlemedikleri ciddi
depresyonlara sürüklüyor.
Doğuştan kataraktlı çocuklar
Son dönemlerde literatüre geçen en
önemli vakalardan biriyse 1991
yılında nörolog Oliver Sacks
tarafından incelenmeye alınan
"Virgil" takma adlı hasta. 50
yaşındaki Virgil'in nişanlısının
ısrarları karşısında çok uzun süreli
bir körlük sonrası gözlerindeki kalın
katarakt tabakası başarılı bir
operasyonla alınıp fizyolojik kusur
ortadan kaldırılıyor. Bandajların
açıldığı an Sacks'ın makalesinde
şöyle aktarılıyor: "Tüm hastane
gözyaşlarına boğuldu. Kırk yılın
sonunda Virgil ilk kez görüyordu.
Virgil'in ailesi çok heyecanlıydı ve
ağlıyordu, buna inanamıyorlardı." Ne
yazık ki bu mutluluk uzun süreli
olmuyor. Çünkü Virgil'in deforme
olmuş görüşü doktorların olması
gerektiğini düşündüklerinden çok
daha farklı işliyor.
Virgil'in hikayesi "At First Sight"
isimli bir filmle beyaz perdeye de
aktarılmıştı.
Virgil'in ilk günlerdeki görüş
bozukluğu doktorlarca doğal
karşılanıyor. Çünkü bir takım fiziksel
işleyiş aksaklıklarının iyileşmesi
zaman alabiliyor. Böyle
operasyonlarda renk görüşünün
ameliyattan on beş gün, iki boyutlu
form ayrımının ise yirmi beş gün
içerisinde işlerlik kazanması
bekleniyor. Bunlara ek olarak,
hastalar bir ay " nystagmus" adı
verilen istemsiz göz hareketlerinden
etkilendikleri için cisimlere
odaklanmayı başaramıyorlar. Oysa
ameliyatın üzerinden hatırı sayılır
bir zaman geçmesine rağmen Virgil
hala "garip" bir dünyaya gözlerini
açıp kapıyor. Sahi, Virgil niçin
göremiyor? Ya da soruyu şöyle
soralım: "Virgil ve onun gibi hastalar
ne görüyorlar?"
Üç boyutlu görsel algı üzerine
çalışmalar yürüten Prof. Dr. Umur
Talaslı görsel algıda " intermittence
" denen bir mekanizmanın varlığı sav
ediyor. Prof. Dr. Talaslı'nın görüşüne
göre dış dünya uyaranlar açısından
öyle zengin ve hareket halinde ki,
şekil ve hız algısının aynı anda var
olabilmesi için sistemde tıpkı
kameralarda da var olan bir
"kapama" sistemi olmalı, çok kısa
zaman aralıklarında göze bilgi girişi
önlenmeli. Dış dünyayı kesik çizgileri
kendimizin tamamladığı bir manzara
olarak düşünebiliriz yani; birçok film
karesine beynimizde süreklilik
kazandırdığımızı. Ancak bu
mekanizmanın açma kapama hızı,
aralıkları ve tamamlama işlemi tüm
sağlıklı insanlarda ortaklık
gösterdiğinden algıladığımız
görüntülerde de çeşitlilik olmuyor.
Kameralardaki açma-kapama /
kesinti sisteminin insanda da beyin
retinadan gelen iletileri işlemlerken
gerçekleştiği düşünülüyor.
Böyle bir " kesinti " varsayımı kimi
bilim adamlarınca görme sırasında
nöron faaliyetlerinin sürekli olduğu
verileriyle eleştiriliyor. Ancak bu
eleştiri yalnızca " intermittence "
mekanizmasını organik ve somut
olarak gerçekleştiği öne sürülürse
anlam kazanıyor. Oysa girdinin
sürekli olup kapama sürecinde
işlemlenmediği gibi bir olasılık da
söz konusu.
Eğer böylesi kuvvetli bir olasılık göz
ardı edilirse, fotoğraf karelerine
sanatsal biçimler kazandıran ve
hareket halindeki cisimlerin şekil
deformasyonuna uğradığı pozlardaki
görüntülerle gerçek görme sırasında
da karşı karşıya gelmemiz gerektiği
gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor.
Oysa bizler, nesne çok hızlı hareket
ediyor olmadığı sürece- yani hızı,
bizim " intermittence (kesinti)" hız
eşiğimizi geçmediği sürece- onu net
bir şekilde görebiliyoruz. Oysa Virgil,
bu yeteneği ameliyat sonrası
edinemiyor:
"Virgil, bana bir keresinde ne
gördüğü hakkında hiçbir fikrinin
olmadığını söylemişti. Işık vardı,
hareket vardı, renk vardı; hepsi
karışmış, anlamsız bir bulanıklıktı."
Eğer ki hareketin hızı kameranın
açma-kapama hızından fazlaysa
karelerde görüntü bulanık oluyor.
Oliver Sacks, Virgil'in ilginç bir
hayvanat bahçesi deneyimini de
anlatıyor: Virgil'in hiçbir hayvanı tek
bir özelliği dışında, bir bütün olarak
algılayamadığından; örneğin bir
kanguruyu zıpladığı, bir zürafayı
uzun boyunlu ve bir zebrayı çizgili
olduğu için tanıyabildiğinden söz
ediyor. Hayvanat bahçesi gezisi, bir
goril kafesi önünde son buluyor.
Virgil, gorili büyük bir insana
benzetiyor. Hayvanat bahçesinin
kapısında duran goril heykeli,
Virgil'in görsel algısını test
edebilmesi için çok güzel bir tesadüf
oluyor. Doktorlar, heykeli elleriyle
kavramasına izin veriyorlar. Sonuç
pek de şaşırtıcı olmuyor: "Pek de
insana benzemiyormuş" diye
mırıldanıyor Virgil; gerçek gorile
dönerek heykelini elleriyle
deneyimledikten sonra onu tarif
etmeye başlıyor. Virgil, dokunarak
görüyor ve gözleri açıldıktan sonra
hayat onun için çok daha zor olmaya
başlıyor.
Gözlerini " nystagmus" hareketleri
nedeniyle bir türlü odaklayamayan
ve bulanık bir görüşe sahip Virgil ile
sürekli kayıt yapan kameraların
verdiği bulanık görüntü arasında
nedensel bir ortaklık var gibi, ne
dersiniz.
Doğuştan katarakt olup "başarılı" bir
ameliyatla sağlık bulan (?!?)
hastaların görsel sorunları bulanık
bir görüntüyle sınırlı kalmayıp,
altında psikolojik süreçlerin yattığı
daha pek çok sapma gösteriyor. Bu
sorunlar arasında, nesneler arası
uzaklıkların algılanamaması,
cisimlerin büyüklük değişimlerinin
farklı uzaklıklarda şekil
deformasyonları olarak algılanması
(uzaklaşan bir cismin büzülüyor gibi
görülmesi) ve daha pek çokları
bulunuyor. Virgil'in hayvanat
bahçesindeki deneyimi Molyneux'nün
sorusunu akıllara tekrar getiriyor.
Kuşkusuz yanıt olumsuz gibi
görünüyor. Yani, gözleri açılan
doğuştan kataraktlı hasta küp ile
küreyi dokunmadan, yalnızca onlara
bakarak ayırt edemiyor. Ancak bunun
nedeni, John Locke'un bahsettiği gibi
hastanın görsel ve dokunsal algıları
aynı anda deneyimleme olanağından
yoksun kalmış olması değil, göz
hareketlerindeki ve "intermittence
(kesinti)" sistemindeki işlev
bozukluğu gibi görünüyor.
"Bir yönetmen için en büyük ödül,
gerçekliği en mükemmel şekilde
tasvir edebilmektir. Bunu yaparken
de hiç kuşkusuz iyi çalışan
kameralara ihtiyacı vardır."
 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst