- Katılım
- 17 Nis 2011
- Konular
- 2,171
- Mesajlar
- 6,362
- Reaksiyon Skoru
- 1,041
- Altın Konu
- 0
- Başarım Puanı
- 340
- TM Yaşı
- 15 Yıl 6 Gün
- MmoLira
- 1,054
- DevLira
- 0
Metin2 EP, Valorant VP dahil tüm oyun ürünlerini en uygun fiyatlarla bulabilir, Item ve Karakterlerinizi hızlıca satabilirsiniz. HEMEN TIKLA!
Yazının nasıl ortaya çıktığı,
Anadolu`ya nasıl geldiği ve
yayıldığına dair bilgi veren Kayıp
Dillerin Fısıldadıkları sergisi 1
Temmuz`a kadar açık.
Arkeoloji camiası uzun zamandır
dertli. Bugün de dertlerini dile
getirmek için Ankara Atatürk
Bulvarı`nda saat 14.00`te
toplanacaklar. Kültür ve Turizm
Bakanlığı`na arkeolog alımlarının
artırılması için seslerini duyurmaya
çalışacaklar. 10 bin işsiz arkeologdan
bahsediliyor. 24 Nisan Perşembe
günü Rezan Has Müzesi`nde açılan
“Kayıp Dillerin Fısıldadıkları-II“
sergisi ise daha farklı bir arkeoloji-
arkeolog sorununu gündeme getirdi.
Açılıştan önce düzenlenen panelde
konuşan serginin danışmanları;
Marmara Üniversitesi Tarih
bölümünden Yrd. Doç. Dr. Hüseyin
Sami Öztürk, İÜ Tarih`ten Doç. Dr.
Hamdi Şahin ve Dokuz Eylül
Üniversitesi Eskiçağ Tarihi Anabilim
Dalı Başkanı Prof. Dr. Recai Tekoğlu,
Türkiye`de 80 yıldır arkeolojik
kazıların yapıldığını anlattı ve
özellikle sergiyle de ilgisi bulunan
yazıt biliminin (epigrafi) geldiği
nokta hakkında bilgi verdi.
Öztürk ve Şahin`in ifadesiyle
ülkemizde hâlâ bir eskiçağ enstitüsü
yok. Almanların (Gümüşsuyu),
Fransızların (Beyoğlu) ve İngilizlerin
(Ankara) açtığı kurumlara muhtacız.
Oysa bu enstitüleri kuran yabancı
akademisyenler, profesörlüklerini
Anadolu topraklarında yaptıkları
araştırmalarla elde ettiler.
Kütüphanesi, imkânları ve
destekledikleri projeler bakımından
dünyanın en iyi eski çağ tarihi
enstitülerinden biri olarak gösterilen
Münih Alman Arkeoloji Enstitüsü
Epigrafi ve Eskiçağ Tarihi
Komisyonu`nun tüm hocaları da
Anadolu kazılarından mezun.
Öztürk`e göre Türkiye`de bu
enstitülerin yaptığı araştırmaların
onda birini yapan kurum maalesef
bulunmuyor. Nedenini eski hocaların
–ki buna arkeoloji camiasının ünlü
ismi Ekrem Akurgal da dahil ediliyor-
kütüphane ve enstitü
kurmamalarına, az öğrenci
yetiştirmelerine bağlıyor. Bu tutum,
Türkiye`de arkeoloji ve eskiçağ tarihi
alanında güçlü bir ekol oluşmasına
büyük bir engel olarak görülüyor.
25 yıldır epigrafi ile uğraşan Hamdi
Şahin, acil olarak yapılması gereken
bir konuya dikkat çekiyor. Kazı ve
yüzey araştırmaları sonucunda
Anadolu`da hâlâ daha her yıl
yaklaşık 500 yazıt ortaya çıkarılıyor.
Bu yazıtların kalıplarının, yani kâğıt
üzerine aktarılmış kopyalarının bir
an evvel alınması lazım. Şahin,
Berlin Bilimler Akademisi`nde Roma
ve Anadolu`dan Latince 200 bin, eski
Yunanca 400 bine yaklaşan yazıtın
kâğıt kopyasının arşivlenmiş,
kutulanmış, sınıflanmış şekilde
bilimin hizmetine sunulduğunu
şaşkınlıkla anlatıyor. Böyle bir tasnif
bizde bir enstitü çatısı altında yok,
bireysel çabalar mevcut.
Avusturyalılar ta 1860-1870`lerde
Anadolu`ya gelmiş, Likya`da ciddi
yazıtları kopyalamış, Viyana`ya
götürmüşler. Bugün o bölgede
araştırma yapmak isteyen bir
arkeoloğun yazıtlara ihtiyacı oluyor.
Fakat çoğu ortada yok. Kimi iklim
şartları nedeniyle kırılmış, dökülmüş,
patlamış, kimi kaçak kazı kurbanı.
Yazıtın eski halini görmek isteyen,
Viyana`daki Bilimler Akademisi`ne
gitmek zorunda. Öztürk, haklı olarak
soruyor: “Hocalarımız bize bu
imkânları sağladılar mı? Hayır.
Hangisi kütüphane kurdu? Ben
hocamla yıllarca çalıştım, bir tane
ortak yayınımız yok. Oysa elinde
binlerce yazıt var. Yeni jenerasyon
hocalar olarak bizler artık farklı
düşünüyoruz.“
“Yayınlanmayı bekleyen yüzlerce
yazıt var“
Panelde dikkat çekilen bir diğer konu
da bazı akademisyenlerin elinde
yayınlanmayı bekleyen yüzlerce yazıt
bulunduğuna dairdi. Aslında bu
yazıtların fotoğrafları ve üzerindeki
bilgilerin kitap olarak kütüphanelere
girmesi lazım. Hüseyin Sami Öztürk,
yazıtların üç nedenle
yayınlanmadığını aktardı. Kitapların
yayınlanabilmesi için hocaların para
bulamamaları. İkincisi hocaların
ortak proje geliştirememeleri. Bazı
yazıtların tek başına yayınlanması
mümkün değil, birkaç hocanın bir
araya gelerek bilgi kardeşliği
yapması gerekiyor. Üçüncüsü ise
yazıt eşittir burs demek. Elinde
bolca yazıt bulunan akademisyenler,
yurtdışında kolayca burs bulabiliyor:
“Bende bu kadar yazıt var, sizin
kütüphanenizde ya da enstitünüzde
çalışmak istiyorum.“ diye, herhangi
bir arkeoloji enstitüsüne başvuran
hocalara kapılar sonuna kadar
açılıyor. Neden acaba? Öztürk`ün bu
soruya verdiği cevap, acı bir gerçeği
hatırlatıyor: “Yazıtlar sayesinde sizi
kabul eden enstitüye gidiyorsunuz,
kütüphanelerinde iki ay
çalışıyorsunuz. Yazıtları onlara
vermiyorsunuz, yanlış anlaşılmasın.
Yazıtlar da, yayın hakkı da sizde
kalıyor. Ama yabancı bilim adamları
elinizde ne tür bilgi var, onu
öğreniyor. Hatta önemli yazıtlardan
biri hakkında sunum yapmanızı şart
koşuyor. Bunun karşılığında yol
parası veriyor, kalacak yer temin
ediyor, cebinize de biraz harçlık
koyuyor. Adamlar nelerin peşinde,
neyin hesaplarını yapıyor! Biz
bireysel ve kurumsal olarak bu işlerin
çok gerisindeyiz.“ Öztürk`ün de
anlatmak istediği gibi dünyada iki
şey memur kafasıyla yapılamıyor:
Bilim adamlığı ve sanat…
Anadolu`ya nasıl geldiği ve
yayıldığına dair bilgi veren Kayıp
Dillerin Fısıldadıkları sergisi 1
Temmuz`a kadar açık.
Arkeoloji camiası uzun zamandır
dertli. Bugün de dertlerini dile
getirmek için Ankara Atatürk
Bulvarı`nda saat 14.00`te
toplanacaklar. Kültür ve Turizm
Bakanlığı`na arkeolog alımlarının
artırılması için seslerini duyurmaya
çalışacaklar. 10 bin işsiz arkeologdan
bahsediliyor. 24 Nisan Perşembe
günü Rezan Has Müzesi`nde açılan
“Kayıp Dillerin Fısıldadıkları-II“
sergisi ise daha farklı bir arkeoloji-
arkeolog sorununu gündeme getirdi.
Açılıştan önce düzenlenen panelde
konuşan serginin danışmanları;
Marmara Üniversitesi Tarih
bölümünden Yrd. Doç. Dr. Hüseyin
Sami Öztürk, İÜ Tarih`ten Doç. Dr.
Hamdi Şahin ve Dokuz Eylül
Üniversitesi Eskiçağ Tarihi Anabilim
Dalı Başkanı Prof. Dr. Recai Tekoğlu,
Türkiye`de 80 yıldır arkeolojik
kazıların yapıldığını anlattı ve
özellikle sergiyle de ilgisi bulunan
yazıt biliminin (epigrafi) geldiği
nokta hakkında bilgi verdi.
Öztürk ve Şahin`in ifadesiyle
ülkemizde hâlâ bir eskiçağ enstitüsü
yok. Almanların (Gümüşsuyu),
Fransızların (Beyoğlu) ve İngilizlerin
(Ankara) açtığı kurumlara muhtacız.
Oysa bu enstitüleri kuran yabancı
akademisyenler, profesörlüklerini
Anadolu topraklarında yaptıkları
araştırmalarla elde ettiler.
Kütüphanesi, imkânları ve
destekledikleri projeler bakımından
dünyanın en iyi eski çağ tarihi
enstitülerinden biri olarak gösterilen
Münih Alman Arkeoloji Enstitüsü
Epigrafi ve Eskiçağ Tarihi
Komisyonu`nun tüm hocaları da
Anadolu kazılarından mezun.
Öztürk`e göre Türkiye`de bu
enstitülerin yaptığı araştırmaların
onda birini yapan kurum maalesef
bulunmuyor. Nedenini eski hocaların
–ki buna arkeoloji camiasının ünlü
ismi Ekrem Akurgal da dahil ediliyor-
kütüphane ve enstitü
kurmamalarına, az öğrenci
yetiştirmelerine bağlıyor. Bu tutum,
Türkiye`de arkeoloji ve eskiçağ tarihi
alanında güçlü bir ekol oluşmasına
büyük bir engel olarak görülüyor.
25 yıldır epigrafi ile uğraşan Hamdi
Şahin, acil olarak yapılması gereken
bir konuya dikkat çekiyor. Kazı ve
yüzey araştırmaları sonucunda
Anadolu`da hâlâ daha her yıl
yaklaşık 500 yazıt ortaya çıkarılıyor.
Bu yazıtların kalıplarının, yani kâğıt
üzerine aktarılmış kopyalarının bir
an evvel alınması lazım. Şahin,
Berlin Bilimler Akademisi`nde Roma
ve Anadolu`dan Latince 200 bin, eski
Yunanca 400 bine yaklaşan yazıtın
kâğıt kopyasının arşivlenmiş,
kutulanmış, sınıflanmış şekilde
bilimin hizmetine sunulduğunu
şaşkınlıkla anlatıyor. Böyle bir tasnif
bizde bir enstitü çatısı altında yok,
bireysel çabalar mevcut.
Avusturyalılar ta 1860-1870`lerde
Anadolu`ya gelmiş, Likya`da ciddi
yazıtları kopyalamış, Viyana`ya
götürmüşler. Bugün o bölgede
araştırma yapmak isteyen bir
arkeoloğun yazıtlara ihtiyacı oluyor.
Fakat çoğu ortada yok. Kimi iklim
şartları nedeniyle kırılmış, dökülmüş,
patlamış, kimi kaçak kazı kurbanı.
Yazıtın eski halini görmek isteyen,
Viyana`daki Bilimler Akademisi`ne
gitmek zorunda. Öztürk, haklı olarak
soruyor: “Hocalarımız bize bu
imkânları sağladılar mı? Hayır.
Hangisi kütüphane kurdu? Ben
hocamla yıllarca çalıştım, bir tane
ortak yayınımız yok. Oysa elinde
binlerce yazıt var. Yeni jenerasyon
hocalar olarak bizler artık farklı
düşünüyoruz.“
“Yayınlanmayı bekleyen yüzlerce
yazıt var“
Panelde dikkat çekilen bir diğer konu
da bazı akademisyenlerin elinde
yayınlanmayı bekleyen yüzlerce yazıt
bulunduğuna dairdi. Aslında bu
yazıtların fotoğrafları ve üzerindeki
bilgilerin kitap olarak kütüphanelere
girmesi lazım. Hüseyin Sami Öztürk,
yazıtların üç nedenle
yayınlanmadığını aktardı. Kitapların
yayınlanabilmesi için hocaların para
bulamamaları. İkincisi hocaların
ortak proje geliştirememeleri. Bazı
yazıtların tek başına yayınlanması
mümkün değil, birkaç hocanın bir
araya gelerek bilgi kardeşliği
yapması gerekiyor. Üçüncüsü ise
yazıt eşittir burs demek. Elinde
bolca yazıt bulunan akademisyenler,
yurtdışında kolayca burs bulabiliyor:
“Bende bu kadar yazıt var, sizin
kütüphanenizde ya da enstitünüzde
çalışmak istiyorum.“ diye, herhangi
bir arkeoloji enstitüsüne başvuran
hocalara kapılar sonuna kadar
açılıyor. Neden acaba? Öztürk`ün bu
soruya verdiği cevap, acı bir gerçeği
hatırlatıyor: “Yazıtlar sayesinde sizi
kabul eden enstitüye gidiyorsunuz,
kütüphanelerinde iki ay
çalışıyorsunuz. Yazıtları onlara
vermiyorsunuz, yanlış anlaşılmasın.
Yazıtlar da, yayın hakkı da sizde
kalıyor. Ama yabancı bilim adamları
elinizde ne tür bilgi var, onu
öğreniyor. Hatta önemli yazıtlardan
biri hakkında sunum yapmanızı şart
koşuyor. Bunun karşılığında yol
parası veriyor, kalacak yer temin
ediyor, cebinize de biraz harçlık
koyuyor. Adamlar nelerin peşinde,
neyin hesaplarını yapıyor! Biz
bireysel ve kurumsal olarak bu işlerin
çok gerisindeyiz.“ Öztürk`ün de
anlatmak istediği gibi dünyada iki
şey memur kafasıyla yapılamıyor:
Bilim adamlığı ve sanat…

